John Locke’un 1689 yılında An Essay Concerning Human Understanding adıyla yayımlanan bu eseri, insan bilgisinin sınırlarını ve kökenlerini sorgulayan modern empirizmin (deneycilik) temel taşı kabul edilir. Zihni boş bir levha (tabula rasa) olarak tanımlayan Locke, doğuştan gelen hiçbir bilginin olmadığını savunarak bilginin yalnızca duyum ve yansıma yoluyla deneyimlerden elde edildiğini temellendirir.
Günümüzde bu kitaptaki birçok argüman ve görüşün eksiklikleri ve hataları ortaya konmasına rağmen felsefi düşünce tarihi açısından kitap önemli bence.
Not: Bu kitapta Anlık kelimesi İnsanın anlama yetisi olarak anlaşılabilir (İng. Understanding, Alm. Verstand).
Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.
İçindekiler
1. KİTAP: DOĞUŞTAN KAVRAMLAR ÜZERİNE
Anlık üzerine araştırma, insanı diğer duyarlı varlıklardan üstün kılan şey olduğu için yararlıdır. Amaç, insan bilgisinin kaynağını, kesinliğini ve genişliğini; inancın, sanının temellerini araştırmaktır. Burada anlığın fiziksel yönüyle, özüyle ya da idelerin özdeğe (maddeye) bağlı olup olmadığıyla ilgilenilmez. Zihnin ideleri hangi yollarla edindiğini, bilginin kesinlik derecesinin sınırlarını ve inançların temellerini belirlemek amaçlanır. Yöntem şöyledir:
- Önce idelerin kaynağı ve edinme yolları araştırılır
- Bu idelerle edinilen bilginin kesinliği, kanıtı ve kapsamı gösterilir
- İnanç ve sanının doğası ve temelleri incelenir.
Anlığın sınırlarını bilmek, insanı kavrayışını aşan şeylere karışmaktan alıkoyar. İnsanın işi her şeyi değil, kendi davranışlarıyla ilgili şeyleri bilmektir.
İde sözcüğü, bir insanın düşünmesi sırasında anlığın nesnesi olan her şeyin yerini tutan en iyi terim olduğu için kullanılır; ilk araştırma, idelerin zihne nasıl girdiği üzerine olacaktır.
İnsanların, ruhla birlikte doğuştan ilkeleri bulunduğu görüşü yerleşmiştir. Oysa insanların bütün bilgilerini nasıl elde edebildikleri gösterilebilirse, bu görüşün yanlışlığı ortaya çıkar. Doğuştan ilkeler için en büyük kanıt genel kanıdır ama bu ilkelerin ne olduğuna dair bir mütabakat yoktur.
Bu ilkeler usun kullanılmasıyla öğreniliyorsa, usun öğrettiği tüm doğruların doğuştan olması gerekir. Ayrıca, bu özsözler ilk duyuşta hemen onaylansa da, bu onların doğuştan olduğunu değil, apaçıklığını gösterir.
Doğuştan Kılgısal (Yargısal) İlkeler Yoktur
Adalet ve anlaşmalara uyma gibi ilkeler her yerde aynı biçimde benimsenmez. Hırsız yuvalarında bile adalet kuralları bulunsa da, bunlar doğanın doğuştan yasaları olarak değil, topluluk içinde kolaylık sağlamak için uygulanır.
Erdemin genel onaylanışı yararlılığındandır, doğuştanlığından değil. İnsanların eylemleri, ahlak kurallarına içsel bir saygı duymadıklarını gösterir. Dünyada birbirine tamamen karşıt kılgısal ilkelerle yönetilen topluluklar vardır. Yani üzerinde bütün insanların anlaştığı doğuştan kılgısal ilkeler yoktur.
İdeler doğuştan olmadıkça, bu idelerden oluşan ilkeler de doğuştan olamaz. Zihinde bu ilkelerin bulunmadığı bir zaman varsa, onlar doğuştan değil, başka bir kaynaktan türemiştir.
Tanrı idesi doğuştan değildir. Tarihte tanrısızlar olduğu gibi, son zamanlarda denizciler din ve Tanrı kavramı bulunmayan topluluklar keşfetmişlerdir. Yeryüzündeki bütün insanlarda bir Tanrı kavramı bulunsaydı bile, bu onun idesinin doğuştan olduğunu kanıtlamazdı; tıpkı ateş, güneş gibi kavramların evrenselliğinin onların doğuştan olduğunu kanıtlayamaması gibi. Farklı insanlarda Tanrı idesi çok değişiktir, hatta bağdaşmaz ve karşıttır. Bu durum, bu idelerin zihinlere Tanrı’nın kendi eliyle kazındığını düşünmeyi olanaksız kılar.
Töz idesi de doğuştan değildir. Töz sözcüğüyle ifade ettiğimiz şey, ne olduğunu bilmediğimiz, bildiğimiz idelerin taşıyıcısı olarak aldığımız bulanık bir varsayımdan başka bir şey değildir.
İnsanlar, bir kez anlaşıldığında kendilerinden şüphe edilemeyen genel önermeler bulduktan sonra, bunların doğuştan olduğu sonucuna varmışlardır. Bu öğreti, tembelleri araştırma sıkıntısından kurtarır, şüphecileri soruşturmaktan alıkoyar ve otorite sahiplerine, ilkeleri tartışılmaz kılarak körü körüne inanmayı ve yönetmeyi kolaylaştırır. Oysa insanlar birçok evrensel doğruya, doğalarının gereği verilmiş olan yetilerini kullanarak erişirler.
2. KİTAP: İDELER ÜZERİNE
İdeler düşüncenin nesneleridir. İlk araştırılması gereken, insanın bunları nasıl edindiğidir. Yaygın görüşün aksine, doğuştan ideler yoktur. Zihin, tüm özniteliklerden yoksun, beyaz bir kağıt (tabula rasa) gibidir. Peki bu zihin nasıl donatılır?
Bilginin iki kaynağı vardır.
- Birincisi duyumdur. Duyular, duyulur tikel nesnelere yönelir ve zihne sarı, ak, sıcak, soğuk gibi ideleri iletir.
- İkincisi düşünümdür (reflection). Zihin, edindiği ideler üzerinde çalışırken kendi iç işlemlerini (algılama, düşünme, isteme vb.) algılar ve bunlardan da ideler edinir. Bu içsel duyuya düşünüm denir.
Anlıkta bu iki kaynaktan alınanların dışında herhangi bir ide bulunmaz. İnsanlar ilişki kurdukları nesnelere göre değişik ideler edinirler. Düşünüm ideleri daha sonra gelir çünkü dikkat gerektirir. Çocuklar ilk yıllarda dış dünyaya odaklanır ve içsel işlemleri üzerinde düşünmeye seyrek olarak geçerler.
Bir insan ideler edinmeye ilk duyumu edindiğinde başlar. Bütün bilginin kaynağı, duyum ve düşünümdür. Zihin bu idelerin ötesine geçemez. Basit idelerin edinilmesinde anlık edilgindir (pasiftir); bu ideleri istese de reddedemez.
Her basit ide, zihinde tek bir biçimli görünüm ya da kavramdır. Zihin bu basit ideleri ne yapabilir ne de yok edebilir. Anlık bunları biriktirdikten sonra onları birleştirip karmaşık ideler yapabilir, ancak yeni bir basit ide yaratamaz. Hiç tatmadığı bir tadın ya da hiç koklamadığı bir kokunun idesini tasarlayamaz.
Evrenin başka bölümlerinde farklı duyulara sahip yaratıklar olabilir (?? Locke’dan vizyoner bir atılım.)
Basit ideler dört şekilde zihne girer:
- Tek duyuyla (renkler gözle, sesler kulakla, tatlar ve kokular damak ve burunla).
- Birden çok duyuyla.
- Yalnız düşünümle.
- Duyum ve düşünümün tüm yollarıyla.
1) Mesela ilkine örnek renkler ve ışık yalnızca göz yoluyla; gürültüler ve sesler yalnızca kulaktan; tadlar ve kokular damak ve burundan girer. (Tabi sonraki yüzyıllarda bu görüşler değişecek – renkler konusunda mesela Merleau Ponty – Göz ve Tin – Özet okumanızı öneririm.)
Mesela katılık idesini dokunmayla ediniriz. Bu, bir cismin, bulunduğu yerden ayrılmadıkça başka bir cismin o yere girmesine karşı gösterdiği dirençten doğar. Katılık, cisme en yakından bağlı ve onun için özsel olan idedir. Katılık, uzamı doldurma idesini verir. Katılık, sertlikten de ayrılır. Sertlik, bir cismin bölümlerinin kılıklarını değiştirmemesi, katılık ise başka cisimleri sonuna dek kendi yerinin dışında tutmayı içerir. En yumuşak cisim bile, iki başka cismin birbirine yaklaşmasına katılığı sayesinde direnir.
2) Birden çok duyuyla edindiğimiz ideler uzay, uzam, kılık, durgunluk ideleridir. Bunlar hem gözle hem de dokunmayla algılanır. (Misal buraya cevap Kant’tan gelir Saf Aklın Eleştirisi – Kant – Özet – 1 – Giriş)
3) Zihnin iki büyük ve önemli eylemi vardır: Algılama (düşünme) ve İstenç (isteme). Düşünme gücüne anlık, isteme gücüne istek denir. Düşünümün diğer yalın ideleri (anımsama, ayırt etme, uslama, yargılama vb.) ileride ele alınacaktır.
4) Haz ve acı, duyum ve düşünümün yollarıyla zihne ulaşan basit idelerdir. Hoşlanma ya da sıkıntı, her duyum ve düşünüm idesine eşlik eder; haz ya da acı doğurma gücü olmayan hiçbir dış izlenim ya da iç düşünce yoktur. Bunlar, hoşumuza giden ya da bizi rahatsız eden her şeyi imler ve farklı dereceleriyle aynı şeyin ifadeleridir.
Ardışıklık idesi ise duyularla sunulsa da, zihnimizdeki sürekli ide sıralanışıyla daha belirgindir. Uyanıkken veya düşünürken idelerin birbiri ardına gelip geçtiğini görürüz.
Bu sayılan basit ideler, tüm bilgimizin gereçleridir. Zihin bunları duyum ve düşünüm yoluyla edinir. Ne kadar geniş kapsamlı olursa olsun, insan zihninin tüm düşünceleri bu az sayıdaki basit idelerden ve onların bileşimlerinden oluşur. Harflerin sonsuz sözcükler yaratması gibi, bu ideler de en kıvrak düşünceye ve en geniş bilgiye malzeme sağlar.
Bu basit ideler zihinde aynı açıklık ve gerçekliktedir; oysa nedenlerinden bazıları yoksunluktur (yani bişeyin olmamasıdır). Bunun saptanması idenin kendisinden ayrı bir iştir ve özenle ayırt edilmelidir. Siyah yoksunluk olmasına rağmen ak idesinden daha az gerçek değildir. Bir gölge, ışık yokluğundan oluşsa da, gerçek bir ide üretir ve resmi gerçek bir resimdir. Tatsızlık, sessizlik, yokluk gibi adlar, gerçek idelerin yokluğunu imler.
İdeler, çoğu zaman dışarıdaki şeylerin benzerleri değildir; tıpkı sözcüklerin idelerin benzerleri olmaması gibi. Zihnin dolaysız nesnesine ide, bizde ide üretme gücüne ise nitelik denir.
Cisimlerde üç tür nitelik vardır.
- Birincil nitelikler, cisimden sonuna dek ayrılamaz olan katılık, uzam, kılık, devim ya da durgunluk ve sayıdır. Bunlar, cisim ne durumda olursa olsun, en küçük parçalara bölünse bile korunur.
- İkincil nitelikler, cisimlerin birincil nitelikleriyle bizde renk, ses, tat gibi duyumlar üreten güçlerdir ve gerçekte cisimlerde bulunmazlar.
- Üçüncü tür, bir cismin başka bir cismi değiştirme gücüdür; örneğin ateşin mumu eritmesi.
Birincil nitelikler cisimlerde gerçekten bulunurken, ikincil nitelikler yalnızca bizde duyum üretme gücüdür. Örneğin, aynı ateş yakından acı, uzaktan sıcaklık üretir; acı ateşte bulunmadığı gibi sıcaklık da bulunmaz.
Özetle, birincil nitelikler gerçek ve benzerdir; ikincil nitelikler benzer sanılır ama değildir; üçüncü tür ne benzerdir ne de öyle sanılır.
ALGILAMA
Algılama, düşünümden elde edilen ilk ve en basit idedir. Zihin, algılama sırasında büyük ölçüde edilgindir; aldığı izlenimi algılamadan edemez. Herkes, gördüğü, işittiği veya duyumladığı zaman algılamanın ne olduğunu kendi deneyiyle anlar. Dış organlarda ne gibi değişimler olursa olsun, bunlar zihne ulaşmazsa algılama yoktur. Örneğin, ateş bedeni yaksa bile devim beyne iletilmezse sıcak ya da acı algılanmaz. Çoğu zaman, zihin başka bir şeye odaklanmışken, işitme organı üzerindeki etkilere rağmen ses algılanmayabilir.
Algılama yetisi, hayvanları aşağı düzeydeki varlıklardan ayırır. Bitkilerdeki devimler, duyum veya ideler olmadan salt düzenekse bir yapıya dayanır. Hayvanlarda algılama farklı derecelerde bulunur ve bu, onların koşullarına yeterlidir. Algılama, bilginin giriş kapısıdır; duyular ne kadar azsa, bilgi o kadar sınırlıdır. İnsanlar arasında büyük derece ayrımları olsa da, bu ayrım hayvan türleri arasında daha azdır.
ZİHNİN DİĞER İŞLEMLER
Zihinde tutma, duyum ve düşünümden edinilen yalın ideleri saklama yetisidir. Bu, iki yoldan olur:
- İçgözlem, zihnin bir ideyi edimsel olarak göz önünde tutmasıdır.
- Bellek, yok olan ideleri yeniden canlandırma gücüdür; ideleri, daha önce edinilmiş olduklarının ek algısıyla birlikte geri getirir. Bellek, idelerin deposu gibidir, ancak ideler edimsel olarak hiçbir yerde bulunmaz; yalnızca zihnin onları yeniden canlandırma yetisi vardır.
Dikkat, tekrar, haz ve acı, idelerin bellekte yerleşmesine yardım eder. Doğa, acıyı birçok ideyle bilgece birleştirmiştir; bu, hem çocuklarda hem yetişkinlerde korunmayı sağlar. Çocuklukta edinilen ideler, tekrar edilmezse yok olabilir.
Belleğin iki kusuru vardır: Unutma ve Yavaşlık. Hayvanlarda da bellek vardır; kuşların ezgileri öğrenmesi, onların algı ve bellek sahibi olduğunu gösterir.
Zihnin bilgi edinmesi için idelerini ayırt etme yetisi şarttır. Dışsal ve içsel duyumdan gelen ideleri birbirinden seçik biçimde algılamayan bir zihin, sürekli düşünse bile bilgi bakımından yoksun kalır. Ölçüştürme (Karşılaştırma), ideleri uzam, derece, zaman, yer gibi koşullar bakımından birbiriyle karşılaştırmaktır ve bağıntı adı verilen geniş ide takımının kaynağıdır. Bu ölçüştürme gücü hayvanlarda bulunmaz. Birleştirme, zihnin duyum ve düşünümden edindiği birçok yalın ideyi bir araya getirerek karmaşık ideler yapmasıdır.
Ad verme, çocukların yinelenen duyumlarla bellekte ide biriktirmesi ve konuşma organlarını kullanarak sözcükleri başkalarından ya da kendileri yaparak idelerini anlatmasıdır. Soyutlama ise tikel ideleri genel yapma işlemidir; zihin, tikel bir ideden zaman, yer gibi varoluş koşullarını ayırarak onu bütün bir türün temsilcisi yapar ve bu soyut ideye genel bir ad verir. Böylece tümeller yapılmış olur.
Hayvanlarda bir ölçüde us bulunabilir, ancak bu tikel idelerle sınırlıdır ve soyutlamayla genişletme yetileri yoktur.
Zihnin bu ilk yetileri basit idelere uygulanarak incelenmelidir. Anlık, bilginin girdiği karanlık bir odaya benzer; dışsal ve içsel duyum, bu odaya ışık giren tek pencerelerdir.
KARMAŞIK İDELER
Zihin, basit idelerin ediniminde edilgen olsa da yeni ideler yapmak üzere birleştirme (karmaşık ideler yapmak), yan yana koyma (bağıntı ideleri edinmek) ve ayırma (soyutlama) yapar. Gereçler ne var edilir ne yok edilir, sadece birleştirilir, yan yana konur veya ayrılır.
Karmaşık ideler, zihnin birçok basit ideyi tek bir ide olarak birleştirmesiyle oluşur. Güzellik, minnet, bir adam, bir ordu, evren gibi örnekler verilebilir. Üç türe ayrılır: kipler, cisimler ve bağıntılar.
- Kipler, kendiliklerinden varolma olasılığı taşımayan, cisimlerin eklentileri veya etkilenimleri olarak görülen idelerdir (üçgen gibi).
- Cisim ideleri, kendiliklerinden varolan tikel şeyleri temsil eder; töz idesi her zaman başta gelir ve buna başka nitelikler eklenir. Cisimler tek (bir adam) veya toplu (bir ordu) olabilir. B
- ağıntılar ise bir idenin başka bir ideyle birlikte incelenmesinden oluşur.
Basit idelerin değişimleri (basit kipler) zihinde birbirinden tamamen ayrı ve seçik idelerdir.
Uzay idesi, görme ve dokunmayla elde edilir; Uzayın belirlenmiş uzunlukları (inç, ayak, yarda gibi) basit kiplerdir; zihin bunları yineleyerek sınırsızlık idesine ulaşır.
Uzam ve cisim aynı şey değildir. Uzam, cismin içerdiği katılığı ve devime karşı direnci içermez; bölümleri ayrılamaz ve devimsizdir. Cisim ise katı, ayrılabilir ve devinebilir parçalardan oluşur. Uzam ve katılık ideleri birbirinden tamamen seçiktir. Uzayı katılıksız, cismi uzaysız düşünmek mümkün değildir, ancak cisim ve uzay ayrı idelerdir.
Töz sözcüğü, bilinmeyen bir taşıyıcıyı ifade eder ve genellikle bulanık bir anlam taşır.
Süre, ardışıklığın geçici bölümlerinden elde edilen bir uzaklık ya da uzunluktur. Süre idesi, zihnimizdeki idelerin sürekli dizisi üzerine düşünümden gelir; bu ardışıklığın bölümleri arasındaki uzaklığa süre denir. Uykuda, idelerin ardışıklığı kesildiğinde süre algısı da kesilir; bu yüzden süre kavramı yalnızca uyanık zihindeki ideler dizisinin gözleminden türer.
Ardışıklık idesi idelerin zihindeki geçişinden gelir. Çok yavaş veya çok hızlı devimler, zihinde yeterli ideler dizisi oluşturmadıkları için algılanamaz. Zihindeki idelerin düzenli ardışıklığı, diğer ardışıklıkların ölçüsü olarak kullanılır.
Zaman, ölçülerle belirlenmiş süredir. Zamanın iyi bir ölçüsü, süreyi eşit dönemlere bölmelidir. Güneş ve ayın devirleri en uygun zaman ölçüleridir, ancak bu devirlerin eşit olduğu kesin olarak bilinemez.
Süre ve zaman idelerimizin tamamı, düşünüm ve duyumdan gelir: ardışıklık, süre, ölçülü dönemler, bu ölçülerin yinelenmesiyle geçmiş ve gelecek.
En basit ve en evrensel ide, birim ya da bir (1) idesidir; hiçbir değişiklik ya da bileşiklik izi taşımaz ve var olan her şeye uygulanır. Sayının kipleri, birim idesinin yinelenip toplanmasıyla oluşur; her kip seçiktir. Sayılardaki tanıtlamalar en keskin olanlardır; birimlerin en küçük değişmeleri bile seçik ayrımlar yaratır.
Sayılar için adlar gereklidir; büyük bileşimler, adlar ve imler olmadan karmaşık bir yığın haline gelir. Sayı, ölçülebilen her şeyi ölçer ve sonsuzluk idesi, sayının tükenmez birikiminden gelir. Sayıların sonsuz toplanabilirliği, bize sonsuzluğun en açık ve seçik idesini verir.
DÜŞÜNMENİN KİPLERİ
Haz ve acı, duyum ve düşünümden elde edilen en önemli yalın idelerdir. Bunlar betimlenemez ve yalnızca deneyle bilinir. İyi ve kötü, haz ve acıya göre tanımlanır: haz veren ya da acıyı azaltan şeye iyi, acı veren ya da hazzı azaltan şeye kötü denir. Tutkular (sevgi, nefret, sevinç, üzüntü, umut, korku, umutsuzluk, kızgınlık, kıskançlık gibi) bu haz ve acı idelerinden türer. Ancak kızgınlık ve kıskançlık, öz-değerlendirme ve başkalarına yönelik yargılar içerdiğinden herkeste bulunmaz; diğer tüm tutkular ise evrenseldir. Ayrıca, bir acının yok olması haz, bir hazzın yok olması ise acı olarak deneyimlenir. (Bu tarz tanımlar bana Spinoza’nın tanımlarını hatırlattı: Spinoza – Etika – Özet ).
Güç idesi, zihnin şeylerdeki sürekli değişimleri gözlemlemesiyle edinilir. Bu, bir şeyin başkalaşma olanağı (edilgin güç) ve bu başkalaşmayı gerçekleştirme olanağı (etkin güç) olmak üzere iki türlüdür. Etkin gücün en açık idesi kendi zihnimizdeki düşünümden gelir; çünkü cisimler devimi yalnızca aktarır, başlatamaz. Oysa biz, yalnızca istemekle bedenimizin bölümlerini devindirebiliriz. (Bu kritik bir metafizik önerme !?)
Özgürlük, bir insanın kendi yeğlemesine göre eylemde bulunma ya da bulunmama gücüdür. Bu güç, eylemin kendisine değil, onun yapılıp yapılmamasına ilişkindir. İstençli olmak, zorunlunun değil, istençsizin karşıtıdır. Özgürlük istençte değil, yalnızca etmendedir; bir kişi, istediğini yapıp yapamama gücüne sahip olduğu ölçüde özgürdür. İstencin özgür olup olmadığı sorusu anlamsızdır (Buna ileride çok cevaplar verilecek; örnek Foucault – Özne ve İktidar – Özet veya Arthur Schopenhauer – İsteme ve Tasarım Olarak Dünya – Özet ).
Zihnin, bir dilek üzerine hemen eyleme geçmeyip onu askıya alma ve irdeleme gücü vardır; işte insanın özgürlüğü bu erteleme gücünde yatar. Bu güç sayesinde, ussal varlıklar, yapmak üzere oldukları şeyin gerçek mutluluklarına uygun olup olmadığını değerlendirebilirler. İnsanların farklı yollar izlemesi, mutluluğu farklı şeylerde aramalarından kaynaklanır.
Karışık kipler, yalın idelerin zihinde birleştirilmesiyle oluşur. İnsanlar, günlük yaşamda ve konuşmalarda sık kullandıkları ide topluluklarına ad vererek karmaşık kipler oluşturur. Dillerin sürekli değişmesinin nedeni de budur; yeni gelenekler yeni ide bileşimlerini ve dolayısıyla yeni sözcükleri getirir.
CİSİMLERİN BİZDEKİ KARMAŞIK İDELERİ
Zihin, birlikte bulunan basit ideleri tek bir şeye aitmiş gibi düşünerek cisimlerin karmaşık idelerini oluşturur. Bu birleşimin tabanına töz denir. Töz idesi, nitelikleri taşıdığı varsayılan, ancak ne olduğu bilinmeyen bir şeydir.
Tin idesi de beden idesi kadar açıktır. Tıpkı cisimsel tözde olduğu gibi, tinsel tözde de bilinmeyen bir taban vardır. (Burada Descartes’dan gelen kartezyen ayrım açık bir şekilde kabul ediliyor: Modern Felsefe 2 – Descartes). Düşünme ve devindirme gücü idelerini bir tözde birleştirerek tin idesini; katı parçalar ve devindirilme gücü idelerini birleştirerek madde idesini ediniriz. (Şiir gibi bağlamış …)
Zihinde birçok tikel cismin bir arada düşünülmesiyle oluşan toplu karmaşık ideler de vardır. Bir orduyu oluşturan insan topluluğunun idesi, çok sayıda seçik cisimden oluşmasına rağmen, bir adam idesi gibi tek bir idedir. Dünya adıyla anılan büyük toplu ide de aynı şekilde tektir. Bir idenin birliği için, onun birçok tikellerden yapılmış olmasına karşın, tek bir tasarım olarak düşünülmesi yeterlidir.
BAĞINTI
Zihin ideleri birbiriyle ölçüştürerek de ideler elde eder. Anlık, bir nesneyi ele aldığında onu başka bir cisimle karşılaştırmak için onun ötesine bakabilir. Bu bağıntı ve ilgidir.
Bağıntılı sözcükler şeylerin gerçek varlığında bulunmamalarına rağmen, bu tür sözcüklerin yerini tuttukları ideler çoğu zaman ilişkin oldukları cisimlerin idelerinden daha açık ve seçiktir. Bir baba ya da kardeş idesi, insan idesinden daha açıktır. Bağıntıların hepsi, duyum ya da düşünümün yalın idelerinde son bulur.
Duyular yoluyla şeylerin sürekli değişimini gözlemleriz; bu varoluşlarını başka bir varlığın etki ve işlemine borçlu olduğunu görürüz. Bu gözlemden neden ve etki idelerimizi ediniriz. Örneğin, sıcaklık mumdaki akışkanlığın nedeni, akışkanlık da etkidir.
Şeylerin kaynakları iki tür içinde toplanabilir:
- Birincisi, bir şeyin hiçbir bölümü daha önce varolmamışken tümüyle yeniden yapılmasıdır ki buna yaratı denir.
- İkincisi, bir şeyin daha önce varolan bölümlerden yapılmasıdır; bu doğuş ya başkalaşma şeklinde olabilir.
Zaman da birçok bağıntının temelindedir. Yer ve uzam bağıntıları da benzer şekilde işler; üstte, altta gibi ifadeler bağıntılıdır. (Burada zaman ve mekanın özel durumunu sezmiş ama Kant gibi durumu açıklayamamış).
ÖZDEŞLİK VE BAŞKALIK
Özdeşlik, bir şeyin belli bir zaman ve yerdeki varoluşunun, başka bir zamandaki kendisiyle karşılaştırılmasıyla oluşur.
Aynı anda aynı yerde iki şey bulunamaz; bu nedenle bir şeyin başlangıcı zaman ve yer bakımından tektir.
Aynı başlangıca sahip şey aynı şeydir, başlangıcı farklı olan ise başka bir şeydir.
Üç tür töz vardır:
- Tanrı (başlangıçsız, değişmez)
- Sonlu tinler (varoluş başlangıcı zaman ve yerle belirlenir)
- Cisimler (madde eklenip çıkarılmadıkça aynı kalır)
Canlı varlıklarda özdeşlik, aynı parçalardan oluşan bir kitle olmaktan değil, sürekli bir yaşamı paylaşan düzenden gelir.
İnsanın özdeşliği, aynı düzenlenmiş bedene art arda yaşamsal olarak birleşen madde parçalarının aynı sürekli yaşamı paylaşmasıdır. Yalnızca ruh özdeşliği insanı aynı insan yapmaz; çünkü bu, bedensiz ve kılıksız bir ideyle sonuçlanır.
Kişi, düşünen, ussal bir varlıktır; kendini farklı zaman ve yerlerde aynı düşünen varlık olarak görebilir. Bunu bilinç yoluyla yapar. Bilinç, düşünceden ayrılamaz ve kişisel özdeşliği belirler. Geçmişteki herhangi bir düşünceye erişebildiği ölçüde, o düşünceyi yapan kişiyle aynı kişidir. Bilinç kesintiye uğrasa da (örneğin uyku, unutkanlık), kişisel özdeşlik etkilenmez. Bilinç, geçmiş eylemleri aynı kişide birleştirir.
Ödül ve cezanın tüm hak ve hukuku kişisel özdeşliğe dayanır. Bilinçle bağlantılı olmayan eylemler cezalandırılamaz. Fakat sarhoşken işlenen eylemler, bilinçsizlik nedeniyle cezadan muaf değildir (sarhoşluk bir tercihtir). Kıyamet gününde herkes yalnızca bilincinde olduğu eylemlerden sorumlu tutulacaktır.
Kendilik, cisim özdeşliğiyle değil, yalnızca bilinç özdeşliğiyle belirlenir. Kişi bu kendiliğin adıdır ve hukuk terimidir. Eylemlerle ve değerleriyle ilgilenir. Bilinç yoluyla geçmiş eylemleri benimser ve onlardan sorumlu olur.
Ahlaksal Kurallar ve Yasa Türleri
Üç tür yasa vardır:
1. Tanrısal Yasa: Günah ve sevabı belirler. Ödül ve cezası sonsuzdur. (DİN diyebiliriz)
2. Yurttaşlık Yasası: Suç ve suçsuzluğu belirler. Toplumun koyduğu yasadır. (HUKUK diyebiliriz )
3. Saygınlık (Düşünce) Yasası: Erdem ve kötülüğü belirler. Toplumun onaylama veya yermesiyle işler. Övme ve yerme, insanları bu yasaya uymaya zorlayan güçlü yaptırımlardır. (ÖRF, ADET diyebiliriz). Bu, toplumun örtük anlaşmasına dayanır. İnsanlar çoğunlukla davranışlarını bu yasaya uydurur.
GERÇEK VE DÜŞLEMSEL İDELER
İdeler üç açıdan sınıflandırılabilir: gerçek veya düşlemsel, upuygun veya eksik, doğru veya yanlış.
Gerçek ideler, doğadaki şeylerin gerçek varoluşuyla veya ilkörnekleriyle uyum içinde olanlardır. Düşlemsel (fantastical) ideler ise böyle bir temeli olmayanlardır.
Upuygun ideler, ilkörneklerini (yani temsil etmeleri amaçlanan şeyleri) yetkin ve tam olarak temsil edenlerdir. Eksik ideler ise bunu yapamayanlardır.
Doğruluk ve yanlışlık, aslında önermelere aittir. Ancak idelere de bu sıfatlar, gizli bir önermeye dayanarak verilir. Zihin, kendi idesini dışarıdaki bir şeye bağladığında, o idenin o şeye uygun olduğunu varsayar; işte bu varsayım doğruysa ide “doğru”, yanlışsa “yanlış” olarak nitelenir.
Basit ideler bu anlamda yanlışlığa en az elverişli olanlardır. Çünkü sayıları azdır ve duyu nesneleriyle kolayca düzeltilebilirler. Karışık kiplerin ideleri ise yanlışlığa daha yatkındır.
Doğruluk ya da yanlışlık hiçbir zaman açık ya da örtük bir olumlama ya da olumsuzlama olmadan olamaz. Zihin, ideleri ya da sözcükleri kullanarak zihinsel ya da sözsel önermeler oluşturur. Doğruluk, bu imleri temsil ettikleri nesnelerin kendilerinin uyuşmasına ya da uyuşmamasına göre birleştirmek veya ayırmaktır; yanlışlık ise bunun tersidir.
İdelere, bağlı oldukları modellerle (gerçek şeyler ya da ortak adlandırmalar) uyuşup uyuşmadıklarına göre “yerinde” ya da “yersiz” demek daha uygundur. Doğruluk ve yanlışlık, açık ya da örtük bir yargı içermeyen ideler için uygun terimler değildir.
İDELERİN ÇAĞRIŞIMI
Hemen hemen herkes, başkalarının düşünce, uslamlama veya eylemlerinde kendisine tuhaf ve usa sığırmaz görünen şeyler gözlemler. Ancak aynı kişi, kendi düşünce ve davranışlarındaki tutarsızlıkları çoğu zaman görmez. Bu durum her zaman kendini beğenmişlikten kaynaklanmaz; dürüst ve kendini beğenmişliğe kapılmamış kimselerde de bulunur.
İdeler arasında iki tür bağlantı vardır.
- İdelerin özgül varlıklarına dayanan doğal bağlantı; usumuzun görevi bu doğal bağlantıyı izlemektir.
- Tümüyle rastlantı ve alışkanlığa bağlı olan bağlantı. Rastlantı veya alışkanlık yoluyla, doğada hiçbir yakınlığı olmayan ideler zihinlerde öylesine birleşir; bu tür çağrışımlar kişilerin eğilimlerine, eğitimlerine ve ilgilerine göre değişir. İdeler, bir kez bu yola girdikten sonra, alışılmış sıraya göre birbirini izler; tıpkı bir ezgiyi öğrenmiş bir çalgıcının, düşünceleri başka yerdeyken parmaklarının ezgiyi çalmaya devam etmesi gibi.
İnsanların çoğunda bu tür çağrışımlar bulunur. Örneğin, çocukken aşırı bal yemiş bir kişi, balın adını duyunca mide bulantısı hissedebilir, ancak bu sevemezliğin nedenini bilmeyebilir ve onu doğal sanabilir.
Yanlış ide bağlantıları, törel ve doğal davranışlarımızda, tutkularımızda, uslamlamalarımızda ve kavramlarımızda büyük tersliklere yol açar. Bir kişiye zarar veren bir eylem, o kişinin kendisiyle eylem arasında öyle bir bağlantı kurar ki, kişinin kendisinden tıpkı eylemden tiksinir gibi tiksinilir. Benzer şekilde, bir yer acı veya hastalıkla ilişkilendirildiğinde, o yerin idesi her görüldüğünde acı da hatırlanır. (Bu günümüzde çok kullanılan travma kavramını hatırlatır – Gabor Mate – Vücudunuz Hayır Diyorsa – Özet).
Bu tür çağrışımlar usun gücünün ötesindedir; zamanla aşınabilir. Örneğin, bir annenin çocuğunun ölümüyle ilgili acısı, çocuk anısının idesi zamanla acı idesinden ayrılana kadar devam eder. Hatta bazı insanlar ömür boyu bu yas içinde kalır.
İdelerle sözcükler arasında çok sıkı bir bağlantı bulunmaktadır; soyut idelerimizle genel sözcükler arasındaki bağıntı öyle değişmezdir ki, dilin doğasını, kullanımını ve imlemini incelemeden, tümüyle önermelerden oluşan bilgimizden açık ve seçik olarak söz etmek olanaksızdır.
3. KİTAP: SÖZCÜKLER
Tanrı, insanı toplumsal bir varlık olarak yaratırken ona dili de vermiştir. Doğa, insan organlarını düzenli sesler çıkarabilecek biçimde yapmıştır. Ancak bu sesleri ide işaretleri yapma yetisi olmadan konuşma mümkün değildir. Papağanlar da ses çıkarabilir ama konuşamazlar. İnsan, bu sesleri kendi zihnindeki idelerin işaretleri yaparak başkalarına aktarır. Dilin yetkinliği için bu işaretlerin birçok tikel şeyi kapsayacak biçimde genel olması gerekir; aksi halde her şey için ayrı ad gerekir ve bu kullanımı karıştırır.
İnsan düşünceleri başkalarınca görülemez. Toplumsallık için bu düşüncelerin iletilebilmesi gerekir. Bunun en uygun aracı düzenli seslerdir. Sözcükler, idelerin duyulur işaretleri olarak istençli bir düzenlemeyle kullanılır; doğal bir bağlantı yoktur, aksi halde tek dil olurdu. (Dil felsefesi bakımında basit dursa da güzel tespitler. Sonraki dönemlerden örnek için: Wittgenstein – Tractatus Logico-Philosophicus – Özet)
Sözcükler, konuşanın kendi idelerinden başka bir şeyin işareti olamaz. Bir kimse ancak kendi idelerini başkalarının idelerinin temsilcisi yapabilir ve başkalarının verdiği adları kendi idelerine uygulayabilir.
İnsanlar sözcüklerle iki gizli bağlantı yükler:
- Sözcüklerin dinleyenin zihnindeki idelerin işareti olduğunu varsayar; aksi halde anlaşma olmaz.
- Sözcüklerin gerçekteki şeylerin yerini tuttuğunu varsayar (özellikle cisimler ve adları için).
GENEL TERİMLER
Var olan her şey tikel olmasına rağmen sözcüklerin büyük bölümü geneldir. Bu usun ve zorunluluğun gereğidir. Her tikel şeyin özel adının olması olanaksızdır, çünkü insan yeteneği bu kadar çok seçik ideyi saklayamaz. Ayrıca yararsızdır, çünkü anlaşılabilmek için genel adlar gerekir. Bilgi, genel görüşlerle genişler; tikel şeyler için özel adlar ancak sık söz edilen bireyler (kişiler, ülkeler, kentler gibi) için kullanılır.
Genel yapılar, tikel varoluşlardan alınmış karmaşık idelerin soyut ve bölümsel ideleridir. Her genel terim, kendisinden daha genel bir terimin içerdiği idelerin bir bölümünü imler.
Genel ve tümel, şeylerin gerçek varoluşunda bulunmaz; anlığın ürünüdür. Tümellik insan zihninin eklediği bir bağıntıdır. (Bu konularda daha kapsamlı kaynak – Metafizik 101 – Ders Notu)
Doğa şeyleri birbirine benzer yapar, ancak türlere indirgeme anlığın işlemidir. Anlık, benzerlikten yararlanarak soyut ideler yapar ve bunları adlarla birlikte kalıp olarak kullanır. Şeyler bu kalıplara uydukça o türden sayılır.
Basit ideler yalnızca duyum yoluyla edinilir; sözcüklerle öğrenilemez. Sözcükler ancak daha önce bilinen ideleri uyandırabilir. Kör birine renk adları sözcüklerle öğretilemez. Karmaşık ideler ise tanımlanabilir; çünkü birçok basit ideden oluşurlar ve bunların adlarıyla açıklanabilirler. Örneğin “heykel” kör birine açıklanabilir ama “resim” açıklanamaz çünkü renk idesi yoktur.
Cins ve türler, insanların iletişim kolaylığı için yaptığı sınıflandırmalardır. Doğa, birbirine benzeyen pek çok tikel şey yapar, ancak tür sınırlarını insan çizer. Yapay şeylerin türleri, doğal şeylerinkinden daha az bulanıktır çünkü insan yapımıdır ve amaçları iyi bilinir.
Soyut terimler birbirinin yüklemi olamaz. Zihin, soyut ideler arasındaki ayrımı sezgisel olarak kavrar ve bu nedenle bir soyut ide diğerine yüklenemez. Örneğin, “insanlık hayvanlıktır” önermesi yanlıştır. Tüm bildirimler somut düzeydedir; bir soyut idenin diğerine bağlı olduğunu anlatır.
SÖZCÜKLERİN YETERSİZLİĞİ
Sözcüklerin iki temel kullanımı vardır: düşüncelerimizi kaydetmek ve başkalarına iletmek. Ancak iletişimde, sözcüklerin doğası gereği belirsizlikler ortaya çıkar.
Sözcüklerin doğal bir imlemi yoktur; anlamlarını insanların keyfi kabulleri belirler. Bu nedenle kusurlar, sözcüklerin kendisinden değil, imledikleri idelerin yapısından kaynaklanır.
Sözcüklerdeki kusurların dört ana nedeni vardır:
- İdelerin çok karmaşık olması
- İdelerin doğada belirli bağlantılarının bulunmaması (yani doğal ölçülerin olmaması)
- Sözcüğün imleminin bağlandığı ölçünün kolay bilinemez olması
- Sözcüğün imlemiyle şeyin gerçek özünün aynı olmaması.
En az kuşkulu adlar basit idelerin adlarıdır. Çünkü her biri tek bir algıdır, kolay edinilir ve karmaşık idelerdeki belirsizliğe yatkın değildir. Ardından yalın kiplerin adları (sayı, şekil gibi) gelir. En kuşkulu olanlar ise çok bileşik karışık kipler ve nesnelerin adlarıdır.
Sözcüklerin doğru kullanımı için kişinin zihninde açık ve belirli ideler bulunmalı, bu ideler ortak kullanıma uygun olmalı ve gerektiğinde tanımla açıklanmalıdır. Nesne adlarında ayrıca idelerin şeylerin kendilerine uygun olması gerekir. Bilimsel araştırmalar için kapsamlı bir doğabilim sözlüğü ideal olmakla birlikte, pratikte resimli sözlükler de faydalıdır.
4. KİTAP: BİLGİ VE KANI
Zihnin bütün düşüncelerinin dolaysız nesneleri yalnızca kendi ideleri olduğundan, bütün bilgi bu idelerin çevresinde döner. Bilgi, iki ide arasındaki uyuşmanın ya da uyuşmamanın algılanmasıdır. Bu algının bulunduğu yerde bilgi vardır. Algının bulunmadığı yerde ise imgeleme, varsayma ve inanma olsa da bilgi yoktur.
İdeler arasındaki uyuşma dört türe ayrılır:
- Özdeşlik ya da başkalık: Zihnin idelerini algıladığı anda yaptığı ilk edim, her bir idenin ne olduğunu bilmek ve aralarındaki ayrımı algılamaktır. Bu, zorunlu bir temeldir.
- Bağıntılı: Herhangi iki ide arasındaki bağıntının algılanmasıdır. Bütün seçik ideler birbirinden farklı olduğuna göre, eğer aralarında bağıntı algılanamazsa hiçbir somut bilgi edinilemez.
- Birlikte-varoluş: Aynı öznede idelerin birlikte bulunması ya da bulunmamasıdır. Bu, özellikle nesnelere ilişkindir. Örneğin, altının buharlaşmadığını söylemek, buharlaşmazlık gücünün altın ideasını oluşturan sarılık, ağırlık, eriyebilirlik gibi diğer idelerle her zaman birlikte bulunduğunu ifade eder.
- Gerçek varoluş: Edimsel gerçek varoluşun herhangi bir ideyle uyuşmasıdır. Örneğin “Tanrı vardır” önermesi bu türden bir uyuşmayı gösterir.
Edimsel bilgi, ideler arasındaki bağıntılar üzerine zihnin şimdiki görüşüdür. Ancak sınırlı anlık her anda yalnızca bir şeyi düşünebildiğinden, insanların yalnızca edimsel bilgisi olsaydı çok bilgisiz olurlardı.
Bu nedenle alışkısal bilgi vardır: Bir kimse, bir önermeyi oluşturan ideler zihninde ortaya çıktığında bunlardaki uyuşma ya da uyuşmamayı görmüş ve bu bilgiyi belleğine yerleştirmişse, o önermeyi bilir.
Alışkısal bilginin iki derecesi vardır. Birincisi, idelerin kendilerinin dolaysız bir görüşle uyuşma ya da uyuşmamalarını açığa vurduğu sezgisel bilgilerdir. İkincisi ise, zihnin daha önce tanıtlamayla algıladığı ve bu inancın anısını sakladığı doğrulardır. Bellek edimsel algılama kadar saydam olmadığı ve zamanla zayıfladığı için, tanıtlayıcı bilgi sezgisel bilgiden daha kusurludur.
BİLGİNİN DERECELERİ
İde uyumunun algılamasının üç farklı yolu vardır ve bunlar bilginin açıklık derecelerini belirler.
- Sezgisel Bilgi: Zihnin, iki ide arasındaki uyuşma ya da uyuşmamayı dolaysız olarak algılamasıdır. Bu, en açık ve en güvenilir bilgidir. Örneğin, bir dairenin üçgen olmadığı, üçün ikiden büyük olduğu gibi doğrular sezgisel olarak algılanır. Tüm bilgimizin güvenilirliği ve apaçıklığı bu sezgiye dayanır.
- Tanıtlamalı Bilgi: Zihnin, iki ide arasındaki uyuşma ya da uyuşmamayı araya başka ideler (kanıtlar) koyarak bulmasıdır. Bu, uslama yoluyla elde edilen bilgidir. Bu bilgi kesin olmakla birlikte, sezgisel bilgi kadar açık ve çabuk değildir; çaba ve dikkat gerektirir.
- Duyusal Bilgi: Zihnin, dışımızdaki tikel nesnelerin varoluşuna dair algısıdır. Bu, duyular yoluyla edinilir. Bir dış nesneden aldığımız idenin zihnimizde bulunduğu sezgisel olarak kesindir. Duyusal bilgi, bu idelerin dışımızda bir karşılığı olduğuna dair bir kesinlik sağlar; rüya ile gerçeklik arasındaki ayrım bunu gösterir.
Bilgi, idelerimizi ve bu ideler arasındaki uyuşma ya da uyuşmamayı algılamamızı aşamaz.
BİLGİSİZLİĞİMİZİN NEDENLERİ
Bilgimiz dar olduğu için bilgisizliğimiz büyüktür. Bunun başlıca üç nedeni vardır:
- İdelerimizin Eksikliği: Hiçbir idesine sahip olmadığımız şeyler vardır. Yetilerimiz sınırlıdır ve evrenin büyük kısmı hakkında hiçbir fikrimiz yoktur. Edinebileceğimiz türden idelerin de eksikliği vardır.
- İdelerimiz Arasında Bulunabilir Bağlantı Eksikliği: Birçok ide arasında (örneğin birincil nitelikler ile ikincil nitelikler, zihin ile beden) zorunlu ve kavranabilir bir bağlantı bulunmadığı için bu bağlantıları, ancak onları öyle yaratmış olan Bilge Yapıcı’nın iradesine yükleyebiliriz.
- İdelerimizi İzlemedeki Eksiklik: Upuygun idelere ve aralarında bulunabilir bağlantılara sahip olduğumuz durumlarda bile aralarındaki uyuşmaları gösterecek aracı ideleri bulmadığımız için bilgisiz kalırız. Buradaki en büyük engel, sözcüklerin kötü kullanımıdır.
BİLGİNİN GERÇEKLİĞİ
Bilgi ancak idelerimizle şeylerin gerçeği arasında uyuşma varsa doğrudur. Zihin hiçbir şeyi dolaysız olarak bilmez, yalnızca ideleri aracılığıyla bilir. Peki bu uyuşma nasıl bilinecek?
Bütün yalın ideler gerçektir. Zihin yalın ideleri kendisi yapamaz; onlar zorunlu olarak dış nesnelerin ürünüdür.
İkincisi, zihnin yaptığı bütün karmaşık ideler gerçektir. Bu ideler, zihnin kendi yapımıdır; bir kopya olma amacı taşımazlar, kendilerinin aslı olacak bir şeye bağlı değillerdir. Onlarla ilgili bilgilerimiz gerçektir ve şeylerin kendilerine erişir. Matematiksel bilginin gerçekliği buradan gelir. Matematikçi, bir dikdörtgen ya da dairenin özelliklerini zihindeki ideler olarak ele alır. Bu ideler gerçek dünyada sağın biçimde bulunmasa bile, onlar hakkındaki bilgi doğru ve kesindir.
Ahlaksal bilgi de matematik kadar kesinliğe elverişlidir. Bir şeyin gerçek olması için varolması gerekmez. Aynı şekilde ahlaksal doğrular da insanların yaşamındaki edimsel varoluştan bağımsızdır. Cicero’nün Görevler Üzerine‘si, erdemli kişi örneğine uygun yaşayan biri bulunmasa da doğruluğunu yitirmez. Ahlaksal ideleri biz kendimiz yaptık diye doğrulukları azalmaz.
Cisim ideleri bizim dışımızdadır. Cisimlerle ilgili bilgimizin gerçekliği, karmaşık idelerimizin doğada birlikte bulunduğu gözlemlenmiş yalın idelerden oluşmasına bağlıdır. Sözcükler ve türler konusunda çok dikkatli olmalıyız. Özellikle cisimler üzerine açık bilgi edinmeye engel olan en büyük etken budur. Gözlem ve uslamalarımızı sözcüklerden ayırabilseydik, bu sakıncaları önleyebilirdik.
GENEL OLARAK DOĞRULUK VE KESİNLİK
Doğruluk yalnızca önermelere ilişkindir. Locke Gerçek doğruluk ve sözsel doğruluk ayrımı yapıyor. Önermeler, şeylerin gerçekliğiyle uyuşmayan ideleri gösteriyorsa, doğruluk ancak sözseldir. Sözsel doğruluk, terimlerin yerini tuttukları idelerin uyuşmasına göre birleştirilmesidir (daha biçimsel); idelerin doğada varoluşunun bulunup bulunmadığına bakılmaz. Gerçek doğruluk (içeriksel) ise, idelerin doğada varolabileceğini bildiğimizde ortaya çıkar.
Genel önermeler, ancak terimlerin imlediği idelerin uyuşup uyuşmadığını bulabildiğimiz durumlarda kesin olabilir. Genel kesinlik, idelerimiz dışında bulunmaz. Onu dış deney ve gözlemlerde aradığımızda bilgimiz tikellerin ötesine geçmez. Bize genel bilgi sağlayacak şey yalnızca kendi soyut idelerimizin gözlemidir.
ÖZSÖZLER VE VAROLUŞ ÜZERİNE BİLGİMİZ
Özsözler apaçık önermelerdir: doğuştan bilindikleri düşünülmüş, ancak apaçıklıklarının kaynağı incelenmemiştir. Apaçıklık dolaysız bir algıdır; başka bir bilginin aracılığı gerekmez. Örneğin iki cismin aynı yerde bulunamayacağı apaçıktır. Başka bağıntılarda (örneğin matematiksel eşitlik) da apaçık önermeler vardır. Gerçek varoluşla ilgili hiçbir apaçık önerme yoktur; kendimiz ve Tanrı dışındaki varlıkların varoluşu sezgiyle bilinemez.
Bu genel özsözler ne ilk bilinen doğrulardır ne de öteki bilgilerin temelidir. Zihin önce tikel ideleri bilir, sonra derece derece genel idelere ulaşır.
Varoluş bilgisi üç türlüdür: kendi varoluşumuz sezgiyle, Tanrı’nın varoluşu tanıtlamayla, diğer şeylerin varoluşu duyumla bilinir (Locke’un temel argümanlarından). Kendi varoluşumuz en apaçık bilgidir; kanıtlanması gerekmez. Düşünme, uslama, haz ve acı duyma gibi edimler, kendi varoluşumuzu doğrudan algılamamızı sağlar. Herhangi bir şeyden kuşku duysak bile, bu kuşkunun kendisi varoluşumuzu kanıtlar. (Bkz. Descartes – İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar – Özet)
Tanrı’nın varoluşu kesinlikle bilinebilir. Doğuştan ideler vermemiş olsa da, usumuz onun varlığını kanıtlayabilir. Kanıt şöyledir: Hiçliğin bir gerçek varlık üretemeyeceğini sezgisel olarak biliriz. Demek ki öncesizlikten beri bir şey varolmuştur. Bu öncesiz varlık en güçlü olmalıdır, çünkü kendisinden sonra gelen her şeyin gücünü ondan alması gerekir. Ayrıca en çok bilen olmalıdır, çünkü kendimizde algı ve bilgi buluruz; bilgisiz maddeden bilgi üretilemez. Bu öncesiz, en güçlü ve en bilgili varlığa Tanrı denir. (Tanri üzerine daha fazla okuma için bkz. Alvin Plantinga – Tanrı, Özgürlük ve Kötülük – Özet)
Duyum yoluyla edinilen idelerin kesinliği, duyuların tanıklığına dayanır. Bu kesinlik, tanıtlama kadar olmasa da, yine de bilgidir ve dışımızdaki şeylerin varoluşunu kanıtlar. Duyularımızın bizi aldatmadığına olan güvenimiz, özdeksel varlıkların varoluşuyla ilgili erişebileceğimiz en büyük güven kaynağıdır.
Bu kesinlik, bizim durumumuzun gerektirdiği ölçüde büyüktür. Her şeyin bir düş olduğunu öne sürecek kadar kuşkucu birine, uyanık birinin yanıt vermesinin bir önemi olmadığı söylenebilir; çünkü o da bu soruyu sorarken düş görmektedir (Bkz. Wittgenstein – Kesinlik Üzerine – Özet) Yetilerimiz, varlığın tüm kapsamına değil, korunmamıza ve yaşamın gereklerine uygun olarak gelişmiştir. Bir mumun alevinin sıcaklığını sınayan kimse, onun kendisi için zararlı bir şey olduğundan kuşku duymaz.
Bu bilgi, edimsel duyum anıyla sınırlıdır, onu aşamaz. Daha önce gördüğüm bir kişinin şu anda varolduğuna duyularımın tanıklığıyla emin olamam; bu yalnızca olasılıktır, bilgi değildir. Her şeyde tanıtlama aramak deliliktir. Yaşamın akışı içinde açık ve dolaysız tanıtlamalara dayanmayan hiçbir şeyi kabul etmek istemeyen kimse, kısa sürede sönüp gideceğini bilecektir.
Geçmişteki varoluş bellekle bilinir. Belleğimizin, duyularımızı daha önce etkilediklerini bildirdiği şeylerin daha önce varolduklarını bilebiliriz.
Tinlerin varoluşu ise bilinemez. Duyularımız onları bulamadığından, onların tikel varoluşlarını bilme yollarımız yoktur; bu konuda inancın apaçıklığıyla yetinmek zorundayız.
BİLGİMİZİN GELİŞMESİ
Bilgi, öz-sözlerden (belitlerden) gelmez. Oysa skolastik uygulamada bir konuyu incelemeye başlamadan önce genel önermeler koyma alışkanlığı yaygındır.
Kuşkulu ilişkiler üzerine yapı kurmak tehlikelidir. Eğer ilkeler kesin değil de yalnızca benimseme yüzünden kesin görünüyorsa, yanlışlara düşme tehlikesi vardır. Bilgimizi geliştirmenin yolu, ilkeleri körü körüne kabul etmek değil, zihnimizde olabildiğince açık, seçik ve tam ideler toplamak, bunlara uygun ve değişmez adlar takmaktır.
Araştırma yöntemlerimiz açısında matematikçilerin kullandığı kanıt yöntemleri başka ideler için de benzer bir yöntemin bulunup bulunamayacağı sorusunu akla getirir. Eğer türlerin gerçek özleri de olan öteki ideler de aynı yoldan izlenebilseydi, düşüncelerimiz daha ileriye götürülebilirdi. (Bu sonrada matematik ile mantığın temellenmesi şeklinde ilerleyecek. Bkz Frege ve Russell Çağdaş Felsefe 1 – Peirce, Dewey, Frege, Russell, Wittgenstein)
Bu yoldan ahlak da daha açık kılınabilir. Ahlakta sözü geçen idelerin hepsi gerçektir ve birbiriyle bağlantı ve uyuşmaları vardır. Doğru bir yöntem kullanılırsa, ahlak da matematik kadar açıklıkla kurulabilir. Fakat nesnelerin bilgisi ancak deneyle gelişir. Cisimsel varlıkların gerçek özlerinin idelerinden yoksun oluşumuz, bizi kendi düşüncelerimizin dışına, şeylerin kendilerine yöneltir.
Deney bize usun öğretemediğini öğretir ve kesin bilgimiz deneyi aşamaz. Ussal ve düzenli deneyimlere alışmış bir kimsenin nesnelerin doğasına daha iyi girebileceği yadsınmaz, ancak bu bilgi ve kesinlik değil, yargı ve kanıdır.
Yetilerimiz, nesnelerin gerçek özüne girmeye uygun olmayıp bir Tanrı’nın varlığını bulmaya ve kendimiz üzerindeki bilgimizle ödevlerimizi anlamaya uygundur. Törebilim, insanlık için en uygun bilimdir; doğanın değişik bölümleriyle ilgili etkinlikler de insanlığın ortak yararına hizmet eder. Varsayımlardan ve yanlış ilkelerden kaçınmalıyız. Doğanın irdelenmesini küçümsemek söz konusu değildir; ancak kuşkulu dizgeleri tam bilim, anlaşılmaz kavramları bilimsel tanıtlama olarak almamalıyız. Varsayımların doğru kullanımı, tikel olayları incelemeden ve yeterli deney yapmadan önce onları kesin ilkeler olarak kabul etmemektir.
Kesin ve açık bilgi çok kıt olduğundan yol gösterecek bir şey bulunmazsa insan tümüyle karanlıkta kalır. Yargı, bilgi eksikliğini karşılamak üzere Tanrı’nın insana verdiği yetidir. Yani bilgi, idelerin uyuşma ya da uyuşmamasında kesin ve kuşkusuz biçimde güvenli olmaksa; Yargı, bu uyuşma ya da uyuşmamanın algılanmadığı, fakat varsayıldığı durumda idelerin birleştirilmesidir.
OLASILIK
Tanıtlama bağlantıları kesin ve değişmez olan kanıtlar aracılığıyla iki ide arasındaki uyuşma ya da uyuşmamanın gösterilmesidir. Olasılık ise, bağlantıları öyle gibi görünen (süreksiz) kanıtların kullanılması ile olur. Örneğin, bir matematikçinin söylediğine inanan kimse, onun tanıklığının genellikle doğruyla birlikte gitmesi nedeniyle bunu benimser.
Bilgimizin çok dar oluşu önermelerin büyük bölümünün kesin bilgiye elverişli olmadığı anlamına gelir. Ancak bunlardan kimileri kesinliğe öyle yaklaşır ki, onlar üzerinde hiçbir kuşku duymayız.
Olasılık, doğru olmaya benzemektir. Zihnin bu tür önermeleri kabul etme biçimine inanma, onaylama ya da kanı denir. Bunlara beni inandıran şey, inandığım şeyin dışındaki bir şeydir (!!).
Olasılığın iki dayanağı vardır:
- Bir şeyin bizim bilgimize, gözlemimize ve deneyimize uygun olmasıdır.
- Başka kimselerin gözlem ve deneyine dayanan tanıklığıdır.
Örneğin, buz üzerinde yürüyen birini görmek bilgidir. Bir başkasının bunu anlatması, genel gözlemlere uygunsa olasılık oluşturur. Ancak daha önce hiç böyle bir şey duymamış birine aynı şey söylendiğinde, olasılık tümüyle tanıklığa dayanır ve tanıkların güvenilirliği yüksek olsa bile, deneyime aykırıysa inanç doğurmayabilir.
ONAYLAMA DERECELERİ
Onaylamamız, olasılığın dayanaklarına uygun olmalıdır.
İnsanlar çoğu zaman ilk etkilendikleri sebeplerin edimsel görüntüsüne değil, belleğe dayanarak karar verirler. Konuyu bir kez özenle inceleyip kanıtları tarttıktan sonra, sonucu bir doğru olarak belleğe yerleştirirler ve gelecekte bu belleğin tanıklığına güvenirler. Her şey her an zihnin karşısında bulunamaz; bu nedenle geçmişteki onaylamanın dayanağını görmüş olmanın anısıyla yetinmek gerekir. (Bunun günümüz biliminde geldiği noktaya dair bkz. Daniel Kahneman – Hızlı ve Yavaş Düşünme – Özet)
Aktarmalı tanıklıklar, kaynaktan uzaklaştıkça kanıt olarak zayıflar. Bir tanıklık, kaynaktaki doğrudan (şeyin kendisinin varlığından) ne kadar uzaksa, gücü o kadar azalır. Eski çağların kayıtları yararlıdır, ancak hiçbir olasılık kaynaktakinden daha yüksek olamaz.
Tanrı’dan gelen tanıklık kuşku dışıdır, apaçıklık ayrıksızdır. Buna inanç denir ve zihinleri saltık olarak belirler. Ancak bunun bir açınlama olduğuna ve onu doğru anladığımıza güvenmemiz gerekir.
US ÜZERİNE
Us, insanı hayvanlardan ayıran yetidir. Kavrayış ve sonuç çıkarma olmak üzere iki yönü vardır. Kavrayışla bir şey bulur, sonuç çıkarmayla ara ideleri bularak iki ucu birleştirir.
Tasım (Kıyas) yeni kanıtlar bulamaz, yalnızca var olanları düzenler. Tasım kurallarındaki açık bir yanlışlık, içinde en az bir genel önerme bulunmayan tasımsal uslamanın doğru olamayacağı kuralıdır; oysa bütün uslama ve bilgilerimizin dolaysız nesneleri tikellerdir.
Bilgimizin en yüksek derecesi sezgiseldir, uslamaya dayanmaz. (Sezgiye vurgusu tam aynı noktada olmasa da Bergson’u hatırlattı. Bkz. Henri Bergson – Yaratıcı Tekamül – Özet) Zihindeki ideler birbiriyle dolaysızca ölçüştürülecek biçimde orada bulunurlar.
İNAN, USLAMA VE BİRBİRİNDEN AYRI ALANLARI
Uslama, zihnin doğal yetileriyle (duyum ve düşünüm) edindiği idelerden yaptığı çıkarımlarla ulaştığı önerme ve doğruların kesinlik ya da olasılıklarının bulunmasıdır.
İnan ise, Tanrı’dan geldiğini bildiren kimseye duyulan güvene dayanan önermeler için gösterilen onaylamadır; buna açınlama denir (keşfi bilgi ?? galiba revelation’un çevirisi olarak bu kelime seçilmiş).
Açınlama, usun açık kanıtları karşısında kabul edilemez. Ancak doğal yetilerimizle kavrayamadığımız ve bilemediğimiz us-üstü şeylee açınlandıkları zaman inanın uygun nesneleridir. Meleklerin başkaldırması, ölülerin dirilmesi gibi.
İnan ve us arasındaki sınır çizilmezse dinde bağnazlık ve aşırılıklara karşı çıkılamaz. Birçok dini saçmalık, usa karşı inana başvurmaktan kaynaklanır.
Doğruyu sevmek zorunludur. Bir kimsenin doğruyu sevip sevmediğinin şaşmaz belirtisi, bir önermeyi kanıtlarının sağladığından daha büyük bir güvenle onaylamamasıdır. Bu ölçünün dışına çıkan, doğruyu doğru olduğu için değil, başka bir amaçla kabul ediyordur.
Bağnazlık, doğruluk kanıtı olmaya nitelikte olmayan bir ilkeye dayanan, temelsiz bir güvendir. Bağnaz, kendi istek ve hayal gücünü tanrısal bir ışık olarak görür, böylece ne usu ne de açınlamayı doğru kullanır. Bağnazlık, inan ve usun yanlış anlaşılmasından doğar.
Bağnazlık, coşkulu bir beynin dar görüşlülüğünden doğduğu için, insan davranışlarını us ya da açınlamadan daha güçlü etkiler. Yeni bir ilke gibi güçlü bir kendini beğenme, sağduyunun üzerine çıktığı ve usun denetiminden kurtulduğu zaman tanrısal bir yetke düzeyine yükselir.
Güçlü bir inanç, bir önermenin doğru olduğunun ya da Tanrı’dan geldiğinin kanıtı olamaz. Bağnazlar, sürekli bir çember içinde dönerler: “açınlamadır, çünkü ona yürekten inanırlar; ona yürekten inanırlar, çünkü açınlamadır.” Halbuki Açınlama, us yoluyla sınanmalıdır. Tanrı peygamber yaparken insanın yetilerini yok etmez; doğal ışığı söndürmez. Tanrı’nın insanların zihnini doğrudan aydınlatabileceği yadsınmaz ancak bunun Tanrı’dan gelip gelmediğini bildirecek yanılmaz kurallar us ve Kutsal Kitap’tır.
YANLIŞLIK
Yanlışlık, bilginin bir parçası değil, doğru olmayanı onaylamamıza neden olan yargının bir yanılgısıdır. İnsanların olasılığa uymayan onaylamalarda bulunmalarının dört ana nedeni vardır:
- Kanıt yetersizliği
- Kanıtları kullanma yeteneğinin yetersizliği
- Kanıtları kullanma istencinin yetersizliği
- Yanlış olasılık ölçüleri
Bununla birlikte, insanlar sanıldığı kadar çok yanlış yapmaz. Çoğu insanın, üzerinde büyük gürültü koparılan konularla ilgili gerçek bir görüşü yoktur; eğitimin ya da çıkarın yönelttiği yana bağlanırlar. Sözcükleri ezberler, bir ordunun sıradan askerleri gibi savunurlar.
BİLİMLERİN AYRILMASI
İnsan anlığının kapsamına giren şeyler üçe ayrılır:
Fizik (Doğa Felsefesi): Şeylerin (cisim ve tin) kendi öz varlıklarında olduğu biçimiyle, doğalarının, özelliklerinin ve işlemlerinin bilgisi. Amacı, salt kurgusal doğruluktur.
Kılgı (Pratik): Güçlerimizin ve eylemlerimizin, iyi ve yararlıyı elde etmek için kullanılması sanatı. Bu başlık altındaki en önemli bölüm ahlaktır (ethics), mutluluğa götüren insan eylemlerinin kural ve ölçülerini araştırır.
Semiotik (GöstergeBilim, İmler Öğretisi): Zihnin, şeyleri kavramak ve bilgisini başkalarına iletmek için kullandığı imlerin doğasını incelemek.
Bu üç alan (kendiliklerinde bilinebilir şeyler, mutlulukla ilgili eylemler ve imlerin doğru kullanılması) birbirinden tümüyle ayrı ve seçik düşünce alanlarıdır.