Arthur Schopenhauer – İsteme ve Tasarım Olarak Dünya – Özet

Arthur Schopenhauer’un başyapıtı olan İsteme ve Tasarım Olarak Dünya, ilk kez 1819 yılında yayımlanmış, felsefe tarihinde derin izler bırakmış özgün bir yapıttır. Modern bireyin varoluşsal acısını ve dünyanın irrasyonelliğini sarsıcı bir açıklıkla dile getiren bu kitap, hem Batı hem Doğu düşüncesi arasında köprü kurarak, felsefede yeni bir varlık ve yaşam anlayışının kapılarını aralamıştır.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

1. Tasarım olarak Dünya: Bilim ve Deneyin nesnesi olarak Tasarım

Dünya benim tasarımımdır yargısı, tüm bilen varlıklar için geçerli olsa da, bunu düşünceye taşıyabilen yalnızca insandır. İnsan, dünyayı doğrudan değil, onu duyumsayan beden organları aracılığıyla tanır. Buradaki özne-nesne ayrımı, tüm deneyimin temelidir. Bütün var olanlar algılayanın algısıyla ilişkisinde nesnedir, yani özenin tasarımdır.

Özne, her şeyi bilen, hiç kimse tarafından bilinmeyendir. Nesne, ancak onun için vardır. Bizim kesin, a priori bilgimizin tümü onda içerilir. Uzam ve zamanın bilgisi deneyden değil, a priori olarak zihinde doğuştan bulunur.

Her nesne, yalnızca özne için ve öznenin özel yetileri aracılığıyla vardır.

  • Uzam ve zamanın bağlaşığı: Duyusallık
  • Nedenselliğin bağlaşığı: Anlama yetisi

Yeter Sebep İlkesi, uzamda ve zamanda şeylerin birbirine bağlı olmasını zorunlu kılar. Bu, doğrudan matematiğin kesinliğine ve deneyin yapısına temel oluşturur. Bu nedenselliği bilmek anlama yetisinin işlevidir.

Algı yalnızca duyulardan gelmez; anlama yetisinin etkinliği ile oluşur: Örneğin, göz ters imgeler üretse de dünya düz görünür – bu, aklın sonucudur. Duyu verisi + akıl = algı

Dünya, yalnızca özne için, algı ve anlama yetisi yoluyla vardır. Gerçeklik dediğimiz şey, nedensellik ve yeter sebep ilkesi gibi zihinsel kalıpların içinde, öznel süreçler aracılığıyla kurulur. Kavramlar ise bu sürecin en soyut ve yalnızca insana ait bileşenidir. Böylece Schopenhauer hem Kant’ın hem de doğu felsefesinin mirasını kendi metafiziğinde birleştirir: Dünya, bir yönüyle tasarım, diğer yönüyle istemedir.

Ek: İdealizmin Bakış Açısı

Dünya benim tasarımımdır; ifadesi idealist felsefenin temelidir: Bu bağlamda Dünya, bilinç olmadan düşünülemez. Yani dünya, beynin işlevleri sayesinde algılanır.

Descartes’ın “Cogito, ergo sum” önermesiyle başlayan özne temelli felsefi yaklaşım, bireysel bilinci felsefenin merkezi yapmıştır. Berkeley ise bu görüşü radikal bir şekilde ileri götürerek, uzamda yer kaplayan dünyanın yalnızca zihinsel bir tasarım olduğunu ileri sürer: Nesnel dünyanın özneden bağımsız bir varlığı olamaz.

Öte yandan Gerçekçilik, dış dünyayı varsaymakla başlar ama bu varsayım temelsizdir. Dış dünya bilinçten bağımsız olarak var gibi görünse de, aslında bu görünüm, soyutlamanın bir ürünüdür. Algı her zaman özneye dayanır; nesne, ancak özne aracılığıyla vardır.

Yalnızca bilen özne varsa, nesne vardır. Buna karşın, nesne de özneyi koşullar: Özne, nesnesi olmadan düşünülemez. Bu çift yönlü bağlılık, idealist anlayışın temelidir.

Schopenhauer, özne (bilen) ve özdek (bilinen)’i karşılıklı bağımlı olarak açıklar. Özne zamansız ve biçimlendirici bir kutup iken; özdek zamansal, biçimsiz ve bilinçsizdir. Bu iki soyutlama, görüngü dünyasının iki kutbudur ama her ikisi de yalnızca birlikte mümkündür.

Materyalizm, özdeği mutlak bir gerçeklik olarak kabul eder ve öznenin ikincil olduğunu öne sürer. Bu, Schopenhauer’e göre yanlıştır. Çünkü özdekçilik, kendini hesaba katmayı unutan öznenin felsefesidir.

Tasarım Dünyası ve Kendinde Şey

Dünya yalnızca tasarım olarak dünyadan ibaret değildir. Gerçekliğin arkasında kendinde şey yatar. Bu, ne özne ne de nesnedir.

Özne: Ben olmasam, sen de var olamazsın. Zaman, uzam senin değil, benim tasarımımdır.

Özdek: Sen geçicisin, ben kalıcıyım. Benim biçimlerim değişir ama ben var olmaya devam ederim.

Ancak bu çekişme, bir yanlış anlamaya dayanır. Çünkü hem özne hem nesne, bir bütünün parçasıdır: Tasarım olarak dünya. Bu ortadan kalktığında geriye kendinde şey, yani isteme kalır.

2. İsteme olarak Dünya – İstemenin Nesneleşmesi

Tasarımın içeriğine kavramsal bilgiyle ulaşamayız; çünkü kavramlar yalnızca algılayıcı tasarımlama sayesinde anlam kazanır. Felsefe, doğa bilimi ve matematik, bu tasarımların anlamını açıklamada yetersiz kalır. Doğa bilimlerindeki nedensellik yalnızca görüngülerin zamandaki ve uzamdaki ortaya çıkış düzenini verir, görüngünün özünü vermez. Nedensellik, yalnızca tasarımın a priori bir ilkesi olup, yalnızca bir özneye göre işler.

Peki dünya yalnızca bir tasarım mıdır, yoksa başka bir şey midir?

Eğer insan yalnızca bilen özne olsaydı, tasarımın ötesine geçilemezdi. Ama insan yalnızca bilen bir özne değil; bir birey olarak eyleyen, yani isteyendir. İstemek ile eylemek aynı şeydir. İstemeden ayrı bir eylem yoktur. Acı veya haz birer tasarım değil, istemeye ait doğrudan duygulanımlardır.

İstemenin kendisi nedensizdir. Çünkü yeter sebep ilkesi, yalnızca görüngüler için geçerlidir. Gövdenin tümü, tüm işlevleriyle birlikte, istemenin nesneleşmesidir.

İsteme, yalnızca insanlarda ve hayvanlarda değil, doğadaki her şeyde (bitkilerdeki büyüme gücü, kristal oluşumu, mıknatıs etkisi, yerçekimi gibi) farklı düzeylerde ortaya çıkar. Bu yüzden, isteme doğadaki bütün güçlerin temelinde olan tek özdür. Görüngü, tasarımdır, yalnızca isteme kendinde şeydir.

İsteme, görüngünün (tasarımın) bütün kalıplarının (Uzam, zaman, nedensellik) dışındadır. Burada Schopenhauer, Kant’ın epistemolojisini benimseyip, metafizik içeriği isteme ile doldurur.

İnsan eylemleri özgür gibi görünse de, bu sadece görünüştedir. Çünkü her eylem, bir devindirici (motive edici sebep) tarafından belirlenmiştir. Birey kendini özgür zanneder; ama aslında yaşamını belirli bir rol gibi oynamaya mahkumdur. Kişilik, karakter, değiştirilemeyen bir isteme tezahürüdür.

Doğadaki içgüdüsel davranışlar (örümcek ağı, kuş yuvası, larvaların davranışları) istemenin bilgi olmadan da etkin olabileceğini gösterir. Bu da istemenin bilgiye bağlı olmadığını ispatlar.

Çokluk, yalnızca zaman ve uzamla mümkündür; bu nedenle isteme, çokluğun ötesindedir. Bir taşta beliren isteme ile bir insandaki isteme özce aynı, yalnızca tezahür bakımından farklıdır. İsteme birdir; ama bu, nesnelerin birliği gibi bir birlik değildir, çünkü zaman ve uzama tabi değildir. Bu yüzden gerçek bilgi için dünyanın tamamını dolaşmaya gerek yoktur; bir görüngünün özünü tam anlamaya çalışmak yeterlidir.

Doğadaki en temel güçler (örneğin yerçekimi, içine girilmezlik, elektriklilik, manyetizma) istemenin nesneleşmesinin en alt basamağıdır. Bu güçler nedensizdir. Ancak görüngüleri neden-sonuç ilişkisine bağlıdır. Yani bu güçler nedenselliğin ön koşullarıdır.

İstemenin daha yüksek basamaklarında bireysellik belirir. İnsan, bu bireyselliği en fazla taşıyan varlıktır. İsteme, insanda bireysel kişilikte açığa çıkar; buna karşın, kristaller, bitkiler ve hayvanlarda tür belirleyicidir.

İsteme, en alt basamaklarda kör bir istek olarak görünür. Bilgisizdir, dürtüyle işler. İleri düzeyde, özellikle insanda isteme, bilgi ile birleşir. Bilginin istemeye katılması, yanılma olasılığını da getirir.

Peki İstemenin amacı nedir? İstemenin amacı yoktur. O sürekli ve sonu gelmez bir çabadır. Her isteme bir şeyi istemedir. Ama bu şey, bir son, bir doyum değildir. Tatmin edilen her istek, yeni bir isteğe yol açar. Bu yüzden mutluluk geçicidir, sıkıntı kaçınılmazdır.

EK: İstemenin Önceliği Üzerine

İsteme varlığın özünde bulunan gerçekliktir. Sadece kararlılık anlamında değil; aynı zamanda korku, umut, sevgi, nefret gibi tüm içsel durumları kapsar. Yani duygularımızın tümü istemenin duygulanımıdır.

Felsefeciler tarih boyunca ruhun, düşünmenin, aklın önceliğini savunmuş; buna karşın istemeyi ikincil görmüştür. Oysa bu büyük bir yanılgıdır: Bu yanılgının çelişkisi, en alt düzeydeki hayvanların bile güçlü bir istemeye sahip olmaları, buna karşın gelişmiş bir bilgi yetisine sahip olmamalarıyla ortaya çıkar

Anlak, istemenin bir aracı gibi çalışır. O istemeye nedenler sunar; ancak bu nedenlerin hangisinin etkili olacağını isteme belirler. Bu, istemenin anlak üzerindeki egemenliğini gösterir. İsteme, arzulamadığı düşünceleri bastırır, yönlendirir; bu da kişinin kendine söz geçirmesi dediğimiz olgudur.

Kişi çoğu zaman neyi istediğini bilmez, isteme anlığa yabancıdır. Kimi kararlarımızda gerçek devindiricimizi fark etmeyiz; onu ancak sonuçla karşılaştığımızda öğreniriz. Yani isteme, anlağı kolayca kandırabilir.

Gözü görebilen topal bir adamı omzunda taşıyan güçlü bir kör metaforuna gönderme yapılır. Burada görebilen ama yürüyemeyen anlak, kör ama güçlü olan isteme tarafından taşınır. İkisinin birlikteliği insan yaşamını yönlendirir.

3. Tasarım Olarak Dünya: Sanatın nesnesi olarak tasarım

Kant’ın “Kendinde şey”‘i istemeden başka bir şey değildir. İstemenin nesneleşme basamakları da Platon’un değişmez idealarıdır. Çünkü istemenin en uygun nesnesi ideadır.

Bireyin sahip olduğu bilgi hep neden-sonuç, zaman, uzam, ilişkisellik çerçevesinde işler. Bilimsel bilgi de bu anlamda ideaları değil, şeyler arasındaki ilişkileri bilir. Bilim sadece ilişkileri kavrar; bir ağacın ya da kristalin biçimini değil, nasıl oluştuğunu, nasıl değiştiğini izler.

İdea bilgisi, gündelik, istemeye bağlı, çıkarcı bilgi türünün dışına çıkıldığında mümkündür. Bu, bir dönüşüm gerektirir. Bir ağaca, bir kayalığa, bir manzaraya salt dikkatle, istemeden, çıkar gözetmeden bakıldığında, özne birey olmaktan çıkar, nesnede kendini unutur. Bu estetik deneyim, Platoncu ideayı kavramanın yoludur.

Görüngülerin dışında kendinde şey olarak adlandırılan idealarla ilgilenen bilgi alanı sanattır. Sanat, dehanın işidir ve dünyanın görüngülerindeki özsel öğeleri saf bir seyir aracılığıyla yakalayarak yeniden üretir. Bu, bilimin yöntemine zıttır: biri dikey kesit, diğeri yatay çizgi gibidir. Biri ussal (Aristotelesçi), diğeri ideaya yönelmiş (Platoncu) bir yaklaşımdır.

Bu içsel zenginlik, dehalarda bir huzursuzluk doğurur: sıradan insanlar için doyurucu olan gündelik yaşam onları tatmin etmez. Deha, genellikle zeki değildir; çünkü dehanın bilgisi ilişkisel değil, özsel bilgiye yöneliktir. Sanatçı, kavradığı ideayı yapıt aracılığıyla başkalarına iletir.

İstek, eksiklikten doğar ve daima acıyı beraberinde getirir. Her istek yeni bir isteği doğurur; doyum geçicidir. Bazı anlarda “isteme”‘den kurtuluruz: bu anlarda dünya sadece tasarım olarak kalır, isteme ortadan kalkar. Böyle anlarda gerçek esenlik mümkündür.

Sanat yapıtı ya da doğa görüntüsü, bizi istemenin çılgın akışından bir anlığına kurtarır. Bu durumda, kişi:

  • İstemez: çıkar gütmez.
  • Zamansızdır: geçmiş ve gelecek yok olur.
  • Birey değildir: sadece saf bilme kalır.

Bu nedenle güneşin batışı ister zindandan, ister saraydan izlensin aynı hazza neden olur.

Güzellik, doğanın biçimsel seçikliğiyle insanı istemesinden uzaklaştırarak ona geçici bir estetik doyum sağlar. Özellikle doğal güzellik, bireysel istemeden sıyrılıp ideaların saf bir gözlemine geçişi kolaylaştırır.

Bunun karşıtı, ilk bakışta anlaşılması zor olan ama esasen “çekici” olandır. Bu tür nesneler doğrudan istemeyi uyarır. Mesela tarihsel resim ve heykellerdeki çıplaklık, izleyicide cinsi arzu uyandırmak üzere düzenlendiğinde sanatı saf estetik amacından uzaklaştırır.

Estetik seyirde, bireysellik ve zaman-uzam ilişkileri askıya alınır. Gözlemci, nesnede bireysel olanı değil, onun ideasını görür. Bu nedenle bir ağacın ne zaman var olduğu ya da gözlemcinin kim olduğu önemli değildir. Sadece idea ve bilginin saf öznesi kalır.

Bütün sanatlar ideaları, yani istemenin nesneleşmesinin farklı basamaklarını algılanabilir biçimde canlandırmayı amaçlar. Şiirde sözcükler soyut kavramları iletir; ancak bu kavramlar dinleyicinin düş gücüyle canlandırılır.

İnsan, şiirin en üstün konusu olarak sunulur çünkü insan yalnızca bedeniyle değil, düşünceleri, duyguları ve eylemleriyle kendini ifade eder. Yontu ve resim cansız doğada daha etkiliyken, insanı anlamak için şiirin süreklilik özelliği öne çıkar.

Trajedi, yazının en yüksek noktasıdır çünkü istemenin en yüksek basamağındaki çatışmayı sunar. Burada acı, yazgı yoluyla görünür olur. Ama bu yazgı, çoğu zaman insanın kendi “istemesi”nden gelir. Trajedide kahraman var oluşunun bedelini öder. İnsanın en büyük suçu doğmuş olmasıdır.

Müzik, dünyanın kendisinden bile daha doğrudan anlaşılır. Müziğin amacı, doğadaki şeyleri taklit etmek değil, istemenin kendisini dile getirmektir. Bu, müziği öteki sanatlardan ayırır. Diğer sanatlar ideaları temsil ederken,müzik doğrudan istemeyi temsil eder. Melodi, bir insan yaşamının bilince varmış bütünlüğü gibidir.

Müzik, dünyanın anlamı olarak görülebilir. Müziğin derinliği ve evrenselliği, onun tüm bireysel olaylardan bağımsız olmasındandır. O, ne tek bir sevincin, ne tek bir acının temsilidir. Dünya gövdeleşmiş müziktir.

4. İsteme Olarak Dünya – Yaşama İsteği

Yaşam, istemenin dış dünyadaki yansımasıdır. İsteme varsa yaşam vardır; yaşamdan başka bir isteme olamaz. Bu nedenle yaşama isteği demek gereksizdir, çünkü isteme zaten daima yaşamı ister.

Birey geçicidir; doğa için asıl değer türdür. Birey, yalnızca görüngü düzeyinde vardır; yani zaman, uzam ve nedensellik kalıpları içinde. Bu kalıplar bireyleşmeyi mümkün kılar, ama gerçeklik bu değildir. İsteme ve bilen özne, doğum ve ölümden etkilenmeyen, zamandışı yapıya sahiptir. Bu yüzden bireyin ölmesi, doğa için hiçbir şey ifade etmez.

Schopenhauer, Hint mitolojisine gönderme yaparak Siva’nın hem doğumu hem ölümü simgeleyen bir tanrı olarak gösterilmesini önemli bulur. Doğum ve ölüm özdeştir; biri olmadan diğeri olmaz. Bu bakışla, ölümü korkulacak değil, yaşamın doğal bir parçası olarak görmemiz gerekir.

Zamanın gerçek kalıbı ne geçmiş ne gelecek, yalnızca şimdidir. Geçmiş ve gelecek sadece soyut kavramlardır. Tüm varoluş ve yaşamın içeriği şimdide gerçekleşir.

Yaşamı olduğu gibi kabul eden, yaşamı açıkça ve bilinçle isteyen biri, yaşama isteğini onaylayan kişidir. Ancak bir diğer yol da İstemenin yadsınmasıdır. Bu, bilginin istemeye üstün gelmesiyle olur. Bu, istemenin son bulduğu, acıların sona erdiği haldir. Felsefe bu konuda yalnızca açıklayıcıdır, yol gösterici değil.

  • Yaşama sevgiyle bağlanan biri için, ölüm sadece yanılsamadır.
  • Bilginin ışığında “isteme”den vazgeçen biri için ise kurtuluştur.

İki yol da bilgiye dayanır, ancak bilgiyle ne yapılacağı, kişinin içsel doğasına bağlıdır.

Özgürlük ve Zorunluluk Arasındaki İkilik

Her görüngü bir nedenin sonucudur ve bu nedenle doğanın tüm içeriği kesinlikle zorunludur. Ancak, isteme kendinde şey olduğunda; yani herhangi bir nedene bağlı olarak belirlenmiş değildir. O yüzden de zorunluluk tanımaz; özgürdür.

İnsan kendini eylem sırasında özgür sanır. Bu, istemenin doğrudan bilince gelen görgül (ampirik) özgürlüğü hissinden kaynaklanır. Ancak bu yalnızca bir yanılsamadır. Karar verilmeden önce, anlak (akıl) istemenin nasıl karar vereceğini bilmez. Nesnel olarak karar çoktan belirlenmiştir ama bilinç bunu ancak sonradan öğrenir.

Yaşamın özü acıdır. Çünkü tüm isteme didinmeye dayanır. Doyum geçicidir, hemen yeni bir istek doğar. İnsanın yaşamı, bir sarkaç gibi, acı ile sıkıntı arasında gider gelir. Sanat, bilgi, estetik haz buna geçici bir ara verir. Bu, az kişiye bahşedilmiş bir kurtuluş deneyimidir.

İstekler doyurulduğunda ya yeni istekler doğar ya da kişi sıkılır. Bu, yaşamın başka bir acı biçimidir. Sıkıntıdan kurtulmak için insanlar kendilerini oyunlara, etkileşimlere, seyahatlere verir.

Tüm yaşamı acı ile sıkıntı arasında gidip gelir; kurtuluş ise istemenin yadsınmasında, estetik deneyimde ya da felsefi farkındalıkta geçici olarak bulunabilir.

Mutlulukların doğası

Schopenhauer’e göre, mutluluk veya doyum olumlu değil, olumsuz bir durumdur; çünkü her mutluluk, bir eksikliğin ya da arzunun ortadan kalkmasıyla oluşur. Öncesinde acı veya yoksunluk barındıran bir dileğin gerçekleşmesidir. Sürüp giden bir mutluluk olanaklı değildir.

Haz, ancak onu önceleyen eksikliğin anımsanmasıyla anlaşılır. Bu yüzden insanlar sahip olduklarının değerini fark etmez, ancak yitirdiklerinde değer verirler. Acı ve özlem doğrudan deneyimlenebilirken, hazlar dolaylı olarak fark edilir.

Bu yüzden başkalarının acılarını görmek bile, kendi esenliğimizin farkına varmamıza neden olur ve haz verir. Ancak bu farkındalık, mutluluğun değil, acıdan uzak oluşun haz verdiğini gösterir.

Her birey doğanın sonsuz tininin kısa bir düşüdür yalnızca. Yaşamın kısa oluşu aslında onun en iyi yanıdır.

Dünyanın acılarla dolu gerçekliğini gösteren örnekler olarak hastaneler, savaş alanları, işkence odaları, infaz yerleri, yoksul yurtları verilir. Dante cehennemi için örnekleri bizim dünyamızdan almadıysa nereden aldı? Buna karşılık, cennet tasvirleri hep eksiktir çünkü dünya ona uygun malzeme sunmaz. Bu da iyimserliğin gülünçlüğünü ve tehlikesini gösterir.

Ahlaka Dair

İstemenin en güçlü ifadesi eşeysel dürtüdür. Bu dürtü, yalnızca bireysel yaşamı değil, türün sürekliliğini de onaylar. Cinsel eylem yaşama isteğinin en saf biçimde tezahürüdür. Bu nedenle, eşeysel organlar, istemenin odak noktasıdır, bilgiyle yönetilmezler. Beynin karşı kutbunda yer alırlar.

Bu dürtüyü gönüllü olarak doyurmaktan vazgeçmek, yani cinsel perhiz, yaşama isteğinin yadsınmasıdır. Bu vazgeçiş, bilginin yatıştırıcı etkisiyle mümkün olur. Ancak bu kolay değildir, çünkü doğaya ters düşer, zor, acılı bir kendini yenmedir.

Her birey, kendi varlığını evrendeki en önemli şey sayar, hatta kendi varoluşu uğruna tüm dünyayı feda etmeye hazırdır. Oysa kendisi evrensel açıdan önemsizdir.

İsteme diğer bireylerin gövdesine de uzanır. Bu, bencillik aracılığıyla olur ve başka birinin istemesini yadsımaya varır. Bir birey, başka birinin bedenini yok ederek ya da onun gücünü kendi hizmetine sunarak, kendi istemesini onun istemesi pahasına genişletir. Bu eylem, insanlık tarihi boyunca yanlış olarak bilinmiştir. Çünkü isteme kendi kendine karşı savaşmış olur. Bu farkındalık, bireyde vicdan azabı olarak açığa çıkar. Kötürüm bırakmak, yaralamak, köleleştirmek, başkasının malına el koymak da aynı yapısal yanlışa dahildir.

Schopenhauer yalanın da bir şiddet biçimi olduğunu vurgular. Yalan söylemek, bir bireyin bilgisini bozar, onun istemesini kendi istemesine hizmet ettirir. Sözleşmelerin bozulması, bu durumun en rafine örneğidir. Bu bağlamda Kendini savunmak, bir saldırıyı geri püskürtmek, yanlış değildir; doğru bir eylemdir. Çünkü bu, yadsımanın yadsınmasıdır ve yalnızca kendi istemesini koruma eylemidir.

Tüm dünya, bir tek yaşama isteğinin görüngüsüdür. Varoluşun tüm çeşitliliği, bir ve aynı istemenin dışavurumudur. Her varlık, bu istemenin kendisi olarak var olma hakkına sahiptir.

Kültürsüz (cahil) birey, bireyleşme ilkesi yüzünden, “isteme” gerçeğini göremez. O, yalnızca görüngülerde yaşar: Haz ve acı, iyi ve kötü, katil ve kurban ona ayrı ayrı, hatta karşıt gibi görünür. Onun gözü, Hint düşüncesinde Maya’nın perdesi ile örtülüdür. Bu yüzden, adaletsizlik görür, acıya anlam veremez.

İyi kavramı özünde görelidir. Bir şey bizim istememize uygun düşünce iyi olur.

Kötülük, istemenin başkalarının istemelerini yadsıyacak kadar şiddetli şekilde ortaya çıkmasıdır. Kötü insan, yalnızca kendi esenliğinin peşindedir, başkalarınınkiyle ilgilenmez. Kötülük, başkalarının acısından doğrudan haz almakla daha da kötüleşir, bu artık zalimliktir.

Erdem, Bilgi ve Adalet

Gerçek erdem sezgisel bilgiye dayanır. Erdemli davranış, bireyin başkalarının iç varlığında kendi özünü tanımasıyla doğar. Bu içgörü, sözle ifade edilemez; davranışlarla ortaya çıkar. Başkalarında kendini tanımak Schopenhauer ahlakında temel bir kavramdır.

Adalet, iyi ve kötünün ortasında, kötülüğün yapılmamasıyla tanımlanır. Adil kişi, başkalarının acısına neden olmayandır.

Gerçek iyilik, yalnızca kötülüğün yapılmaması değil, başkalarının acısını azaltmaya aktif olarak yönelmektir. Yardımsever kişi, başkasının acısını kendi acısı gibi hisseder ve tüm canlılarda ortak olan yaşama isteğini tanır.

Bireysellik ilkesinin ötesini görebilen kişi, diğer bireylerin acılarını kendi acıları gibi hisseder. Kendi varlığını tüm varlıklarla özdeşleştirdiği için, onların acılarını da kendi acısı olarak yaşar. Artık hiçbir acı ona yabancı değildir. Bu bilgi artık isteklerin değil, isteksizliğin, yani kurtuluşun anahtarıdır. İstemeyi yadsıyan kişi için ölüm artık korkulacak bir şey değildir; Çünkü o kişi, istemenin hem kendi acısının hem de dünyanın kaynağı olduğunu bilir.

Çilecilik de kültürler ve dinler arasında farklı dillerle ifade edilse de, özde hep yaşama isteğinin yadsınmasına dayanır. Bu sezgisel bilgi herkesin içindedir, ama onu kavramsallaştırmak felsefenin işidir. Schopenhauer’a göre, gerçek kurtuluş ancak yaşama isteğinin büsbütün sönmesiyle mümkündür.

EK – Eşeysel Sevinin Metafiziği Üzerine

Aşkın yalnızca tensel değil, metafiziksel ve hatta metafiziği aşan bir doğası vardır. Aşk şiirlerine esin kaynağı olan o yüce tutku, gerçekte yalnızca eşeysel dürtüdür. Bu dürtü gerçek yaşamda da en güçlü devindirici olarak belirir. Her zaman en ciddi işi böler, ara ara en büyük kafaları bir süre karıştırır…

Bu sevinin arkasında yatan asıl ve tek amaç, gelecek kuşağın belirlenmesidir. Cinsel dürtü, bireyin içinde bilinçli olarak yalnızca tensel bir arzu gibi görünse de, gerçekte doğanın amacı, belli niteliklere sahip bir bireyin doğmasını sağlamaktır. Aşk öyküsünün ardındaki gerçek amaç (taraflar bilmese bile) bu belli çocuğun üretilmesidir. (Bu kısıma dair daha detaylı metni Aşkın Metafiziği kitabının özetinde bulabilirsiniz)

Bu bağlamda iki insanın ilişkisi aslında yalnızca bireysel duygular değil, gelecekteki bireyin yaşama isteğinin tezahürüdür.

SON SÖZ

Kitaptaki ana fikirleri özetlersem:

1. Dünya, Tasarımımdır: Dünya özünde bir temsildir, zihinsel bir inşadır. Nesneler, ancak özneyi varsayarak var olabilir. Bu görüş, dış dünyanın gerçekliğini yadsımaz ama onun bizim için yalnızca bir görünüş olarak ele alır.

2. Dünya, İstemdir: Görünüşün ardında kör, irrasyonel ve doyumsuz bir güç olan isteme yatar. Bu her canlıyı yöneten yaşama arzusudur; süreklidir. Doğa yasaları, hayatta kalma güdüsü, cinsellik … hepsi bu istemenin farklı görünümleridir. Bu kavrayış, felsefi pesimizmin temelini oluşturur.

3. Yaşam, Acıdır – İsteme Doyumsuzdur

İstemenin sürekliliği doyumu anlık yapar; acı ise kalıcıdır. Yaşamın özü acıdır, çünkü her arzunun tatmini yeni bir arzuyu doğurur. Bu isteme durumu, bireyi sürekli çatışma, eksiklik ve ıstırap içinde bırakır.

4. Kurtuluş Estetik, Merhamet ve Çilecilikle Mümkündür

Schopenhauer’a göre istemenin zincirinden kurtulmanın yolları:

  • Geçici olarak Estetik deneyim ile (özellikle müzik)
  • Kalıcı kurtuluş, ahlaki bir dönüşümle mümkündür: başkalarının acılarını kendi acısı gibi hisseden kişi, merhamet duyar. Bu yolda yürüyen kişi artık kendi acısını ve başkalarının acısını ayırmaz, evrensel bir birlik hisseder. Zamanla kişi istemeyi yadsır ve yaşamdan tamamen vazgeçer; bu da en yüce kurtuluş olur.