Renata Salecl – Kabalık Çağı – Özet

Renata Salecl’in 2023 yılında yazdığı Kabalık Çağı modern toplumun psikolojik ve sosyolojik krizlerini inceleyen çalışmadır. Kitap, küresel ölçekte yükselen popülizm, dijitalleşme ve neoliberal rekabetin bireyi derin bir kaygı ve narsizme sürüklediği günümüz bağlamını masaya yatırır. Bu kaotik arka planda norm hâline gelen hoyratlık ve empati yoksunluğunu aslında modern insanın içine düştüğü çaresizlik ve ilgisizlik döngüsüne karşı geliştirdiği bilinçdışı bir savunma mekanizması olarak okur.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

Neoliberalizmin Patolojisi

Günümüzde emeğin değeri düşerken, çalışanlar üzerinde emeklerini anlamlı, eğlenceli ve yaratıcı bir uğraş olarak görme baskısı artıyor. Birçok şirket ideolojisinde mutluluğu temel alıyor. Çalışanlar, kendileri olmaya teşvik ediliyor; ancak bu yeni bir denetim biçimi (neonormatif kontrol) yaratıyor.

Geçmişte çalışanlar ortak normlara uymak zorundayken, şimdi işverenler özgürlük ve özgünlük hissini vurgulayan psikolojik araştırmaları ciddiye alıyor. Çağdaş toplumun trajedisi insanların özgün olamaması değil, ne pahasına olursa olsun mutluluk peşinde koşma ve keyif alma baskısı altında yaşamalarıdır. Bu baskı kaygı, suçluluk ve başarısızlık nedeniyle kendini suçlamaya yol açıyor. (Bu konu Byung Chul Han’ı hatırlattı Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri – Özet)

Buna ek olarak insanlar özel, hırslı olduklarını ve sıradışı işler başaracaklarını kanıtlamak zorunda kalıyorlar; haliyle bir başarısızlık korkusu yaşıyorlar. Spor yorumlarında madalyasız başarılar dikkate alınmıyor; kaybedenler doğrudan başarısız sayılıyor. Oysa önemli olan yarışa katılmak değil miydi Motivasyon guruları, Donald Trump’ın da uyguladığı gibi, başarılıymış gibi görünmeyi ve abartıyı öğütlüyor.

Sağlık narsisizmi insanların sağlıklı hayat düşüncesi çevresinde kendilerine bir imaj yaratması ve en üretken olma baskısı anlamına geliyor. Bu kişiler sağlıklı yemekler, spor fotoğrafları paylaşıyor, çeşitli uygulamalarla vücut ölçümleri yapıyor ve kilolu ya da işsiz kişileri hor görüyor.

Büyüklenmek

Kendini övüp rakiplerini küçümseyen söylem her yerde. Mesela şirketler her şeyin en iyisi, en büyüğü, en yenilikçisi olduğunu iddia ediyor. Çalışanlar ünvanları şişiriyor, herkes başkan yardımcısı veya müdür oluyor. Büyüklenme tüketimde, eğitimde ve kamusal hayatta yaygınlaştı.

Kazanan hepsini alır ideolojisi (winner takes all), büyüklenmeyle yakından ilişkili. (Bu konuya kökten bir eleştiri için bkz: Michael Sandel – Liyakatin Tiranlığı – Tyranny of Merit – Özet).

Startup kavramı artık sadece şirket kurmak değil, büyüklenmeyle yüklü bir anlam taşıyor ve “ya hep ya hiç” ideolojisiyle, küresel pazarı ele geçirme hedefini içeriyor. Google, Facebook, Amazon, Uber gibi şirketler örnek gösteriliyor. Şirket yöneticilerinde kibir, sabırsızlık ve ölçüsüz hırslar başarı işareti haline geldi.

Psikologlar, kendilerini dev aynasında gören narsisistlerin eleştiri kaldıramadığını ve ters karşılık alınca saldırganlaştığını söylüyor. Elon Musk, Taylandlı gençleri kurtarma operasyonuna müdahale etmek istediğinde, teklifi reddedilince kurtarma timine hiddetle saldırmıştı. Bu, dayanışmasının aslında büyüklenme tavrı olduğunu ve operasyonun parlayan yıldızı olmamayı hazmedemediğini gösterdi.

Manipülasyon

İnsanları belirli hedeflerin peşinden koşmaya ikna etmek için duyguları manipüle etmek eski bir pazarlama ve siyaset yöntemidir. Olumsuz duygular, özellikle korku, öfke ve haset, insanları harekete geçirmede daha etkilidir. Slovenya seçimlerinde sığınmacılara harcanacak tutarları şişirerek gösteren afişler kampanyanın amacına ulaşmasını sağladı. Benzer uydurma iddialar, Brexit kampanyasında da işe yaradı.

META ve Google gibi platformlar davranış manipülasyonu imparatorlukları haline gelmiştir; toplumu kutuplaştırıp demokratik tartışmayı ortadan kaldırmıştır. Cambridge Analytica olayı halen farklı şirketlerce devam ettirilmektedir (bkz. https://tr.wikipedia.org/wiki/Cambridge_Analytica).

Manipülasyon kişisel ilişkilerde de yaygınlaşmıştır. Çeşitli networking (çevre edinme) yaklaşımları insanlara her sosyal durumu bir fırsat olarak görmeyi, tanıdıkları insanları bilgi kaynağı ve basamak olarak kullanmayı, ilişkileri bir alışveriş ekonomisi şeklinde düzenlemeyi öğretmektedir.

Tüm bu manipülasyon biçimleri giderek daha fazla kabalığa ve saldırganlığa yaslanmaktadır. Siyasette sığınmacılara karşı hoşgörüsüzlük ve şiddet artarken, işyerlerinde taciz ve vahşi kontrol yöntemleri yaygınlaşmakta; tavlama tekniklerinde ise saldırganlık etkili bir araç olarak savunulmaktadır.

Mükemmeliyetçilik

Son yıllarda kaygı artışının temel nedenlerinden biri, yükselen mükemmeliyetçiliktir. İnsanlar gerçeklikten kopan beklentilere girmekte, kendilerini sürekli eleştirmektedir. Bu eğilim, neoliberalizm ve meritokrasi ideolojisiyle paralel ilerler: Başarı, yeterince çabalayan herkesin ulaşabileceği bir şey olarak görülür; birey başarısından da başarısızlığından da tamamen kendisi sorumlu tutulur. (Bkz: Byung-Chul Han – Yorgunluk Toplumu – Özet). Bu anlayış, eğitimi köklü biçimde değiştirmiştir. Okul artık beceri ve bilgi edinme yeri değil, ekonomik başarı aracıdır. Mesela İngiltere’de bir üniversite sanat bölümlerini mezun olanlar a kazandığından kapatmıştır.

Mükemmeliyetçilik özellikle ebeveyn-çocuk ilişkilerini etkilemiştir. Çocukların başarısından doğrudan anne babalar sorumlu tutulduğu için pervane ebeveynlik (helicopter parenting) yaygınlaşmıştır. (Bkz bu alanda öneri kitap: Self Driven Child – Kendini Güdüleyen Çocuk – Özet). Özellikle anneler, çocuklarına gelecekte faydalı olacağını düşündükleri ücretli etkinlikler için büyük zaman ve para harcamaktadır. Amaç, çocukların ebeveynlerinin ekonomik düzeyini aşmasını sağlamaktır.

Tektip Zevkler

Neoliberalizm bireyselliği vurgularken her yerde tektipleşme yaratır: benzer dükkanlar, alışveriş merkezleri, oteller, Airbnb daireleri (çoğu IKEA kataloğunu andırır). Seyahat eden elitler bir mekandan diğerine giderken aslında aynı yerde kalır.

Günümüzde ironik olarak yoksulluk da bir tüketim nesnesine dönüştü. Yoksulluk konsepte dönüştüğünde, yani trendy tasarımla sunulduğunda karlı olabiliyor. Ukraynalı bir tasarımcının üzerinde yoksulluk sloganı yazılı bir tişörtü Slovenya’daki asgari ücretten pahalıya satıyor. Bu tişörtü yoksullar alamaz; belki zenginlere olmadıkları biri gibi davranmak cool geliyordur.

Vahşi Kapitalizm

Günümüzde güvencesiz işler ve artan kabalık yüzünden çalışanlar kurumlarına bilinçli bir sevgi duymuyor. Tükenmişlik, işin fazlalığından değil, aşağılanmadan, yerin doldurulabilir olduğu mesajından kaynaklanıyor. Verimliliği artırma çabası aslında özyıkım biçimlerine yol açar. Tükenmişlik bedenin başkaldırısıdır; bilinç düzeyinde insan kendini kullandırmaya devam ederken bilinçdışında isyan eder.

Televizyon programlarının neredeyse hepsinde muhatabını sözünü kesen, kaba sunucular var; jüri üyeleri acımasız yorumlar yapıyor. Bu toplumdaki acımasızlığı hem yansıtır hem de pekiştirir. Nezaketsiz davranış meşrulaşır.

Yarışmalar kazanan hepsini alır mantığına dayanıyor. Kapitalizmin bu prensibi, bireyi sürekli başkalarıyla mücadeleye sokuyor. Kazanan değilseniz başarısız eziğe dönüşüyorsunuz.

Kişisel gelişim çabası insanı makineleşmeye, başkalarına karşı hoşgörüsüzlüğe ve empati kaybına yol açar. “Yeterince çabalarsak her şey mümkün” düşüncesi, bu düşünceyi benimsemeyenlerle empati kuramamaya neden olur. Neoliberalizm, kendimize ve başkalarına karşı acımasızlığın iki biçimine (kendimize ve onlara) kapı aralamıştır.

Norveçli bir grup genç Kamboçya’daki tekstil fabrikalarında çalışmayı deneyimledi. Saatlerce monoton dikiş ile yoruldular. Gençler derme çatma evlerde yerde yatmak, ayakta otobüs yolculuğu yapmak ve kötü yemeklerle kısa sürede çöktü. Eve döndüklerinde bile sömürüyü hatırlayıp ağladılar ve modayla ilişkileri değişti. Moda demişken: İngilizlerin gardıroplarında kullanılmamış 30 milyar sterlinlik giysi var. Utanç, içki ve sigaraya karşı başarılı bir stratejiydi. Gereksiz tekstil tüketimi için de benzer bir utanç mekanizması işletilebilir mi?

Mutfak turizmine de değinirsek ünlü aşçıların yanında birçok işçi ücretsiz çalışıyor, stajyer deniyor ama aslında temelde ucuz işgücü. Bu gibi lüks tüketim, otantiklik ve yavaş yeme halesiyle ahlaken makbul görülüp eğitimli eliti avamdan ayırıyor. Ama bu romantikleştirilmiş otantiklik, temelindeki sömürüyü (canı çıkmış işçiler, ucuza kapatılmış emek) gizliyor.

İleri teknoloji şirketlerinde de benzer isyanlar yaşandı. Çin’de Pinduoduo’da bir kadın çalışan tükenmişlikten ölünce, haftada altı gün sabah dokuz akşam dokuz çalışmayı gerektiren 996 sistemine karşı sessiz bir isyan başladı.

Kabalık Çağı

Nezaket maskesi, toplumsal bir arada yaşam için gerekli bir şarttır. Medeni davranış biçimlerini sürdürmek, toplumun kaosa ve şiddete düşmemesi için esastır. Ama bu maskenin düştüğü bir dönemde yaşanıyor.

İşyerlerinde yöneticiler astlarına selam vermiyor, takdir etmiyor. Nezaket ve saygının yerini korku ve kabalık aldı. Herkesin yerinin doldurulabileceği, başarının bireysel hedeflere odaklanmayla geleceği mesajı her yerde görülüyor.

Bu ideoloji çerçevesinde, iktidar koltuklarında etkileyici ama aşırı kaba insanların bulunması şaşırtıcı değil. Psikiyatrlar bu kişilerde psikopati olduğunu söylüyor. Temel özelliklerinden biri, başkalarına kabalık ettiklerinde suçluluk duymamaları. Psikopatlar şirkette veya siyasette başarılı olmayı oyun gibi görüyor, ahlak kurallarını ihlal etmeyi umursamıyor.

Neoliberal kapitalizm ideolojisi başarı düşüncesi üzerine kurulu. Başarı, başkalarının yok sayılması ve yıldırma modelleriyle bağlantılı. Televizyon yarışmalarında kabalık takdir ediliyor. Başarı ideolojisi, psikopati davranışlarını normalleştirip kabalığı meziyet sayan bir ortam yaratıyor.

Doğal Görülen Şiddet

Geçmişte çocuklara fiziksel ceza verilmesi normal karşılanırdı. Grace Campbell, 1970 yılında Glasgow’da çocuklarına fiziksel ceza verilmemesi mücadeleye girişti. Önce İngiltere sonra da 1976’da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gitti ve 1982’de kazandı. 1980’lerin sonunda Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi kabul edildiğinde çocuklara fiziksel cezanın yasaklanması yaygınlaştı.

Hegel’e göre (bkz. Hegel – Tinin GörüngüBilimi (Fenomenolojisi) – Özet), yasaların etkili olması için toplumun kendine dair algısında bir değişiklik olması gerekir. Hukukun üstünlüğü, toplumun belirli yasaları anladığı bir uğrağa varmasına dayanır. Günlük alışkanlıklar ve ahlak da bu sürecin parçasıdır.

Cinsiyet temelli şiddet meselesinden örnek vermek gerekirse: Toplumda cinsel tacizin kötü olduğuna dair reel bilinç yoksa, geçici iktidar konumundaki biri yazılı yasalarda bu şiddet tanımlı olsa da bu tacizi doğal sayabilir. Uzun yıllar devam eden sessiz müsamaha kültürü de bunu gösterir.

Louis Althusser ideolojiyi aşikar olanı gizleyen bir örtü olarak tanımlar. (bkz. Louis Althusser – İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları – Özet) Bir şey hakkında “bu işler böyle” dendiğinde, anlayıp kabullenin doğası sorgulanmaz ve ideoloji ele geçirir. İdeoloji eleştirisi her zaman verili kabul edilenin sorgulanmasından başlamak zorundadır.

Sahtekarın İdeali

Neoliberal ideoloji, “hepimiz başarabiliriz” ve “-mış gibi yapa yapa başarıya ulaş” sloganlarıyla bireyi çağırır. Başarı hedefine yaklaşmak, kişinin sanki çoktan başarmış gibi davranmasını gerektirir. Dış görünüş, giyim, hitabet, beden dili ve davranış tarzı bu amaca katkıda bulunur. Bu yönlendirmelerle aslında sahtekar figürünü yüceltilmektedir. Sosyal medyada görsel sahtekarlık her an her yerde mevcuttur.

Kendimize aşık olmamız, olumlu taraflarımıza güvenmemiz ve başkalarının düşüncelerine kulak asmamamız gerektiği düşüncesi neoliberal söylemin parçasıdır. Paradoksal olarak bu söylem insanlarda yetersizlik duygusuna neden olur. Sahtekarlık sendromunu (Imposter Syndrome: kendi geldiği yeri haketmediğini düşünme gibi) yeni bir patoloji olarak görmekten vazgeçip, neoliberal söylemi ve başarılı birey algısını sorgulatan bir şey olarak görmek gerekir. Toplumun en üst mevkilerine çoğu zaman yeterliklerinden bir an bile şüphe etmeyen insanlar gelir ve asıl sahtekarlar sahtekarlık sendromundan mustarip görünmeyenlerden çıkar.

Uyuşukluk

Siyasete karşı apati (Apolitiklik), demokrasilerin işleyişine dair köklü bir sorundur. Halk yetkililerin kendisinden başkasını düşünmediğine safça inanır ve sistemin değişmeyeceği düşünür.

Apatinin hakim olduğu toplumlarda insanların ortak değerleri ve hedefleri olmaz. Bu toplumlar parçalanmış, yalnız bireylerle doludur. Özetle bu durum bireysel olduğu kadar toplumsaldır da.

Jan Teurlings’in eleştiri apatisi kavramı, medyanın işleyişini bilen izleyicilerin bu bilgiyi kullanarak eleştirel bir duruş geliştirmek yerine politikadan uzaklaştığını gösterir. Günümüzde siyasetçilerin sosyal medyada yalanlarını ve hilelerini gizlemeye bile çalışmaması, halkın “Al birini vur ötekine” tavrını pekiştirir.

Platon’un uyarısı geçerliliğini korur: Kamu meselelerinde apolitikliğin bedeli, alçaklarca yönetilmektir (bkz. Platon – Devlet – Politeia – Özet). Bu arada apatiden sıyrılmanın mutlaka demokrasi getireceğini varsaymak yanlıştır. Mesela 1933 Almanyasında katılım 88% idi.

Pandeminin uzun ayları insanları bezginliğe sürükledi. Salgınlarda toplum önce inkar, sonra önlem alma, ardından suçlu arama ve sonunda durumu görmezden gelme aşamalarından geçer. Bu son aşama inkar, apati veya ölçüsüz eğlence şeklinde ortaya çıkabilir.

Pandemi sırasında, insanların duygularını asıl etkileyen şey, hastalananlar ve ölenler hakkındaki bilgiler değil, hükümetlere duyulan öfke ve ölüm korkusuydu. Medyanın insani yönü eksik bilgilendirmeleri, komplo teorisyenleri ve influencerların boşluğu doldurmasına yol açtı.

Baskı ve kötü haber dolu bu dünyada insanlar apatik bir kış uykusuna yatma arzusu duyuyor olsa da, yaygın toplumsal kayıtsızlık daha acımasız bir dünya yaratıyor. Martin Luther King’in sözünü hatırlarsak:

Sadece kötü insanların eylemleri değil, iyilerin sessizliği ve kayıtsızlığı da pişmanlık duyulması gereken bir şeydir.

Otoriteryanizm

Son yıllarda haberlerle ilgisini tamamen kesen, dünyadaki gelişmelere gözlerini yuman insanların sayısı giderek artıyor. Bu kişiler eğitimsiz ya da dünyadan kopuk değil; çoğu geçmişte haberleri düzenli takip eden, sonra ilgisini kesmeye karar vermiş insanlar. Depresyonda değiller, daha çok uyuşmuş durumdalar; kendilerini kaygıya sürükleyecek hiçbir şey görmek istemiyorlar.

Bu kopma bireye kısa vadede iyi gelebilir. Ancak bu süreç atlatılamazsa empati ve duyarlılık kaybına yol açar. Günümüzde daha fazlasına katlanamayan insanların sayısı artıyor. Pandemi, kayıplar, otoriter hükümetler, eşitsizlikler, iklim değişiklikleri… Her şey fazla geliyor.

Bir otokratın iktidara geldiği bir ülkede bu uyuşukluğu tam da yönetimin istediği şey. Otoriter rejimlerin nasıl hayatta kaldığını incelersek: korku temelli kampanyalar, Böl-yönet ile polarizasyon, kendilerini vatansever ilan edip, muhalifleri millet düşmanı olarak damgalama, basın özgürlüğünü kısıtlama vs (bkz. Jason Stanley – Faşizm Nasıl İşler? – Özet)

İnsanlar bu tuzaklara düşmemeli, hükümetin yarattığı kaosun ötesine bakmalıdır, aksi takdirde bir gün kendilerini totaliter ve faşist bir ülkede bulabilirler. Otoriter iktidar yargının kontrolünü ele geçirmeye, özellikle Anayasa Mahkemesi’ni hedef almaya çalışır; aynı şekilde protesto hakkını da kısıtlar. Tüm bunlar güvenlik adına yapılır.

Halk kendi adına düşünmeyi, gerçeklerle uydurmayı ayırt etmeyi ve sis bombalarının ötesine bakmayı öğrenmelidir. Tartışmaların perde arkasında, farkına varılmayan başka yasalar çıkarılır. Bu yüzden hangi mücadelelerin gerçekten önemli olduğunun ayırdına varılması gerekir.

Demokrasiyi yaşatmak için politik uyuşukluğu aşmak olmazsa olmaz bir şarttır.

Dinginlik İsteği

İnsanlar artık evden ve mümkünse daha az çalışmak istiyor. Bu neoliberalizm sonunu mu ilan ediyor, yoksa fare yarışına karşı isyandan bizzat faydalanmaya mı başladı?

Pandemide evden çalışmak daha çok zaman ve para bırakıyor, işe gitme zahmetinden kurtarıyordu. Manhattan’da ofislerin boş kalması vergi gelirlerini düşürdü, şehrin altyapı bütçesini azalttı. Üniversitelerde de benzer gelişmeler oldu. Öğretim üyeleri ve öğrenciler kampüse dönmek istemiyordu.

Gelişmiş ülkelerde sessiz istifa salgını yayıldı. Çalışanlar kovulmamaya yetecek kadar iş yapıyor, hiçbir inisiyatif almıyor, ekstra bir işe koyulmuyordu. Bu konuda öncü ülke Çin oldu; işçiler “sırtüstü yatan” anlamına gelen tang ping yapıyordu. Gençlerde bu stratejiyi destekliyor görünüyor.

Çalışma günlerini azaltma talebi ile sessiz istifa arasında temel bir fark var. Birincisi, cebi dolu olan ve çalışma saatleri azalsa bile insana yaraşır bir yaşam sürebilecek olanların gücünün yeteceği bir durum. Sessiz istifa yapanlar ise gençlerden, imkanları daha kısıtlı çalışanlardan oluşuyor. Temel mantıkları bu kadar düşük ücrete o kadar çabalamaya değmez şeklinde. İş dünyası sessiz istifaya olumsuz tepki verdi ve işten çıkarmalara yöneldi.

İnsanlar üretken olma bombardımanı ile çalışmadan yaşama ümidi arasında sıkışıp kalmış durumda. Hiçbir şey yapmadan durmanın ve boş durduğu için suçluluk duymamanın hayalini kuranların sayısı artıyor.

ABD’li psikanalistler arasında gençler için artan bir psikolojik rahatsızlıktan bahsediyor. Pek çok insan ortadan kaybolmak istiyor. Bazıları gün boyu çalışan anne babaları gibi olmak istemiyor, kırlarda köpekleriyle yaşamayı seçiyor. Kimileri gerçeklikten koparan ilaçlar almayı ya da bir anda meşhur olup dünyadan uzaklaşmayı hayal ediyor.

Bu ergenlerin iş mefhumuyla çelişkili bir ilişkisi var: anne babaları çok çalışıp iyi okullara gitmeleri için baskı yapıyor, ama kendi işlerinden sürekli şikayet ediyor. İlginç meslekler icra edip yüksek ücret kazanan aileler bile çalışmanın bir işkence olduğunu alttan alta hissettiriyor. Kendisi için de toplum için de bir gelecek görmeyen gençlerin sayısı artıyor.

Neoliberalizm, aşırı bireycilik ve seçme hakkı kavramlarını dolaşıma sokup toplumsal eşitsizliklerin önünü açan sessiz bir devrim oldu. Sürekli faaliyet, hayatta kalma mücadelesi ve başarıdan şahsen sorumlu olma düşünceleri üzerinde yükselen bu devrim, tükenmişlik ve kaygı artışı gibi yan ürünler doğurdu.

Şimdi de dinginlik isteği ortaya çıktı. Ne yazık ki bu istek neoliberal idealleri geçerli kılmaya devam ediyor. Pek yakında insanlara hiçbir şey yapmadan durmanın daha güzel yollarını, sessiz istifaya daha etkili sarılma biçimlerini öğreten atölyeler ortaya çıkacak.

Dünya Nereye Gidiyor?

Claude Lefort, demokrasi düşüncesinin iktidarın boş bir yer olmasıyla alakalı olduğunu söyler. Bu, iktidarı kimsenin sonsuza dek elinde tutamayacağı, idarenin belli bir süreliğine devredildiği ve iktidardaki herkesin sonraki seçimlerde koltuktan indirilebileceği anlamına gelir.

Demokraside sürekli bir mücadele vardır. Kazanan parti ve lideri iktidara yükselir, ama oradaki varlığının geçici olduğunun farkına varması gerekir. Totaliter rejimler ise iktidarın mekanında açıklığı hoş görmez. Liderler ulusal kimliği kendileriyle özdeşleştirir, partiler kendilerini halkın somutlaşmış hali olarak sunar. Putin, Trump, Şi, Bolsonaro ve Orban bu eğilimin en görünür temsilcilerindendir.

Çoğu insanın, ister bilinçli ister bilinçsiz, kendini otoriteyle özdeşleştirdiği bir gerçek. Yani liderler ne yapıyorsa halkın da aynı yolu izleyebileceğini (ahlaken ve tavır olarak) söyleyebiliriz. Sosyal medyanın yol açtığı özdeşleşme bazen çok daha yıkıcı olabiliyor. Politik liderlerin sosyal medyada kullandığı saldırgan sözler takipçileri arasında güçlü bir özdeşleşmeye yol açmakta. Balık baştan kokuyor bir anlamda.

Özetle demokrasilerde iktidar sahibi olmanın boşluğunun yani kimsenin orayı sonsuza dek ele geçirmesine müsaade etmeyen bir paradigmanın korunması kritiktir.

Birçok ülke, sistemin demokrasiye geri dönemeyecek kadar otoriterleştiği noktayı sorgulamaktadır. Otoriterlik tohumları filizlendikten sonra demokrasiyi yeniden kurmak zordur; bu nedenle halkın su kaynama noktasına gelmeden tepki vermesi şarttır.

Medya Kontrolü

Otoriter eğilimli ülkeler çoğu zaman medyanın tümü üzerinde mutlak hakimiyet kurmaz; bunun yerine medyanın fiilen denetlenmesine yönelirler. Kamu medyası üzerindeki hakimiyet sayesinde hükümet yanlısı mesajlar serpiştirilir, eleştiriler sınırlanır, ancak bilgi akışı tamamen kesilmez; ekonomik gelişmeyi de engellemeyen seçmece bir sansür uygulanır. Zeki otoriter liderler Kuzey Kore durumuna düşmek istemez.

Medya kontrolünün dört hedef kitlesi vardır.

  1. Rejim eliti: Medya kendi elitine iktidarın sağlam olduğunu gösterir ve muhalefetin cezalandırılacağı mesajını verir.
  2. Halkın geneli: Medya iktidara saygı uyandırırken siyasete karşı ilgisizlik körükler.
  3. Siyasal muhalefet: onu itibarsızlaştırır ve tehlikeli bir istikrarsızlık yaratmak istediği izlenimi verir.
  4. Internet kullanıcıları: Sosyal medyanın merkezsiz doğası işleri zorlaştırır. Burada devlet kurumu ile cezalar, ağ kontrolü, bot/trol ekipler kurulması gibi değişik yöntemler mevcuttur.

Felaketbilimi

Bir araştırma 2050’de dünyanın ihtiyaç duyacağı gıdanın bugünkünden %50 fazla, rekolteninse %30 düşük olacağını öngörüyor. Bu kıtlığa, yeni savaşlara ve halk ayaklanmalarına yol açabilir.

Bu gibi felaketler karşısında dini inanç alevlenir, dünyanın sonu inanışları yaygınlaşır. Krizlerde göçmenlere ve azınlıklara yönelik nefret ve şiddet artar. Gıda ve su mücadelesi çatışmalara yol açar. Psikolojik olarak korku, kaygı, mutsuzluk ve uyuşukluk görülür.

Kriz dönemlerinde otokratik, popülist liderlerin önü açılır. Sığınmacı tehlikesine odaklanır, umudunu yitiren halkı güçlü ordu ve polisle bastırmaya çalışırlar. Oligarklar ise korunaklı kalelerine çekilir.

Mesele popülizmi otoriter liderlerden alıp demokrasiyi korumak ve temel sorunlara yönelik harekete geçirmektir. Antonio Gramsci’nin sözü yardımcı olabilir: “Bugün aklın karamsarlığına, iradenin iyimserliğine her zamankinden çok ihtiyacımız var.

Asıl soru bu iradenin nasıl korunacağıdır.