Foucault – Özne ve İktidar – Özet

Michel Foucault’nun kaleme aldığı Özne ve İktidar aslında bir kitaptan çok farklı zamanlarda yazdığı makalelerin bir derlemesidir. Bu derleme yazarın önceki eserlerinde işlediği iktidar analizlerini nihai bir çerçeveye oturtan temel bir metindir.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim. 

1- Omnes et Singulatim: Siyasi Aklın Bir Eleştirisine Doğru

19.yy dan beri, Batı düşüncesi siyasi yapılarda aklın rolünü eleştirme görevini yerine getirmeye çalışmaktan asla vazgeçmemiştir. Kant’tan beri felsefenin rolü, siyasi rasyonalitenin aşırı güçlerini gözlem altında tutmak olmuştur. Rasyonelleşme ile siyasi iktidarın aşırılıkları arasındaki ilişki apaçıktır. Ancak aklı yargılamayacağız; çünkü bu bizi rasyonalist ya da irrasyonalist olmanın yapay tuzağına düşürür. Benim amacım rasyonelleşme ile iktidar arasındaki bağları araştırmanın başka bir yolunu önermektir.

Rasyonelleşme tehlikeli bir sözcüktür. Temel sorun, hangi tür rasyonalitenin kullanıldığını keşfetmekte yatar. Benim önceki çalışmalarımda izlediğim çizgi şuydu: Delilik, ölüm, suç, cinsellik gibi deneyimler ile çeşitli iktidar teknolojileri arasındaki ilişkileri analiz etmek. Şimdi üzerinde çalıştığım konu ise bireyselleştirici iktidar sorununa bağlı olarak özkimlik sorunudur. Eğer merkezileşmiş bir iktidarın siyasi biçimi devletse, bireyselleştirici iktidara da pastorallik diyelim. Amacım, bu pastoral iktidar kipliğinin kökenini ortaya koymaktır.

Sürü metaforuna büyük Yunan ya da Roma siyasi literatüründe rastlanmaz. Antik Doğu toplumlarında (Mısır, Asur, Filistin) ise durum böyle değildir; Firavun Mısırlı bir çobandı. Ancak pastoral temayı geliştirip genişletenler İbranilerdi. Onların inanışlarında halkının çobanı Tanrı ve yalnızca Tanrı’dır. Pastoral iktidarın tipik özelliğini yansıtan birkaç temayı şöyle özetleyebilirim:

  1. Çoban, bir toprak parçası üzerinde değil, bir sürü üzerinde iktidar kullanır.
  2. Çoban, sürüsünü bir araya toplar; onun doğrudan varlığı sürünün varlık nedenidir.
  3. Çobanın rolü sürüsünün selametini sağlamaktır. Bu devamlı, bireyselleştirilmiş ve erekli bir şefkat gösterme olayıdır. Çoban, her bir koyunun beslenip korunmasını gözetir.
  4. İktidar kullanımı bir görevdir. Çobanın şefkati kendini adamaya yakındır. O, sürüsünü hem topluca hem de en ayrıntılı davranışlarına kadar tanımalıdır.

Tarihte görülen bütün toplumlar içinde bizimkiler, insanların ezici çoğunluğunu birkaç çobanı olan bir sürü gibi gören tuhaf bir iktidar teknolojisi geliştirmişlerdir. İnsanların yönetilmesinde pastoral teknolojinin gelişmesi antik toplumun yapılarını yerle bir etmiştir.

Yunan düşüncesinde çoban metaforu siyasi literatürle sınırlı kaldığında sonuç açıktır: Bu metafor ne Isokrates’te ne Demosthenes’te ne de Aristoteles’te görülmektedir. Buna karşılık Platon, Devlet Adamı diyalogunda bu sorunu uzun uzadıya irdeler ve sitenin karar vericisini insanların çobanı olarak tanımlayıp tanımlayamayacağımızı tartışır. Ancak Platon’un analizi bu varsayımın başarısızlığını gösterir. Kral, bir çoban gibi insanlara yiyecek temin etmez (fırıncı sağlar), onlara bakmaz (hekim bakar). Dolayısıyla siyasetçinin hangi bakımlardan bir çoban olmadığını göstermemiz gerekir.

Platon’a göre siyasetçinin işi site için sağlam bir kumaş dokumaktır; yani farklı erdemleri ve zıt huyları birbirine bağlamaktır. Siyasetçilerin görevi bir grup bireyin yaşamına destek olmak değil; sitenin birliğini oluşturmaktır. Pastoral sorun bireylerin yaşamlarıyla ilgilidir; siyasi sorun ise site çerçevesinde bir kişi ile pek çok kişi arasındaki ilişkide odaklanır.

Bu antik sorunlar günümüz toplumu açısından hala önemlidir. Refah devleti sorunu” hukuksal özneler üzerinde kullanılan siyasi iktidar ile yaşayan bireyler üzerinde kullanılan pastoral iktidar arasındaki yapay uyumun görünümlerinden biridir. Hıristiyanlık bu pastoral teknolojiyi devralmış ve önemli ölçüde değiştirmiştir:

  1. Sorumluluk: Hıristiyan anlayışına göre çoban, tek tek her koyunun kaderinden ve eylemlerinden hesap vermek zorundadır.
  2. İtaat: Hıristiyanlıkta çobanla bağıntı bireysel bir olaydır; çobana kişisel ve tam bağımlılık ilişkisidir. İtaat etmek bir amaca ulaşmak için araç değil, başlı başına bir amaçtır.
  3. Bilgi: Hıristiyan pastoralliği bireyselleştirici bir bilgi içerimler. Çoban her birinin ruhunda neler dolaştığını, yani gizli günahlarını bilmelidir. Bu amaçla vicdan muhasebesi ve vicdanın yönlendirilmesi teknikleri kullanılmıştır. Bu teknikler; tam itaat, kendine dair bilgi ve başka birine itiraf arasında bir bağ kurmuştur.
  4. Nefsin Körelmesi: Tüm bu tekniklerin amacı, bireylerin bu dünyada “kendi nefislerini köreltmeleri”ni sağlamaktır. Hıristiyanlardaki nefsi köreltme, insanın kendi kendisiyle kurduğu bir ilişki türüdür ve Hıristiyan özkimliğinin kurucu bir parçasıdır.

2- Özne ve İktidar

Son yirmi yıldır sürdürdüğüm çalışmalardaki hedefim, iktidar fenomenini analiz etmek değildi. Tam tersine amacım insanların, bizim kültürümüzde, özneye dönüştürülme kiplerinin bir tarihini oluşturmaktı. Yapıtlarımda insanları özneye dönüştüren üç ayrı nesneleştirme kipi üzerinde durdum:

  1. Bilim statüsü kazandırmaya çalışan araştırma kipleri: Dilbilimde konuşan öznenin, ekonomide üreten öznenin, biyolojide yaşayan öznenin nesneleştirilmesi.
  2. Bölücü pratikler: Öznenin kendi içinde veya başkalarından bölünmesi; deli ile akıllı, hasta ile sağlıklı, suçlu ile “iyi çocuk” gibi.
  3. Kendini özneye dönüştürme: İnsanların kendilerini nasıl cinsellik öznesi olarak tanımayı öğrendikleri.

Araştırmalarımın genel teması iktidar değil, öznedir. Ancak öznenin nesneleştirilmesini incelerken bir iktidar tanımından yararlanmak bir zorunluluktu. İktidar sorunu bizim açımızdan yalnızca teorik bir sorun değil, deneyimlerimizin bir parçasıdır. Faşizm ve Stalinizm gibi iktidar hastalıkları aslında diğer toplumlarda var olan mekanizmaları kullanıp genişletmiş, siyasi rasyonalitemizin fikirlerinden yararlanmışlardır.

Yeni bir iktidar ilişkileri ekonomisine ihtiyacımız var. Bunun yolu, iktidarı kendi içsel rasyonalitesi açısından analiz etmekten ziyade, farklı iktidar biçimlerine karşı direniş biçimlerini çıkış noktası almaktan geçer. Son yıllardaki otorite-karşıtı mücadelelerin (kadınların, çocukların, akıl hastalarının mücadelesi) ortak özellikleri şunlardır:

  • Bu mücadeleler bireyselleşmenin yönetilmesine karşıdır.
  • Bilginin ayrıcalıklarına ve bilgi rejimine (régime du savoir) karşı bir muhalefettir.
  • Esas amaçları, bir iktidar biçimine saldırmaktır.

Bu iktidar biçimi, bireyi kategorize ederek, kimliğine bağlayarak ve ona bir hakikat yasası dayatarak onu özne yapar. Özne sözcüğünün iki anlamı vardır: Denetim yoluyla başkasına tabi olan özne ve vicdan yoluyla kendi kimliğine bağlanmış olan özne. Her iki anlam da boyun eğdiren bir iktidar biçimi telkin eder.

Günümüzde, öznelliğin boyun eğdirilmesine karşı mücadele önem kazanmaktadır. Bu durum, modern devletin hem bireyselleştirici hem de bütünselleştirici bir iktidar biçimi olmasından kaynaklanır. Modern devlet, kökeni Hıristiyan kurumlarında olan pastoral iktidarı yeni bir siyasi biçim altında benimsemiştir.

Pastoral iktidar; nihai amacı bireyin selametini sağlamak olan, kendini feda etmeye hazır, her bireyi tek tek gözeten ve insanların ruhuna nüfuz ederek içlerindeki sırları açığa vuran (vicdan bilgisi) bir iktidardır. 18.yy itibaren bu iktidar kilise kurumunun ötesine yayılarak modern devletin içine sızmıştır. Artık hedef öteki dünya değil; sağlık, refah ve emniyet gibi bu dünyadaki amaçlardır. Pastoral işlevler; aile, tıp, psikiyatri ve eğitim gibi birçok kuruma dağılmıştır.

Kant, Aydınlanma Nedir? diye sorduğunda, tarihin kesin bir anında “biz neyiz?” sorusunu soruyordu. Bugün bizim için de felsefenin en keskin sorusu şudur: Biz tam şu anda neyiz?

Bugünkü hedef belki de ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir. Kendimizi hem devletten hem de devletle ilintili olan bireyselleştirme türünden kurtarmalıyız. Yüzyıllardan beri zorla dayatılan bu tür bireyselliği reddederek yeni öznellik biçimlerine geçerlilik kazandırmak durumundayız.

İKTİDAR NASIL UYGULANIR?

Analizi nasıl sorusuyla başlatmak, iktidarın kendi başına var olan bir töz olduğundan kuşku duymak anlamına gelir. Benim için nasıl sorusu, Bireyler başkaları üzerinde iktidar uyguladıklarında ne olur? sorusudur.

İktidar ilişkilerini diğer ilişki biçimlerinden ayırmak zorundayız:

  • Nesnel Kapasiteler: Şeyler üzerinde uygulanan, onları değiştirme veya yok etme kapasitesidir (çalışma ve teknik alan).
  • İletişim İlişkileri: Anlam unsurlarının üretimi ve dolaşımı yoluyla iktidar etkileri doğurur (göstergeler ve anlam alanı). (Burada foucault – Bilginin Arkeolojisi kitabını öneririm)
  • İktidar İlişkileri: Bireylerin birbirleri üzerindeki eylemleridir.

Bu üç alan daima birbirini destekleyen bloklar oluşturur. Örneğin bir eğitim kurumu; kapasite (öğrenme), iletişim (dersler) ve iktidar (gözetleme, hiyerarşi) sistemlerinin birbirine ayarlandığı bir bloktur. Bu ayarlama sürecine disiplin diyoruz. Modern toplumun disipline edilmesi, üretim etkinlikleri ile iktidar ilişkileri arasında gitgide daha rasyonel ve ekonomik bir ayarlama sağlanmasıdır.

İktidar İlişkilerinin Özgül Niteliği

İktidar, global bir töz değildir; yalnızca edimde vardır. İktidarın özü şiddet değildir. Şiddet zorlar, tahrip eder ve imkanları kapatır. Oysa bir iktidar ilişkisinin kurulabilmesi için ötekinin bir eylem öznesi olarak tanınması şarttır.

İktidar, başkalarının eylemleri üzerinde eylemde bulunmaktır. Bu süreci en iyi davranışları yönlendirmek (conduire la conduite) ifadesi açıklar. Bu anlamda iktidar bir yönetim sorunudur. Yönetmek, başkalarının mümkün eylem alanını yapılandırmaktır.

İktidar ve Özgürlük: “Agonisme”

İktidar yalnızca özgür özneler üzerinde uygulanır. Belirleyici etmenlerin tümüyle doyurulduğu, hareket alanının kalmadığı yerde iktidar değil, salt maddi kısıtlama vardır. Özgürlük, iktidarın hem önkoşulu hem de desteğidir.

İktidar ilişkisinin özünde yatan etken, istencin boyun eğmeyişi ve özgürlüğün inadıdır. Bu ilişkiyi bir çekişme (agonisme) olarak adlandırmak gerekir; yani hem karşılıklı teşvik etmeyi hem de sürekli bir mücadeleyi içeren bir ilişki.

İktidar ilişkilerini kurumlar (hapishane, okul vb.) üzerinden analiz etmek risklidir; çünkü bu, iktidarı iktidarla açıklama tehlikesi taşır. Analizimizi şu beş noktada somutlaştırmalıyız:

  1. Farklılaştırma Sistemleri: Hukuksal, ekonomik veya kültürel statü farkları.
  2. Amaç Tipleri: Kar birikimi, statü korunması veya otorite tesisi.
  3. Uygulama Araçları: Silah tehdidi, ekonomik eşitsizlik veya gözetim sistemleri.
  4. Kurumsallaşma Biçimleri: Aile gibi geleneksel yapılar veya devlet gibi global sistemler.
  5. Rasyonalizasyon Dereceleri: Kullanılan teknolojik incelikler ve maliyet hesapları.

Strateji ve Tahakküm

İktidar ilişkisi ile strateji arasında sürekli bir tersine dönüş vardır. Her iktidar ilişkisi, özgürlüğün inadı nedeniyle bir direniş potansiyeli taşır. İktidarın son noktası, ya rakip üzerinde kazanılan kesin bir zafer (ki bu durumda iktidar ilişkisi biter ve yerini şiddete bırakır) ya da çatışmanın kalıcı bir yapıya dönüşmesidir.

Tahakküm, bir çatışma durumunda edinilmiş stratejik bir durumdur. Toplumdaki kütlesel tahakküm fenomenleri, iktidar ilişkileri ile strateji ilişkilerinin iç içe geçmesinin bir sonucudur.

3- Hakikat kaygısı

Deliliğin Tarihinden bu yana yapmış olduğum bütün çalışmalarıma ortak bir biçim veren nosyon, zamanında yeterince tanımlayamamış olsam da sorunsallaştırma nosyonudur. Sorunsallaştırma, ne önceden var olan bir nesnenin temsil edilmesi anlamına gelir ne de söylem yoluyla var olmayan bir nesnenin yaratılması anlamına. Sorunsallaştırma, herhangi bir şeyi doğru ve yanlış oyununa sokan ve onu bir düşünce nesnesi olarak kuran söylemsel ya da söylemsel olmayan pratikler bütünüdür.

Aslında, ben bir yön değişikliği yaptım. Delilik konusunda, deliliğin başkaları için getirdiği sorun olan delilerin nasıl yönetildiğini anlamaktı; şimdi ise insanın kendini nasıl yönettiğini anlamak. Bu noktada, kendini yönetmenin başkalarının yönetimi pratiğiyle nasıl bütünleştiğini göstermek isterim. İnsanın kendisiyle ilişkisi ile başkalarıyla ilişkisinin birbiriyle bağlandığı bir deneyim nasıl oluşur?

Antikçağda beni şaşırtan, cinsel zevk konusunda düşüncenin en etkin olarak yoğunlaştığı noktaların, kesinlikle geleneksel biçimde kabul gören yasakları temsil eden noktalar olmaması. Sorunsallaştırma biçimlerini yasaklamayla açıklamak mümkün değildir. Ben, bu ahlâkı bir varoluş sanatı, daha doğrusu bir yaşam tekniği biçiminde kavramaktayım. İnsanın kendisini, kendi yaşamının güzelliği için uğraş veren bir işçi olarak kurmasını amaçlayan bir kendilik pratiğinin ortaya çıkarılıp geliştirilmesini yeniden oluşturmaya çalışıyorum. Belli kendilik pratikleri olmadan bir ahlâk olabileceğini sanmıyorum. Kendilik pratikleri, ahlâki yasalardan görece bağımsızlık taşıyan bir kendilik sanatı biçimine bürünür.

Antikçağda asıl zihinleri kurcalayan şey, cinsel etkinliğin yoğunluğu, ritmi, bu iş için seçilen an idı; bunun yanında, ilişkide oynanan etkin ya da edilgin rol de zihinlerde önemli bir yer kaplıyordu. Cinsel etkinlik şiddet biçiminde algılanmış, dolayısıyla denetlenmesinin güçlüğü açısından sorunsallaştırılmıştır. Bu etikte, insanın kendisine hâkim olmasını sağlayabilecek birtakım davranış kurallarını saptaması gerekmektedir. Antik ahlâkta kendine hâkim olma, başkalarına itaat etmek zorunda olan kişileri değil; sadece kendisine ve başkalarına hâkim olmak zorunluluğuyla yüz yüze bulunan bireyi ilgilendiren bir sorundur.

Ben günümüzde ifade edildiği biçimiyle bir sorundan yola çıkıp bunun soybilimini yapmanın çabası içindeyim. Soybilimin anlamı, analizi şimdiki zamana ait bir sorudan yola çıkarak yürütmemdir. İnsanlar bütün ahlâkın yasaklarda olduğuna, bir tek bu yasakların kaldırılmasıyla etik sorununun çözüleceğine inandıklarında büyük bir yanılgıya düşüyorlardı. Bir entelektüel etiği, insanı durmadan kendini kendinden koparabilecek duruma getirmek değilse ne olabilir? İnsanın kendi düşüncesini ve başkalarının düşüncelerini değiştirme çabası bana göre entelektüelin varlık nedenidir.

Bana göre, bilginin iktidarın maskesi olduğunu söyleyenler, anlama kapasitesi olmayan insanlardır. Bir entelektüelin rolü başkalarına ne yapmaları gerektiğini anlatmak değildir. Entelektüelin işi, kendi alanında yaptığı analizler aracılığıyla, apaçık bir postula olarak kabul edilen önermeleri tekrar tekrar sorgulamak, insanların zihinsel alışkanlıklarını, olayları ele alma ve düşünme biçimlerini tepeden tırnağa sarsmak, alışılmış ve genel geçer şeyleri yıkmaktır. Bir siyasi rejimin hakikate kayıtsız kalmasından daha tutarsız hiçbir şey gösteremezsiniz bana; ama, hakikati kendi tekelinde bulundurduğunu iddia eden bir siyasi sistemden daha tehlikeli de hiçbir şey yoktur. Doğruyu söyleme görevi sonu gelmeyen bir çalışmadır.

4- Hakikat, İktidar ve Kendilik

Ben ne bir yazarım, ne bir filozof, ne de entelektüel yaşamın önemli bir kişiliği: ben bir öğretmenim. Yaşamanın ve çalışmanın temel önemini oluşturan şey, başlangıçtakinden farklı biri haline gelmektir. Oyun, ancak nasıl biteceği bilinmiyorsa zahmete değer.

Benim alanım düşünce tarihidir. Benim rolüm insanların sandıklarından daha özgür olduklarını, belli bir tarihsel dönemde yaratılmış bazı temaları hakikat ve apaçıklık olarak kabul ettiklerini ve bu sözde apaçıklığın eleştirilebileceğini ve yok edilebileceğini göstermektir. İnsanların düşüncesindeki bir şeyleri değiştirmek; işte entelektüelin rolü budur. Benim bütün analizlerim insan varlığındaki evrensel zorunluluklar düşüncesine karşıdır. Bu analizler kurumların keyfi niteliğinin altını çizer ve hala sahip olduğumuz özgürlük alanlarını ve yapabileceğimiz değişiklikleri bize gösterir.

Hepimiz yaşayan ve düşünen özneleriz. Benim tepki gösterdiğim şey toplumsal tarih ile düşünce tarihi arasında bir kopukluk olması. İnsanların eylemde bulunma ve tepki gösterme tarzları bir düşünme tarzına bağlıdır. Kitaplarımda değişimleri hakikaten analiz etmeye çalışmışsam, maddi nedenlerini bulmak için değil; farklı unsurların etkileşimini ve bireylerin tepki gösterme tarzını göstermek içindir.

Benim incelediğim sorunlar üç geleneksel sorundur:

  1. Bilimsel bilgi dolayımıyla hakikatle hangi ilişkilere giriyoruz?
  2. Garip stratejiler ve iktidar ilişkileri dolayımıyla ötekilerle kurduğumuz ilişkiler nelerdir?
  3. Hakikat, iktidar ve kendilik arasındaki ilişkiler nelerdir?

Birinci sorudan ikinci ve üçüncü soruya geçip sonra tekrar birinci soruya dönmekten daha sistematik ne olabilir? İşte ben tam bu noktadayım.

5- Bireylerin Siyasi Teknolojisi

18.yy sonunda ortaya çıkan soru şudur: İçinde bulunduğumuz bu güncel zamanda biz kimiz? Bu, kendimiz üzerine tarihsel olarak düşünme alanıdır. Bireysel yaşam kaygısı o dönemde devlet için bir görev haline gelmiştir. Siyasi yapılarımızın bağrında, dev imha makineleri ile bireysel yaşamın korunmasına adanmış kurumların birlikte varlığı, siyasi aklımızın merkezi antinomilerinden biridir. Bu çakışma bir sloganla özetlenebilir: Siz kendinizi katlettirin, biz size uzun ve hoş bir yaşam vaat ediyoruz. Hayat sigortası ölüm emriyle at başı gitmektedir.

Modern siyasi rasyonalite, devlet aklı genel düşüncesi ve polis diye adlandırılan yönetme teknikleri yoluyla gelişti. Devlet aklı, devletlerin oluşmasını, güçlenmesini ve sürmesini sağlayan araçların tam olarak bilinmesidir. Bu, hem Hıristiyan gelenekten hem de Machiavelli’den gelen bir akımdır. Devlet aklı, devletle, devletin doğası ve rasyonelliğiyle ilgilidir. Bu perspektifte devlet, kendi için var olan bir şeydir ve siyasi bilgi onu hukuksal düşünüşlerden ayırır. Devletin gücüne dair somut ve ölçülen bir bilgi gereklidir; bu da istatistiğin (siyasi aritmetik) gelişimidir.

Bu yeni siyasi rasyonaliteye somut bir biçim veren tekniklere polis adı verilmiştir. 18. yy kadar polis, bir yönetimin insanları dünya için önemli ölçüde faydalı bireyler olarak yönetmesini sağlayan spesifik teknikler bütünüydü. Polisin alanı dinden sağlığa, ticaretten yoksullara kadar her şeyi kapsar. Polis’in hakiki nesnesi insandır. Yönetim bireylerle sadece hukuksal statülerine göre değil; aynı zamanda insan olarak, çalışan ve ticaret yapan canlı varlıklar olarak ilgilenmeye başlar.

Bireylerin mutluluğu artık sadece bir sonuç değil, devletin ayakta kalması için bir gereklilik, bir araçtır. İnsanların mutluluğu devlet gücünün bir unsuru haline gelir. Devlet, toplumla ve toplumsal varlık olarak insanlarla ilgilenmek zorundadır.

Von Justi ile birlikte nüfus kavramı merkeze yerleşir. Devletin görevi, nüfus ve ortam arasındaki karşılıklı ve canlı ilişkileri yönetmektir. Devlet her şeyden önce insanlara nüfus olarak göz kulak olmalıdır. Canlı varlıklar üzerindeki iktidarını onların canlı varlık olduklarını kabul ederek uygular ve siyaseti, sonuç olarak bir biyo-siyasettir. Nüfus, devletin kendi çıkarı için göz kulak olduğu bir şey olduğundan, devlet gerek duyduğunda nüfusu katledebilir; bu durumda biyo-siyasetin tersi thanatosiyasettir (ölüm siyaseti).

7- İktidarın Halkaları

İktidar kavramını, içgüdünün karşısına baskıyı çıkaran Freudçu şemanın ötesinde analiz etmeliyiz. Psikanalistler arzu anlayışını değiştirmiş olsalar da iktidar anlayışını kesinlikle değiştirmemişlerdir; onlar için iktidar hala özünde “yapmamalısın!” diyen yasaklayıcı bir yasadır. Bence bu, hukuksal ve biçimsel bir iktidar anlayışıdır ve Batı toplumlarında iktidarın uygulanış tarzını anlamak için yetersizdir. Sadece hukuksal ve olumsuz bir iktidar anlayışını değil, bir iktidar teknolojisi anlayışını içeren bir analiz geliştirmek gerekir.

İktidarı pozitif mekanizmaları içinde analiz ederken, tek bir iktidarın değil, birçok iktidarın var olduğunu görmeliyiz. Atölyede, orduda veya mülkiyette yerel olarak işleyen tahakküm biçimleri vardır; toplum bir takımadadır. Bu spesifik ve bölgesel iktidarlar merkezi bir hükümranlık noktasının türevi değildir; aksine, devlet birliği bu küçük iktidar bölgelerine oranla ikincildir.

Bu iktidarların asıl işlevi yasaklamak değil, bir verimliliğin ve üretkenliğin üreticisi olmaktır. İktidar yöntemlerini keşfedilmiş ve geliştirilmiş teknikler olarak, bir iktidarlar teknolojisi olarak kabul etmek gerekir.

Ortaçağ sonundan itibaren uygulanan iktidar sistemi süreksiz ve masraflıydı; ağın gözleri çok büyüktü ve denetimden kaçan birçok yasadışılık vardı. 18.yy itibaren iktidar, herkesin kendi başına denetlenebileceği sürekli, atomik ve bireyleştirici bir yapıya, bir iktidar teknolojisine dönüştü. Burada iki büyük keşif öne çıkar:

Disiplin (Anatomo-siyaset)

Disiplin, toplumsal atomlara yani bireylere ulaşmamızı sağlayan iktidar mekanizmasıdır. İktidarın bireyselleştirme tekniğidir. Bu siyasi anatomi, bireylerin bedenlerini ve davranışlarını hedefleyerek onları daha becerikli ve değerli kılar. Ordudaki hiyerarşik birlik, tüfeğin etkili kullanımı için her bireyin eğitilmesini gerektirdi. Okullarda ise öğretmenlerin her öğrenciyi tek tek saptayabildiği sıralar, gözetmenler ve imtihanlar aracılığıyla sürekli bir gözetleme ve sınıflandırma imkânı doğdu.

Düzenleme (Biyo-siyaset)

Bireylerle birey olarak değil, nüfusla ilgilenen teknolojidir. 18.yy iktidarın nüfus üzerinde uygulandığı keşfedildi. Nüfus; doğum, ölüm, sağlık durumu ve yaş eğrisi gibi biyolojik süreçlerin yönettiği canlı varlıklardan oluşan bir bütündür. İktidar artık hayatın alanına girer: Bu biyo-siyasettir. Konut sorunu, kamu sağlığı ve nüfus akışının düzenlenmesi bu teknolojinin alanıdır.

Cinsellik, işte tam bu iki teknolojinin; yani bedenin bireysel disiplinleri (anatomo-siyaset) ile nüfusun düzenlenmesinin (biyo-siyaset) kesişim noktasına yerleşmiştir. Cinsellik dolayımıyla bireyler uykudayken bile gözetlenebilir bir disiplin nesnesi haline getirilirken, aynı zamanda nüfusun üremesi ve yaşam siyaseti kontrol altına alınır.

Hapishane sistemi de bu evcilleştirme ve itaatkar bireyler üretme çabasının bir parçasıdır. Her ne kadar sıfır hatta negatif üretkenlik (suça eğilimi artırması gibi) sergilese de hapishane ayakta kalır. Çünkü suça eğilimli kişiler üretmek, polisiye kontrol sisteminin toplum tarafından arzulanmasını sağlayan bir korku iklimi yaratır ve fahişelik, uyuşturucu gibi kapitalist kâr getiren yasadışı ekonomik kanalların güvence altına alınmasına hizmet eder.

8 ve 9- Aydınlanma nedir?

Kant’ın Aufklärung (Aydınlanma) üzerine olan metni felsefi düşünce alanına yeni tipte bir sorunu sokmaktadır: şimdiki zaman sorusu, güncellik sorusudur. Bugün neler olup bitmektedir? Şu anda neler olup bitmektedir? Bu “şimdi” nedir?

Felsefe, kendi söylemsel güncelliğini sorunsallaştırmaktadır. Bu süreçte filozofun aidiyeti artık basitçe bir insan topluluğuna değil, belirli bir bize, kendi güncelliğinin karakterini yansıtan bir kültürel bütünlüğe aittir. Bu, felsefeyi modernliğin söylemi ve modernlik üzerine söylem olarak niteleyebilir. Modernlik artık antikçağla boylamasına bir ilişki değil, insanın kendi güncelliğiyle enlemesine bir ilişkisidir.

Aydınlanma, kendi kendini adlandıran, kendi kurallarını formüle eden ve genel düşünce tarihi karşısında kendi tarihsel konumunu saptayan çok özel bir kültürel süreçtir. K

Devrim ve İlerleme

Kant, İnsanlığın sürekli olarak ilerlemesi diye bir şeyden söz edilebilir mi? sorusunu cevaplamak için tarih içerisinde işaret değeri taşıyan bir olaya ihtiyaç duyar. Bu olay hem geçmişi hatırlatan (rememorativum), hem şimdiyi kanıtlayan (demonstrativum), hem de gelecek için yargı bildiren (prognosticum) bir işaret olmalıdır.

İlerlemenin işareti olan bu olay Fransız Devrimi‘dir. Ancak Kant’a göre anlamlı olan devrimci dramanın kendisi, onun başarısı ya da başarısızlığı değildir. Anlamlı olan, devrimin seyirlik sunma tarzı, yani bizzat devrimde yer almayan seyirciler tarafından nasıl karşılandığıdır. Devrimin etrafında coşku derecesine varan bir özlem birliği olması, insanlıktaki ahlâki eğilimin bir işaretidir. Devrim coşkusu, insanlığı özgürce seçilen bir anayasaya taşıyan eğilimin göstergesidir. İnsanlık tarihinde böyle bir fenomen artık unutulamaz; çünkü bu olay, insan doğasındaki bir ilerleme yetisini ortaya çıkarmıştır.

Kant, modern felsefenin bölünmüş olduğu iki büyük kültürel geleneğin temellerini atmıştır:

  1. Hakikatin Analitiği: Doğru bilginin mümkün olma koşulları sorununu ortaya atan felsefe geleneği.
  2. Şimdinin Ontolojisi (Kendimizin Ontolojisi): Güncelliğimiz nedir? Şimdiki zamanda yaşanabilecek mümkün deneyimler alanı nedir? sorusunu soran eleştirel sorgulama.

Aydınlanma’nın Özgünlüğü

Kant’ın Aydınlanma sorununu ortaya atışı öncekilerden tamamen farklıdır. Aufklärung; ne dünyaya ait olunan bir çağ, ne işaretleri algılanan bir olay, ne de bir tamamlanmanın gün doğumudur. Kant bunu neredeyse tamamen negatif bir biçimde, bir Ausgang, yani bir “çıkış yolu” olarak tanımlar. Onun sorusu şudur: Bugün düne kıyasla ne tür farklılıklar getiriyor?

Aydınlanma bizi olgunlaşmamışlık statüsünden kurtaran bir süreçtir. Olgunlaşmamışlık, irademizin belli bir durumunun bizi aklımızı kullanmamızın gerekli olduğu alanlarda başka birisinin otoritesini kabullenmeye sürüklemesidir. Kendi kavrayış gücümüzün yerini bir kitap, vicdanımızın yerini ruhani bir kılavuz aldığı zaman olgunlaşmamış durumdayız demektir. Aydınlanma, istenç, otorite ve aklın kullanılması arasında önceden var olan ilişkinin değişikliğe uğratılmış halidir.

İnsanın olgunlaşmamışlık statüsünden bizzat kendisinin sorumlu olduğunun altı çizilmelidir. Aydınlanma’nın düsturu Aude sapere: “bilme cesaretini, cüretini göster”dir. Bu hem insanların topluca katıldıkları bir süreç hem de kişisel olarak gösterilebilecek bir cesaret edimidir. İnsanlar sürece katıldıkları ölçüde aktör olabilirler ve bu süreç, insanlar gönüllü aktör olmaya karar verdikleri ölçüde gerçekleşir.

Aklın Kamusal ve Özel Kullanımı

Kant, insanlığın olgunlaşabilmesi için itaat alanı ile aklın kullanılması alanının ayrılmasını şart koşar. Şaşırtıcı olan, aklın kamusal kullanımında özgür, özel kullanımında ise itaatkar olunması gerektiğidir. İnsan, bir makinenin dişlisi olduğu zaman (askerlik, vergi ödemek, kamu görevi) aklın kullanımı özeldir ve burada özgürce kullanımdan söz edilemez. Ancak yalnızca aklı kullanmak amacıyla, makul bir insanlar topluluğunun üyesi olarak akıl yürütüldüğünde bu kullanım özgür ve kamusal olmak zorundadır. Aklın evrensel, özgür ve kamusal kullanımları üst üste bindiği zaman orada Aydınlanma vardır.

Modernlik: Bir Çağ Değil, Bir Tutum

Modernliği tarihin bir dönemi olmaktan ziyade bir tutum (ethos) olarak tasarlıyorum. Bu tutum; güncellikle kurulan bir ilişki kipi, bazı insanların yaptığı gönüllü bir tercih, bir düşünme ve hissetme tarzıdır. Bu bağlamda Baudelaire, modernlik bilincinin en keskin örneğidir. Modernlik, zamanın akışını takip eden modadan farklıdır; o, şimdiki anın kahramanca boyutunu kavramayı sağlayan tutumdur. Şimdiyi kahramanlaştırma istemidir.

Baudelaire’e göre modern insan kendini, kendi sırlarını ve kendi gizli hakikatini keşfetmeye çıkan insan değil; kendini yaratmaya çalışan insandır. Modernlik, insanı kendi var olduğu biçim içinde özgürleştirmez; onu, kendini geliştirme yükümlülüğüyle baş başa kalmaya zorlar. Bu, insanın kendi varlığından bir sanat eseri yaratmasıdır.

10- Etiğin Soybilimi Üzerine

PROJENİN TARİHİ

Cinsellik tarihini kat ederken beni en şaşırtan şey, yasaklayıcı kodların görece istikrarlılığıdır. Bütün projemi şu soru çevresinde dengeledim: Niçin cinsel davranış önemli bir ahlâki soru haline getiriliyor? Eskiden yiyecek (beslenme rejimi) önemli bir ahlâki konuyken, bugün her şeyden önce temizlikle ilgili bir konudur. Cinsel davranışın nasıl “ahlâki sorun” haline getirildiğini, bunun zevkler ve arzular üzerine hâkimiyeti sağlayan kendilik teknikleri üzerinden nasıl yapıldığını araştırmak istedim.

Ben bir çözüm arayışı içinde değilim; bir sorunsallaştırma çalışması yapıyorum. Düşünce çalışması, alışılmış olan her şeyi tehdit eden tehlikeyi öngörmek ve sağlam olan her şeyi sorusal hale getirmektir.

Örneğin Yunan kültüründe oğlan sevgisinin bu kadar çok tartışılması, tam da bunun bir sorun olduğunu kanıtlar. Temel sorun, özgür bir yurttaş olacak bir gencin başka birinin zevk nesnesi (edilgen konum) olmasını kabullenememeleriydi. Yunanlılar, bir oğlan ile bir erkek arasındaki zevkin karşılıklı olmasını tahayyül bile edemezlerdi. Dostluk karşılıklıdır, oysa onlara göre cinsel ilişki bir hâkimiyet oyunudur; bu yüzden dostluk varsa cinsel ilişki zordur.

SOYBİLİMSEL YORUMUN YAPISI

Çalışmalarımda üç soybilim alanı mümkündür ve kendimizin tarihsel ontolojisini şu üç ilişki üzerinden kurarız:

  1. Hakikat ekseni: Kendimizi bilgi nesneleri olarak kurduğumuz alan (Kliniğin Doğuşu)
  2. İktidar ekseni: Kendimizi başkaları üzerinde etkide bulunan özneler olarak kurduğumuz alan (Gözetleme ve Cezalandırma).
  3. Ahlâk ekseni: Kendimizi ahlâki failler olarak kurduğumuz alan (Cinselliğin Tarihi).

Ahlak tarihinde, edimler ile ahlâk kodunu birbirinden ayırmamız gerekir. Kod, hangi edimlerin yasak ya da izinli olduğunu belirleyen reçetelerdir. Ancak asıl önemli olan, bireyin kendisini eylemlerinin ahlâki öznesi olarak nasıl kurduğunu belirleyen kendilikle ilişkidir. Bu ilişkinin dört boyutu vardır:

  1. Etik Töz: Ahlâkın hammaddesi, kendimizin ahlâkla ilgili olan parçasıdır. Örneğin Hıristiyanlarda arzu, Kant’ta niyetler etik tözdür.
  2. Tabi Kılma Kipi: İnsanların ahlâki yükümlülükleri tanıma biçimidir. Yasa ilahi bir vahiy midir, rasyonel bir kural mıdır, yoksa bir varoluş estetiği ilkesi midir?
  3. Kendilik Pratiği: Kendimizi dönüştürmek için kullandığımız araçlardır. Arzuları yumuşatmak, bastırmak veya deşifre etmek için yapılan kendini geliştirme çalışmasıdır.
  4. Ahlâki Ereksellik: Ahlâki davrandığımızda ne tür bir varlık olmayı hedeflediğimizdir (özgür, arı, ölümsüz veya kendinin efendisi olmak gibi).

Yunan ve Hıristiyan ahlâkı arasında kodlar (sağlık, evlilik, oğlanlar hakkındaki reçeteler) temelde aynı kalmıştır. Büyük değişim kodda değil, yukarıda andığım dört boyutlu kendilikle ilişkide meydana gelmiştir. Bu, ahlaki yasanın değil, ahlaki öznenin bir tarihidir.

KLASİK KENDİLİKTEN MODERN ÖZNEYE

Antik kültürde Kendilik Kaygısı, sadece kendisiyle ilgilenmek değil; bir çalışma, didinme ve dikkatli bir uygulama anlamına gelir. Bu bir bilgi (connaissance) gerektirir ama bu bilgi, iç dünyaya yönelik bir araştırmadan ziyade; dünyanın zorunluluğunu anlayarak tutkulara hâkim olmayı amaçlayan bir hazırlıktır.

Antikçağda eğitimli insanlar arasında yaygın olan hupomnémata (Kendilik defterleri), not almaya yarayan bireysel defterlerdir. Bunlar modern günlükler gibi içsel bir kendilik anlatısı oluşturmazlar. Amaçları saklı olanı açığa çıkarmak değil, zaten söylenmiş olanları (logos) bir araya getirerek kendilikle uygun bir ilişki kurmaktır.

Hıristiyanlık ve Kendinden Vazgeçme

Hıristiyanlıkta bu teknikler köklü bir değişim geçirir. Antik ahlâkta sorun insanın kendi üzerinde hâkimiyet kurmasıyken (erkekçe model), Hıristiyanlıkta sorun arılık ve bakirelik temasıyla dişil bir paradigmaya dönüşür. Artık amaç kendilikle yetkin bir ilişki kurmak değil; kendilikteki şehveti deşifre etmek ve kendinden vazgeçmektir.

Descartes ve Kant: Estetikten Rasyonaliteye

Antik düşüncede hakikate ulaşmak için öznenin asetik bir çalışma ile kendisini dönüştürmesi gerekirdi.

  • Descartes ile bu bağ kopar: Hakikate ulaşmak için apaçıklık yeterli hale gelir; asetik egzersizlerin yerini bilgi öznesinin rasyonelliği alır.
  • Kant ise etik özne ile bilgi öznesini birbirinden ayırır. Onun için etik, evrensel kurallara uyan evrensel bir özne olma sorunudur.

Modem dünyada kendilik teknikleri özerkliğini büyük ölçüde kaybetmiş ve pastoral iktidarın (başkaları adına kaygılanma) hizmetine sokulmuştur. Oysa varoluş, insan sanatının en kırılgan malzemesidir. Kendi yaşamımızdan bir sanat eseri yapabileceğimiz düşüncesi, tarihsel olarak analiz edilebilecek gerçek pratikler ortamında yeniden düşünülmelidir.

11- Bir özgürlük pratiği olarak kendilik kaygısı etiği

Benim sorunum her zaman için insan öznenin hakikat oyunlarına nasıl girdiğini anlamaya çalışmak olmuştur. Bu noktaya kadar, özne ile hakikat oyunları arasındaki ilişki sorununu iki biçimde düşünmüştüm: Ya zorlama pratiklerinden yola çıkarak ya da teorik veya bilimsel oyunlar biçiminde. Ama artık bu sorunu, kendilik pratiği diye adlandırılabilecek şey üzerinden kavramaya gayret gösteriyorum. Buna asetik bir pratik adı verilebilir; ancak insanın kendi kendisini tepeden tırnağa değiştirmeye ve belirli bir oluş tarzına ulaşma kaygısıyla kendi kendisi üzerinde çalışması anlamında kullanmamız koşuluyla. (Bu bu arada bence Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu kitabında da yankı bulan bir yaklaşım).

Genel özgürleşme temasına karşı her zaman biraz temkinli oldum. Özgürleşme süreçlerinden ziyade, özgürlük pratiklerinde ısrar etmekteyim. Özgürleşme süreçlerinin de bir yeri vardır, ama bence tek başlarına özgürlüğün tüm pratik biçimlerini tanımlayamazlar. Özgürlük, etiğin ontolojik koşuludur; ama etik, özgürlüğün aldığı düşünülmüş biçimdir.

Kendilik kaygısı, Yunan-Roma dünyasında bireysel özgürlüğün kendini etik olarak düşünme tarzıydı. Antik kültürde, bilinçli bir özgürlük pratiği olarak etik, şu temel buyruk etrafında şekillenmektedir: Kendin için kaygı duy! İnsan bilgi olmadan kendi için kaygı duyamaz. Kendilik kaygısı elbette kendinin bilgisidir, ama aynı zamanda hem hakikat hem buyruk olan ilkelerin bilgisidir. Kendi için kaygı duymak demek, bu hakikatlere sahip olmak demektir. Etiğin hakikat oyunuyla bağlantılı olduğu nokta burasıdır.

Etiğin özgürlüğün düşünülmüş kısmı olduğunu ifade ettiğim zaman, özgürlüğün bir ethos olarak sorunsallaştırılmasını kastediyorum. Ethos, öznenin olma kipi ve başkalarının çıplak gözle görebileceği bir yapma biçimiydi. Yunanlılara göre özgürlük, başkalarının karşısında köle konumunda olmayışın bir koşulu olması ölçüsünde siyasidir; ayrıca özgür olmak, insanın kendi iştahlarının kölesi olmaması ölçüsünde siyasi bir modele sahiptir.

Kendilik kaygısı, insanın kendiyle kurduğu ilişki ontolojik bir önceliğe sahip olduğu ölçüde etik bir önceliğe sahiptir. İyi yönetici, iktidarını aynı zamanda kendisi üzerinde de uygulayan kişidir; kendilik üzerinde uygulanan iktidar, başkaları üzerinde uygulanan iktidarı düzenleyecektir. Başkalarını tahakküm altına alma tehlikesi yalnızca bir insanın kendisi için kaygı duymamasından ve dolayısıyla kendi arzularının kölesi durumuna gelmesinden kaynaklanır.

Özne bir töz değildir; özne bir biçimdir ve bu biçim öncelikle ya da daima kendisiyle özdeş değildir. Beni ilgilendiren, bu farklı özne biçimlerinin hakikat oyunlarıyla ilişki içinde tarihsel olarak kurulmasıdır. Özne kendisini kendilik pratikleri aracılığıyla etkin bir biçimde kuruyorsa da, bu pratikler bireyin kendi kendine icat ettiği şeyler değildir; bunlar bireyin kendi kültüründe bulduğu, ona telkin edilen ve dayatılan kalıplardır.

İktidar ilişkileri terimini kullandığımda, bir kişinin başkasının davranışlarını yönlendirmeye çalıştığı ilişkiyi kastediyorum. İktidar ilişkileri hareketli ilişkilerdir, kesin ve değişmez biçimde verili değillerdir. Özneler özgür olmadıkça iktidar ilişkilerinden söz edilemez. Bir iktidar ilişkisinin uygulanabilmesi için her iki tarafta da en azından belli bir özgürlük olmalıdır. İktidar ilişkilerinde mutlaka direniş imkânı vardır; zira hiç direniş imkânı olmasaydı iktidar ilişkisi de olmazdı. Her toplumsal alanda iktidar ilişkilerine rastlanıyorsa, bunun nedeni her yerde özgürlüğün de olmasıdır. Ancak iktidar ilişkileri bazen asimetrik olarak sabitlenir ve tahakküm durumları oluşur; bu durumda asıl sorun direnişin nerede örgütleneceğini öğrenmekte yatar.

12- Ahlakın dönüşü

Ben belli başlı üç tip sorunun konumunu saptamaya çalışıyorum: Hakikat sorunu, iktidar sorunu ve bireysel davranış sorunu. Bu üç deneyim alanı bağımsız olarak değil; ancak birbirleriyle ilişki içerisinde anlaşılabilir. Önceki kitaplarımda bana sıkıntı veren yan, ilk iki deneyimi üçüncüsünü hesaba katmadan ele almamdı.

Benim gözümde temel filozof daima Heidegger olmuştur. Benim felsefedeki gelişimim tamamen Heidegger’i okuyuşumla belirlenmiştir. Bununla birlikte, Nietzsche’nin Heidegger’den baskın çıktığının farkındayım. Heidegger ve Nietzsche: İkisi birden tam bir felsefi şoktu! Ben sadece Nietzscheci olduğumu, şu ya da bu alanda ne yapılabileceği konusunda Nietzsche’nin metinlerinin yardımıyla anlamaya çalıştığımı söyleyebilirim.

13- Bir varoluş estetiği

Son kitaplarım ile daha önceki kitaplarım arasında ciddi bir farklılık bulunduğunu sanmıyorum. Bu tür kitaplar yazdığınız zaman, düşüncelerinizi bütünüyle değiştirmeyi ve sonuçta kendinizi ilk başladığınızdan tamamen farklı bulmayı canı gönülden arzu edersiniz. O zaman da aslında çok az değişmiş olduğunuzu fark edersiniz. En fazla, belki bakış açınızı değiştirmiş, hep aynı kalan sorunun etrafında dönüp durmuşsunuzdur: yani özne, hakikat ve deneyimin kurulması arasındaki ilişkiler sorununun.

Antikçağdan Hıristiyanlığa geçerken, özünde kişisel bir etik arayışı olan bir ahlâktan bir kurallar sistemine itaat etmekte somutlaşan bir ahlâka geçmiş oluyoruz. Ve bu ahlâk yokluğuna tekabül eden, tekabül etmesi gereken şey, bir varoluş estetiği arayışıdır.

Analizlerimde yapılan, insanlara gerçekten ne olmaları, ne yapmaları, neye inanıp ne düşünmeleri gerektiğini anlatmak değildir. Bu analizlerde yapılan, bundan daha çok, o zamana kadar toplumsal mekanizmaların nasıl işleyebildiğini, baskı ve kısıtlama biçimlerinin pratikte nasıl uygulandığını insanların gözleri önüne sermektir. Dolayısıyla, kendi kararlarını vermek ve bütün bu sunulanların ışığında kendi varoluş biçimlerini seçmek insanların kendilerine bırakılmıştır.

Ben öznenin, tabi kılma pratikleri yoluyla ya da daha özerk bir biçimde antikçağda olduğu gibi, kültürel ortamda bulunan belli kurallar, tarzlar, uzlaşmalardan hareket eden özgürleşme, özgürlük pratikleri yoluyla kurulduğuna inanıyorum.

14- Siyaset ve etik

Bir filozofun kişisel siyasi tutumunun anahtarı onun fikirlerinde değil; daha ziyade, onun yaşam olarak felsefesinde, felsefi yaşamında, ethosunda aranmalıdır.

Ben siyasetin sunduğu bütünselleştirme biçimlerinin aslında daima çok sınırlı kaldığına inanıyorum. Mümkün olduğu kadar somut ve genel nitelikli, siyasete tersten yaklaşan ve toplumları, diyagonal olarak kat eden sorunlar açmaya çalışıyorum.

Etiğin bir pratik ve ethos, bir varlık tarzı olduğunu düşünüyorum. Polonya sorununu ele alırsak, yalnızca Protesto ediyorum, demek yetmez, bu tutumu mümkün olduğu kadar tutarlı ve yönetenlerin bir şekilde hesaba katmak zorunda kalacakları bir siyasi olguya dönüştürmek gerekir. Bence bu tutum etik bir tutumu temsil eder, ama ayrıca siyasi bir tutumdur da.

İktidar disiplin değildir; disiplin iktidarın mümkün işleyiş biçimlerinden birisidir. Kuşkusuz konsensüse dayalı disiplinler vardır. Benim analizlerim hiçbir şekilde, akla gelebilecek her türlü iktidar ilişkisinin genel bir analitiğiyle bir tutulamaz.

15- Polemik, siyaset ve sorunsallaştırmalar

Ben tartışmayı severim ve soru sorulduğunda cevaplamaya çalışırım. Polemiğe girmekten hoşlanmadığım doğrudur. Polemikçi baştan sahip olduğu ve sorgulamaya asla yanaşmayacağı birtakım ayrıcalıklarla donatılmış biçimde polemiğe girişir. Karşısındaki kişi hakikati arayan bir ortak konumunda değil; bir hasım, yanılmakta olan, zarar vermekte olan ve varlığıyla tehdit oluşturan bir düşman konumundadır. Polemikçinin nihai amacı, elde edilmesi güç bir hakikate mümkün olduğu kadar yaklaşmak değil, kendisinin en başından beri açıkça savunmakta olduğu haklı davayı zafere ulaştırmak olacaktır.

Polemiğin kısırlaştırıcı bir etki yapması söz konusudur: Polemikten yeni bir fikir çıktığı görülmüş müdür hiç? İnsanları bu tür yollardan giderek hakikate ulaşabileceklerine inandırmak tehlikelidir.

Anarşist, goşist, gizli Marksist, nihilist, yeni liberal ilan edildim. Bu tanımlardan çıkan anlamın benim hoşuma gittiğini de itiraf etmek zorundayım. Benim tutumum, sorunsallaştırma düzleminde, yani bana siyasi sorunlar getirdiğini düşündüğüm bir olgular, pratikler ve düşünceler alanının geliştirilmesiyle ilgilidir. Örneğin, delilik konusunda haklı ve kesin bir çözümü kapsayabilecek bir siyaset bulunduğu kanısında değilim.

Benim bilim, siyaset ve etik arasındaki ilişkileri analiz etmeye kalkıştığım söylenebilir. Bildiğimiz haliyle psikiyatri, siyasi yapıların kendi arasındaki etkileşim ve bir etik tutumlar kümesi olmadan var olamaz; oysa buna karşılık, bir bilgi alanı olarak deliliğin kurulması siyasi pratikleri ve bu pratiklerin kapsadığı etik tutumları değiştirmiştir. Söz konusu olan, esasında, her deneyimin üç temel öğesinin (bir hakikat oyunu, iktidar ilişkileri, insanın kendisiyle ve başkalarıyla ilişkilerinin biçimleri) içerimlendiği farklı örneklerdir.

Sorunsallar tarihi, fikir tarihinden ve zihniyet tarihinden apayrı bir düşünce tarihidir. Düşünce insanın yaptıklarından özgür olması; yaptıklarından kopma, onları bir nesne olarak kurma ve sorun olarak düşünme hareketidir. Düşünce tarihinin işi, bu çeşitli çözümlerin kökeninde, onları mümkün kılan genel sorunsallaştırma biçimini ortaya çıkarmaktır. Söz konusu güçlüklere cevabı veren şey sorunsallaştırmadır.

16- Hükümetlere karşı, insan hakları

Faili kim olursa olsun, kurbanları kim olursa olsun, bütün iktidar suiistimallerine karşı çıkmaya davet eden, hakları ve ödevleri olan bir uluslararası yurttaşlık vardır. Sonuçta hepimiz birer yönetileniz ve bu sıfatla da, dayanışma içindeyiz. Bireylere sinirlenme ve konuşma hakkı, hükümetlere de düşünme ve harekete geçme hakkı şeklindeki görev paylaşımını reddetmek gerekir. Bireylerin iradesi hükümetlerin tekelinde tutmaya çalıştığı bir gerçekliğin içine dahil edilmelidir, bu tekel her gün ve adım adım sökülüp alınmalıdır.

17- Başka mekanlara dair

İçinde bulunduğumuz dönem, belki de, daha ziyade, mekan dönemidir. Mekanın tarihini kabaca belirtirsek, Ortaçağda, mekanın hiyerarşik bir yerler bütünü olduğunu söylebiliriz. Bu yerleştirilme mekanı Galileo’yla birlikte parçalandı; çünkü Galileo sonsuz ve son derece açık bir mekan kurmuştur. Günümüzde ise, yerleştirilmenin yerini almış olan uzamın yerine mevki geçti. Mevki, noktalar ya da unsurlar arasındaki yakınlık ilişkileriyle tanımlanır. Birbirine asla indirgenemez olan ve asla üst üste konamayan mevkiler tanımlayan bir ilişkiler bütünü içinde yaşıyoruz.

Önce, ütopyalar vardır. Ütopyalar, gerçek yeri olmayan mevkilerdir. Ütopya hayali ve mükemmel bir yerken; heterotopya, ütopyanın hayata geçirilmiş, somutlaşmış ve yerelleşmiş halidir.

Ayna, hem bir ütopya hem de bir heterotopyadır; kendimi orada gördüğümden, bulunduğun yerde olmadığını aynadan yola çıkarak keşfederim. Ayna, sizi olduğunuz yerden koparıp hayali bir noktaya yerleştirdiği için ütopya; ama bu deneyimi fiziksel bir cam parçası aracılığıyla, gerçek dünyada gerçekleştirdiği için heterotopyadır.

Heterotopiyaların özellikleri:

  • Dünyada heterotopya oluşturmayan tek bir kültürün bile olmamasıdır. “İlkel” toplumlarda kriz heterotopyaları (yeniyetmeler, hamile kadınlar vb. için kutsal yerler) varken, modern toplumda bunların yerini sapma heterotopyaları (dinlenme evleri, psikiyatri klinikleri, hapishaneler) almaktadır.
  • Bir toplum, tarihi boyunca, var olan bir heterotopyayı çok farklı biçimde işletebilir. Örneğin mezarlık, on sekizinci yüzyıl sonuna kadar kentin ortasındayken, ölümün bireyselleştirilmesi ve “hastalık” olarak takıntı haline gelmesiyle on dokuzuncu yüzyılda kentin dış sınırına taşınmıştır.
  • Heterotopyanın, birçok mekânı tek bir gerçek yerde yan yana koyma gücü vardır. Tiyatro, sinema ve bahçe bunun örnekleridir. Bahçe, hem dünyanın en küçük parçası hem de tümüdür; mutlu ve evrenselleştirici bir heterotopyadır.
  • Heterotopyalar, genellikle zamanın bölünmesine bağlıdırlar; yani heterokronilere açılırlar. Müzeler ve kütüphaneler, zamanın biriktirildiği ebedi heterotopyalardır. Buna karşılık panayırlar ve tatil köyleri gibi geçici, şenlikli heterotopyalar da vardır.
  • Heterotopyalar her zaman bir açılma ve kapanma sistemi gerektirirler. Ya hapishane gibi orada zorla kalınır ya da hamamdaki gibi arınma kurallarına boyun eğmek gerekir.

Heterotopyaların sonuncu özelliği, geri kalan mekân açısından bir işlevlerinin olmasıdır. Ya tüm gerçek mekanı daha bir yanılsama olarak teşhir ederler (genelevler) ya da bizim mekânımız ne kadar düzensizse o kadar düzenli, mükemmel bir öteki mekan yaratırlar (koloniler).

Gemi, mükemmel bir heterotopyadır. Kendi üzerine kapalı ve aynı zamanda denizin sonsuzluğuna terk edilmiş yüzen bir mekan parçasıdır. Gemisiz uygarlıklarda düşler kurur, maceranın yerini casusluk, korsanların yerini de polis alır.