Nietzsche – İyinin Ve Kötünün Ötesinde – Özet

İyinin ve Kötünün Ötesinde, Friedrich Nietzsche tarafından 1886 yılında yayımlanmış felsefi mirasının merkezinde yer alan eserlerinden biridir. Nietzsche, bu kitabı Böyle Buyurdu Zerdüşt’ten iki yıl sonra kaleme almış ve Zerdüşt’te şiirsel, sembolik biçimde dile getirdiği fikirleri burada daha doğrudan bir dille işlemiştir. Bu yüzden bu kitabı Zerdüşt’ü okumadan önce bir ikincil kaynak gibi okudum.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

1- Filozofların Önyargılarına Dair

Nietzsche hakikat sevgisinin değerini ve kökenini sorgular. Geleneksel filozofların çoğu hakikate değer atfederken Nietzsche, bunun yerine, görünüşe, yanılmaya, çıkarcılığa ve hırsa yaşam için daha temel bir değer atfedilebileceğini; iyinin kökeninde kötünün bulunabileceğini öne sürer. Bu tehlikeli belki‘yi araştırmak gerekir

Filozofların bilinçli düşüncesi bile büyük ölçüde içgüdülerin yönlendirmesindedir. Mantık yürütmelerinin ardında belirli yaşam biçimlerini korumaya yönelik fizyolojik gereklilikler bulunur. Yanlış yargılar bile yaşamı destekleyici olabilir; hakikatin reddi bazen yaşamın koşuludur. Bu, “iyi” ve “kötü”nün ötesinde bir bakış açısıdır.

Filozofları güvensiz kılan yeterince dürüst olmamalarıdır. Çoğu, önceden sahip oldukları önyargıları sonradan buldukları gerekçelerle savunur; hakikat adını verdikleri önyargıların avukatıdırlar. Kant’ın “kategorik buyruk”una giden gizli yolları ya da Spinoza’nın felsefesini zırh gibi kaplayıp maskelerle sunmasında görürürüz ki Bilgi dürtüsünün esas motivasyon değildir asıl ama. iktidar istencidir.

Epikuros’un Platon’a “Dionysiokolakes” (Dionysios’un dalkavukları / tiyatro oyuncuları) demesi, Platon’un gösterişli sunumlarını küçümsemesidir. Stoacılar doğaya uygun yaşamak derken aslında doğayı kendi ideallerine uydurmak isterler; bu, doğayı yanlış görme ısrarıdır. Her felsefe kendi suretinde bir dünya yaratır; bu, en tinsel güç istemidir.

Kant’ın sentetik a priori yargıların mümkünlüğünü açıklamaya çalışması saçmadır; asıl sorun neden bu yargılara inanmanın gerekli olduğudur. Buu yargılar yanlış olabilir ama yaşam için gereklidir.

Nietzsche yaşamı özü itibarıyla güç istemi olarak görür. Bu eksende düşünce tarihini uzun uzadıya eleştirir.

Felsefi kavramlar gelişigüzel ortaya çıkmaz; dilin gramer yapısı ve tarihsel koşullar onları benzer yollara yönlendirir. “Causa sui” (kendinin nedeni) en büyük mantıksal saçmalıktır; “özgür istem” ve “özgür olmayan istem” kavramları da mitolojidir. Gerçekte yalnızca güçlü ve zayıf istem vardır.

Nietzsche, psikolojiyi “güç istemi”nin morfolojisi olarak ele almayı önerir. Nefret, kıskançlık, mülkiyet ve iktidar düşkünlüğü gibi duygular da yaşamın temel unsurlarıdır ve bastırılmamalıdır. Gerçek psikoloji, ahlaki önyargıları aşarak temel sorunların yolunu açmalıdır.

2- Özgür Tin

İnsan,“nasıl da tuhaf bir basitleştirilmişlik ve sahteleştirilmişlik içinde yaşar; etrafındaki dünyayı kolay, açık ve yüzeysel hale getirir. Bilim, zannedildiğinin aksine cehaletin karşıtı değil, onun inceltilmiş biçimidir.

Nietzsche, filozoflara “hakikat uğruna acı çekmekten” hırçınlaşmamak için kaçınmalarını öğütler: “iyi yalnızlığı” seçmek, maskeler takmak ve kendini korumak daha değerlidir.

Her seçkin insan içgüdüsel olarak kendi kalesine çekilir; kalabalıktan uzak durur. Farklı düşünme biçimlerine sahip çoğunluk arasında anlaşılmak zordur; yanlış anlaşılmaya alan bırakmak gerekir. Bu ilişkileri sonlandırmak için faydalıdır.

Bağımsız olmak, çok azların meselesidir; güçlülerin ayrıcalığıdır. Bağımsızlık, labirente girmeyi, yalnız kalmayı ve kimsenin anlamadığı tehlikeleri göze almayı gerektirir.

Daha üst türden insan için iyi olan şey, düşük tür için zehir olabilir. Herkese hitap eden kitaplar pis kokar; temiz hava isteyen kiliselere gitmez.

Başkası için ve kendime değil duyguları sihirli görünse de baştan çıkarmadır; dikkatle sorgulanmalıdır.

Hakikatin görünüşten daha değerli olduğu inancı bir ahlaki önyargıdır. Filozof, dilin ve gramerin dayattığı düşünme kalıplarını aşmalıdır. Mesela Tanrı’nın çürütülmesi şeytanın doğrulanması anlamına gelmez; Nietzsche halk dilinin tuzağına düşmemeyi önerir.

Ne mutluluk ne erdem hakikatin kanıtıdır; hakikat, zararlı ve tehlikeli olabilir. Bir tinin gücü, hakikate ne kadar örtülmüş veya yumuşatılmış olarak ihtiyaç duyduğuyla ölçülebilir.

Her derin tinin bir maskeye ihtiyacı vardır; maskeler yalnızca hile için değil, değerli olanı korumak içindir.

Mevcut özgür tinler, aslında zincirli, demokratik beğeninin köleleridir; amaçları sürünün güvenliğidir. Oysa insan türü tehlike, sertlik, gizlilik, zorbalık ve kurnazlık içinde yükselir. Gerçek özgür tinler, yalnızlığı sever, tehlikeyi göze alır, hiçbir yere tam olarak ait değildir.

3- Dinsel Varlık

İnsan ruhunun tarihi büyük ava benzer; derinliklerine inmek, sınırlarını keşfetmek ve kullanılmamış olanaklarını görmek doğuştan psikolog için caziptir. Ancak bu araştırma çok az kişinin üstesinden gelebileceği kadar zor ve tehlikelidir.

İlk Hristiyanlık, Roma’nın tolerans ortamında, güneyli ve özgür düşünceli bir dünyada ortaya çıktı. Çarmıhtaki Tanrı, antik değerlere karşı radikal bir tersyüz etme hareketidir ve bu yönüyle Şark’ın Roma’dan intikamıdır. Köle, inanç özgürlüğünden değil, mutlak olandan hoşlanır; aristokratik inceliğin acıya mesafeli yaklaşımı köleyi öfkelendirir. Fransız Devrimi gibi köle isyanlarında, bu aristokrasi öfkesinin payı büyüktür.

Dinsel nevroz çoğunlukla yalnızlık, perhiz ve cinsel çekiniklik ile birliktedir; hangisinin neden, hangisinin sonuç olduğu belirsizdir. Zaman zaman bastırılmış şehvet patlamaları görülür. Bu fenomen etrafında çok batıl inanç birikmiştir. İnsanları aziz tipine çeken şey “mucize” beklentisidir: kötü bir insanın bir anda iyiye dönüşmesi. Nietzsche’ye göre bu, ahlaki değer zıtlıklarına olan inançtan kaynaklanan bir yorum hatasıdır.

Eski Yunan dininin belirgin özelliği, doğa ve yaşama karşı duyduğu taşkın şükrandır. Bu, seçkin bir insan tipinin duruşudur.

Yahudi Eski Ahiti, insan ve olay çeşitliliği bakımından Yunan ve Hint metinlerini aşar. Bu metin, insanın eski büyüklüğünün bir kalıntısıdır. Yeni Ahit ise daha dar, sofu kokuludur. İki kitabı Kitab-ı Mukaddes adıyla birleştirmek, Avrupa edebiyat vicdanının en büyük pervasızlığıdır.

Descartes’tan beri felsefe, özne-yüklem ilişkisini sorgulayarak Hristiyan ruh kavramına karşı suikast düzenlemektedir. Ben’in özne, düşünüyorum’un yüklem olduğu inancı yerine, belki de düşünmenin koşul, ben’in onun sonucu olduğu fikri araştırılır. Bu düşünce Vedanta felsefesinde güçlü biçimde zaten ortaya çıkmıştır.

Dinsel zorbalığın üç büyük basamağı:

  1. Tanrıya insan kurban etmek.
  2. Tanrıya doğanın en güçlü içgüdülerini kurban etmek (çilecilik).
  3. Tanrıya umutları, inançları kurban etmek; Tanrı’yı hiçe feda etmek. Bu son basamak, en zalim paradokstur.

Tinsel bakış geliştikçe dünyanın derinliği artar. Belki de “Tanrı” ve “günah” gibi kavramlar bir gün çocuk oyuncağı gibi görünecek ve insan yeni “oyuncaklar” arayacaktır.

Dindarlık, hakikatten kaçışın en tutarlı estetik biçimidir. Din çok işlevseldir

  • Yönetici sınıflar için din, itaat bağını güçlendiren bir araçtır.
  • Bazı seçkinler için din, politika gürültüsünden uzak huzurlu bir yaşam sağlar (Brahman örneği).
  • Yükselen sınıflar için çilecilik ve püritanizm, hükmetmeye hazırlanmanın eğitimidir.
  • Sıradan insanlar için din, itaat ve yetingenliği kutsallaştırır, yaşamı katlanılır kılar.

Filozofun denetimi olmadan dinler, başarısız ve hastalıklı tipleri koruyarak insan tipini aşağı basamakta tutar. Hristiyanlık, güçlüleri zayıflatmış, yüksek insana özgü içgüdüleri tersine çevirmiştir. Nietzsche’ye göre tanrı nezdinde eşitlik ideali Avrupa’yı vasat bir sürüye dönüştürmüştür.

4- Özdeyişler ve Ara Nağmeler

Bu bölüm aforizma formatında. Aklıma takılan ana fikirlere değinirsem:

Bilgi için bilgi kavramı ahlakın son tuzaklarından biridir; bilgi arayışı bile ahlaka bulaşmıştır. Aslında Ahlaksız fenomenler yoktur, yalnızca fenomenlerin ahlaki yorumlanışı vardır. Gerçekler, ahlaki etiketlerden bağımsızdır.

Bellek ve gurur arasında çatışma: “Bunu ben yaptım” diyor bellek; “Bunu ben yapmam” diyor gurur, sonunda bellek pes eder.

Kişinin karakteri, tekrar eden tipik yaşantılarıyla belirlenir.

Bir kişiye sevgi duymak barbarlıktır, çünkü geri kalanların zararına olur; bu Tanrı sevgisi için de geçerlidir.

Erkek ve kadının duygusal tepkileri farklı hızlarda gelişir; bu, bitmeyen yanlış anlamaların kaynağıdır.

İntikamda ve aşkta kadın erkekten daha barbardır.

Uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da sana bakar. Tehlikeli konularla uzun süre meşgul olmak, ruhu değiştirir.

Erkek için olgunluk, çocukken sahip olunan oyundaki ciddiyeti yeniden bulmaktır.

Delilik bireylerde enderdir; gruplarda, partilerde, halklarda, çağlarda ise kuraldır.”

Kişi çoğu zaman kendi arzusunu sever, arzuladığı şeyi değil.

5- Ahlakın Doğa Tarihi Üzerine

Felsefeciler, ahlakın temellendirilmesi peşinde koşarken, ahlakın bizzat kendisini sorgulama cesaretini göstermemiştir. Şimdiye kadar ahlak, verili kabul edilmiş, yalnızca egemen ahlaka uygun düşen temellendirmeler yapılmıştır.

Schopenhauer örneğinde görüldüğü gibi, ahlakın temeli olarak sunulan ilkeler (“kimseye zarar verme, herkese yardım et”) özünde duygusal ve yetersizdir; bu ilkeler güç istenciyle çelişir.

Her ahlak, yaratıcısının ruhsal ihtiyacını yansıtan bir duygu dilidir. Kimi ahlaklar başkalarını haklı çıkarmak, kimileri kendini yatıştırmak içindir. Bazıları kendini yüceltir, bazıları kendini gizler, bazıları ise intikam alır. Kant’ın ahlakı, bende saygıdeğer olan itaat edebilmemdir mesajını verir.

Laisser aller (sal gitsin) özgürlüğü yerine, ahlak sınır koyar; bu sınırlar olmadan erdem, sanat, müzik gibi değerler gelişemezdi.

Tarih boyunca yasa koyucular, güçlü dürtüleri dizginlemek için perhiz günleri icat etmiştir. Hristiyan ahlakı, özellikle cinsel dürtüyü bastırarak onu aşka dönüştürmüştür.

Sokrates hem akla hem içgüdüye yer verme gereğini hissetmiştir, fakat ahlaki yargıların irrasyonelliğini fark etmiştir. Platon ise akıl ile içgüdünün aynı hedefe (iyi, tanrı) yöneldiğini ispatlamaya çalışmıştır. Tarih boyunca, özellikle Hristiyan ahlakında “inanç” (sürü içgüdüsü) akla üstün gelmiştir.

Algımız çoğu zaman eksik veriden resim tamamlamaya dayanır; bu, bizi farkında olmadan sanatçı yapar.

Yahudiler, değerleri tersine çevirerek yoksulu kutsal, zengini kötü ilan etmiş, ahlaktaki köle isyanını başlatmıştır.

İnsanlık tarihi boyunca itaat içgüdüsü baskın olmuştur. Modern Avrupa’da sürü insanı kendi ahlakını evrensel ahlak ilan eder: birlik, mütevazılık, merhamet, eşitlik. Güçlü, bağımsız ve sıra dışı bireyler ahlaka aykırı görülür. Nihai hedef artık korkacak bir şeyin kalmamasıdır.

Demokratik hareket, Hristiyan sürü ahlakının politik biçimidir; insanın küçülmesine yol açar. Sosyalizm ve özgür toplum idealleri, Nietzsche’ye göre, mükemmel sürü hayvanı yaratma projesidir.

6- Biz Bilginler

Genç doğa bilimciler ve hekimler, çoğu zaman felsefeyi küçümser: felsefeyi ya “yararsız” bir uğraş olarak görürler ya da mistik ve anlaşılmaz bulup ondan çekinirler. Bu küçümsemenin arkasında çoğu kez, Schopenhauer örneğinde olduğu gibi, başka filozofların etkisi vardır. Schopenhauer’in Hegel’e duyduğu öfke, genç Almanların tarihsel ve kültürel duyarlılıktan kopmasına yol açmıştır.

Günümüz filozofları, eski büyük filozofların (Herakleitos, Platon, Empedokles vb.) seviyesinden uzaktır; bu da bilim insanlarının kendilerini onlardan üstün görmesine neden olur.

Gerçeklik filozofları veya pozitivistler genellikle bilimden türeyen, felsefeye kinle yaklaşan kişilerdir. Modern felsefe, bilgi kuramına indirgenmiş, karar vermekten kaçınan, yaşamın kapısından içeri girmeyi reddeden, adeta ölüm döşeğinde bir felsefedir.

Entelektüel vicdanın aşırı incelmesi, filozofu kararsızlığa ve gecikmeye iter. Filozof, yaşamın değeri üzerine “evet” veya “hayır” demek zorunda olan kişidir; bu yargıya varmak için derin ve rahatsız edici yaşantılardan geçer.

Ona göre Nesnel insan: Öznellikten kaçarken, kişiliksizleşmeyi erdem sayar. Yaratıcı veya yasa koyucu değil, hassas bir ölçü aletidir; amaç değil, araçtır. Kadınlar açısından da bir hiçtir, çünkü “benliksiz”dir.

Geleceğin filozofları yöntemli, cesur, yalnız başına durabilen, “Hayır” diyebilme zevkine sahip kişiler olacaklar. Hakikati yalnızca “hoşa gittiği” için değil, kendi değerine göre arayacaklar.

Filozof, bilim emekçisinden farklıdır. Filozof, eleştiri, tarih, şiir, ahlak, sezgi gibi alanlardan geçebilir ama asıl görevi değer yaratmaktır. “Böyle olmalı!” diyerek insanın yönünü belirler. Onun da Hakikati istemesi, aslında bir güç isteminin ifadesidir.

7- Erdemlerimiz

Modern Avrupalılar kaba saba erdemler yerine kendi gizli ve içten eğilimleriyle uyumlu erdemler geliştirecekler. Kendi erdemini aramaktan daha güzel bir şey var mıdır? Eylemlerimiz nadiren nettir; farklı ahlak sistemleri içinde dönüşümlü olarak farklı değerlerle parlar.

Ahlaki yargılar, tinsel açıdan kısıtlı insanların güçlü olanlardan aldığı intikamdır. Bu insanlar, Tanrı inancını “herkesin eşitliği” için gerekli görür.

Özveri bile bencildir: İnsan, verdiği şeyin karşılığında kendinde artan bir değer hissi arar.

Herkese aynı şekilde uygulanan “bencillikten uzak ahlak” daha üstün kişiliklere zarar verir. Ahlakın hiyerarşiyi dikkate alması gerekir: “Birine doğru olan, başka birine önemsizdir.”

Bugün vaaz edilen din aslında “merhamet dini”dir. Nietzsche’ye göre bu, modern insanın kendinden hoşnutsuzluğunun bir işaretidir; merhamet, çoğu zaman gizli bir kendini aşağılama taşır. Dürüstlüğü tek erdem olarak görsek de, bu erdemin aptallığa dönüşmemesi gerekir.

Şimdiye kadarki ahlak felsefesi can sıkıcıdır. İngiliz yararcılarının; genel esenlik fikri yüksek insanlar için zararlıdır.

Yüksek kültür, gaddarlığın tinselleştirilmesiyle oluşur. Gaddarlık yalnızca başkasına değil, kendimize de yönelir; öğrenme ve bilme isteğinde bile bir damla gaddarlık vardır.

Kadın bağımsızlaştırma süreci, kadının en iyi taraflarını zayıflatır. Şimdiye kadar kadınlara erkekler tarafından herhangi bir yükseklikten yolunu şaşırarak yanlarına konmuş bir kuş muamelesi yapılmıştır: ince, kınlgan, yabanıl, şaşılası, tatlı, duygulu bir şey (ama uçup da gitmesin diye kafese kapatılması gereken bir şey).

Kadın ve erkek arasında eşit haklar fikri, ebedi gerilimi yanlış anlamaktır. Modern saygı, kadında utanma duygusunu yok etmiş; bu da onun çekiciliğini azaltmıştır. Kadının erkekleşmesi onun yozlaşmasıdır; erkeğin korku ve acıma duygusunu yok eder.

8- Halklar ve Vatanlar

Avrupa’da “uygarlık/ilerleme” olarak adlandırılan süreç, aslında uluslarüstü, göçebe, uyum gücü yüksek bir insan tipinin yükselişidir. Demokratikleşme, ortalama insanı vasatlaştırırken istisnai bireyleri daha güçlü kılar. Bu süreç farkında olmadan tiranların yetişmesine de zemin hazırlar; bu tiranlık yalnız politik değil, tinsel anlamda da olabilir.

İngilizler felsefi bir ırk değildir; Hume, Locke gibi isimler filozof kavramını düşürmüştür. İngiliz etkisi modern fikirleri (Fransızlar aracılığıyla) Avrupa’ya yaymış, bu da kıta kültürünü vasatlaştırmıştır. Nietzsche’ye göre Avrupa asaleti Fransa’nın, bayağılığı ise İngiltere’nin ürünüdür.

9- Nedir Asil Olan

Tarihte insan tipinin her yükselişi aristokratik toplumların ürünü olmuştur ve olacaktır. Bu tür toplumlar, hiyerarşi ve değer farklılıklarına inanır; kölelik gibi düzenler onların doğal parçasıdır. Aristokratik toplumun özünde mesafe duygusu vardır: üstün sınıf ile alt tabakalar arasındaki sürekli ayrım ve emir–itaat ilişkisi.

Asil sınıflar başlangıçta barbarlardır: fiziki olduğu kadar ruhsal güçleriyle de daha bütün, daha vahşi, daha iradeli insanlardır.

Yaşamın özü güç istemidir; sömürü, bastırma, ele geçirme gibi kavramlar bunun doğal ifadeleridir. Sömürü bir ahlaksızlık değil, yaşamın organik bir fonksiyonudur. Bu yüzden sömürücülüğün ortadan kalkacağı hayali, yaşamın kendisini inkâr etmek olur.

Efendi-ahlakı ve köle-ahlakı

Nietzsche iki temel ahlak tipi ayırt eder:

  • Efendi-ahlakı: İyi olan, gururlu, güçlü, kendine güvenen tiptir; fena olan ise korkak, kuşkucu, yalancı, kölece ruhlardır. Geleneğe, kıdeme, uzun süreli dostluk ve intikama değer verir.
    • Asil insan değerleri kendisi belirler, bolluk ve güç fazlası duygusundan hareket eder. Yardımı merhametten değil, taşan güçten verir.
    • Kendi gücüne, disiplinine, sertliğine saygı duyar; merhameti ve “başkası için yaşama” ahlakını küçümser.
  • Köle-ahlakı: “İyi” ve “kötü” karşıtlığı, yararlılık ölçütünden doğar. Kötü olan, tehlikeli ve güçlü olandır; iyi olan ise zararsız, merhametli, sabırlı, alçakgönüllü kişidir.
    • Köle-ahlakı acı çekenlerin ve güçsüzlerin değeridir; güçlülerin erdemlerine kuşkuyla bakar.

Yüksek kültürlerde bu iki ahlak genellikle birbirine karışır, yanlış anlaşılır veya aynı ruhta yan yana bulunur.

Sıradanlaşma

Asil insan için kibir kavranması güçtür; çünkü o, kendi değerini doğal bir hak olarak görür. Kibir ise köle kökenli bir kavramdır: başkalarının iyi/kötü yargısına boyun eğme içgüdüsünden doğar.

Aristokratik topluluklar zorlu koşullar altında, hoşgörüsüz, sert, kendi tiplerini koruyan yapılardır. Refah geldiğinde çeşitlenme ve yozlaşma başlar; bireycilik, lüks, sapma, tip çözülmesi ortaya çıkar.

Asil kökenli kişi, rütbe içgüdüsü taşır; saygı nüanslarından zevk alır. Kutsal ve değerli olan karşısında durmayı bilir. Asil ruh, egoizmini doğal ve adil görür; eşitlerle ilişkide incelikli bir karşılıklılık gözetir.

Geç uygarlıkların eğilimi, kendini küçültme ve sıradanlaşmadır. Ortak deneyim, ortak dil ve ortak yaşantı insanları birbirine yaklaştırır; bu yüzden sıradan tipler avantajlıdır, seçkin olanlar ise yalnız kalır.

Doğal eğilim benzer olana, ortalama olana doğru gidiştir.

Asil İnsanlar Üzerine bazı aforizmalar

  • Derin acı çekmiş insanlar ayrıksıdır; acı seçkin kılar ama aynı zamanda kılık değiştirmeyi zorunlu kılar.
  • Büyük hedeflere yönelenler çevresindekileri araç, engel veya geçici durak olarak görür. Bekleyen kişi, çoğu kez artık çok geç duygusuyla karşılaşır.
  • Derin hüzünlüler mutluluğu kıskanarak tutar, çünkü geçici olduğunu bilirler.
  • Asil kişi çoğu kez kendini tanımaktan kuşku duyar; kendine dair kesin hükümlere isteksizdir.
  • Derin düşünür, yanlış anlaşılmaktan çok anlaşılmaktan korkar.
  • Filozof, sürekli olağanüstü deneyimlere maruz kalan, tehlikeli, bazen kendinden kaçan bir kişidir.

Nietzsche, Dionysos’u hem baştan çıkarıcı hem de dönüştürücü bir tanrı-filozof olarak sunar. Dionysos insanı daha güçlü, daha kötü, daha derin ve daha güzel kılmak ister. Bu tanrı, utanma duygusundan yoksun, çıplak gerçeği seven ve insana labirentlerde yol bulma yeteneği kazandıran bir figürdür.

Yüksek Dağlardan Son Şarkı

Kitap bir şarkı ile biter. Tahmin edersiniz ki metaforlarla bezelidir bu şarkı.

Öğle ve yaz bahçesi metaforları yaşamın doruğu kendini aşma anını ve olgunlaşmayı işaret eder. Böyle bir ortamda dostlarını çağırır. Fakat onlar geldiğinde tanıyamaz. Hem kendi dönüşümüne hem de başkalarıyla olan bağın bu değişimde kopuşuna göndermedir. Kendini aşma yolculuğu yalnızdır (dağ metaforu). Buraları aşabilmek çeviklik ve avcı uyanıklığı ister.

Eski dostlar artık yalnızca dost hayaletleridir. Bu sürekli dönüşümde ancak kendisi de dönüşenler akraba kalır bana. Bağlar durağan değil, dönüşümle korunur.

Sonra ikinci bahar gelir yeniden gençleşmiş bir yaşam kıvamıdır. Burada geçmişten kopuş, geleceğe açık olmakla mümkündür. Burada ışık ile karanlığın düğününden ben gelişim sürecinden karşıtların zamanla uzlaştığına bir referans görüyorum. (Hegelci Diyalektiği çağırıştırır ama bu bir kutlama anıdır burada).