Quentin Meillassoux – Sonluluğun Sonrası – Özet

Quentin Meillassoux’nun 2006 yılında yayımlanan Sonluluğun Sonrası adlı eseri, çağdaş felsefede spekülatif dönüş olarak anılan akımın öncüsü olmuş, özellikle post-Kantçı düşünceye yönelttiği radikal eleştirilerle geniş yankı uyandırmıştır.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

1. Evveliyat

Birincil ve ikincil nitelikler ayrımı (Descartes, Locke) artık skolastik bir ayrıntı gibi görülse de bu ayrımın düşüncenin mutlakla ilişkisini kavramak için önemlidir. Örneğin, bir mumun parmağı yakması durumunda acının mumda değil, parmakta hissedildiğini düşünürüz. Aynı şekilde, tat, renk, ses gibi duyusal nitelikler de şeyin kendisinde değil, özne ile şey arasındaki ilişkide ortaya çıkar. Bu nedenle klasik filozoflar bu tür niteliklere ikincil nitelikler der. Birincil nitelikler de (uzunluk, şekil, hareket gibi) şeyden ayrılmaz sayılır. Burada mesele, birincil niteliklerin nesnede mutlak olarak var olduğuna dair inançtır.

Kant felsefesinde ise düşünce, nesnenin kendinde bir özelliği olduğunu öne sürdüğünde bile onu ancak kendi için düşünür. Bu yüzden düşünce hiçbir zaman kendinden çıkıp nesnenin arkasından dolaşarak onu apansız kendiliğinde yakalayamaz.

Yani düşünce, varlıkla yalnızca bir korelasyon içinde ilişki kurabilir. Korelasyonculuk, hem dogmatik realizmi (özdekçi) hem de öznel idealizmi (özneci) aşmak ister. Bu düşünce sisteminde öznelerarasılık (inter-subjectivity) nesnelliğin kıstası haline gelir, Ve bu yeni paradigma artık nesnelliği, herkesçe evrenselleştirilebilir temsiller olarak anlar.

Modern Felsefenin Kimyası: Korelasyonel Dans Adımı

Modern felsefede korelasyon artık tözden daha öncelikli bir felsefi problemdir. Bilinç ve dil, 20. yüzyılın iki ana korelasyon mecrasıdır. Felsefenin eksenine oturan bu iki mecra, hem dünyayı kuşatır hem de bizi içine hapseder.

Korelasyonculuk düşünceden bağımsız bir dışarının varlığını reddederken onun yerine geçecek güçlü bir dışarılık düşünememektedir. Meillassoux burada şunu önerir:

  1. Duyusal olan özellikler yalnızca bir özne-nesne ilişkisi olarak vardır.
  2. Buna karşın, nesnenin matematikselleştirilebilir nitelikleri özneyle ilişkiden bağımsız olarak var olabilir.

Varsayalım düşünceden bağımsız bir dışarısı yok: Modern bilim, evrenin yaşı, yeryüzünün oluşumu gibi, yaşamdan ve bilinçten önceki olgular hakkında beyanlarda bulunabilir. Düşünceden ve insandan önceki dünyaya evveliyat, bu dünyanın izlerini ise arkhe-fosil dersek; bu tarz beyanlar, korelasyoncu düşünceyle doğrudan çelişir. Halbuki bu tür bilimsel beyanlar özne tarafından deneyimlenmemiş olsa da, doğru olma iddiası taşıyabilirler.

Eğer evveliyat beyanları anlamlıysa korelasyonculuk nasıl bir açıklama sunar?

Korelasyoncu filozof, evveliyata dair bilimsel beyanların içeriğine doğrudan müdahale etmez. Ancak, bu beyanlara her zaman küçük ama çok önemli bir şerh düşer: X olayı insanın ortaya çıkışından şu kadar yıl önce meydana geldi… elbette insan için. Bu şerh, korelasyonculuğun epistemolojik sadakatini ve transandantal tutarlılığını koruma biçimidir. Bunun ötesinde korelasyonculuğun savunularına bakarsak:

1. Savunma: Tanıksızlık (Husserl): Tanıksız olaylar korelasyonculuk için sorun değildir; çünkü Husserl’in taslak halinde veriliş kavramı zaten verilmiş olanda daima bir gedik olduğunu kabul eder. Ancak Meillassoux’a göre Evveliyat, tanıksız bir olaya değil, verilişsiz bir olaya referansta bulunur.

2. Savunma: Transandantal Düzey ve Koşulların Zamansızlığı (Kant): Burada ampirik olan ile transandantal olanı karıştırıyorsunuz! der. Transandantal özne bir varolan değildir, bu nedenle zamana tabi değildir. Dolayısıyla, bilimsel bilgiye olanak tanıyan transandantal koşulların, evveliyat gibi zamansal olaylarla ilişkilendirilmesi bir tür kategori hatasıdır. Fakat Meillassoux’a göre transandantal özne evet nesne tarzında varolmaz; ama mevcuttur. Ve mevcudiyeti, bedenlenmeye muhtaçtır. Yani Transandantal özne bedensel bir kalıplaşmayla mümkündür. Bir anlamda Transandantal, transandantal olmayandan doğmak zorundadır.

Dolayısıyla bilim, sadece özne-nesne korelasyonlarına değil, korelasyonları önceleyen bir uzam-zamana da erişebilir. Sonuç olarak Evveliyat problemi, Kant sonrası felsefenin cayılmaz kabul ettiği kararları yeniden gözden geçirmeyi gerektirir. Bu felsefeye, modernitenin kaybettiği Büyük Dışarısı fikrini yeniden kazandırma imkânı verir.

2. Metafizik, Fideizm, Spekülasyon

Evveliyatı düşünmek aslında düşüncenin bağımlı olmadığı bir varlık düzeyini (verilmemiş bir dünyayı) düşünmektir. Yani mesele düşüncenin, kendisinden bağımsız bir mutlak’a nasıl ulaşabileceğidir.

Başa gidersek, Descartes’ın ontolojik argümanı; Tamyetkin bir Tanrı’nın zorunlu varlığını kabul ediyordu. Korelasyonculuk bu Descartesçı akıl yürütmeyi iki şekilde çürütür:

  1. Gevşek Korelasyonculuk (Kantçı model): Kant’a göre, bir varlığın kavramı, onun varlığını zorunlu kılmaz. Var olmak, hiçbir zaman bir kavramın yüklemi olamaz. Bu nedenle Tanrı’nın tanımının varlık zorunluluğunu içerdiğini düşünmek, mantıksal bir hata (kategoriyel bir kayma) olur.
  2. Sıkı Korelasyonculuk (Çağdaş model): Kant’ın bile düşünülebilir saydığı kendinde-şey, aslında düşünülemezdir. Biz yalnızca düşünceye verilmiş olanla ilişki kurabiliriz.

Sıkı korelasyonculuk aslında bu cevabıyla özne-nesne ilişkisinin kendisi mutlaklaştırılır. Böylece, her şeyin bir bilinçle ilişki içinde olması gerektiği savunulur. Nietzsche, Deleuze, Hegel gibi düşünürler farklı özne türleri (irade, güç istenci, yaşam vb.) üzerinden bu korelasyonel mutlakçılığın birer örneğidir.

Korelasyonculukta olgusallık (Facticite) denen bir kavram vardır. (Çevirmen bu kavramın türevlerini olgululuk olarak çevirmiş, ben özetimde anlamı budama pahasına da olsa daha anlaşılık kelime olarak olgusallığı kullanacağım). Olgusal şeyler vardır ama zorunluluklarını temellendirilememekteyizdir. Örneğin, biz mantık yasalarının değişmez olduğunu biliriz ama neden öyle olduklarını bilemeyiz; bu yüzden bu yasalar mutlak değil, olgusaldır.

Başka bir örnek olarak; çelişmezlik ilkesini de bu bağlamda ele alıdğımızda sıkı korelasyonculuk açısından bu ilke bile sadece bizim düşünememe kapasitemize dayanır; yani çelişik bir şeyi düşünemediğimizin olgusudur. Bu çelişkili şeylerin mutlak olarak var olamayacağını temellendirmez.

Bu izlek enteresan bir yere gider: Sıkı korelasyonculuk için aklın sınırını aştığını iddia eden inançsal veya mitik söylemler, bu aşım nedeniyle de dışarıdan eleştirilemeyecek iddialar haline gelir (Felsefe kendi bacağına sıkar). Bu Fideist bir tandans yaratır. (Fideist, inancın akıldan bağımsız olduğunu veya bazen gerçeğe ulaşmada akıldan üstün olduğunu savunan bir felsefi yaklaşımdır)

Son yüzyılın iki büyük düşünürü Wittgenstein ve Heidegger bu bağlamda fideizmin (inanca üstünlük tanıyan düşünce biçimi) çağdaş mirasçılarıdır.

Her iki düşünür de mutlak bir varlık hakkında bilgi verilmesini değil, bu varlığın mistik olarak gösterilmesini mümkün sayarlar.

Paradoksal bir şekilde Korelasyonculukla gelen metafiziğin sonu, tüm mutlak iddialarını akıldan kovacağım derken, dinsel olanın coşkulu bir geri dönüşü halini almıştır. Bu nedenle Meillassoux, modernliğin sekülerleşme değil, aksine dinselleşme olduğunu ileri sürer. Çünkü Tanrı’nın varlığını temellendiren rasyonel argümanlar çöktüğünde her türlü inanç, sadece inanılıyor olması ile meşruiyet kazanır. Bu nedenle, bugünkü dünyada her inanç eşit derecede meşrudur, çünkü hiçbiri rasyonel temellendirme gereksinimi taşımazlar.

Bu durumu aşmak için Meillassoux’un çağrısı: Ne dogmatik metafiziğe ne de kör fideizme teslim olmadan; yeni bir Mutlak varolan (Descartes’ın tanrısı gibi) olmadan bir mutlak fikri geliştirilmektir. Öyle bir mutlak zorunluluk düşünmeliyiz ki onunla birlikte mutlak zorunlu olan hiçbir şey düşünmek durumunda kalmayalım.

3. Olgusallık İlkesi (Factualite)

Meillassoux üç temel varsayımı kabul ederek başlar:

  1. Evveliyatın düşünülebilir olması, ancak bir düşünceden bağımsız mutlakın düşünülebilir olmasıyla mümkündür.
  2. Ancak bu mutlak, dogmatik olmamalıdır (yani zorunlu bir varlık falan olmamalıdır).
  3. Korelasyonel döngü kırılmalıdır; çünkü bu her tür mutlakı iptal eder.

Dolayısıyla felsefenin yeni bir mutlak kavramına ihtiyacı vardır.

Olgusallık neden (korelasyoncuların dediği) düşüncenin sınırlılığı değil de, şeylerin kendisinin ebedi özelliği olmasın? Klasik felsefede Olgusallık (yani nedenini temellendirememe) cehaletin bir sonucu, düşüncenin sınırlılığıdır. Meillassoux için ise Nedensizliğin kendisi, şeylerin mutlak bir ontolojik özelliğidir.

Başka bir deyişle:

  • Hiçbir şey, var olmak ya da belli bir şekilde var kalmak için nedene sahip değildir. Yeter neden ilkesi (her şeyin bir nedeni olduğu görüşü) iptal edilir.
  • Doğa yasaları da mantık yasaları da dâhil olmak üzere, her şey nedensizce başka hale geçebilir. Olgusallık, dünyanın nedensizliğidir: Mutlak nedensizlik.

Meillassoux bunu spekülatif realizm olarak adlandırılır. Tüm varlıkların nedensizliği, evrensel ve mutlak bir ilkedir. Her şeyin başka türlü olabileceği, dogmatik bir zorunluluğun değil, mutlak bir olgusallığın ifadesidir.

Bu, felsefede kökten bir dönüşüm önerir: Tanrı’nın zorunlu doğası veya şeylerin belirlenmişliği yerine, artık felsefenin merkezine nedensizlik ve şeylerin mutlak olumsallığı yerleştirilir. (Olumsallık, bir şeyin hem var olmasının hem de yok olmasının mümkün olduğu, yani “öyle de olabilirdi, böyle de olabilirdi” durumunu ifade eder).

Artık bir zorunlu varlık değil, bir zorunsuzluk ilkesi savunulmaktadır: Hiçbir şeyin başka türlü değil de böyle olması ve böyle kalması için bir nedeni yoktur. Bu, nedensizlik ilkesinin mutlak doğruluğudur. Ona göre, her şeyin varlığı ya da süregidişi nedensizdir. Bu görüş bizi Kaos’un mutlaklığına götürür: Her şeye, hatta akla hayale gelmeyene bile muktedir olan bir kaos.

Peki Her şey olanaklıdır demek bir bilgi midir, yoksa katıksız bir cehalet mi? Korelasyoncu için bu sadece cehalettir: Ama spekülatif felsefe için bu temel bir bilgidir: Her şey meydana gelebilir; ama zorunlu hiçbir şey meydana gelemez. Zorunlu olan yalnızca zorunsuzluktur. Var olması zorunlu olan hiçbir şey var olamaz.

Bu Kaos’un mutlaklığında bile kendi kendine getirdiği sınırlardır. Bu, spekülatif düşünceye nedensizlik hakkında akıl yürütme olanağı sağlar. Bu yaklaşım, felsefeye mutlak hakkında konuşma, ama bunu dogmatik olmayan yollardan yapma imkânı verir.

Kendinde’nin Mevcudiyetinin Zorunluluğu

Meillassoux Leibniz’in ünlü sorusuna “Neden hiçbir şey değil de bir şeyler var?” yanıt arar. Bu yanıt fideist ya da metafizik bir neden üzerinden değil, nedensizlik ilkesi temelinde savunulmalıdır. Çözüm, Tanrı’ya yükselmemeli, hatta onun yokluğunu hatırlatmalıdır. Bu sorunun cevabı dramatik değil düş kırıcı olmalıdır. Sorunun yüceltilmesi değil, önemsizleştirilmesi gerekir.

CEVAP: Hiçbir şeyden ziyade bir şeylerin mevcut olması zorunludur; çünkü, olmamasından ziyade, bir şeylerin mevcut olması zorunlu olarak olumsaldır. Olanın olumsallığının zorunluluğu, olumsal olanın varoluşunun zorunluluğunu dayatır.

MESELA: Düşün ki dünya bir zar atma oyunu gibi. Ne atarsan at, sonuç her zaman rastlantısal çıkar. Ama bir şey kesin: Zarın mutlaka düşmesi lazım. Hiçbir atış olmaması imkânsızdır. İşte Meillassoux’ya göre, evren de böyle: Neyin çıkacağı belli değil, her şey rastlantıya bağlı; ama mutlaka bir şeyin çıkması, bir şeylerin var olması zorunludur. Hiçbir şey olmaması diye bir ihtimal yok. Yani Olumsallığın kendisi zorunludur.

4. Hume Problemi

Eğer olanın böyle olmasının mutlaka bir nedeni olması gerektiğine inanırsak, dini bir inanç biçimini (bilinemeyecek ama inanılması gereken bir nedeni) kabul etmiş oluruz. Böyle bir inanç, bilinemezliğe teslim olur ve metafiziğin yerine dine özgü bir teslimiyet gelir. Bu nedenle metafizik ile fideizmden çıkarak bakışımızı nedensizliğe çevirmemiz gerekir.

Fizik yasalarının olumsal (contingent) olduğunu savunmak, ilk bakışta saçma görünür. Çünkü bu, doğa yasalarının herhangi bir neden olmaksızın değişebileceği anlamına gelir. Eğer gerçekten böyle olsaydı, her gün doğanın keyfi değişimlerinden korkmamız, geceyi sağ salim atlattığımıza sevinmemiz gerekirdi. Bu kadar dengesiz bir dünyada yaşadığımızı düşünmek saçma olurdu.

Ancak Meillassoux şöyle der: Olumsallık, her an keyfi değişim olacağı anlamına gelmez. Yasalar nedensizce değişebilirler; fakat bu onların sürekli değişmesini gerektirmez. Biz, doğa yasalarının kararlı olamayacağını değil, zorunlu olmadıklarını savunuyoruz. Yasaların değişmeden kalmaları da, nedensiz değişmeleri gibi mümkündür.

Bu tartışma bizi Hume Problemi‘ne götürür. Aynı nedenlerin, gelecekte de aynı sonuçları doğuracağını ispat edebilir miyiz? Hume, buna hayır der. Çünkü deneyim, yalnızca geçmişi bildirir; geleceği garanti etmez. Hume bu yüzden nedenselliğe olan inancımızın alışkanlığa dayandığını söyler.

Kant, Hume’a cevaben Deneyimin olanaklılığının, fenomenlerin belli zorunlu bağlarla düzenlenmesine bağlı olduğunu söyler. Eğer doğada sebepsellik olmasaydı, dünya temsil edilemez, bilinç inşa edilemezdi. Yani Nedensellik, bilinçli deneyimin koşuludur.

Öte yandan Meillassoux Nedensellik zorunlu olmadan da bilincin mümkün olduğunu savunur. Fizik yasaları kararlılığa sahiptir (consistent) ama bu kararlılık, zorunluluğu ispatlamaz. Yani Kant’ın “kararlılık → zorunluluk” çıkarımının yanlıştır. Kararlılık fenomenal dünyanın bilimsel bilgi için yeterli koşuludur; zorunluluk ise gereksiz ve gizemli bir fazlalıktır.

Burada temelde sorunlu bir sıklık çıkarımı vardır: Eğer doğa yasaları zorunlu değilse, yani nedensizce değişebiliyorlarsa, sıklıkla değişirlerdi. Ama onlar kararlı. Öyleyse doğa yasaları zorunludur. Halbuki Yasaların kararlılığından onların zorunluluğuna geçiş, örtük bir olasılık mantığına dayanır (Vernes). Yani oyuncunun hep aynı yüzü gelen zarın hileli olduğuna hükmetmesi gibi, düşünce de hep aynı sonucu veren fizik yasalarının zorunlu olduğuna hükmeder.

Bu noktada Alain Badiou ve onun Varlık ve Olay adlı eserinden ilhamla Meillassoux, Cantor’un sonluötesi (transfini) kavramını temel alarak şunu savunur: Düşünülebilirlerin toplamı yoktur. Toplam bir düşünülebilen kümesi olmaz ise olasılık mantığı da çöker.

Açarsak: Cantor’un ortaya koyduğu matematiksel gerçeklik şudur: Herhangi bir kümenin (A), alt kümelerinin (parçalarının) kümesi (P(A)) her zaman A’dan daha büyüktür. Dolayısıyla, tüm düşünülebilirlerin toplamı (yani olanaklı evrenlerin toplam kümesi) düşünülemezdir. Oysa sıklık çıkarımındaki olasılık mantığı, olanaklıların bir toplam oluşturduğunu varsayar. Bu durumda, zorunlulukçu çıkarımı devre dışı bırakmak mümkündür.

Doğa yasalarının olumsal olduğunu düşünmek, dünyayı rastgele ve kaotik görmek anlamına gelmez. Zorunluluğun yerine olumsallığı koymak, gizemlerden arınmış, akla uygun bir evren kavrayışı üretir.

5. Batlamyus’un İntikamı

Baştaki soruay dönersek: Dünya ile herhangi bir insani ilişki biçiminin öncesine tarihlenen bir veriyi konu alan bilimsel bir beyanı nasıl anlamalıyız? Bu yalnızca insan öncesi olayları değil, insan sonrası olası olayları da kapsayabilir. Meillassoux, bu tür söylemlere art-zamanlı (dia-chronicité) der; yani düşünce ile varlık arasında zamansal bir aralık içerirler.

Bu art-zamanlı söylem biçiminin en önemli kaynağı Galileci devrimdir. Daha önce de doğa hakkında, örneğin mitolojik anlatılarda insan öncesi olaylar anlatılmıştı; ancak Galilei’nin başlattığı süreçle bu beyanlar ilk defa doğrulanabilir hipotezler haline gelmiştir. Bu beyanların bilgi üretimine dair rasyonel araçlarla tartışılabilir hale gelmiştir. Galilei’nin doğanın yalnızca durağan biçimlerinin değil, hareketin bizzat kendisinin de matematiksel olarak kavranabileceğini göstermesi doğayı tümüyle matematikselleştirebilir kılmıştır.

Bu gelişme insanın epistemolojik konumunu da dönüştürür: artık dünya insandan bağımsız olarak kavranabilir hale gelir. Descartes, Galilei’nin açtığı bu yolu teorik olarak sistemleştiren kişidir. Bu noktada Kant’ın yaklaşımı da bir karşı-devrimdir. Kant buna Kopernik devrimi dese de Meillassoux’ya göre bu gerçekte bir Batlamyusçu karşı-devrimdir (İnsan merkezli evren anlayışı atıfı). Çünkü Kant, nesnelerin bilgiye göre düzenlendiğini savunarak öznenin merkez rolde olduğunu yeniden tesis etmiştir. Yani ileri değil geri gidilmiştir.

Günümüzde bilim düşünceden bağımsız bir dünyayı ortaya koyarken, felsefe bu bağımsızlığı yeniden düşünceye tabi kılmaya çalışmaktadır. Bu durum, felsefenin bilimle kurduğu ilişkiyi derin bir şekilde sorunlu hale getirir: Bilimi anlamaya çalışırken, aslında onun sunduğu bilgi imkanlarını kavrayamaz hale gelmiştir.

Bilim, metafizik sistemlerin terk edilmesini ister; ama asıl kasıt belirli bir gerçekliğin başka türlü olamayacağını öne süren her bilgi biçiminden vazgeçmektir. Bir diğer buyruk da, düşünceden bağımsız bir dünyanın mümkünlüğüne anlam vermektir.

Meillassoux’nun çağrısı açıktır: Felsefe, Kant’ın ardından içine düştüğü korelasyoncu kapanı terk etmeli; düşüncenin düşünceden bağımsız bir gerçekliği düşünebilme yeteneğini yeniden keşfetmelidir. Bu, metafiziğe geri dönüş değildir. Aksine, matematiksel düşünce aracılığıyla metafizik-dışı bir mutlak üzerine düşünmeyi mümkün kılacak spekülatif bir materyalizm inşasıdır.