Hannah Arendt – Kötülüğün Sıradanlığı – Özet

Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı adlı eseri, 1963 yılında yayımlanmış ve Nazi bürokratı Adolf Eichmann’ın 1961’de Kudüs’te görülen davasını konu edinmiştir. Arendt bu kitabında, Eichmann’ın ne bir canavar ne de patolojik bir nefretle hareket eden biri olduğunu, aksine, düşünme yetisini kullanmayı reddeden, kurallara uyan sıradan bir insan olduğunu savunur.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

1. Adalet Evi

Kudüs’teki Eichmann duruşması bir tiyatroya benzemektedir. Mahkeme Başkanı Moshe Landau, savcının mahkemeyi şova dönüştürme çabasına karşı elinden geleni yapar. Savcı Gideon Hausner, Başbakan Ben-Gurion’un görünmez sesi gibidir. Duruşma boyunca sürekli kamuoyuna seslenir, basın toplantıları düzenler, televizyona çıkar.

İlk haftalarda mahkeme salonu dünyanın dört bir yanından gelen gazetecilerle doludur. Ancak ilgi hızla azalır. Bunun üzerine izleyici kitlesi değişir: artık hedef kitle hikayeyi bilmeyecek kadar gençlerdir. Duruşmanın amacı artık bu kişilere Yahudi olmayanların arasında yaşamanın ne demek olduğunu göstermek olur.

Savunma avukatı Dr. Servatius, nadiren itiraz eder. Bu duruşma, Arendt’in gözünde, adalet ile siyasi gösteri arasındaki kırılgan dengeyi simgeler. Ve tüm bu teatral, politik, hukuki karışıklıkların ortasında hâlâ cevaplanması gereken tek soru vardır: Adolf Eichmann, ne yaptı?

2. Sanık

Adolf Eichmann Buenos Aires’te yakalandıktan sonra İsrail’e götürüldü ve 1961’de Kudüs’te mahkemeye çıkarıldı. Hakkında Yahudi halkına ve insanlığa karşı suç işlemek gibi 15 ayrı suçlama vardı. Ancak Eichmann kendince suçsuzdu çünkü:

  • Kendisini yalnızca emirlere uyan bir görevli olarak görüyordu.
  • Nazi yasaları çerçevesinde hareket ettiğini, dolayısıyla hukuka karşı değil, en fazla Tanrı’ya karşı suçlu olabileceğini ileri sürüyordu.

Savunma, Eichmann’ın sadece emir eri olduğu, başaramazsa asılacağı ama başarırsa nişanlarla ödüllendirileceği bir sistemde hareket ettiğini savundu. Ayrıca Eichmann, suçlamaların merkezindeki katliamla doğrudan ilgisi olmadığını, bir Yahudiyi bile öldürmediğini ısrarla vurguladı.

Eichmann, kendisini sadece bir çarkın dişlisi olarak görüyordu. Ancak şöyle bir çelişki vardı:
Eichmann, yapılanları inkar etmiyor, ancak bunları suç olarak da görmüyordu. Pişmanlık duymadı. Emirleri yerine getirmeseydi vicdan azabı çekeceğini söylüyordu.

Birçok psikiyatrist, Eichmann’ın tamamen normal, hatta hoş bir insan olduğunu raporladı. Yani Eichmann ne bir deli ne de sadistti. Hiçbir zaman fanatik antisemit olmadığını da ısrarla vurguladı; hatta ailesinde Yahudiler vardı, bir Yahudiye yardım ettiği örnekleri anlattı.

Yargıçlar, Eichmann’ın bazı yalanlarından yola çıkarak onun tüm beyanlarını geçersiz saydı. Fakat Arendt’e göre bu, büyük bir ahlaki ve hukuki meseleyi ıskalamak anlamına geliyordu. O bir canavar değil, bir “normal insan” olarak işlediği suçlarla kötülüğün sıradanlaştığı bir sistemin ürünü idi.

Kötülük, çoğu zaman nefretle değil, düşünmeden, körü körüne itaatle yapılır.

3. Yahudi Meselesi Uzmanı

1933’ten itibaren Yahudiler kamu görevlerinden çıkarılır; ancak 1938’e kadar özel sektöre pek dokunulmaz. O dönemde Nazi yönetimi, Yahudi düşmanlığını yalnızca ideolojik değil, ekonomik ve politik kaygılarla da şekillendirir.

Bu süreçte Eichmann, müthiş bir bürokrattır: örgütlemek ve müzakere konularında ustadır. Ancak tüm bu teknik başarılar, nihayetinde insanları yok etmek üzere kurulmuş bir sistemin parçalarıdır. O, suçlarını inkar etmez; ancak bunları görevinin rutin işleri olarak görür.

Arendt’e göre Eichmann ne bir canavar ne de bir soytarıdır. Asıl korkutucu olan, onun düşünmeyi reddeden sıradan biri olmasıdır.

4. Birinci Çözüm: Sürmek

Viyanada göç işlerini koordine eden Eichmann’a göre çözüm, Yahudilere sağlam bir toprak vermekti. Bu doğrultuda yürüttüğü çalışmaları memnuniyetle yaptığını söyleyen Eichmann, bunu bir tür insani misyon gibi sunuyordu. Hatta kendisinin yüz binlerce Yahudinin kaçmasına yardımcı olduğunu iddia ediyordu. En büyük Yahudi katillerinden biri olarak tarihe geçecek bu adam, başta Yahudilerin Avrupa’dan kurtarılması için uğraşmıştı.

Arendt’e göre Eichmann, ne iddia makamının öne sürdüğü kadar büyük bir figürdür, ne de savunmanın çizdiği kadar yardımsever biriydi. Durumda genel olarak sorumluluk alma konusundaki genel bir inkâr hâli mevcuttu.

Viyana’daki başarıları, Eichmann’ın kariyerinde hızla yükselmesine neden olmuştur. Göç ve tahliye konularında otorite kabul edilir, Ancak Evian Konferansı’nın başarısızlığı ve savaşın başlamasıyla göç olanakları tıkanır. Bu noktada göç, artık etkili bir çözüm değildir: Göç uzmanı olarak bu işin sonuna geldiğini fark eder.

5. İkinci Çözüm: Toplamak

1939’da, savaşın başlamasıyla Nazi rejimi hem totaliter hem de kriminal hale geldi. Aynı dönemde, SS Güvenlik Servisi (SD), Gestapo (Gizli Devlet Polisi) ve Adli Suç Polisi, Himmler’in emriyle Reich Güvenlik Merkez Bürosu (RSHA) altında birleştirildi. Eichmann da bu yapılanma içinde yer aldı.

SS’nin en belirgin özelliği, duygudan arındırılmış nesnellikti. Eichmann da bu zihniyete sahip olduğunu gururla belirtiyordu. Arendt, bunu avukat Servatius üzerinden örneklendirir: Servatius, gazla öldürmeyi tıbbi bir mesele olarak tanımlar. Hâkim buna itiraz ettiğinde, öldürme de tıbbi bir meseledir cevabını vermişti.

Eichmann göçle çözüm konusunda yaratıcı ama sonuçsuz projeler ortaya koymuştu (Nisko (Polonya) ve Madagaskar Planları). Sonuç olarak Nazi yönetiminin gözünde geriye kalan tek çözüm imhaydı. 1941’de Rusya’nın işgaliyle birlikte Nazi yönetimi artık imha aşamasına geçti. Eichmann’ın birimi sadece lojistik bir araçtı: Yahudileri ölüm kamplarına taşıyordu ve imha başka büroların denetimindeydi.

Eichmann’ın hatırladığı kadarıyla yaptığı işler, bowling oynamak ve sosyal davetlerde bulunmak kadar sıradandı; çünkü kötülük sıradandı. Bu kendi rolünün farkında olmayan bir taşra memurunun zihniyetini yansıtıyordu. Eichmann’ın kötülüğü şeytani bir sadizmden değil; düşünmeden, eleştirmeden, sadece görevini yapan bir memur zihniyetinden kaynaklanıyordu.

6. Nihai Çözüm: Öldürme

1941’de Eichmann, Gazla öldürme hazırlıklarına ve uygulamalarına tanık olur. Gördükleri onu şok eder ancak bu onun görevine devam etmesine engel olmaz. Hiçbir zaman görevden çekilmemiştir.

Mahkemede Eichmann’ın öldürme faaliyetlerinde cezai sorumluluğunun olup olmadığı tartışılır. Savunma, üstlerin emirlerine uymak ve ölüm tehlikesinden korunmak argümanlarını öne sürer. Ancak belgeler SS üyelerinin infaz görevinden çekilebildiğini, bunun ölüm cezasıyla sonuçlanmadığını gösterir. Sonuçta Eichmann emirleri yerine getirmeyi tercih etmiştir.

Nazi Almanyası’nda küçük ve sessiz bir grup insan (bazı işçiler, entelektüeller, hatta köylü gençler) vicdanları nedeniyle hiçbir şekilde Nazi Partisi’ne katılmamış veya emirleri reddetmiştir. Bu az sayıdaki kişi, Arendt’e göre, gerçek vicdanın ve direnmenin örnekleridir.

7. Wannsee Toplantısı

Eichmann’a göre dönüm noktası 1942’deki Wannsee Toplantısı idi. Bu toplantı, Nazi Almanyası’nın bakanlıklar düzeyinde Nihai Çözüm’e verdiği aktif desteğin resmi başlangıcını olmuştur. Tam o anda Eichmann suçluluk duygusundan kurtulduğunu iletir.

Toplantıdan sonra işler rutin hale geldi. Yahudiler toplanıyor, kayıt altına alınıyor, sarı yıldız takmaya zorlanıyor, doğuya tehcir ediliyorlardı.

Yahudi liderler, Böyle ölçekli politikaların uygulanmasında olmazsa olmaz hale geldiler: Judenrat (Yahudi Konseyleri), Yahudilerin listesini yaptı, mallarını teslim aldı, kolluk dağıttı, polis gücü oluşturdu. Arendt’e göre bu en karanlık olgulardan biridir. Kudüs Mahkemesi’nin bunu ortaya koymakta çekingen davranmıştır. Mahkeme “Neden isyan etmediniz?” sorusunu sorar ama aslında “Neden işbirliği yaptınız?” sorusunu hiç sormaz.

Naziler bu süreçte bazı Yahudileri ayrıcalıklı saydı; bu, hem Yahudilerin hem toplumun vicdanını rahatlatmaya yaradı: Theresienstadt, ayrıcalıklı Yahudiler için ayrılmış özel bir getto olarak kullanıldı.

8. Yasalara Bağlı Bir Vatandaşın Görevleri

Eichmann kendisini, emirleri yerine getiren yasalara bağlı bir vatandaş olarak tanımlıyordu. Yasaları çiğnemediğini, tam tersine yasa çerçevesinde davrandığını ısrarla söylüyordu. Bu nedenle kendisini sorumluluktan azade hissediyor ve bu duyguyla hareket ediyordu.

Arendt’e göre Nazi Almanyası’nda kötülük, görür görmez tanınan şey olmaktan çıkmıştı.

Yani Nazi hukuk sistemi, öldürmeyi normal ve yasal hale getirmişti. Vicdanın sesi susturulmuştu. Eichmann bu sistemin sadık bir uygulayıcısıydı. Ahlaki refleksi değil, bürokratik sadakati ön plandaydı.

9. Reich – Almanya, Avusturya ve Protektora

İlk büyük tehcir projeleri 1940’ta başladı. Bu projeler birer testin parçasıydı. Bu operasyonlarda Yahudilere sadece sahip oldukları her şeyi kapsayan bir feragatname imzalatıldı. Bu uygulamalar Yahudileri zorlamanın halktaki etkisini test etmek içindi. Naziler, bu operasyonlar sayesinde Yahudilerin hiçbir yerde istenmediği sonucuna vardılar.

13. Doğu’daki Katliam Merkezleri

Nazi rejimi için Doğu, geniş bir alanı kapsıyordu: Polonya, Baltık Devletleri ve işgal altındaki Sovyet toprakları. İddia makamı Yahudilerin en büyük acıyı yaşadığı bu bölgeleri merkeze alarak, önce burada olanları sergilemeye karar vermişti.

Tanıklar çoğunlukla Doğu’daki kamplarda yaşanan dehşeti anlatsa da, mahkeme, Eichmann’ın bizzat sorumluluğuna dair kanıt olmadığı sürece bu ifadeleri dikkate almadı. Ancak yine de mahkeme, Yahudilerin çektiği acıların büyüklüğünü tanıklar üzerinden seyirciye göstermek istedi.

Duruşmanın başında, savunmanın tarafsızlık eleştirilerine rağmen, hâkimler görevlerini haysiyetle yerine getirmeye çalıştı. Sonuçta mahkeme idam cezasını onayladı, ancak iddia makamını birçok noktada eleştirdi. Öte yandan Temyiz Mahkemesi, iddia makamının en uç iddiasını (Eichmann hiçbir üstten emir almamıştır… emirleri kendisi vermiştir) kabul etti. Arendt’e göre bu kararın itibarını zedeledi.

Arendt açısından kararla ilgili bazı sorunlu noktalar şunlardı:

  • Eichmann, doğrudan katliamlarda yer almadı; sadece raporları aldı ve özetledi. Katliamlar hakkında bilgi sahibiydi ama fiili katılımı kanıtlanamadı.
  • Yahudilerin Nakli (Ulaştırma):Eichmann, bazı durumlarda koordinasyon sağladı, ama örneğin Varşova Gettosu tahliyelerinde yer almadı.
  • Eichmann’ın, “Transportjuden” (nakil Yahudileri) üzerindeki uzmanlığı kabul edildi. Ancak kimi ölüme, kimin yaşama gideceğine karar veren kişi olmadığı da belirtildi.

15. Hüküm, Temyiz, İnfaz

Eichmann savaş sonrası kaçmıştı, Otto adıyla 4 yıl ağaç kesti, sonra İtalya’ya, oradan Arjantin’e gitti. 1960’da İsrail ajanları tarafından yakalandı. Şiddete başvurulmadan arabaya bindirilip gizlice bir eve götürüldü. Ardından Kudüs’te yargılanmaya başlandı. Avukatı Dr. Robert Servatius, Nürnberg duruşmalarından da tanınan biriydi. Duruşma 114 oturum sürdü. Sanık 15 maddelik iddianamenin büyük kısmından suçlu bulundu.

Kararda Hakimlerin şu tespiti dikkat çekicidir: Cinayet aletini kendi elleriyle kullanan katile yakınlık veya uzaklık sorumluluk açısından fark etmez. Bilakis uzaklaştıkça, sorumluluk artar.

31 Mayıs 1962 gecesi, Eichmann asıldı. Eichmann darağacına soğukkanlı ve kendinden emin çıktı. Son sözleri klişelerle doluydu: Çok yaşa Almanya, çok yaşa Arjantin, çok yaşa Avusturya! Sizi unutmayacağım. Son dakikalarda bile, ahlaki düşünce, pişmanlık veya farkındalık göstermedi.

Cesedi yakıldı, külleri İsrail karasularının dışına döküldü.

Sonsöz

Kudüs’teki duruşmanın İsrail tarafından tarihi kayıt oluşturma aracı haline getirilmesi, Arendt’e göre hukukun temel ilkelerine aykırıdır. Mahkemenin görevi yalnızca suçlamaları değerlendirip yasalara uygun hüküm vermek olmalıdır.

Davaya yönelik Eleştiriler üç başlıkta toplanıyordu:

  1. Geçmişi etkileyen yasayla yargılanması: Arendt, soykırım gibi önceden bilinmeyen bir suç söz konusuysa, yeni yasalarla yargılama gerektiğini savunur.
  2. İsrail’in yetkisi ve Eichmann’ın kaçırılması: Mahkemenin yargılama yetkisi ve İsrail’in Eichmann’ı kaçırması uluslararası hukukun ihlaliydi. Bu yasal değil, ama çaresizlikten kaynaklı bir gereklilikti.
  3. Eichmann’a yönelik suçlamaların Yahudi halkı ile sınırlanması: Mahkemenin yalnızca Yahudileri esas alması, bu suçun evrensel niteliğini gölgede bırakmıştır.

Arendt’in temel eleştirilerinden biri, Kudüs mahkemesinin uluslararası bir mahkemenin yerine geçmeye çalışmasıdır. Çünkü suç tüm insanlığın düşmanına karşı işlenmiştir ve ancak bütün insanlığı temsil eden bir mahkeme bu konuda hüküm verebilir. Bu nedenle İsrail, duruşmayı başlatmakta haklı olsa da hüküm vermekten feragat etmeli, delilleri Birleşmiş Milletler’e taşımalıydı.

İsrail için bu dava başka bir anlam da taşıyordu: Yahudiler ilk defa kendi halklarına karşı işlenmiş suçları yargılama hakkını kullanıyordu.

Arendt’e göre Kudüs Mahkemesi üç temel meselede başarısız oldu:

  1. Kazananın mahkemesi olması nedeniyle Tarafsızlık ilkesi zedelendi.
  2. İnsanlığa karşı Soykırımın emsalsizliği yeterince vurgulanamadı.
  3. Mahkemenin en büyük hatası, savunmanın tanık çağırma hakkını reddetmesiydi. Bu, hukuki meşruiyeti ciddi şekilde sarsan bir uygulamaydı.

Bu nedenlerler bu duruşma meşru bir emsal değildir. Oysa böyle suçların tekrar edilmemesi için uluslararası hukukta net tanımların ve mahkemelerin olması gerekir.

Kötülüğün Sıradanlığı

Bunun yanında asıl dikkat çekilen sorun; Eichmann gibi birçok insanın olması ve hepsinin de dehşet verici biçimde normal olmasıydı.

Eichmann, emirleri sorgulamadan yerine getiren bir bürokrattı. Arendt’e göre o bir sadist değil, düşüncesiz bir adamdı. Bu durum, modern çağda kötülüğün yayılma biçimini anlamak açısından temel bir kavram olarak kitapta açımlanır.