Keiji Nishitani – Din ve Hiçlik – Religion & Nothingness – Özet

Keiji Nishitani’nin Religion & Nothingness – Din ve Hiçlik (1982) adlı eseri, din felsefesi alanındaki önemli eserlerden biridir. Nishitani, Kant, Heidegger ve Nietzsche gibi Batılı düşünürlerle derinlemesine ilgilenirken, onları Zen Budizmi ve Sūnyatā (boşluk) kavramıyla diyaloğa sokar. Eserin önemi, sadece Doğu ile Batı arasında köprü kurmakla kalmayıp, modern insanlığın varoluşsal krizlerine yanıt vermek için dönüştürücü bir felsefi yol sunmasında yatmaktadır.

Ben bu eseri Philosophize this podcastindeki şu bölümünde duymuştum. Türkçeye çevrilmediğini görünce ingilizce versiyonundan okudum. Özet notlarımı sonradan türkçeye çevirdim. Kitap, Batı felsefesinin bugünkü düşünsel çıkmazlarına doğu felsefesinden cevap arayışı. Fakat doğu felsefelerinin kavramları bence yazılı dilde çok havada kalabiliyor; tahminim (deneyimlemedim) tafekkür ve pratik edildikçe zamanla anlaşılabiliyor. Umarım özet notlarım biraz fikir verir.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

DİN NEDİR?

Din nedir? Ya da neden dine ihtiyacımız var? Birisi böyle bir soru soruyorsa, bu, dinin henüz onun için bir gereklilik haline gelmediğini gösterir. Ancak paradoksal olarak, dinin doğası gereği, tam da böyle bir kişi için gerekli olması kaçınılmazdır. Din tam da ona ihtiyaç duymadığını düşünenler tarafından ihtiyaç duyulur. (Bu soru bağlamında ayrıca Ali Şeriati’ni dinler tarihini öneririm).

Din, yalnızca sosyal düzen, kamu ahlakı veya insan refahı gibi sosyal yararları ile gerekçelendirilemez. Din, hayatın faydasızlığı ile yüz yüze geldiğimizde, varlığımızın temel kaynağı ile karşı karşıya kaldığımızda gerekli hale gelir.

Din her zaman her bireyin kişisel meselesidir. Kültür gibi dışarıdan anlaşılamaz. Bunun yerine, dini bir arayış gibi içsel bir dönüşüm gerektirir. Bu nedenle, “Din bizim için ne işe yarar?” diye sormak, asıl meseleyi kaçırmak demektir. Gerçek atılım, ancak içsel bir soru ile gelir: Ben hangi amaçla varım?

Bu kriz genellikle ölüm, hiçlik veya günah hayatımıza girdiğinde, başka bir deyişle varlığımızın temelini sarsan bir şey olduğunda ortaya çıkar. Bu krizlerde, varlığın anlamsızlığı acil bir kişisel sorun haline gelir. Bu, Zen deyişinde şöyle ifade edilir: ışığı doğrudan ayaklarımızın altına çeviririz.

Nihilizm, yaşamın anlamını anlamsız kılan şey olarak tanımlanır. Hiçlik ortaya çıktığında, varlığımız bir soru işareti haline gelir ve kendi varlığımızın farkındalığı derinleşir. Ancak çoğu zaman, günlük meşguliyetlerimiz dikkatimizi dağıtır ve bunlar hiçliğin ortaya çıkabileceği ufku engeller.

Günümüzde din, genellikle insanın Tanrı gibi mutlak bir varlıkla veya daha geniş anlamda Kutsal Olan ile olan ilişkisi olarak tanımlanır. Bu ilişki birçok şekilde yorumlanmıştır:

  • Kendi iradenden vazgeçme
  • Tanrı’ya inanma veya tanıma
  • Tanrı ile bir olmak
  • Sınırlı olanın içinde sonsuz olanın sezgisi 

Ancak Nishitani, gerçekliğin gerçek öz farkındalığına giden başka bir yol önerir. Burada İngilizcedeki “realize” terimi kullanılıyor; hem anlamak hem de gerçekleştirmek anlamlarını içerir. Gerçekliğin doğru algılanması, yalnızca felsefi bir kavrayış değil, gerçekliğin gerçek anlamda benimsenmesidir (varoluş biçimimizi belirleyen bir eylem). Peki gerçeklik nedir?

  • Günlük yaşamda: çevremizdeki ve içimizdeki şeyler ve olaylar.
  • Doğa bilimlerinde: atomlar, enerji veya yasalar.
  • Sosyal bilimlerde: ekonomik ilişkiler.
  • Metafizikte: görünüşlerin ardındaki fikirler.

Bu görüşler arasında bir bütünlük yoktur ve çoğu zaman birbirleriyle çelişirler. Bilim adamları bile, teorileriyle günlük deneyimleri arasındaki uyumsuzluğa rağmen, her ikisini de kabul etmek zorundadırlar. Ayrıca, hiçlik ve ölüm de gerçektir. Bunlar mutlak olumsuzluktur: ölüm yaşamı, hiçlik ise anlamı yok eder. Onların varlığında, yaşam ve varoluş kesinliğini yitirir.

Bu, Nishitani’yi gerçekliğin başka bir anlamını tanımlamaya yöneltir. Genellikle olayları benliğin bakış açısından (benliğin kalesinin içinden) görürüz. Bu, özne ve nesnenin temelden ayrıldığı ve gerçekliğin sadece temsil haline geldiği, gerçek varlık olmadığı bilinç alanıdır.

Kendi benliğimiz, düşüncelerimiz ve duygularımız bile bize tam olarak aşikar değildir. Aynı temsil yapısı tarafından kendimizden ayrılmış durumdayız. Benliğin kendisini bir nesne olarak gördüğü bu özbilinç, kendi varlığımızı gerçekten yaşamamızı engeller. Bu çelişki, gerçekliği res cogitans (düşünen madde) ve res extensa (uzamlı madde) olarak ayıran Descartes ile başlayan modernitede özellikle güçlüdür. Bu, egonun özerkliğine ve mekanik bir dünyaya yol açmıştır. Ancak Nishitani bu apaçık gerçeğe itiraz eder: Cogito bize cogito’nun kendisini düşünmek için gerçekten yeterli bir bakış açısı sağlar mı?

Bundan önceki görüşler yaşamı canlı bir bağ (insan ve insan olmayan tüm varlıkları birleştiren bir güç) olarak vurgulamıştır. Ruh, insan, hayvan veya bitki olarak ortaya çıkan yaşamdan ibaretti. Modern bilim ruhu silmeye çalışsa da, ona “yaşam iradesi” (Schopenhauer) veya yaratıcı yaşam enerjisi (Bergson) diyelim, mekanik olmaktan öte hala temel bir şey olduğunu hissederiz.

Bilinç alanını aşan ve özne-nesne dualizmi ötesinde yeni bir bakış açısı bulmalıyız.

Bilinç Ötesinde: Temel Benliğe Doğru

Nishitani, özbilinç alanının ötesine geçerek varoluşunun temeline inmeyi önerir. Bu, varoluşsal bir farkındalıktır. Burada benlik, hiçliği gözlemlemez; onun bir parçası olur. Bu temel farkındalık, sıradan özbilinç ve nesneleştirmeyi aşar. Bu hiçlik, yok olma değildir; daha çok özne ile nesne arasındaki sınırları ortadan kaldırır.

Bu, şüpheci ile şüphe edilen arasındaki ayrımın ortadan kalktığı Büyük Şüphe‘ye yol açar. Benlik, düşünceden daha gerçek bir şey olarak şüphe tarafından ele geçirilir. Nishitani, kötülük ve günahın varoluşsal analizini derinleştirerek, bunları şüpheye benzeterek devam eder. Modern bilinç, kötülüğü ego tarafından işlenen bir eylem olarak ele alır, ancak bu çok yüzeyseldir. Bu anlamda kötülük, yalnızca benlik tarafından işlenmez; kötülük, benliğin kendisidir. Kötülük, dışarıdan dayatılmaz, tüm varoluşun ortak temelinden ortaya çıkar ve böylece evrensel ve varoluşsal bir boyuta sahiptir.

Felsefe ve etik bu bağlamda kendini bilinçle sınırlar. Nishitani, tüm önemli kavramların (şüphe, kötülük, inanç) ancak bilinç alanını aştığımızda gerçek anlamda gerçek hale geldiği sonucuna varır. Benlik bunları sadece gözlemlememeli, onların farkına varmalıdır. Dönüşüm veya kalbin değişmesi… gerçekliğin kendisinin bir meselesidir. Bu, felsefe ve dinin ayrıldığı noktadır. Felsefe gözlemler. Din ise farkına varır ve bunu yaparak benliğin gerçeğini ve tüm varlığın gerçek temelini ortaya çıkarır.

Sartre, Hiçlik ve İnsani Öznellik

Modern ateizm, artık varlığımızın nihai temeli olarak hizmet ettiği ve teistik dinin yerine geçtiği için klasik ateizmden farklıdır. Bu, en açık şekilde Marksizm ve ateist varoluşçulukta, özellikle de bunu bir tür hümanizm olarak sunan Jean-Paul Sartre’ın varoluşçuluğunda ifade edilir. (bu kısım Sartre – Varlık ve Hiçlik kitabı ile diyalogtur).

Sartre şöyle der: Tanrı yoktur ve onun yokluğunun sorumluluğunu almak gerekir. Sartre için, hiçlik (néant) insan varlığının temelinde yatar. Bu hiçlik sadece bir eksiklik değil, insan öznelliğinin temelidir: insan, ne kendi içinde ne de dışında güvenebileceği bir şey bulabilir.

Sartre bunu Kartezyen egoya dayandırır. Descartes cogito, ergo sum ile başlasa da, gerçeği garanti altına almak için Tanrı’ya ihtiyaç duyar. Sartre, Tanrı’yı hiçlikle değiştirir: ego öznel bir hiçlik üzerine kuruludur. Sartre, Descartes’ın egoya olan bağlılığını sürdürür, ancak onun temelini Tanrı’dan hiçliğe kaydırır. Bu kayma, modern dönemin özerklik ve özgürlüğe yönelmesini yansıtır. Ancak Sartre’ın özgürlüğü paradoksaldır: İnsan özgür olmaya mahkumdur. İnsan varlığı bir projedir, kendini yaratma çabasıyla durmaksızın ileriye doğru atılan, eyleme geçen bir varlık biçimidir.

Bir insan kendisi için bir varoluş seçtiğinde, aynı zamanda insanın olması gerektiğine inandığı bir imgeyi de seçer. Sartre, bireysel seçimleri ve eylemi insanlık için sorumlulukla ilişkilendirdiğini ve bu nedenle varoluşçuluğun bir hümanizm haline geldiğini savunur.

Sartre’ın varlığın özden önce geldiği fikri, özün (Tanrı’nın suretinin) varlıktan önce geldiği Hıristiyan doktriniyle doğrudan çelişir. Sartre’a göre insan, ilahi özün bir yansıması olarak değil, hiçlik üzerine kurulu, kendi yarattığı bir insan imgesi olarak kendini yaratır. Bu, yeni hümanizmdir.

Nishitani, Sartre’ın ego temelli özgürlüğünü eleştirir. Nishitani’ye göre gerçek özgürlük, ancak Kartezyen egonun bakış açısı yıkıldığında gelir. Sartre’ın hiçliği, egonun dibinde bir duvar, gizli bir benlik bağımlılığı haline gelir. Ego hiçliğe sarılır ve böylece hiçlik, başka bir varlık biçimi, sahte bir temel haline gelir.

Budizm daha da ileri gider ve hiçlik görüşüne bağlanmaz. Bu bağlanmama, Sartre’ın pozisyonunda eksik olan şeydir. Ancak o zaman, Sartre’ın kapalı egosunda değil, mutlak boşlukta kök salmış mutlak eylemler ortaya çıkabilir. Onun hümanizmi, egoya bağlı nihilizmden kurtulamadığı için “yeni insan”ı gerçekleştiremez.

Dine Doğru Atılım

Hıristiyanlık, egoist varoluş biçimini orijinal günah olarak görür ve bunun yerine itaat yolunu sunar. Öyleyse gerçek özgürlük, Tanrı’nın iradesine itaatle bir olur. Ancak modernite, insanı bağımsızlığına uyandırmış ve yaşamın tüm alanlarını sekülerleştirmiştir. Dinden bu kopuş, öznelleştirilmiş ateizme yol açmıştır; benliğin özünde hiçliğin olduğu ve güvenilecek hiçbir şeyin olmadığı fikrine. Ancak bu öznel ateizm özgürlüğe değil, benliğin içindeki bir duvara yol açar. 

Hıristiyanlığın, creatio ex nihilo’ya (yoktan yaratılma) dayanan Tanrı’nın aşkınlığı kavramı, mutlak bir ayrılık yaratır. Tanrı ile yaratıklar arasındaki ontolojik uçurum çözülememiştir. Nereye dönersek dönelim, Tanrı orada değildir; aynı zamanda, nereye dönersek dönelim, Tanrı ile yüz yüze geliriz.

Tanrı’nın her yerde varlığı, insanı bir krize, bir karara zorlar. Nishitani, Tanrı ile kişisel ilişkinin yeniden tanımlanmasını önerir. Geleneksel görüşler, ilahi-insan ilişkisini manevi, içsel bir kişiliğe sınırlar. Ancak ihtiyaç duyulan şey yeni bir bakış açısıdır: kişisel olmayan ve kişisel arası bir ilişki.

DİNDE KİŞİSEL VE KİŞİSEL OLMAYAN

Din ve bilim arasındaki çatışma, çağdaş insanın karşı karşıya olduğu en temel sorundur. Eski görüşler, bilimin ilerlemesiyle dinin ortadan kalkacağını varsayıyordu, ancak 20. yy bu inancın aşırı basitleştirici olduğunu kanıtladı. Din, modası geçmiş olmak yerine, özellikle varoluşun anlam ve dayanağını kaybetmeyle yüzleşirken, insanın en derin sorgulamalarının düzeyinde yeniden ortaya çıktı. Bu karamsar nihilizmi aşmak, günümüzde felsefe ve dinin karşı karşıya olduğu en büyük sorundur.

Modern ateizm üç temel unsurdan oluşur:

  1. Materyalizm – dünya esasen maddeden ibarettir.
  2. Bilimsel rasyonalizm – insan aklı özerk ve üstündür.
  3. İlerleme – tarih, rasyonelite ve kendini gerçekleştirme yönünde ilerler.

Aydınlanma’nın ilerlemeci ateizmi, akıl ve maddi doğa arasındaki uyuma dayanan iyimser bir yaklaşımdı. Ancak, çağdaş ateizm artık mekanik bir dünyanın anlamsızlığını kabul etmektedir.

Hem Nietzsche hem de Sartre varoluşsal ateizmi temsil eder, ancak Nietzsche’nin vizyonu daha derindir. O, ateizmi sadece Tanrı’nın inkarı olarak değil, kişinin varoluş ve değer yargılarında temel bir yeniden yönelim olarak görür. Nietzsche’nin sonsuz dönüş doktrininde, bireyler özlerini yitirir ve oluşum dalgalarına dönüşür. Onun Üst-İnsan’ı, dinin inkârı değil, iyilik ve kötülüğün ötesine geçerek insanın kendisini aşmasıyla gerçekleşen dönüşümü simgeleyen yeni bir dindarlığın sembolü olarak ortaya çıkar.

Kierkegaard ise teistik karşıt görüşü temsil eder. Ona göre, inanç kararı kurtuluşu kabul etmek ya da ölüme kadar süren hastalığa boyun eğmekten ibarettir. Kendini Tanrı’ya dayandırmayı reddeden benlik, sonunda sahte bir varoluşa çöker. Dolayısıyla, hem Nietzsche hem de Kierkegaard için varoluşçuluk temelde dinseldir.

Geleneksel olarak, dünya insanın çıkarlarına uygun olarak düzenlenmişti; insan merkezdeydi ve Tanrı onunla kişisel bir ilişki içindeydi. Bu görüş çöktü. Çünkü doğa, insan değerleri için istisna yapmaz. Bir köpek ekmek yakalasa da, bir atom bombası binlerce insanı öldürse de, aynı kayıtsız yasalar geçerlidir. Böylece, dünya artık kişisel veya ilahi bir düzen içinde değildir. Burada ilahi olan sadece kişisel değil, kişisel ötesi bir şeydir. Tıpkı güneşin ayrım gözetmeden parladığı gibi, gerçek aşk da egoyu, seçimi ve yargıyı aşar. Buradaki kişisel olmayanlık soğuk bir soyutlama değil, evrensel bir şefkattir. Öyleyse ilahi temel, kişiliğin ötesinde yatmaktadır.

Nishitani’ye göre kişilik, kişisel olmayan şeylerden ortaya çıkan bir şey olarak anlaşılmalıdır. Nishitani’nin ifadesiyle: Biçimsiz bir Biçim. Su suyu ıslatmaz(!!) deyişinde olduğu gibi, gerçek gerçeklik ancak biçimsizliğinde fark edilir. Böylece, yaşam ve ölüm, benlik ve öteki, ayrı ikililer değildir. Bu, dünyadan kaçan bir mistisizm değil, kişilik maskesinin gerçekliğin gerçek yüzü haline geldiği ve hiçliğin hayatın kendisi haline geldiği, gündelik hayatın olalağlığında yaşanılan mistisizmdir.

HİÇLİK VE SÜNYATA

Bir dinin ontolojisi önemlidir. Ancak modern bilim, kendi bakış açısını bilimsel olmayan perspektiflerden sorgulanmaya karşı mutlak olarak bağışık görür. Nishitani kışkırtıcı bir şekilde sorar: Birden fazla mutlak gerçeğin var olması imkansız mıdır? Aynı kağıdın iki yüzü gibi, iki mutlakın birbirine göreli olmasına izin vererek buna meydan okur. 

Doğa kanunları bize hangi ufukta (horizon) görünür? Örneğin, bir adam ekmek atar ve bir köpek onu yakalar, bu eylemler fiziko-kimyasal kanunlara tabidir. Ancak, bu olguyu sadece bu kanunlara indirgersek, adam, köpek ve ekmeğin benzersiz biçimleri (eidos) atomistik ilişkiler içinde kaybolur. Yine de, başka bir bakış açısına göre, bu varlıklar kendi özünde ve karşılıklı ilişkilerinde var olurlar. Köpek, çevresi olarak ekmek ve insanla ilişki kurar ve davranışları bu yasaların yaşanmış deneyimini yansıtır.

Yani doğa kanunları sadece soyut güçler değildir, organizmalar tarafından yaşanır. Hayvanlarda, kanunların yaşanması genellikle içgüdü olarak adlandırılır. Ancak insanlarda, doğa kanunlarının daha derin ve daha entelektüel bir şekilde benimsendiğini temsil eden teknoloji ortaya çıkar. Makineler, insanın kanunları benimsemesinin derinliğini ortaya çıkarır.

İnsanlar cansız varlıklardan canlılara, akıllı alet kullanıcılarına doğru varlık düzeylerini yükseltirken, ustalıkla boyun eğmeyi özgürlüğe dönüştürürler. İnsan hayatı giderek daha kişisel olmayan, rasyonelleştirilmiş ve mekanize hale gelir. Tüm bunlar, insanın doğadan özgür göründüğü, ancak aslında boşlukta durduğu bir varlık biçimini temsil eder. Çağdaş kültürel krizin özü budur: bilim ve teknoloji, insanı hem doğadan hem de kendinden uzaklaştırarak içsel bir boşluk hissi yaratmıştır.

Dinler geleneksel olarak bu krize kişisel olanı, yani insan ile kişisel Tanrı arasındaki ilişkiyi vurgulayarak çözüm önerir. Ancak daha önce de belirtildiği gibi, modern bilimsel dünya görüşü dünyayı kişisel olmayan ve kayıtsız hale getirmiştir. Bu nedenle Nishitani, kişiliğin ve ruhun ötesinde, kişiliğin ortaya çıkabileceği, ancak nihai bir temel olarak değil, transpersonal bir alana ihtiyacımız olduğunu vurgulamaktadır.

Bu, Nishitani’yi Budist Sūnyatā (boşluk) kavramına götürür. Sūnyatā’da, tüm şeylerin gerçekliği ortaya çıkar. Sūnyatā’nın bakış açısından insan varoluşunun gerçek olasılığını doğru bir şekilde yeniden kazanabiliriz. Bu, gerçek insanlığın ortaya çıkabileceği mutlak hiçliğin alanıdır. Sūnyatā (Boşluk) bizim ötemizde bir aşkınlık değil, aksine kendimize olduğumuzdan daha yakındır. 

Varoluşsal nihilizmde bile, hiçlik genellikle nesneleştirilir, varolmaktan ayrı bir şey olarak görülür. Bu, varlık ve hiçlik arasında kalıcı bir dualizme yol açar. Sūnyatā bu tür bir hiçlik değildir. Varlığın dışında veya varlıktan başka bir şey değildir, ancak varlıktan yapısal olarak ayrılmaz bir boşluktur. Temsiliyetin ötesindedir ve bu radikal içkinlikte, hem nihilizm hem de varlığı aşar.

Boşluk bakış açısıyla yaşamak ne demektir? 

Ailemize ve arkadaşlarımıza yakın olduğumuzu ve onları iyi tanıdığımızı hissederiz. Ama en yakınımız bile bilinmeyen biridir. En tanıdık olanlar dahil, tüm varlıkları ayıran nihilitenin uçurumuna işaret eder. Bahçedeki bir çiçek bile (görünür olsa da) nihayetinde bilinemez. İsimler, anılar, aşinalık; bunlar yüzeysel olgulardır. Ama bunların temelinde bir mesafe, temel bir bilinmezlik yatmaktadır. Enteresandır ki, ayırıcı bu uçurum, karşılaşmayı da mümkün kılar.

Hiçlik ayırırken, boşluk birleştirir; farklılıkları silerek değil, ikilik (dualite) olmayan bir modu mümkün kılarak. Boşlukta, şeyler kendileridir, ancak benlik ve öteki, dost ve yabancı, iyi ve kötü gibi karşıtlıkların ötesinde, aynı ana zemini paylaşırlar. Nishitani bunu dalgalar ve su metaforuyla benzetir. Dalgaların sudan bağımsız bir varlığı yoktur; su ise dalgalar olarak kendini gösterir. Benzer şekilde, varlığımız mutlak yakından ayrı değildir; ikisi bir ve aynıdır. Ancak, kendimizi yalnızca beden ve zihne sahip varlıklar olarak anlamakla yetinirsek, bu mutlak yakınlıktan uzak kalırız. (Bu fikire paralel bazı fikirler Karmaşıklı üzerine notlar kitabında da vardı).

Batı ontolojisi geleneksel olarak varlığı madde veya özne açısından ele alır. Nishitani bunu eleştirir:

  • Madde, bir şeyin ne olduğunu mantıksal kategoriler ve rasyonel analiz yoluyla açıklar.
  • Özne daha sonra, özellikle Kant’ın tüm nesnelerin temsiller olduğunu göstermesinden sonra ortaya çıkar.

Ancak, hem madde hem de özne temsile dayanır ve bu nedenle bilinç paradoksunda sıkışıp kalır. Temsil, dualite yaratır. Bilinç alanında, şeyler özneye zıt nesnelerdir. Temsil paradoksaldır: bir şeyin bilinç “dışı” olduğunu söylemek bile bilinci varsayar. Sunyata temsilin ötesindedir. Bir şey, kendi temelinde, ego veya kavramlar tarafından kavranılamaz bir şekilde, sadece vardır. 

Nishitani çarpıcı bir Doğu deyişi sunar: Ateş ateşi yakmaz. Bu, ateşin gerçek özünün yanmama, kendini yakmayı reddetme olduğunu gösterir. Benzer şekilde su suyu ıslatmaz. Göz gözü görmez. Bunlar metaforlar değil, şeylerin özündeki gerçekliği ortaya koyan ifadelerdir. Bir şeyin gerçek özü, eyleminde (yanma) değil, onun kendisi olmasını sağlayan eylemsizliktedir. Sadece akıl yoluyla elde edilen özü reddederek ancak şeyin gerçek özüne ulaşabiliriz.

Akıl, bilimde, günlük yaşamda veya felsefede olsun, bu şekilde şeylerin özüne ulaşamaz. Şeyler sadece boşluk (sūnyatā) alanında ortaya çıkar.

SUNYATA’NIN BAKIŞ AÇISI

Batı metafizik düşüncesinin temelinde, töz (substance) genellikle bir şeyi kendisi olarak var eden şey veya bir varlığın olmaklığı olarak tanımlanır. Töz, bir şeyin özelliklerinin altında yatan ve ona bütünlük ve kimlik kazandıran şeydir. Bu kavram, şeylerin bizim için olduğu gibi göründüğü temsil alanına bağlı kalır. Bu nedenle, akıl alanında kavranan madde, bize göründüğü kadarıyla şeyi ortaya çıkarır. Nesnelerin duyum veya akılda aldığı çeşitli şekiller (nitelikler, biçimler, kategoriler gibi) nesnelerin kendisinden yayılırlar, nesnelerin kendisi değildir. Bunlar merkezde değil, çevrede görünen görünüşlerdir.

Bu karşıtlığı gerçekten aşmak için Nishitani, sunyata’yı (boşluk) önerir. Bu alanı şöyle tanımlar: “bilmediğini bilmek” olarak adlandırabileceğimiz bir bilgelik ve “eylemsizlik eylemi” olarak adlandırabileceğimiz bir pratik. Bu boşluk temsillerinden bile arındırılmış mutlak bir boşluğa işaret eder. (Sanırsam bu böyle okunup anlanacak bir kavram değil, tibette dağa çıkmak gerek …)

Nishitani, varlığın her zaman boşlukla uyum içinde olduğunu açıklayarak bu kavramı derinleştirir. Duyusal veriler (“sıcak” gibi) ve Fikirler (Platonik bir form olarak “sıcaklık” gibi) bunu kavratamazlar. Haiku şairi Bashō’dan alıntı yapar: “Çam ağacından çam ağacını, bambudan bambuyu öğren.” Bu, çam ağacını gözlemlemek veya incelemek anlamına gelmez, onun varlık biçimine girmek, onu kendi özünden deneyimlemek anlamına gelir. Bu, ancak Sunyata alanında mümkün olur.

Kant’ın bu konudaki yaklaşımı, rasyonalist metafizik ile Hume’un şüpheciliği arasında arabuluculuk yapar, bilgiyi fenomenal alemle sınırlar ve şeyin kendiliğini (noumenon) nihai olarak bilinemez bırakır. Ancak bunu yaparken, özne deneyimlenen dünyanın mimarı haline gelir. Bu, modern öznenin öz farkındalığının zirvesidir. Ancak, öznenin bu yükselişi onun sınırlarının farkına varılmasını da beraberinde getirir. Bir zamanlar şeylerin bağımsız varlığı için kullanılan bir terim olan öz, Kantçı düşüncede özne tarafından nesnelere atfedilen a priori bir kategori haline gelir. Bu nedenle, ontoloji (varlığın incelenmesi) epistemolojiye (bilginin eleştirisi) dönüşür ve nesnelerin olduğu gibi değil, onları nasıl deneyimlediğimize odaklanır.

Nishitani daha sonra özne merkezli modern bakış açısının daha ileri gelişimini izler: Kant’tan Hegel’in mutlak akıl kavramına ve ötesinde varoluşçuluğa (Kierkegaard), nihilizm (Nietzsche) ve materyalizm (Marx) kavramlarına. Sonunda bu yörünge, hem benliğin hem de dünyanın temelinde radikal bir hiçliğin farkındalığı olan nihilite ile yüzleşmeye götürür. Bu hiçlik, sadece entelektüel bir şüphecilik (Hume’unki gibi) değil, ontolojik bir krizdir. İstisnasız tüm şeyler, bizler de dahil, bir araya gelerek gerçek bir şüpheye dönüşür. Hiçlik alanında, nesneler ve özne artık “madde” veya “özne” olarak belirlenemez. 

Nishitani, Xenophanes, Parmenides, Plotinus, Spinoza, Schelling gibi geleneksel Batı’nın Birlik kavramının, hala hiçliği dışlayan sistemler içinde işlediğini belirtir. Bunlar, merkezi olan bir daireyi, aklın veya Tanrı’nın sınırları içinde kalan bir varlık sistemini varsayarlar.

Buna karşılık, Sūnyatā alanı bu kavramın ötesinde ortaya çıkar. Bu özünde madde değil boşlukta temellenen, bu nedenle tek olan, kesinlikle benzersiz, kendi içinde kapalı şeylerin bir araya gelmesidir. Burada, şeylerin gerçek doğası, oldukları gibi, hem fenomenal hem de illüzyoneldir, hem özel hem de boştur, hem benzersiz hem de tektir.

Bir şeyin gerçekte var olması, onun kesinlikle benzersiz olduğu anlamına gelir. Öyleyse, her şey nasıl merkezi ve özerk olabilir ve yine de birleşik bir dünya oluşturabilir? Nishitani, bunun bir çelişki gibi göründüğünü kabul eder, ancak sūnyatā alanında her şeyin birbirinin efendisi ve hizmetkarı olduğunu ısrarla vurgular.

Boşluk, benliktir. Yani, ontolojik öncelik olarak benliğin gerçek temelidir. Göz, kendi gözünü görmez. Benlik, olağan yansıtıcı anlamda kendini tanımadığı için gerçek benliktir: Bu, temel bilememe (not knowing) kavramını ortaya çıkarır. Bu protensif (doğrudan, yansıtıcı olmayan) öz farkındalık, modern bilincin öz yansıtmasıyla tezat oluşturur:

Boşluktan doğan bilgi rasyonel değildir; bu, bilmemenin bilincidir. Dünyada gerçek anlamda yaşamak, boşlukta yaşamaktır. Dünya ve boşluk ayrı değildir.

SÜNYATA, ZAMAN VE TARİH

Ölümü, kişinin hayatını sona erdiren bir olay olarak düşünmek gibi sıradan ölüm temsilleri, gerçek içgörüye yol açmaz. Varoluşsal içgörü, kişinin ölümünü sadece bir olay olarak değil, varoluşun özünün bir parçası olarak fark etmektir. Reenkarnasyon mitolojik veya bilimsel olmayan bir kavram gibi görünse de, Nishitani onun varoluşsal özünün yeniden keşfedilmesi gerektiğini savunur. Mitolojik kavram, bilimin göz ardı ettiği dünyadaki varoluşla doğrudan yüzleşmeyi içerir.

Anlamın sınırında, anlamsızlık ortaya çıkar. Akıl sınırında, akıl dışı ortaya çıkar. Ancak bu paradoks, absürtlük veya akıl dışı olma bir eksiklik değildir; mutlak gerçekliktir. Hayatın anlamsız olması, hayatın gerçek anlamda kendini yaşaması anlamına gelir.

Zen’i uygulamak, beden ve zihni bırakmaktır. Bu bırakma, benlikten dualistik bir ayrılmayı değil, daha çok egomuzu tanımlayan fiziksel ve zihinsel boyutlara radikal bir bağlanmama durumunu ifade eder. Dōgen bu süreci sadece oturmakla (zazen) eşdeğer görür; bu, uygulayıcıyı beş arzudan (duyusal zevklere bağlanma) ve beş engelden (kötü niyet veya tembellik gibi zihinsel engeller) kurtaran bir meditasyon uygulamasıdır. Bu özgürleşmede, gerçek zihin ortaya çıkar.

Nishitani, Toynbee’nin Budist zamanı yalnızca döngüsel olarak nitelendirmesini eleştirir. Budizm’de zaman hem dairesel hem de doğrusal olup, şu özelliklere sahip tabakalı bir eşzamanlılıktan oluşur:

  • Doğrusal bir tekrarlama değildir,
  • Her anında yenilik içerir,
  • Sonsuz açıklık veya boşlukta (Sūnyatā) temellenir.

Her an sonsuz açıklıktan doğar ve tekrar sonsuz açıklığa dönüşür. Bu, zamanı geri döndürülemez ve geçici kılar, her an benzersizdir. Zamanın başlangıcı veya sonu yoktur, ancak her an ortaya çıkar. Nishitani, bu zamansal durumun iki yönünü şöyle tanımlar:

  1. Yaratılış ve Özgürlük: Yaratıcı özgürlüğün sınırsız olasılık alanı.
  2. Yükümlülük ve Zorunluluk: Sonsuz bir yük… Omuzlarımızda ağır bir yük olarak duran borcumuzu ödemek için durmaksızın çalışmalıyız.

Zamanın sonsuz ileriye doğru akışı, harekete geçme konusunda hissedilen huzursuz baskı, karmaya temel oluşturur. Dolayısıyla karma, zamanın ve varlığın yük ve gereklilikler olarak varoluşsal farkındalığıdır.

Zaman, sonsuza kadar geriye uzanan geçmişten doğar ve sonsuza kadar uzanan geleceğe doğru ilerler. Ancak bu sonsuz uzantının temeli geçmiş ya da gelecek değil, şu anki varoluştur. Bu, sonsuz açıklığı ortaya çıkarır. Zamanın başlangıcı ve sonu olmayan bir şey olarak görülmesini sağlar. Dolayısıyla, zamanın içinden zamanın başlangıcını veya sonunu sormak, 3 boyutlu bir nesneyi 2 boyuta indirgemek gibi bir yönelim hatasıdır.

Nishitani, modern sekülarizmi eleştirel bir bakışla inceler. Bu sekülarizm şunları içerir:

  • Bilim (geçmişte nedenleri arama),
  • İlerici idealizm (gelecekte amaçlar arama),
  • İnsan merkezli özerklik (“irade iradesi”).

Nietzsche’nin “Tanrı öldü” ifadesi paradoksal olarak, bir tür radikal nihilizm, yaşama dönüşme olasılığını açar. İşte burada onun Ebedi Dönüş fikri devreye girer: zamanın doğrusal değil dairesel olduğu, her zaman kendine geri döndüğü bir dünya. Bu durumda temel bir dönüşüm gerçekleşebilir: Nietzsche’nin düşüncesinde, bu dönüşüm Güç İstenci ortaya çıkar: ölümden yaşama, hiçlikten onaylamaya doğru bir hareket. Bu bakış açısı hem sekülarizme hem de Hıristiyanlığa karşıdır. Sekülarizm insan merkezlidir ve insan aklının özerkliğini ilan ederken, Hıristiyanlık Tanrı merkezlidir ve aşkın bir alem ile günah ve ölüm dünyasını varsayar. Nietzsche her ikisini de eleştirir: “İnsan… aşılmalıdır.” Ancak Nietzsche, illüzyonları tamamen yok etmez, onları İrade’nin kendi bakış açısıyla yeniden yorumlar. 

Nishitani bu noktada Karma’yı açımlar:

  • Varolmak bir yüktür: Sonsuz bir dürtü bizi harekete geçirir. Bu yükün yanında yaratıcı özgürlük imkânımızı da ifade eder.
  • Karmik borcu ödemek için yapılan her eylem, yeni bir borçla sonuçlanır. Bu, kendi kendini döngüsel bir yapı haline gelir. Bu çelişkili döngü, varlığımızın özüdür. Kaçışın olmadığı bu döngü, varoluşsal bir umutsuzluk biçimidir. 
  • Bu bağlamda; Hiçlik durmaksızın yeni oluşumlara izin veren bir açıklık alanıdır.

Karma modern bencil varoluşun bir açıklaması olarak görülebilir. Ancak, boşluğun bakış açısına ulaşmak için karmanın bakış açısı da terk edilmelidir; bu, nihilizmin bakış açısından Sūnyatā’nın bakış açısına geçişi işaret eden bir kopuş anlamına gelir.

Egosuzluk kavramı merkezi bir öneme sahiptir. Kişi sadece benliği inkar etmez, ama benliğin gerçke benlik olmadığını fark ederek benliği gerçekleştirir. Karma ile ilişkili borç iptal edilmez, ancak dönüştürülür. Egosuzlukta, birey kendiliğinden sorumluluk üstlenir. Bu borç, kişinin kendi kendine yüklediği bir görev haline gelir. Boşluktan doğan benmerkezcilik egodan kaynaklanmaz. Diğerlerinin tümünün sorumluluğunu üstlenen, egosuz benliktir. Kişinin kurtuluşu, yalnızca diğerlerinin kurtuluşunda yatar. (Burada Nishitani ahlakı boşluk üzerinden temellendiriyor. Vardığı yer Simone Beauvoir’ın muğlaklığın ahlakı kitabını hatırlattı.)

Karmadan Sūnyatā’ya, kendi iradesinden egosuzluğa geçiş, tüm varoluşu dönüştürür: yapmak gerçek yapmak olur, emek oyun olur, borç sorumluluk olur ve benlik benliksizlik olur, gerçek doğasına yeniden ortaya çıkar. 

Kant’ın Ahlak Felsefesi ve Kişinin Özerkliği

Nishitani, Kant’ın etik felsefesini, özellikle de kişinin kendi başına bir amaç olduğunu ve asla sadece bir araç olmadığını vurgulamasını tartışır. Bu kişi, evrensel ahlak yasası ile bireysel özgürlüğün birleştiği noktadır. Buradaki kişi kavramı, modern insanın özerkliğini, ahlaki bir aktör olarak benliğin en derin öz farkındalığını ortaya koyar. Ancak Nishitani kritik bir soru ortaya atar: Özerklik, benliğin en temel dayanağı mıdır? Öznenin özü tamamen kendi içinde mi yatmaktadır, yoksa daha derin bir alan mı vardır?

Kantçı özne olarak benlik, akıl alanına bir yanılsamadır. Ancak, boşluk alanında benlik, boşlukla bir olur ve kendini her şeye tabi kılar.

Kantçı etik, bir dereceye kadar kendini inkar etmeyi içerir, ancak bu sadece ahlaki açıdan sınırlıdır (eğilimlerin yerine ahlakı seçmek mesela). Dini sevgi ise mutlak kendini inkâr etmeyi, benliğin tamamen vazgeçilmesini içerir. Böyle bir dönüşüm, etik öznenin özerkliğinin bile inkâr edildiği boşluk alanında gerçekleşir.

Öte yandan, Dini Sevgi etik kardeşliğin ötesine geçer. Bu tür ayrım gözetmeyen sevgi, ancak benlik hiçbir şey olmadığında ve her şey kendimiz olarak karşılandığında mümkündür. Buradaki sevgi karşılaştırmalı değildir (dönüştürücüdür). Bu yaklaşımda, Her Şey Bir’dir. Her benlik, diğerlerinin ana vatanında durur ve bunun tersi de geçerlidir.

Her Şeyi Sevmek: İnsan Merkezli Sevginin Ötesinde

Nishitani, dini sevgi kavramını sadece insanları değil, hayvanları, bitkileri, nehirleri, ateşi, rüzgarı… her şeyi kapsayacak şekilde genişletir. Bu, panteizm ya da sadece şiirsel bir metafor değildir. 

Gerçek özgürlük, öznel iradede (liberalizmde olduğu gibi) değil, güvenilecek hiçbir şeyin olmadığı boşluk alanında mümkündür.

Benzer şekilde, gerçek eşitlik hakların veya mülkiyetin eşitliği değil, mutlak eşitsizliğin karşılıklı değiş tokuşudur; böylece benlik ve öteki, aynı anda mutlak efendi ve mutlak hizmetkar konumunda bulunurlar. Bu, sevgide eşitliktir.

Tüm bunlar (özgürlük, eşitlik, Sevgi, gerçek varlık) yalnızca boşluk alanında mümkündür. İnsanın düşünceleri ve eylemleri bu alana dayanmadıkça, insanlığın sorunları asla gerçek anlamda çözülemez.