Nassim Taleb – Siyah Kuğu – Black Swan – Özet

Nassim Taleb’in Siyah Kuğu (Black Swan): Olasılıksız Görünenin Etkisi (2007) adlı kitabı, modern dünyada belirsizlik, risk ve öngörülemezlik üzerine düşünme biçimimizi sorgulatıyor. Bu kitaptan Naval Ravikant sohbetlerinde çok bahsediyordu. O yüzden okudum. Umarım özetinin faydasını görürsünüz.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

KUŞ TÜYLERİ ÜZERİNE

Avustralya keşfedilmeden önce herkes bütün kuğuların beyaz olduğuna inanırdı. Bu, gözleme dayalı bilginin kırılganlığını gösteren bir örnektir. Siyah Kuğu kavramı bu kırılmayı karakterize eder. Bu tarz olayların üç özelliği vardır:

  1. Sıra dışıdır – geçmişte örneği yoktur.
  2. Olağanüstü etki gücüne sahiptir.
  3. Ortaya çıktıktan sonra insanlar tarafından mantıklı açıklamalarla öngörülebilir hale getirilir.

Dünya tarihindeki birçok önemli olay (Hitler’in yükselişi, internetin yaygınlaşması, 1987 borsa krizi, 11 Eylül saldırısı) bu üç özelliği taşır. İnsan doğası Siyah Kuğulara kördür. Sosyal bilimciler, özellikle ekonomistler, belirsizliği ölçebildiklerine dair yanlış bir kanaate sahiptirler.

Bilinmeyenler, bildiklerimizden çok daha önemlidir. Çünkü çoğu Siyah Kuğu, tam da beklenmediği için gerçekleşir. 11 Eylül saldırısının mümkün olduğu düşünülseydi, önlemler alınır ve saldırı gerçekleşemezdi. Öngörülmüş olsaydı, etkisi çok daha düşük olurdu. Yani zaten bildiğiniz bir şey size fazla acı veremez.

Bir olayın tam da olmasına ihtimal verilmediği için gerçekleştiğini görmek tuhaf değil mi?

Biz, gelecek 30 yıla dair ekonomik-siyasal tahminlerde bulunmaya çalışırız ama aslında gelecek yazki durumlarını dahi öngöremeyiz. Uzmanların, karmaşık matematiksel modellerle gerçekliği anladıklarını sanmaları büyük bir aldanmadır. Ampirik kayıtlarına bakıldığında, halktan daha fazlasını bilmedikleri anlaşılır, ama anlatmayı ya da kafanızı karıştırmayı iyi becerirler.

Çözüm olarak önerilen strateji: Siyah Kuğuları öngörmeye çalışmak yerine onların varlığına açık olmak. Özellikle bilimsel keşifler ve girişimcilik gibi alanlarda bilinmeyenden orantısız getiriler elde edilebilir.

Bu kitabın temel iddiası hayatın belirsiz olduğudur. Taleb, iki tür yaklaşımı karşılaştırır:

  1. Normal’e odaklanmak (geleneksel yaklaşım)
  2. Uç olaylara odaklanmak (kendi yaklaşımı)

Sosyal yaşamda neredeyse her şey nadir ama önemli şoklarla şekillenir. Buna karşın, bilimsel çalışmalar çoğunlukla çan eğrisi gibi dağılımlara odaklanır ki bu, büyük sapmaları göz ardı eder.

Kusursuz ve tanımlı formlara, teorik modellere aşırı bağlıyızdır (platonik yaklaşım). Bu, insanları gerçeğin karmaşıklığını görmezden gelmeye iter. Haritayı gerçekliğin yerine koyma eğilimimiz vardır. Siyah Kuğular işte bu Platonik sınır bölgelerinde ortaya çıkar. Uç olanı bir kenara itilecek bir istisna değil de başlangıç noktası olarak görmeliyiz.

1. KISIM – UMBERTO ECO’NUN ANTİ-KÜTÜPHANESİ

Eco’nun 30.000 kitaplık özel kütüphanesi, insanların bilgiyle kurduğu ilişkinin bir metaforudur. Çoğu ziyaretçi kitapların kaçının okunduğuyla ilgilenirken, esas önemli olan okunmamış kitapların oluşturduğu potansiyeldir.

Bu bağlamda anti-kütüphane Kişisel bilginin ötesinde olan, henüz edinilmemiş bilgiyi temsil eden bir alandır. Önemli olan bu alandadır. Bu çizgide bilgiyi bir mülk değil, olasılıkla ilişkilendirilen ve sürekli genişletilmesi gereken bir şey olarak görmek gerekir.

BİR KUŞKUCU DENEYCİNİN ÇIRAKLIĞI

Tarihin puslu doğası üç temel yanılgıyla açıklanabilir:

  1. Anlatı yanıltmacası: Karmaşık dünyada olanları bildiğimizi sanmak,
  2. Geriye dönük çarpıtma: Olaylara dikiz aynasından bakmak,
  3. Olgusal bilgiye fazla değer vermek: Bilgili insanların otoritesine fazla güvenmek.

İnsanlar, öngörülemeyen olaylara sürekli açıklama üretir, fakat bu çoğunlukla geçmişe dönük bir çarpıtmadır. Lübnan savaşı, Küba sürgünleri, Nabokov’un geçici meskeni gibi örneklerle bu körlüğü açıklar.

Günlük tarzı yazılar, geçmişin çarpıtılmamış halini gösterir. Bu, anlatının geriye dönük etkisinin bir panzehiridir.

YEVGENİA’NIN SİYAH KUĞUSU

Yevgenia Nikolayevna Krasnova, bilimsel birikimi olan ama sıradışı bir dille yazan, tanınmamış bir nörolog-yazardır. Yazdığı kitap, edebiyat ile bilim arasında gidip gelen, tür olarak tanımlanamayan bir metindir.

Başta Yayıncılar, onun çalışmasını anlayamayıp geri çevirmişlerdir. Kitabın ne kurgu ne de kurgu dışı olup olmadığını çözememişlerdi. Sonunda kitabını internette yayınladı ve küçük bir yayınevi ilgilendi. Yıllar içinde kitabı, edebiyat tarihinin büyük ve tuhaf başarılarından biri haline geldi; milyonlarca satıldı ve eleştirmenlerin beğenisini kazandı.

Yevgenia’nın eserinin başarısı, geleneksel akademik referanslara da bağlandı; Kundera ve Bateson gibi isimlerin etkisinden söz edildi ancak o, bu isimleri hiç okumamıştı bile. Bu durum, geriye dönük rasyonalizasyon eğilimini gösterir: İnsanlar geçmişe bakarak başarıları açıklamaya çalışırlar, ama çoğu zaman bu açıklamalar yanıltıcıdır.

SPEKÜLATÖR VE FAHİŞE

Taleb, kendisine verilen en etkili öğüdün, ölçeklenebilir bir iş bulması yönünde olduğunu söyler. Kazancın saate değil, üretilen çıktıya bağlı olduğu bir iş modeli daha avantajlıdır. Örneğin: Fahişeyseniz yevmiyeyle çalışırsınız… ama bir yazar, tek bir çabayla milyonlara ulaşabilir. Bu analiz, meslekleri zaman/emek odaklı (ölçeklenemez) ve çıktı/etki odaklı (ölçeklenebilir) olarak ikiye ayırır.

Öte yandan ölçeklenebilir meslekler ancak başarılıysanız işe yarar. Çünkü bu tür işlerde devasa eşitsizlikler vardır. Pastanın büyük payını birkaç kişi paylaşırken, ötekiler hiçbir hataları olmadığı halde dışarıda bırakılır. Bu anlamda şansa ve zamanlamaya fazlasıyla bağımlıdır.

ABD gibi ülkeler, fikir üretimi gibi ölçeklenebilir işlerde uzmanlaşarak zenginleşti. İmalat ve fiziksel işler ise gelişmekte olan ülkelere bırakıldı. Bu bağlamda 2 tanım yaparsak:

  • Vasatistan: Fiziksel dünyaya ait şeyler (boy, kilo, kalori, diş hekimliği)
  • Aşıristan: Sosyal ve bilgi temelli sistemler (servet, ün, kitap satışları)

Vasatistan’da tek bir örnek, bütünü önemli ölçüde değiştirmez. Aşıristan’da ise tek bir kişi bile toplamı domine edebilir. Örneğin Bill Gates bir şehirdeki insanların toplam varlığının %99’unu oluşturabilir.

Vasatistan’da ölçüm kolay ve güvenilirdir. Aşıristan’da ise ölçümler yanıltıcıdır.

Diş hekimiyseniz bir anda zengin olamazsınız… ama spekülatörseniz bir dakikada zengin olabilirsiniz. Siyah Kuğular çoğunlukla Aşıristan’dan çıkar ama bazen Vasatistan’da gözden kaçan belirsizlikler de büyük sürprizlere yol açabilir.

BİNBİR GÜN

Uyuyan arkadaşın burnuna tüy dokundurmak gibi. Beklenmedik olan, güçlü görünende bile kafa karışıklığı yaratır. Gerçek dünyada da tüy yerine “gerçeklik” dokunduğunda, kendine güvenen profesyoneller bile hazırlıksız yakalanabilir.

Bertrand Russell’ın meşhur hindi örneğini hatırlayalım (tümevarım sorunu): Hindi, her gün beslendiği için bunun bir düzen olduğunu sanır. Ancak Şükran Gününden bir gün önce kesilerek öldürülür. Bu, geçmiş gözlemlere dayanarak geleceği güvenle tahmin etmenin tehlikesine işaret eder. Güven duygusu en yüksek düzeye ulaştığı anda, kendisini bekleyen tehlike de doruğa ulaşmıştır.

Bir olayın Siyah Kuğu olup olmaması, onu yaşayan kişiye göre değişir. Hindi için kasabın gelişi bir Siyah Kuğu’dur; kasap için değildir.

Aslında her Siyah Kuğu aniden ortaya çıkmaz: Mesela Bilgisayarın etkisi, yavaş ve aşamalı olmuştur. Bazı değişimler uzun sürer, ama sonradan baktığımızda hızlıymış gibi görünür.

Tümevarım problemi, David Hume ile özdeşleşmiş olsa da, daha öncesine dayanır. Temel soru şudur: Geçmişte olanlardan hareketle geleceği ne kadar doğru tahmin edebiliriz? Sextus Empiricus, Gazali, Pierre Bayle, Huet de benzer çizgide rasyonalizme şüpheci yaklaştılar.

İçinde yaşadığımız gerçek dünya vasatistan gibi modellense de aslında bir Aşıristandır. Aşırı uçların ve beklenmedik olayların belirleyici olmaktadır. Bu dünyada Siyah Kuğu körlüğünün ana nedelerini şöyle özetlenebilir:

  1. Teyit Hatası: Seçilmiş örnekleri gözleyip, genelleme yapıyoruz.
  2. Anlatı Yanıltmacası: Karmaşık olayları basit hikâyelere indiriyoruz.
  3. Yok Sayma: Siyah Kuğuların olmadığını ve olmayacağını varsayıyoruz.
  4. Sessiz Delil: Olanlara veya görünenlere bakıyoruz, görünür olmayan delilleri unutuyoruz.
  5. Odak Daralması: Sadece belirli risklere (işimize gelen, kolay görülen, üzerinde konsensus olan) bakıyor, diğerlerini göz ardı ediyoruz.

TEYİT, MEYİT

İnsanlar genellikle bir şeyi ispatlamak için onunla uyumlu örnekler ararlar veya yanlış tümevarımlara eğilimlidirler. Mesela, bir gece ormanda uyuyup ölmemek, ormanda uyumanın güvenli olduğu anlamına gelmez. Bunlar, görülmeyene dair bilgi çıkarsamanın mantıksızlığını gözler önüne serer.

Bu şöyle bir çift yönlü yanılgı yaratabilir; Neredeyse tüm teröristler Müslümandır gibi ifadeler, “Neredeyse tüm Müslümanlar teröristtir” gibi yanlış çıkarımlara yol açar. Bu örneği açarsak:

  • Misal Varsayalım teröristlerin %99’u Müslüman olsun
  • Müslümanların olsa olsa %0.001’i teröristtir.

Bu durumda, bir Müslüman’ın terörist olma olasılığını yaklaşık 100.000 kat abartırız. Bu durum, Amerika’daki etnik gruplara karşı da benzer şekilde önyargılara dönüşür.

İnsanlar, inançlarını destekleyecek örnekler aramalarına naif deneycilik denir. Bu bağlamda başarısızlıklardan değil, yalnızca başarı örneklerinden söz ederler. Bu, gerçeğin yalnızca inancı onaylayan kısmını görmektir. Buna karşılık, negatif deneycilik, yani yanlışlamaya dayalı yöntem daha güvenilirdir.

Bu Karl Popper’ın önerdiği yanlışlama yöntemidir. Popper’a göre: Bir hipotezi doğrulayan örnekler değil, onu yanlışlayan örnekler aramak gerekir. Bilimsel bir önermenin teoride yanlışlanabilir olması gerekir. Bu bağlamda

  • Bir beyaz kuğu görmek: kuğuların beyaz olduğunu kanıtlamaz.
  • Bir siyah kuğu görmek: tüm kuğuların beyaz olduğu iddiasını çürütür.

Özetle; insan aklının doğası gereği inancını doğrulama eğilimine sahiptir. Oysa bilgiye ulaşmanın en güvenilir yolu, hipotezleri çürütmeye çalışmaktır. Teyit edici örnekler bizi yanıltır, çünkü dünya karmaşıktır, istatistikler sezgilerimize uymaz ve nadir olaylar (Siyah Kuğular) düşündüğümüzden çok daha fazla hayati etkiye sahiptir.

ANLATI YANILTMACASI

İnsanların olaylara anlam kazandırmak için neden-sonuç ilişkilerine düşkünlüğü çoğu zaman gerçekliği çarpıttır. İnsan zihni olayları ham halleriyle görmekte zorlanır. Bu anlatı yanıltmacasının temelidir. Bu eğilim kontrol dışı ve bilinçsizdir. Kuramlaştırmak istemsizdir; yorum yapmamak ise enerji gerektirir.

Anlatı kurma eğilimimiz sadece psikolojik değil aynı zamanda bilgi işleme zorunluluğundan da kaynaklanır. İnsan beyni, bilgiyi sıkıştırarak ve basitleştirerek depolar. Karmaşıklığına göre, bir olay ne kadar rastlantısalsa o kadar özetlenemezdir. Bu nedenle karmaşık gerçekliği basitleştirip modeller üretiriz. Bu ise Siyah Kuğuların fark edilmesini engeller.

Öte yandan Medya, her olaya neden bulma hatta sansasyonel anlatılar bulma zorunluluğu hisseder. Anlatıların sansasyonelliği, olaylara yüklediğimiz olasılıkları bozar. Örneğin Sigaranın neden olduğu kanser, sıradan bir kansere kıyasla daha olası sanılır. Bunun yanında insanlar somut, canlı anlatılardan çok etkilenir. Örneğin İtalya’daki bir kuyuya düşen bebek tüm ülkenin ilgisini çekerken, Gazze’deki savaş göz ardı edilir.

Bu bağlamda hatırlarsak Hızlı ve yavaş düşünme kitabında; Kahneman ve Tversky’nin araştırmalarıyla şu ayrımı ortaya konur:

  • Sistem 1: Beynin Hızlı, sezgisel, otomatik, duygusal, hataya açık karar verme mekanizmasıdır
  • Sistem 2: Yavaş, bilinçli, analitik, mantıklı taraftır.

Birçok hata, Sistem 1’in verdiği otomatik kararların farkında olmadan kullanılmasıyla oluşur. Siyah Kuğular da bu yüzden ya göz ardı edilir ya da abartılır.

Anlatı yanıltmacasından kaçınmanın ana yolu deney yapmayı (deneyimi), hikayeye tercih etmektir. İnsanlar olaylara anlam ararken, anlatıların çekiciliğine kapılarak gerçek rastlantısallığı göz ardı ederler.

UMUDUN KIYISINDA YAŞAMAK

Kariyerlerin, projelerin ve yaratıcı uğraşların çoğu doğrusal ve düzenli sonuçlar doğurmaz. Toplum ise çoğunlukla düzenli ödül arar. Hormonal sistemimiz bile istikrarlı, öngörülebilir sonuçları sever. Ancak çağdaş dünya bu beklentilere uygun değildir. Dünya, genetik yapımızın yetişemediği bir hızla değişmektedir.

İnsan zihni de, doğrusal neden-sonuç ilişkileri arar. Her gün çalışırsak, her gün biraz daha ilerleme bekleriz. Fakat gerçeklik genelde bu şekilde işlemez. Uzun süre hiçbir gelişme kaydedilemez, sonra bir anda büyük bir sıçrama olur. Hayatın pek çok alanında doğrusal olmayan ilişkiler egemendir. Örneğin susuzken bir şişe su büyük haz verir; ama bir depo su değil. Artan miktar, artan haz yaratmaz.

İnsan mutluluğu tek bir büyük kazançtan değil, küçük ama sık tekrar eden olumlu olaylardan gelir. Bir yıl içinde 1 milyon kazanmak, 10 yıl boyunca her yıl 100 bin kazanmak kadar mutlu etmez. Pozitif etkilerin sıklığı, yoğunluğundan önemlidir. Haz sistemimiz küçük dozlara göre evrimleşmiştir. Tek bir büyük mutluluk olayı tatmini sürdüremez. Acılar konusu ise tam tersidir: Acıları bir anda yaşamak daha iyidir.

Taleb bu bağlamda yatırım stratejisi üzerine çarpıcı bir ayrım yapar:

  • Kanama stratejisi: Sürekli küçük kayıplar yaşanır, ama nadiren büyük kazanç gelir.
  • Patlama stratejisi: Sürekli küçük kazançlar elde edilir ama bir gün tüm kazançlar kaybedilir.

Taleb Birinci türden bir stratejiyi önerir. İhtiyacınız olan tek şey, yüzyılda bir iyi yıldır. Bu tarz yaklaşımda insanlar kısa vadeli geri bildirimlerden uzak durarak duygusal etkilerden korunur. Riskleri uzun vadede analiz eder. Ancak bu strateji psikolojik dayanıklılık ister; çünkü toplum kısa vadeli başarıya odaklıdır.

Siyah Kuğu avcılığı, yani büyük ve nadir ama yüksek getirili fırsatlara odaklı bir yaşam biçimi, sabır, cesaret ve sosyal stres karşısında direnci gerektirir. Bu yol yalnız ve risklidir; ama anlam arayanlar için belki de tek yoldur.

SESSİZ DELİL SORUNU

Cicero’nun anlattığı Diagoras hikayesinde sessiz delil problemi ortaya konur: Bir gemi kazasından kurtulanların dua ettiğine dair resimler gösterilir, ama dua edip boğulanlarınkiler gösterilmez. Bu, hayatta kalanların deneyimlerinin abartılması ve hayatta kalamayanların yok sayılmasıdır. Sessiz delil problemi, yalnızca gördüklerimize değil, göremediklerimize de dikkat etmemiz gerektiğini söyler. Tarih kavramıyla ilintili her şeyde sessiz delil sorunuyla karşılaşırız.

Mesela Fenikelilerin yazılı eser bırakmamış olmalarının onların kültürel yetersizliğiyle değil, papirüs gibi dayanıksız malzeme kullanmalarıyla ilgilidir. Buna rağmen kültürleri küçümsenmiştir.

Buna paralel olarak iş dünyasında başarılı olanların özelliklerinin incelendiği araştırmalar büyük bir yanılgıya düşer. Başarısızlar incelenmediği için, başarıya götürdüğü düşünülen özelliklerin gerçekten etkili olup olmadığı bilinemez. İstatistikler, görünmeyenleri yansıtmaz.

Olasılığı doğru değerlendirmek için referans noktanızı tüm başlangıç grubu yapmalısınız, hayatta kalanlar değil.

Sessiz delil, anlatı yanıltması ve doğrulama hatasıyla birlikte, gerçekliğe ilişkin ciddi çarpıtmalara yol açar. Bu, başarıyı da başarısızlığı da anlamamızı engeller.

OYUNSAL YANILTMACA

Şişko Tony her yönüyle sıradışı, hayatı boyunca kurum dışı yollarla başarı elde etmiş biridir. Bankacılıkla başlayan kariyerinde sistemin açıklarını ve insanların zaaflarını ustaca kullanarak emlak ve finansal işlemlerden zengin olmuştur.

Dr. John ise bunun tam tersidir: Dakik, planlı ve akademik kariyerinde başarılı bir “Nerd” (zeki ama kalıplaşmış düşünceye hapsolmuş kişi) tipidir.

Nassim Taleb ikisine aynı soruyu sorar: Bir madeni para 99 kez atıldığında her seferinde tura gelirse, 100. atışta yazı gelme ihtimali nedir?

  • Dr. John der ki: Yarı yarıya. Çünkü varsayım hilesiz bir para.
  • Şişko Tony der ki: En fazla %1. Çünkü bu işte bir hile var.

Tony, gerçek hayattaki olasılıkları sorgular; Dr. John ise teorik modelin içinde kalır. Bu farktan yola çıkarak Taleb; oyunsal yanıltmaca (ludic fallacy) kavramını ortaya koyar: Gerçek yaşamın belirsizliği ile teorik oyunlardaki kurallı ve ölçülebilirlik arasındaki farkı görememek. Gerçek hayat, oyun kuramı gibi steril modellerle anlaşılamaz.

Günümüzde üst-insan olmanın yolu anlatıdan uzak durmak ve rastlantısallık gibi soyut kavramları içselleştirmekten geçer. Anlatı, medyada, eğitimde ve toplumda baskın olsa da, gerçekliği anlama yolunda tehlikelidir. Olan şeylere değil, olmuş olabilecek şeylere dikkat etmeliyiz.

2. KISIM – BİR TÜRLÜ ÖNGÖREMİYORUZ

İnsanların en önemli bulduğu teknolojik gelişmeler (bilgisayar, internet ve lazer gibi) aslında planlanmamış, önceden değeri bilinmeyen, ancak dünya üzerinde büyük etkileri olmuş keşiflerdir. Yani bunlar Siyah Kuğulardır. Ne var ki, sonradan bunları büyük bir planın parçasıymış gibi algılama retrospektif yanılsamasına kapılırız.

Dünya bizim anladığımızdan çok daha karmaşıktır. Biz, onu sadeleştirerek anlamaya çalışır, olağan hale getiririz. Böylece geleceğin Platonik bir kategori olduğunu varsayarak büyük bir yanılgıya düşeriz. İnsanlar, geçmişi anlamadaki başarılarını anlatılar kurarak abartır. Bunun sonucu, kurumsallaşmış bir öngörü kültürü olur: falcılar, akademisyenler, matematik kullanan bürokratlar bizi yönlendirir; biz de onlara inanırız.

ÖNGÖRÜ SKANDALI

Sydney Opera Binası, öngörü konusundaki başarısızlığımızın bir sembolüdür. Bina 1963’te 7 milyon dolara tamamlanacak denmişti; 10 yıl sonra, 104 milyon dolara bitti. Bu, insanlığın epistemik kibrini, yani bilgiye dair aşırı güvenini gösterir.

Öngörülere devam edip geçmiş öngörülere dair performansımızı değerlendirmememiz büyük bir sorundur. Büyük olayları sürekli ıskalıyoruz ama kimse nedenini sorgulamıyor.

Tahmin ile öngörü arasında büyük fark yoktur. Çünkü her ikisi de eksik bilgiye dayanır. Profesyonel tahmincilerin (ekonomistler, analistler vs.) daha başarılı olduklarına dair hiçbir kanıt yoktur. Hatta çoğu zaman daha da kötü sonuçlar verirler.

KUŞ PİSLİĞİ NASIL ARANIR?

Taleb’in 1998’de bir finans kurumundaki gözlemi çarpıcıdır: Şirket, beş yıllık plan yapmak için tüm dünyada toplantılar düzenler. Ancak, Rusya’nın temerrüdü ve Latin Amerika piyasalarının çöküşü gibi bir Siyah Kuğu yaşanır. Yöneticiden hiçbiri bir ay sonra şirkette değildir. Özetle insanlar geleceği planlamaya devam eder, ama bu planlar genellikle işe yaramaz.

Taleb, Popper’in tarihselcilik eleştirisini temel alarak şu argümanı yapar: Tarihi olayları öngörebilmek için gelecekteki teknolojileri bilmek gerekir. Ama bu bilgiyi bilmek, onları zaten keşfetmek anlamına gelir. Yani, geçmişe bakarak geleceği tahmin etmek kendi kendini çürüten bir çabadır. Tekerleği öngörüyorsan, zaten yapmışsındır!

Rasyonellik, tahmin edilebilirliği varsayar. Neoklasik ekonomi, insanları robotik varlıklar gibi ele alır. Bu nedenle, optimizasyon modelleri gerçeklikle uyuşmaz. İnsan davranışı tutarsız ve bağlama bağlıdır. Bizim genel teoriler olmadan yaşamayı öğrenmeniz lazım!

BİR HAYAL: EPİSTEMOKRASİ

Epistemokrat, kendi bilgisinden şüphe eden, yargı vermeyi erteleyen ve bilmiyorum diyebilen nadir cesur insandır. Bilgeliği kibirle değil, tevazu ve şüpheyle tanımlar. Böyle bireylerin yönettiği bir toplum Epistemokrasidir.

Montaigne, epistemokrat düşüncenin öncüsüdür. Kendisini konu alan denemelerinde insan doğasını, rasyonelliğin sınırlarını ve insanın kusurlarını inceler.

İnsan zihni geleceği geçmiş gibi kurgulama hatasına düşer; bu gelecek körlüğüdür. Gerçek sorun sadece geleceği bilememek değil, geçmişi de tam olarak anlayamamaktır. İleriye dönük tahmin (buz küpünün erimesi) mühendislik düzeyinde mümkündür. Geriye dönük tahmin (su birikintisinin önceki formunu anlamak) çok daha zordur. Bu, tarihin karmaşıklığını temsil eder.

ÖNGÖREMEZSENİZ NE YAPARSINIZ?

İnsanlara yargıdan kaçınmayı öğretmek gerçekçi değildir. İnsanlar doğaları gereği değerlendirme yapar; ağaç gördüğünde sadece ağaç değil, güzel ya da çirkin ağaç görür.

Gelecek öngörülemez olabilir ama buna hazırlıklı olmak mümkündür. Hazırlık, kompleks planlara değil, olasılık dışı olaylara açık olmaya dayanır.

Hayatınızı, yatırım stratejisi gibi yönetin: %85-90’ını güvenli limanlara (ör. hazine bonoları) yatırın. %10-15’ini ise yüksek riskli ama potansiyeli yüksek girişimlere ayırın.

Fırsatlar nadirdir ve geldiğinde fark edilmezler. Bilgisizliğinizin farkındaysanız avantajlısınız. Büyük şehirlerde yaşayın, fırsatların yoğunlaştığı yerlerdedir. Partilere gidin! Rastgele konuşmalar büyük fırsatlara yol açabilir.

Bilinmeyeni bilemezsiniz, ama onun sizi nasıl etkileyebileceğini anlayabilirsiniz.

3. KISIM- AŞIRİSTAN’IN GRİ KUĞULARI

Dünya gitgide Aşıristan’a yönelmekte, Vasatistan etkisini yitirmektedir. Bu yönelim, eşitsizliklerin artışı anlamına gelir. Gaussçu çan eğrisi (normal dağılım), ciddi bir aldanmadır; dünya çok daha uç olaylarla doludur. Fraktal rastlantısallık (Mandelbrotçu dağılım), nadir olayların ipuçlarını verir. Bazı olaylar Siyah Kuğu gibi görünse de, dikkatli bakıldığında Gri Kuğu olarak öngörülebilir hale gelir.

Kazananların her zaman kazanacağı varsayımı yanlıştır. Kimse güvende değildir. Borsa prensleri olabilir, fakat kimse kral olarak kalamaz. Kapitalizm, devleri şansa ve rekabete açık hale getirerek sistemin canlı kalmasını sağlar. Şans, zekadan bile daha eşitlikçidir. İnternet, hem yoğunlaşmayı (Google örneği) hem de küçük oyuncuların başarı şansını artırır.

Küreselleşme, kısa vadede istikrar sağlasa da, kırılganlık yaratır. Piyasaların iç içeliği bir çöküşü küresel hale getirir. Dev bankalar aynı risk modellerini kullanır bu da çeşitlilik yerine tek biçimlilik doğurur.

ENTELEKTÜEL SAHTEKARLIK: ÇAN EĞRİSİ

Gaussçu çan eğrisi uç olayları istatistiksel olarak önemsizleştirir. Finansal çöküşler, hiperenflasyon gibi gerçek hayattaki olaylar bu eğriyle açıklanamaz. Buna karşılık Mandelbrotçu yaklaşım, uç olayların yaygın ve etkili olabileceğini varsayar.

Gaussçu sistemde, ortalamadan uzaklaştıkça olasılık çok hızlı düşer. Bu eğilim, sistemin uç değerleri dışlamasına, dolayısıyla gerçek dünyayı yansıtamamasına neden olur. Mandelbrotçu modelde olasılıklar daha yavaş azalır. Bu yüzden büyük sapmaların etkisi daha yaygındır.

Gaussçu modellerin sorunu, sadece çimenleri hesaba katması ve devasa ağaçları, yani uç olayları görmezden gelmesidir. Sıra dışı olaylar nadir olsa da kümülatif etkileri büyük olabilir. Standart sapma, korelasyon, regresyon gibi kavramlar sadece Gaussçu dünyada anlamlıdır, ama Aşıristan’da işlevsizleşir.

Çan eğrisi bilimsel değil, ideolojik bir araç olarak sistematize edilmiştir. Ortalama insan kavramı, normal olan ile eşitlenmiş, sapmalar ise hata olarak görülmüştür. Ancak bu durum hem epistemik hem etik sorunlar doğurmaktadır. Bu bir Vasatlık idealidir, sıradışılığı baskılar.

Psikoloji ve tıpta “hamile misin, değil misin?” gibi nitel (evet/hayır) konularda Gaussçu model geçerli olabilir. Ama nicel sonuçlar (örneğin gelir, satış, portföy getirisi) söz konusuysa Gaussçu model yıkıcı biçimde yanlış sonuçlar doğurur. Burada tek bir rakam tüm ortalamalarınızı alt üst edebilir.

Taleb’e göre çan eğrisi, insanların zihinlerine öyle işlemiştir ki, geçerli olup olmadığını sorgulamadan her şeye uygulanmaktadır. Halbuki Siyah Kuğuların olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Onları dışlayan modellerle gerçekliği anlayamayız.

RASTLANTISALLIĞIN ESTETİĞİ

Mandelbrot, rastlantısallığı estetik, tarih ve entelektüel incelikle birleştiren nadir bilim insanlarından biridir.

Doğa aslında Platonik ideallere değil, pürüzlü ve düzensiz bir yapıya sahiptir. Dağlar üçgen değildir, ağaçlar düz çizgilerle tanımlanamaz, doğanın geometrisi öğrendiğimiz Öklid geometrisinden farklıdır. Gerçek doğa düzensizlik ve karmaşayla tanımlanabilir ve bunun matematiksel karşılığı fraktallerdir.

Fraktal, Mandelbrot’un pütürlü ve parçalanmış şekillerin geometrisini açıklamak için icat ettiği bir kavramdır. Fraktal yapılar, her ölçekte benzer desenleri tekrar eder; buna kendine benzerlik denir.

  • Yaprak damarları → Dallara benzer.
  • Dallar → Ağaçlara benzer.

Bu yapılar sayesinde doğanın karmaşık görüntüsü basit tekrar kurallarıyla üretilebilir. Mandelbrot, fraktalleri sayesinde başlangıçta bilim camiasından dışlansa da, bilgisayar çağında matematiğin yıldızı haline gelir. Bu yaklaşım Siyah Kuğuları öngörülebilir hale getirmez, fakat daha iyi anlamamıza ve bazılarını gri kuğulara dönüştürmemize yardımcı olur. Karmaşık sistemlerde kesinlik arayışı anlamsızdır.

İnsanlara Vasatistan’a özgü yöntemler öğretiyoruz, sonra da onları Aşıristan’da kaybolmaya bırakıyoruz. Son elli yıl içinde mali piyasalarda yaşanan on olağanüstü gün, toplam getirilerin yarısını temsil eder. Bu veri, piyasaların Gaussçu çan eğrisiyle modellenemeyeceğinin açık kanıtıdır. Ancak buna rağmen insanlar Gaussçu araçlara bağlı kalmayı sürdürmektedir. Yine de insanlar Gaussçu modelden vazgeçmez. Neden mi? Çünkü elimizde başka bir şey yok.

Nobel ödüllü Merton ve Scholes’un yönettiği fon, 1998’de Rusya krizinde iflas etti. Kullandıkları modeller büyük sapmaların olasılığını yok saydığından, muazzam ölçüde riskler almakta bir sakınca görmemişlerdi. Fakat sistem değişmedi; MBA programları aynı yöntemleri öğretmeye devam etti.

SİYAH KUĞU’YLA HESAPLAŞMANIN YOLU

Gizli Riskler Görünürlerden daha tehlikelidir. Mesela terörizmden çok diyabet gibi gündem dışı tehditlerden korkmak mantıklıdır. İnsanların çoğunlukla endişe duydukları meseleleri fazla önemsememek bu bağlamda güzel bir öneri, çünkü bunlar zaten dikkat edilenlerdir; tehlike, görünmeyende yatar.

Kontrol ve zarafet için Taleb’in tavsiyesi: Koşmamak. Hikayesi enteresan; Paris’teki bir arkadaşı ona “Ben trenler için koşmam” der, çünkü:

Bir treni kaçırmak ancak peşinden koşarsanız acı verici olur!

Bu yaklaşım, kendi yaşam modelini ve değer sistemini seçmek anlamına gelir. Başarıyı başkalarının tanımlarına göre aramadıkça, başarısızlık da acıtmaz.

Bu redde yönelik felsefe stoacı tavrı andırır. Başkasının değil kendinizin kurduğu bir oyunda kaybeden olmak daha zordur.

SON

Taleb Metafizik bir mesajla; “Hayatta olmak, muazzam büyüklükte rastlantısal bir olgudur” diyerek varoluşun kendisinin bile bir Siyah Kuğu olduğunu ima eder. Bu nedenle insanların küçük şeyler nedeniyle günü mahvetmeleri saçmadır.

Kendisine hediye edilen şatonun banyosunda küf var diye tasalanan nankör gibi olmayın. Değerini bilin!