Peter Marshall – Anarşizmin Tarihi – İmkansızı İstemek – Özet

Peter Marshall’ın Anarşizmin Tarihi – İmkansızı İstemek adlı eseri 1992 yılında yayımlanmış, anarşist düşüncenin tarihsel gelişimini incelikle ele almıştır. Marshall anarşizmi salt karşıt bir ideoloji olarak değil, bireysel özgürlük, doğrudan demokrasi ve gönüllü dayanışma ilkelerine dayanan tarihsel olarak köklü ve entelektüel olarak derinlikli bir gelenek olarak sunar.

Anarşizm dilimizde çok negatif bir anlamla yüklü. Bu kitabı aslında düşünsel bir pozisyon olarak anarşizmi anlamak için okudum. Özet notlarımı burada paylaşıyorum.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

Giriş

Anarşi kavramı, tarih boyunca olumsuz çağrışımlarla yüklenmiştir. Halk arasında genellikle kaos, terör, yıkım ve ahlaki çöküş anlamına gelir. Bu tür imgeler, anarşist düşünceye karşı duyulan yaygın korkunun ve önyargının bir göstergesidir. Bu algılamanın temelinde, anarşizmin saf özgürlük idealinin ya ütopyacı ve tehlikeli bulunması yatar. Oysa Anarşistlerin yalnızca küçük bir kısmı teröre başvurmuştur. Tarihsel olarak anarşizm, diğer siyasal ideolojilere göre çok daha az şiddet kullanmıştır.

Yönetici sınıflar da anarşist düşünceyi tehlikeli ve kargaşa getirici olarak sunmuşlardır. Bu anlaşılır bir şeydir çünkü Grekçe anarşi kelimesi lidersizlik anlamına gelir. Anarşistler, Hobbes’un doğa durumuna dair karanlık tahayyülünü reddederler. Onlara göre, hükümetsiz bir toplum, kaotik değil, barışçıl ve üretici olabilir. Bu bağlamda Proudhon, çarpıcı bir paradoks ortaya koyar: Anarşi Düzendir. Bu ifade insanın kendi kendini yönetebileceği ihtimalini ortaya koyar.

Anarşizm, tarih boyunca 1917 Rus Devrimi, 1936 İspanya İç Savaşında önemli roller oynamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrası, anarşist hareket küçük yayınlara ve nostaljik gruplara dönüştü. Sadece Gandhi’nin özyönetim temelli vizyonu liberter bir ilham kaynağı oldu.

1960’lara gelindiğinde, anarşizm yeniden canlandı. Yeni Sol’un savunduğu: Yerinden yönetimi, İşçi denetimi, Katılımcı demokrasi anarşist fikirlerin özünü taşıyordu.

1970’lerde ise, günlük yaşamda anarşist fikirler komünlerbarış hareketikadın hareketiyeşiller ve anarko-sendikalist uygulamalar gibi alanlarda etkisini gösterdi. Anarşist fikirler, hem merkeziyetçiliğe hem de kapitalizme karşı yerel, özyönetimci, katılımcı bir yaşam arzusuna dönüştü.

1980’lerde bile anarşizm, farklı yönlerden Sovyetler, Çin ve Batıda (anarko-kapitalizm) etkili olmaya devam etti. Anarşizm, sadece sanayileşmemiş tarım toplumlarında değil, ileri kapitalist toplumlarda da doğrudan sorunlara yanıt sunar.

Anarşizmin cazibesi, özgürlüğe dair hem akılcı hem duygusal bir talebi temsil etmesinden gelir. Bu sadece politik bir duruş değil, aynı zamanda bir yaşam tarzıdır. Her ne kadar tarihsel olarak başarısı tartışmalı olsa da, anarşizm özgürlük dürtüsünün en derin ihtiyaçlarımızdan biri olması nedeniyle insanlık tarihinde silinemez bir yer tutacaktır.

BÖLÜM 1 – TEORİDE ANARŞİZM

“Anarşi” genellikle hükümetsiz bir toplum anlamına gelirken, “anarşizm” bu durumu gerçekleştirmeyi amaçlayan toplumsal bir felsefedir.

Anarşizmi kesin çizgilerle tanımlamak zordur çünkü antidogmatiktir; sabit doktrinlerden çok, çeşitlilik barındıran bir düşünce akımıdır. Anarşizm pek çok akıntı ve girdapla akan, ama daima geniş özgürlük okyanusuna doğru yönelen bir ırmağa benzer. Bu ırmakta bazı ortak yönler vardır. Her anarşist, şu dört temel yapıyı savunur:

  1. İnsan doğasına dair iyimserlik.
  2. Mevcut düzene yönelik eleştiri.
  3. Özgür bir toplum tahayyülü.
  4. Bu topluma ulaşmak için gönüllülüğe dayalı bir strateji.

Anarşistler, Devlet’i ve dayatılmış otoriteyi reddeder, merkezi olmayan, eşitlikçi ve kendi kendini yöneten federasyonları savunurlar. Nihai amaç, bireylerin potansiyellerini gerçekleştirebildiği özgür bir toplumdur.

Anarşist Akımlar

Anarşizmin farklı yönleri olsa da bu akımlar birbirini dışlamaz, çoğu zaman iç içe geçer. Örneğin Toplumsal anarşistler: Kolektif yaşamı ve karşılıklı yardımı savunur. Bireyciler: Zorunlu kolektivizmin “grup tiranlığı”na yol açacağından endişe ederler. Ancak, her iki taraf da komünal bireycilik anlayışında buluşabilir.

Karşılıkçılık (Mutualizm): Proudhon tarafından geliştirilmiştir. Devletsiz, serbest sözleşmelere dayalı, kooperatif toplum savunulur. Yerel topluluklar, federal yapılarla birbirine bağlanır.

Kolektivizm: Bakunin tarafından tanımlanmıştır. Toprak ve üretim araçları ortak mülkiyet olmalıdır. Herkesten yeteneğine göre, herkese yaptığı iş kadar ilkesi esastır.

Komünizm: Kropotkin’in görüşleriyle netleşmiştir. Kolektivizmi ileri götürerek, hem üretim araçlarının hem ürünlerin ortak mülkiyetini savunur. Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar ilkesi benimsenir.

Anarko-Sendikalizm: İşçilerin özgürleşmesi doğrudan kendi ellerindedir. Genel grev aracılığıyla devrimin mümkün olduğu savunulur. Sendikalar, hem eğitim kurumu, hem de gelecekteki toplumun çekirdeği olarak görülür.

Bireyci Anarşizm: Toplum, egemen bireylerin gönüllü birlikteliği olarak görülür. Max Stirner, Benjamin Tucker öncülerindendir. Devlet, en büyük saldırgan olarak görülür. Vergi, askerlik ve hukuk gibi aygıtlar bireyin özgürlüğüne tehdittir.

Anarko-Kapitalizm: ABD’de gelişen yeni bir bireyci akım. Devlet yok edilmeli, ama özel mülkiyet korunmalıdır. Belediye, parklar gibi kamusal alanlar bile özelleştirilmelidir.

Sonuçta hepsi Devletsiz, hükümetsiz, özgür bir toplum arayışında birleşirler.

Toplum ve Devlet

Toplum, insanlar arasında oluşan gönüllü birlikler, karşılıklı yardımlaşma, işbirliği ve inisiyatife dayalı doğal bir düzen olarak görülürken, Devlet, insanın üstüne çökmüş, dışsal ve baskıcı bir yapı olarak reddedilir.

Anarşist düşünürler, Devlet’in tarihsel olarak sonradan ortaya çıktığını ve tarih boyunca insanlar çoğunlukla Devletsiz ama düzenli, üretken topluluklar içinde yaşadığını savunurlar. Bu toplumlar, bireylerin kolektif ahlaki ve dini normlarla yönlendirildiği; yaşlılara saygı gibi sınırlamalara sahiptir. Anarşistler, bu kadim toplumların işbirliği örüntülerini, bireysellik ve kişisel özerklikle birleştirmek ister.

Devlet, tarihsel olarak eşitsizlikle birlikte ortaya çıkan yapay bir kurumdur. Devlet, baskı aracıdır ve toplumdan ayrı bir üstyapıdır.

Max Weber’in tanımı (meşru fiziksel güç kullanımı tekeline sahip yapı) anarşistlerce kabul edilir, ancak bunun adalet değil baskı ve eşitsizlik ürettiği düşünülür. Godwin ve Kropotkin, Devlet’in daima zenginler lehine çalıştığını ve halkı bastırmak için var olduğunu ileri sürer.

Anarşistler, temsili demokrasinin özünde baskıcı olduğunu düşünürler. Godwin’in deyişiyle: Oy vererek doğru olanı bulmak, akıl ve adalete yapılan ağır bir hakarettir. Yasalar da anarşistler için baskının kurumsallaşmış biçimidir.

Özgürlük ve Eşitlik

Anarşistlerin ortak bir özelliği dışsal otoritenin her biçimini reddetmeleridir. Bu reddiye, onların özgürlük ve eşitlik ideallerine olan güçlü bağlılıklarından kaynaklanır. 

Anarşistler, özgürlüğü hem negatif (kısıtlamalardan azade olma) hem de pozitif (potansiyeli gerçekleştirme) biçimde anlarlar. Özgürlük herkes için olmalıdır; İnsan ancak eşit derecede özgür insanlar arasında gerçekten özgürdür (Bakunin).

Özgürlük, sadece istediğini yapmak değil, uygun olanı yapmaktır; kolektif iradeyle çelişmesi zarar vericidir. Görüldüğü üzere Özgürlük merkezi bir idealken; mutlak bir özgürlük kavramı saçma olarak görülür. Bu nedenle özgürlük bir araçtır: gelişim, dayanışma ve eylem için bir olanak.

Bütün anarşistler otoriteyi reddederler. Ancak anlamlı ayrımlar vardır. Dışsal, sürekli ve baskıcı otoriteyi reddederken, gönüllü rıza ve uzmanlık temelinde danışmanlık gibi geçici otorite biçimlerine daha esnek yaklaşırlar

Anarşistler için iktidar, kişinin iradesini başkasına dayatma kapasitesidir. Bu bağlamda hem siyasal iktidarı (Devlet), hem de iktisadi ve kültürel iktidarı (mülkiyet, eğitim, gelenek) eleştirirler. İktidar, ister fiziki zor (polis, ordu), ister ekonomik baskı, ister propaganda yoluyla olsun, anarşistler için yozlaştırıcıdır. İktidar hem kurbanı hem uygulayanı bozar.

Özgürlük ile eşitlik birbirini dışlayan değil, birbirini tamamlayan ideallerdir. Bakunin’e göre her kişinin özgürlüğü ancak herkesin eşit olması halinde gerçekleştirilebilir. Eşitlik onun için özgürlüğün koşuludur.

Nihai hedef; zorlamanın, otoritenin ve baskının olmadığı; bireyin kendi kararlarını aldığı ve toplumsal işbirliğiyle var olabildiği bir özgürlük toplumudur.

BÖLÜM 2 – ANARŞİZMİN ÖNCÜLERİ

Taoizm

Taoistler doğaya, bireysel içgüdüye ve gönüllü düzene inandılar. Müdahalenin karşısında, kendiliğinden uyumu savundular. Konfüçyüsçülerin aksine, doğaya boyun eğmeyi değil, onunla birlikte akmayı öğütlediler. Bu fikir çatışması Taoizm ile Konfüçyüsçülük arasında belirgin bir ayrım yarattı: biri dünyasal reformları ve görev bilincini (Konfüçyüs), diğeri barışçıl pasiflik ve doğaya uyumu (Taoizm) yüceltti.

Taoizmin kurucusu sayılan Lao Tzu, Tao Te Ching adlı eserinde, doğayla uyumlu, müdahalesiz bir yaşam biçimini savunur. Tao Te Ching hem metafizik bir metin hem de en eski ve etkili anarşist klasiktir.

Dünya her şeyi kendi haline bırakarak yönetilir; müdahale ederek yönetilemez. Wu-wei (eylemsizlik, müdahalesizlik) kavramı, Lao Tzu’nun siyasal ve etik düşüncesinin temelini oluşturur. Bu fikir, anarkhos (yönetensiz) kavramına paraleldir. Bu pasif değil, yaratıcı bir enerji yönlendirmesidir. Sessizlik, sükunet ve doğallık, güçlü erdemlerdir. Zorun yerine sabırlı uyum önerilir.

Toplumun düzeni kendiliğinden doğar. Hükümet, yasa, otorite, sınıf ayrımı, özel mülkiyet gibi kurumlar doğaya aykırıdır ve bozucu etkiler yaratır. Bu nedenle Taoist öğreti, merkezi olmayan, gönüllü, sade ve doğal bir toplum ideali önerir. Lao Tzu’ya göre: En iyi hükümet asla hükmetmez.

Budizm

Taoizm kadar olmasa da Buddhizm de anarşist eğilimler taşır. Buddhizm başlangıçta kutsal metin, ritüel ve hiyerarşiyi reddetmiştir. Mahayana kolu bireyin psikolojik ve kültürel zincirlerinden kurtulmasını sağlayacak teknikler sunar. Buna örnek, Çin’de gelişen ve Japonya’da Zen adıyla bilinen Budist gelenektir. Zen, doktrin, metin ve otoriteyi dışlar. Doğrudan deneyime, bireyin kendi doğasını fark etmesine dayanır:

Zen, özgürlük, bireysel seçim ve sezgiye dayalı bir yaşam tarzını yüceltir. Hiçbir otoriteye boyun eğilmez. Özgürlük hem ruhsal hem toplumsaldır. Keşişler birlikte yaşar, eşit sorumluluk ve haklara sahiptir. Özel mülkiyet reddedilir, armağan ekonomisi savunulur. En değerli olan şey, doğal güzelliktir; çalınamaz ve alınamaz.

Grekler

Platon için demokrasi, anarşik ve adaletsiz bir yönetim biçimiydi. Aristoteles ise Devlet dışında kalanları kanunsuz tehlikeli canavarlar olarak tanımlar ve demokrasinin temel probleminin anarşiye kayma riski olduğunu düşünürdü. Her iki filozof da güçlü yasalarla donanmış hiyerarşik bir Devlet’in gerekliliğini savundu.

Sokrates’in ardından gelişen EpikürcülerKinikler ve Stoacılar, Devlet otoritesine mesafeli bireyci felsefeler geliştirdiler. Bu okulların ortak noktası, doğa yasalarını insan yapımı yasalardan üstün görmeleri ve bireyin içsel huzuruna odaklanmalarıydı.

Kinikler, anarşist fikirlere daha yakındı. Özellikle Antistenes ve öğrencisi Diogenes, doğaya uygun yaşama ilkesini benimsediler. Nomos (görenek/yasa) yerine Physis (doğa) ilkesine göre yaşadılar. Diogenes, fıçıda yaşamayı seçti ve bütün toplumsal gelenekleri reddetti. Büyük İskender’e “Gölge etme, başka ihsan istemem” diyerek özgürlüğüne düşkünlüğünü gösterdi.

Stoacılar, Kiniklerin bireyci yönlerini devraldı ancak uygarlığı toptan reddetmediler. Onlar doğa yasalarının, insan yapımı yasalardan üstün olduğunu savunarak akla, evrenselliğe ve kozmopolitizme dayalı bir etik geliştirdiler. 

Hıristiyanlık

Anarşizm ile Hıristiyanlık arasında bir bağlantı kurmak ilk bakışta tuhaf gelebilir. İsa’nın gönüllü yoksulluğu, zenginliği eleştirmesi, malları paylaşması (ekmek ve balık mucizesi), erken Hıristiyanlar üzerinde komünist etki yaratır. Hıristiyanlık ilerledikçe günahkâr insanın hiçliği ve Tanrının mutlak gücü daha fazla vurgulandı. Calvin’in görüşlerinde bu zirveye ulaştı: “En kötü tiran bile anarşiden iyidir.”

Avrupalı anarşistlerin çoğu (Proudhon, Stirner, Bakunin) Hıristiyanlığı reddettiler. Ancak anarşizmin dine mutlak karşıtlığı zorunlu değildir. Hıristiyanlık, iki ana gelenekten oluşur:

  • St. Paul çizgisi: Tutucu, otoriter ve Devlet’le uyumlu. Bu yaklaşım, kilisenin devlete eklemlenmesini, otoriteyle uyum içinde olmasını meşrulaştırdı.
  • Yakub çizgisi (İsa’nın kardeşi): Radikal, komünal ve liberter. Kudüs’teki ilk Hıristiyan topluluklarının lideri Yakup’tu. Bu damar, tarih boyunca radikal, komünal, anarşizan yorumların kaynağı olarak görüldü. Anabaptistler, Quakerlar, Tolstoy ve modern Hıristiyan anarşistler bu geleneğe sahip çıktılar.

Ortaçağ

Mazdak ve Erken Doğu Sosyalizmi

Mazdak, MS 487 civarında İran’da ortaya çıkan ve Zerdüştçülükten etkilenen bir peygamberdi. Işık ve karanlık arasındaki düalist mücadeleyi sosyalist bir görüşle birleştirerek şöyle diyordu: Bütün insanlar eşit doğarlar, ancak servet ve kadınların eşitsiz paylaşımı acıya neden olur. Bu nedenle özel mülkiyeti ve evliliği yasakladı, servet ve kadınların ortak mülkiyetini savundu. Stoacı, sade bir yaşam önerdi ve hayvanlara şefkat gösterilmesini istedi. Öğretileri daha sonra İsmailiye hareketi ve ihvan el-Safa gibi oluşumlarda yaşamaya devam etti.

Özgür Ruh Heresisi: Mistik Anarşizm

Ortaçağ Hristiyan dünyasında en radikal sapkın akımlardan biri Özgür Ruh Heresisi idi. Yeni Ahit’in Vahiy kitabından ilham alan bu akım özellikle toplum dışına itilmiş kadınları ve köksüz yoksulları cezbetti. Sevilla’daki Sufi mistiklerinden yayıldığı düşünülen bu öğreti, zamanla üç ana doktrin geliştirdi:

  1. Her varlık kutsaldır, Tanrı her şeyde içkindir.
  2. Ölümden sonra hayat yoktur; her şey bu dünyadadır.
  3. Tanrıyı tanıyan artık günah işlemez; bütün yasaların üzerindedir.

Bu görüş, mistik bir anarşizmi doğurdu: Özgür insan ona zevk veren her şeyi yapma hakkına sahiptir. Ancak bu hareket, zamanla kendini ilahlaştıran ve elit bir sınıf oluşturan yapıya büründü.

Taboritler: Erken Anarko-Komünist Deneme

1419’da Bohemya’da Jan Hus’un idamı sonrası Taboritler isyan etti. Kurdukları toplulukta: Özel mülkiyet, vergiler ve dünyevi otorite reddedildi. Servet eşit biçimde paylaşıldı. İncil tek otorite olarak kabul edildi. Ancak üretim ve mübadele sistemini sürdüremediler.

Anabaptistler ve Münster Deneyi

Reformasyon’un radikal kollarından Anabaptistler, devletten kopuşu ve toplumsal eşitliği savundular. Ancak bazıları şiddete başvurdu. Thomas Münzer, köylüleri örgütleyerek malların eşit paylaşılacağı bir düzen hedefledi. Bu ütopya 1535’te bastırıldı. Sonrasında Anabaptistler barışçılaştı ve Hutteritler gibi komünal yaşamı sürdüren gruplar doğdu.

Ortaçağ’daki bu mistik ve binyılcı hareketlerin pek çoğu bireysel üstünlük, seçilmişlik inancı ve otoriter liderlik gibi unsurlar taşıdığından modern anlamda anarşist sayılmaları zordur.

İngiliz Devrimi

İngiliz Devrimi sırasındaki kargaşada Kazıcılar (Diggers) ve Bağırganlar (Ranters) gibi radikal mezhepler öne çıktı. Bunlar, Cumhuriyetçi hareketin aşırı solunu oluşturuyordu. Kazıcılar yalnızca siyasal değil, iktisadi eşitlik de talep ettiler. Yeni bir özgürlük duygusu doğmuştu: efendisiz insanlar.

Kazıcılardan bir grup toprağı ekip biçtiler, üretim yaptılar. Ancak hem mülk sahiplerinin hem de resmi otoritelerin saldırılarına uğradılar. Fideleri çiğnendi, aletleri alındı, kulübeleri yıkıldı. Bir yıl boyunca direndiler ama sonunda George Tepesi’nden çekildiler. Bu deneyiminin zorlukları siyasal düzlemde bir düzen ve yönetim gerekliliğini işaret ediyordu.

Bağırganlar, liberter düşüncenin uç noktalarını temsil ettiler. Özgür Ruh idealinin gerçek mirasçılarıydılar. Bütün yasalardan ve mülkiyetten kurtulmak istediler. Serbest aşkı savundular. Devletin ve Kilise’nin her biçimini reddettiler. Tanrı’yı insanın içinde, doğanın bir gücü olarak gören bir maddeci panteizm benimsediler.

Kazıcılar ve Bağırganlar gibi gruplar, devrimde gerçek eşitlik ve özgürlük taleplerini dile getirdiler. Ancak askeri diktatörlük bu talepleri bastırdı. Anarşist potansiyel yerini otoriterliğe bıraktı. Bu dönem anarşizmini sosyalisteler öncü bir anarşist hareket olarak görürler.

Fransız Rönesansı ve Aydınlanma

Rabelais, Rönesans Fransası’nın en renkli ve kavgacı liberteridir. Skolastik düşünceye ve keşişlere karşı derin bir nefret besler. En önemli eseri Gargantua ve Pantagruel, 16. yüzyıl Fransası’nın dinî, siyasi, hukuki ve toplumsal kurumlarıyla alay eden müstehcen bir mizah ve keskin hiciv örneğidir. Eserde, doğuştan iyi olan insanların, iyi eğitimle erdemli davranışlara yöneleceği, dışsal yasa ve kurallara ihtiyaç duymayacağı savunulur.

Etienne de la Boétie, genç yaşta kaleme aldığı Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev adlı eserinde, insanların neden iktidara gönüllü olarak boyun eğdiğini sorgular. Özgürlüğün doğal olduğunu, köleliğin ise sadece bir alışkanlık olduğunu belirtir. Hükümetin varlığı, insanların itaat etme eğiliminden kaynaklanır. İnsanlar isteseler, bu itaatten vazgeçebilirler. La Boétie, sivil itaatsizlik düşüncesinin öncüsüdür ve anarşist duyarlılığıyla birçok düşünürü etkilemiştir (Tolstoy, Rothbard, Nettlau, vb.).

Gabriel de Foigny, merkeziyetçi mutlakiyetçiliğe karşı, düşsel bir yolculukla anarşist bir toplum tasvir eder. Avustralya’da geçen Les Adventures de Jacques Sadeur adlı eserinde, özel mülkiyetin, yazılı yasaların ve hükümetin olmadığı bir toplum betimler. Toplumda cinsiyet ayrımı yoktur; insanlar doğuştan iyi, barışçıl ve akılcıdır. Foigny, hükümetsiz toplumu kurgulayan ilk ütopyacılardandır ve anarşist düşüncenin erken bir temsilcisidir.

Başpiskopos FénelonTélémaque adlı didaktik romanında, düşsel toplumlar yoluyla siyasal ve ahlaki ilkeleri sorgular. La Betique ve Salente ütopyaları, refahı arzuların sınırlandırılmasıyla sağlayan sade, eşitlikçi ve komünal toplumlardır. Ancak Fénelon’un yaklaşımı püritendir ve güçlü bir merkezi otorite fikrine kapalı değildir. Roman, Godwin gibi sonraki düşünürleri derinden etkiler

Jean Meslier, dinin ve siyasal iktidarın halkı sömürmek için kullandığı bir araç olduğunu iddia eder. Testament adlı eserinde Tanrı’yı ve dini reddeder, insanın doğal olarak barış, adalet ve eşitlik istediğini savunur. Kötülüğün kaynağını İlk Günah’ta değil, Kilise ve Devlet ittifakında bulur.

Morelly, Code de la Nature‘de özel mülkiyetin kötülüğün kaynağı olduğunu savunur. İnsan doğuştan iyi yüreklidir; ancak mevcut kurumlar onu yozlaştırır. Doğal yasalarla uyumlu bir toplum kurulmalı, komünal mülkiyet esas alınmalıdır. Önerdiği toplum katı kurallara dayansa da, mülkiyetsizliğe dayalı yapısıyla komünizmin öncülerindendir. Proudhon ve Kropotkin gibi anarşistleri etkilemiştir.

Jean-Jacques Rousseau, özgürlüğü insanın en yüce değeri olarak görür. Doğal durumda insanlar özgür, iyi ve şefkatlidir. Toplumsal bozulma, özellikle özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla, eşitsizlik ve kölelik yaratır.

Bir parça toprağı çitle çevirip ‘Burası benim’ diyen ilk kişi, sivil toplumun gerçek kurucusuydu.

Buna rağmen Rousseau, anarşist çözüm yerine yeni bir toplumsal sözleşme ile halk egemenliğine dayalı bir Devlet önerir. Ancak bu Devlet, bireyi topluma tam anlamıyla bağlayacak ve gerektiğinde özgürlüğe zorlayacaktır. Bu yönüyle totaliter bir eğilim taşır. Anarşist düşünceyi etkiler; ama Devletçi yönelimiyle ondan kopar.

İngiliz Aydınlanması

İngiliz Devrimi’nin 1660’ta çöküşü ve monarşinin geri gelmesinden sonra Britanya’da liberter teorinin gelişme zemini daraldı. Ancak 1688’in “Şanlı Devrimi” parlamenter demokrasiyi kalıcılaştırdı. Bu süreci meşrulaştıran filozof John Locke, liberal hükümet savunusunun temelini attı.

Locke’a göre doğal durum bir mükemmel özgürlük hâlidir; fakat eşit insanlar arasındaki rekabet yaşamı belirsiz kılar ve mülkiyeti tehdit eder. Bu nedenle insanlar hükümete ve yasalara ihtiyaç duymuşlardır. Bu yüzden insanlara, güvenliği sağlayacak yasaları çıkaracak bir hükümet kurmaları için toplumsal sözleşme yapmalarını öğütler.

Locke’un liberal savunusuna karşılık, 18. yüzyıl başında Jonathan Swift, hiciv ve düşsel yazılarında anarşist temalara yöneldi. En ünlü eseri Gulliver’in Seyahatleri (1726), “bugüne dek insanlığa karşı gerçekleştirilen en vahşi saldırı” olarak nitelendi.

Fransız Devrimi patladığında Burke’ün muhafazakâr saldırısına karşılık veren en etkili yazar Thomas Paine oldu. Quaker kökenli Paine, Rights of Man (1791–1792) adlı eseriyle doğal hakları savundu, özgürlüğü en yüce değer ilan etti: “Benim ülkem dünyadır ve dinim iyilik yapmaktır.” Paine, Amerikan kolonilerinde yazdığı Common Sense (1776) ile bağımsızlık mücadelesinin ideoloğu oldu. Paine, liberal teoriyi anarşizmin sınırına kadar getirir fakat orada bırakır.

BÖLÜM 3 – Büyük Liberterler

Fransız Liberterleri

Fransa’da liberter ile anarşist arasındaki ayrım net değildir. De Sade ve Fourier insan özgürlüğünü genişletmek istemelerine rağmen Devlet’i tümüyle ortadan kaldırma hedefinde olmadıkları için anarşist değil, liberter olarak tanımlanırlar. Ancak fikirleri, özellikle ütopyacı vizyonları ve toplumsal eleştirileriyle birçok anarşiste esin kaynağı olmuştur.

Marquis de Sade, Aydınlanma çağının cesur ruhunu taşıyan en uç düşünürlerden biridir. Yaygın imajının aksine bir sapık değil, özgürlük tutkusunu ahlak, siyaset ve dinle hesaplaşarak ifade eden bir filozoftur. Kendisi militan bir ateisttir. Hristiyan Tanrı’sını ahlakdışı ve alçak bulur. İnsanın kendi vicdanına büyük değer verir. Ahlak onun için geleneksel inançlarla değil, doğayla uyumlu yaşamakla ilgilidir. Haz, doğaya uygun eylemlerin ölçütüdür. Doğa hem yaratıcı hem yıkıcıdır. Bu ikilik onun sadizm anlayışının temelini oluşturur. Doğaya uygun yaşamak, yıkıcılığı da kapsar. Sadizm, yalnızca cinsel haz değil, başkaları üzerinde denetim kurarak alınan hazdır; bu bağlamda iktidar ile haz arasında bağ kurar.

Mülkiyeti, zenginin yoksula karşı işlediği bir suç, olarak tanımlar ve bu yönüyle Proudhon’un öncüsüdür.

Juliette adlı eserinde, yasaların insanları daha da yozlaştırdığını paylaşır. Tiranlar asla anarşi içinde doğmazlar… otoritelerini yasalardan alırlar. Yasaların hüküm sürmesi kötüdür, anarşi daha iyidir.

Charles Fourier, Evreni canlı bir organizma olarak görür. Toplumsal özgürlük, iktisadi eşitlik olmadan anlamını yitirir. Kadınların özgürleşmesini, tüm toplumsal ilerlemenin temeli olarak görür.

Serbest rekabeti, piyasa ilişkilerini ve iş etiğini sert biçimde eleştirir. Özgürlük yalnızca seçim hakkı değil, aynı zamanda çalışmama özgürlüğüdür. Bunun yerine Uyum adını verdiği bir ütopya önerir:

  • İnsanlar gönüllü çalışacak.
  • Cinsellik baskılanmayacak.
  • Eğitim ve yaşam komünal olacak.
  • Herkesin yıllık geliri garanti edilecek.

Fourier, cinsel asgari fikrini ilk öneren düşünürdür. Toplumsal huzur, cinsel tatminle doğrudan bağlantılıdır

Alman Liberterleri

Almanya’nın otoriterliğe eğilimli kültürel yapısına rağmen, bu algıyı bozan iki önemli liberter figür ortaya çıkmıştır: Wilhelm von Humboldt ve Friedrich Nietzsche. Her ikisi de bireyci, otorite karşıtı düşünceleriyle anarşist geleneğe önemli katkılar sunmuştur.

Humboldt’un liberter ünü, The Limits of State Action (1792) adlı eserine dayanır. Bu kitapta devlet eyleminin sınırlarını çizmiş, anarşizme yaklaşmış ama liberal kampta kalmıştır. Kitap, John Stuart Mill üzerinde büyük bir etki yaratmıştır. Devletin görevi sadece güvenliği sağlamaktır. Devlet, zorunlu bir kötülüktür. Bu yaklaşım, onu anarşizmin sınırına getirir ama içinde tutmaz.

Nietzsche kendisini anarşist olarak tanımlamaz, hatta anarşistleri zayıf olarak eleştirir (Güç İstenci Kitap Özeti). Ancak Devlet’e yönelik radikal eleştirileri, bireycilik ve özgürlük anlayışı nedeniyle anarşist düşünceye çok yakın durur.

İngiliz Liberterleri

Britanya’nın güçlü liberal geleneği, Protestan geçmişlerinden gelen bir otorite karşıtlığı taşır; bireyin hem topluluk hem de devlet içinde eriyip yok olmasından korkarlar.

John Stuart Mill, klasik liberalizmin öncülerindendir; ancak onun özgürlük anlayışı birçok açıdan anarşizme yakınlaşır. On Liberty (Özgürlük Üzerine, 1859) adlı çalışmasında bireyselliğin insan refahı için vazgeçilmez olduğunu söyler. Her türlü kısıtlama, kısıtlamanın kendisi, bir kötülüktür. Bu radikal bireycilik görüşlerine rağmen, Mill eğitim gibi konularda elitisttir.

Herbert Spencer, birey özgürlüğünü Mill kadar hatta ondan daha sert biçimde savunur. Ona göre Devlet yalnızca doğal hakları korumak, kişiyi ve mülkiyeti savunmakla yetinmelidir. Yasama yetkisini bile sınırlandırmak ister. Sosyalizmin devlet mülkiyeti anlamına geldiğini, bunun da toplumu köleliğe götüreceğini düşünür. Bu nedenle Marksizm ve sosyalist hareketlere derin kuşkuyla yaklaşır. Düşünceleri birçok modern anarko-kapitalist için esin kaynağı olmuştur.

Edward Carpenter, Kendisine anarşist dememiştir ama otoriteden ve emirlerden tiksinen tam bir anarşisttir. Ona göre sadece bireyin içsel yasası geçerlidir. Carpenter, Love’s Coming of Age eserinde, cinselliği bireysel ifadenin bir biçimi olarak tanımlar. Ona göre Özel mülkiyet ve merkezi hükümet yapıları, insan doğasını yozlaştırır. Devlet, toplumsal uyumun dışsal bir göstergesi değil, onun kaybının nedenidir. Küçük mülkiyet, doğayla uyumlu üretim ve estetik yaşam Onun idealidir.

Oscar Wilde, anarşizmi bireyin özgür gelişiminin bir yolu olarak görür. The Soul of Man under Socialism adlı denemesinde, bireyin tam ifadesini ancak komünal mülkiyete dayalı hükümetsiz bir toplumda mümkün görür. Ona göre her türlü otorite eşit derecede kötüdür. Hükümetler yerine gönüllü birlikler önerir. Gerçek bireycilik bencillik değildir. Çünkü bencillik, başkalarının da kendisi gibi yaşamasını istemek demektir. Gerçek bireycilik; müdahale etmeden yaşamak ve başkalarının da bunu yapmasına izin vermektir.

Bu düşünürler, anarşist teoriye doğrudan katkı yapmasalar da, özellikle bireycilik, mülkiyet karşıtlığı ve otorite eleştirisi açısından anarşist düşüncenin İngiliz kanadını oluşturmuşlardır.

Amerikan Liberterleri

Amerikan Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra kurucu babalar, yaşama, özgür ve mutlu olma gibi kişisel hakları korumayı devletin görevi olarak tanımlamış olsalar da, hükümet müdahalesini en az düzeyde tutma yönünde eğilimliydiler. Ancak zamanla hükümetin yetkileri amansız biçimde güçlendirildi.

Ralph Waldo Emerson bireyin yeterliliğine inanarak, bireyin kendi kendini yönetebileceğini savundu. Ahlaki öz-bilinç onun için bir yönetim biçimiydi. Devletin yerini, halkın doğrudan kararlar alacağı meclislerin almasını savunuyordu. Ancak kurallar toplumca özgürce kabul edildiğinde, bireyin bu kurallara uyması gerektiğine de inanıyordu. Bu noktada anarşistlerden farklılaşıyordu.

Emerson’dan farklı kökenden gelen Walt WhitmanLeaves of Grass (1855) kitabında “Kendi haklarım için vazgeçilmez olduğu kadar, aynı haklara sahip olan başkaları için de vazgeçilmez olan eşitlik”‘den bahsetti.

Henry David Thoreau, doğayı yaşam biçimi haline getirerek bireysel özgürlük anlayışını eyleme döktü. Walden Gölü kıyısında basit bir yaşam sürerek, devletin müdahalesine karşı kişisel bağımsızlığına sahip çıktı. 1845’te kelle vergisini ödemediği için tutuklandı. Bu olay onu Civil Disobedience (Sivil İtaatsizlik, 1849) adlı metni yazmaya sevk etti.

Doğa, Thoreau’nun hem ahlaki hem de felsefi temeliydi. Doğayı korumanın insanı korumakla aynı şey olduğunu savundu ve bu yönüyle toplumsal ekolojinin de öncülerinden biri sayılır.

BÖLÜM 4 – Klasik Anarşist Düşünürler

William Godwin

William Godwin, anarşist ilkeleri açıkça ifade eden ilk düşünür olarak kabul edilir. 1793’te yayımlanan temel eseri Siyasal Adalet Üzerine Bir İnceleme, dönemin felsefi düşüncesine büyük bir darbe vurmuş; Wordsworth, Southey, Coleridge gibi romantik şairlerin yanı sıra işçi hareketinin öncüleri de eserden derinden etkilenmiştir.

Godwin’in “Devlet’in nihai olarak sönümleneceği özgür toplum” anlayışı, erken sosyalist düşünceye sızdı ve Marksist düşünceyi rahatsız etti.

Mary Wollstonecraft’la olan ilişkisi, duyguların etik ve siyaset üzerindeki rolünü fark etmesini sağladı. Siyasal Adalet’in ikinci baskısında bu etkiyle fikirlerini daha yumuşattı.

Godwin evrensel nedensellik (zorunluluk) ilkesi ile felsefesini temeller: Hiçbir şey başka türlü olamazdı. Akıl bu zorunluluğu anlamada ve daha iyi eylemler seçmede etkili olur. Ahlaki seçimler bu anlayışla çelişmez; tam tersine, insan davranışları yeni fikirlerle ve eğitimle değiştirilebilir. Bu nedenle bireyler eşittir.

Godwin’e göre siyaset, etiğin bir uzantısıdır. En büyük hedefi, düzen içinde özgür bir toplum yaratmaktır ve bu ancak hükümetin ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. Ona göre yasalar da doğaları gereği keyfi ve baskıcıdır. Ceza ise hem ahlak dışı hem de etkisizdir; bir suçu işleyen kişi, Godwin’e göre hançerden daha fazla suçlu değildir. Anayasalar, temsili demokrasi, oy kullanma gibi uygulamalar da eleştirilir. Temsil sistemi, bireyi pasifleştirir ve hakikati perdeleyen retoriğe dayalıdır.

Eşitsizliğin temelinde özel mülkiyetin yatar. Yalnızca zorunlu ihtiyaçları karşılayacak mülkiyetin adil olduğunu söyler. Paranın kendisinin değer taşımasını reddeder. Godwin’in ekonomik modeli, takas değil paylaşım esaslıdır.

Godwin’in ütopyası yüz yüze topluluklardan oluşan, merkezi olmayan, doğrudan demokrasili bir toplumdur. Komşuluk birimi (parish), temel sosyal yapıdır. Yerel jüriler adalet sağlar. Nihai hedef, jürilere ve meclislere bile gerek kalmayacak bir bilinç düzeyine ulaşmaktır.

Devrim, fikirlerle yapılmalıdır. Şiddeti reddeder; gerçek değişim ikna ile gerçekleşir. Devlet fikirle kurulduysa, fikirle ortadan kalkacaktır.

Max Stirner

Max Stirner, bireyci anarşizmin en uç noktasında duran, otorite karşıtı bir filozoftur. Stirner’e göre bireyin önünde duran en büyük engel Tanrı, Devlet, Toplum, İnsanlık, Ahlak gibi soyut kavramlardır. Benlik ve Mülkiyeti adlı eseri, bu hayaletlere karşı yazılmış bireyin radikal bir savunusudur.

Birey için var olan tek gerçeklik ego’dur; o bir, yaratıcı hiçliktir. Deneyimi önceleyen bir felsefe sunar. Ahlakın kaynağı bireyin kendi isteğidir. Bu bağlamda Özgecilik, bilinçsiz egoizmdir. Aşk bile bir tür egoist zevktir. Hak diye bir şey yoktur: Ne kadar güçlüysen o kadar haklı olursun.

Dilin düşünceyi sınırladığını vurgular. Doğru, sadece insan yapımı bir araçtır. Bu yaklaşım, dilin gerçekliği temsil etmediği düşüncesinde neredeyse Wittgenstein‘ı andırır (Tractatus özetine buradan bakabilirsiniz).

Devlet, bireyin düşmanıdır; bireyi sınırlamak ve ona boyun eğdirmek için vardır. Demokrasi, azınlığı çoğunluğa feda eden bir düzendir. Toplum da baskıcıdır; bireyin refahını değil, bütünün refahını gözetir. Bu nedenle Stirner, egoistler birliği önerir.

Bu birlik bireylerin gönüllü ve çıkar temelli bir araya geldiği, bağlayıcı olmayan sözleşmelere dayanan bir yapıdır. Adam Smith’in piyasa anlayışına benzer, ancak temel amacı özgürlük değil kendiliktir.

Stirner için amaç devrim değil, kişisel isyandır. Kurumsal yapılarla değil, bireysel dönüşümle ilgilenir. Egemenlik ve özgürlük gibi soyut idealler değil, bireyin kendisi önemlidir.

Pierre-Joseph Proudhon:

Proudhon, eseri “Mülkiyet Nedir?” (1840)’de Cumhuriyetçilik, Demokrasi, Monarşi gibi tüm siyasi etiketleri reddederek kendini şöyle tanımladı: Ben bir anarşistim… Güçlü bir düzen taraftarı olmama rağmen, sözcüğün tam anlamıyla bir anarşistim ben.

Onun ünlü sloganları: “Mülkiyet Hırsızlıktır”, “Anarşi Düzendir”, “Tanrı Kötülüktür”

Proudhon, felsefe, siyaset, ekonomi, etik, sanat gibi pek çok alana el atar. Fikirlerinde adalet ve özgürlük merkezdir. Ona göre, özgürlük, bireyin kendi doğal ve toplumsal sınırlarının farkında olmasıyla mümkündür. Fikirleri, Fransız işçi sınıfını, Paris Komünü’nü ve Birinci Enternasyonal’i etkiledi.

Proudhon’un mülkiyet anlayışı devrimci görünse de, kolektif mülkiyeti savunan komünistlere de karşıydı. Komünizmin bireyin vicdan özgürlüğünü ihlal ettiğini savunur. Onun sistemi karşılıkçılık (mutualizm) üzerine kuruludur.

Michael Bakunin

Bakunin çelişkilerle dolu bir figürdür. 1842’de Yıkma tutkusu yaratıcı bir tutkudur sözü onun en ünlü ifadelerinden biridir. Yıkımı hem yüceltir hem de ondan korkar. Pratik eylemlerle düşüncelerini birleştirmeye çalıştı, ancak bu süreçte çelişkileri de derinleşti.

Bütün Devletlerin ortadan kaldırılmasını savundu. Özgürlük, ancak federal komünler ve özörgütlenmiş halk hareketleriyle mümkündür. Birçok gizli örgüt kurdu (Uluslararası Kardeşlik gibi). Yapılar hiyerarşik ve merkeziyetçiydi. Görünmez bir diktatörlük tasavvur etti. Bu, onun özgürlük tutkusu ile otoriter pratikleri arasında ciddi bir çelişki yarattı.

Kolektivist bir anarşistti: Mülkiyetin kolektif olarak paylaşılmasını savundu. Miras hakkının kaldırılması, kooperatif işçi birlikleri, kadın-erkek eşitliği, çocukların komünlerce eğitimi gibi öneriler sundu. Paris Komünü (1871), Bakunin’in fikirlerinin pratik karşılığı olarak görüldü.

Tanrı ve Devlet adlı eseri en çok bilinen metnidir. Tanrı inancını da Devlet gibi bir otorite biçimi olarak eleştirir. Bireylerin ahlaki vicdanı ve doğal adalet duygusu toplumsal düzenin temelidir.

İnsan doğanın parçasıdır. İnsanın özgün yanı, düşünme gücü ve isyan etme arzusudur. İsyan, insanın doğasında vardır ve özgürlüğün temelidir. Ama İnsan, doğayı fethetmeli, ona hakim olmalıdır. Bu yönüyle Bakunin bir ekolojist değildir.

Bireysel özgürlük, yalnızca başkalarının özgürlüğüyle mümkündür. Eşitlik ve özgürlük ayrılmazdır. Birinin yokluğu, diğerini geçersiz kılar. Temsili demokrasiyi bir sahtekârlık olarak görür. Genel oy hakkına karşıdır. Halk devleti fikrini mantıksız bulur: “Devlet gerçekten bir halk Devleti ise, neden dağıtılmıyor?”

Peter Kropotkin

Kropotkin, 19. yüzyılın en sistematik ve derin anarşist düşünürü olarak kabul edilir. İsviçre’de Juralı anarşistlerle, özellikle James Guillaume ile yakın ilişki kurdu. Toprağa el konulması ve köylü ayaklanmalarını savundu. 1873’te yazdığı bildirgeyle anarşist fikirlerini netleştirdi: Merkezi otoriteye karşı toplumun üreticiler tarafından örgütlenmesini savundu.

Ekmeğin Fethi (1892) ile komünist anarşizmin temel kitabını yazdı. Anarşist toplumun en yapıcı değerlendirmesi olarak görülür. Kropotkin için Komün, halkın merkezsiz bir anarşist toplum kurma çabasıydı.

Ahlaki duyguların evrimsel kökenlerine dayanan bir etik sistemi geliştirmeye çalıştı. Toplumlar, doğuştan var olan sempati ve dayanışma duygusunu geliştirerek ilerler.

Günde beş saat ve yılda 150 gün çalışarak temel ihtiyaçlar karşılanabilir. Lüks ihtiyaçlar da göz ardı edilmemelidir. Ekmeğin güvence altına alınmasından sonra en büyük hedef boş zamandır. İş bölümü yerine çok yönlülük, merkezileşme yerine yerellik savunulmalıdır.

Elisée Reclus

Elisée Reclus, 19. yy sonunda Fransız anarşizminin en etkili isimlerinden biriydi. Özgürlüğü her insan için bir amaç, sevgi ve kardeşliği ise bu amaca ulaşmanın yolu olarak tanımladı. Paris Komünü deneyimi onu militan anarşistliğe itti. Komün’ün yenilgisinden sonra hapsedildi ve sürgün hayatı başladı.İnsanların benzer koşullarda doğal olarak işbirliği yapacaklarına inanıyordu.

Kendisi herkese ihtiyacı kadar ilkesinden ziyade dayanışma ilkesini önceledi. Dayanışma, ihtiyaçların başkalarının ihtiyaçları bağlamında değerlendirilmesini gerektiriyordu. O, yeryüzünün herkese yetecek kadar zengin olduğuna inanıyordu. Doğanın fethi yerine uyumlu bir birlikte yaşama çağrısı yaptı. Modern toplumsal ekolojinin öncülerinden biri sayılır.

Errico Malatesta

Malatesta, İtalya’da ortaya çıkan en önemli anarşistlerden biridir. Yazılı eserleri az ama etkiliydi; fikirlerini, halkla doğrudan iletişim içinde ve pratik mücadele içinde geliştirdi.

Devletin, doğası gereği yağmacı ve baskıcı olduğunu belirtti. Devlet ortadan kaldırıldığında özel mülkiyetin de kalkacağını savundu. Genel grevleri yeterli bulmazken, üretimi hızla ele geçirmek ve fabrikaları işgal etmek gerektiğini söylerdi.

Anarşizm, aslen toplumsal adaletsizliğe karşı ahlaki bir isyandır ve felsefi bir sistem değildir. Her bireyin kardeşliği ve işbirliğini temel alan bir toplumda özgürce yaşamasını amaçlar.

Leo Tolstoy

Tolstoy, şiddetle özdeşleştirildiği için anarşist tanımını sevmese de, anarşist düşünce tarihinde önemli bir yere sahiptir. Şiddet karşıtlığı, gönüllü birliktelik savunusu ve hükümetlerin reddi gibi temel görüşleriyle, özellikle dinsel temelli bir anarşizm ortaya koydu. Onun etkisi Gandhi’nin şiddetsiz direniş anlayışında açıkça görülür.

Tolstoy, İncil’in temel mesajlarını beş buyrukta topladı:

  1. Öfkelenme!
  2. Cinsellikte özdisipline sahip ol!
  3. Yemin etme!
  4. Kötülüğe şiddetle karşılık verme!
  5. Ulus ayırımı yapma!

Bu ilkeler Hristiyan anarşizminin temelidir. Özellikle 4. emir, direnmemeyi, şiddetsiz karşı duruşu ifade eder.

Sivil itaatsizliği savundu; vergi ödememe, askerliği reddetme, mahkemelere başvurmama gibi yolları önerdi. Kooperatifler ve gönüllü işbirliği modellerini savundu. Devrimci şiddet ona göre yalnızca başka bir baskı düzenine yol açmaya neden olmakta idi.

İnsanın gerçek selameti başkalarına; kendine nasıl davranılmasını istiyorsa öyle davranmasında yatar.

Amerikan Bireycileri ve Komünistleri

Amerikan anarşizmi, merkezi hükümete karşı geleneksel düşmanlık temeli üzerine yükselmiştir.

İlk gerçek Amerikan anarşisti Josiah Warren‘dır. New Harmony adlı ütopyacı kolonide komünal mülkiyetin bireyselliği ezdiğini görerek yola çıkmıştır. Warren, bireyin özgürlüğünü merkeze alan, kişisel özerklik ve gönüllü işbirliğini esas alan bir anarşizm geliştirdi.

Lysander Spooner, Lockeçu doğal hak anlayışını takip ederek, doğal adaletin bireylerin kişiliği ve mülkiyetine saygı gerektirdiğini savundu. İnsanlar birkaç yılda bir yeni bir efendi seçmek üzere oy vererek özgür olduklarına inanırlar.

Benjamin R. Tucker, Warren’dan etkilenerek bireyci anarşizmi geliştirdi. Liberty dergisiyle anarşizmin yayılmasında büyük rol oynadı. Tucker, rekabete ve serbest piyasaya güvenirken, patent, para tekelleri, gümrük tarifeleri gibi tekelci yapıları reddetti.

Voltairine de Cleyre, dinsel eğitimle büyüdü, Paine okuduktan sonra anarşizme yöneldi. Anarşizmi bir tür Protestanlık gibi gördü.

Emma Goldman

Emma Goldman her şeyden önce bir eylem insanıydı. Anarşist teoriye en özgün katkısı, feminizmin devrimci anarşist düşünceyle yaratıcı biçimde sentezlemesi oldu. 1869’da Rusya’da Yahudi bir gettoda doğdu. Çocukken bir hizmetçinin kamçılanmasına tanıklığı ve Yahudi olmayan biriyle ilişki yaşayan birinin günahkâr sayılması, onu ilk isyan duygularıyla tanıştırdı.

1910’da yayımlanan Anarchism and Other Essays eseri, onun teorik görüşlerini sistemli şekilde sunduğu başlıca metindi.

1917’de zorunlu askerlik karşıtı eylemleri nedeniyle hapse girdi, ardından ABD vatandaşlığından çıkarıldı ve Rusya’ya sürüldü. Goldman’a göre anarşizm, insan yapısı yasalarla sınırlanmamış özgürlük temelinde yeni bir toplumsal düzenin felsefesidir. Devlet, Kilise ve Mülkiyet üçlüsüne radikal eleştiriler yöneltti.

Başlangıçta bireysel siyasal şiddeti savundu. Ancak Bolşeviklerin terörü karşısında şiddet araçlarını sorguladı. Sonuçta şiddetin değil örnek oluşturmanın ve eğitimin devrim için temel olduğunu savundu.

Kadının özgürleşmesini sadece siyasal haklarla değil, kendi bedenine ve yaşamına sahip çıkmasıyla ilişkilendirdi. Evliliği bir kölelik biçimi olarak gördü; aşkı ve anneliği ise bireysel seçim olarak savundu.

Ünlü sözüyle anarşist ideali özetledi: Dans edemediğim devrim, benim devrimim değildir.

Alman Komünistleri

Gustav Landauer, Stirner sonrası Almanya’nın en önemli anarşisti olarak tanımlanır. Mistisizme yakın durdu, bireylerin ruhsal birlikteliğiyle organik bir Volk (halk) anlayışı geliştirdi. Volk, devletten ayrı olarak bir kültürel ve toplumsal birlikti.

Johann Most devrimci şiddeti ve illegaliteyi övdü. Tanrı’ya inanmam, tiranlığa karşıyım, eşitliği savunuyorum, devrimciyim” diyerek dört emrini ilan etti.

Rudolf Rocke, Ulusçuluk ve Kültür (1937) adlı eseri, Devleti yaratan ulus değil, ulusu yaratan Devlettir iddiasını ortaya koyar. Ulusun, farklı halkları şiddetle bir araya getiren yapay bir devlet projesi olduğunu, halktan farklı olduğunu savundu.

Mohandas Gandhi

Kendini zaman zaman terörist olmayan bir anarşist olarak tanımlamış; Devlet’e ve onun doğurduğu şiddete daima karşı çıkmıştır. 

Gandhi, Tolstoy’un Tanrı’nın İçinizdeki Krallığı eserinden şiddetsizliğe dayalı direniş fikrini almış, Thoreau’nun Sivil İtaatsizlik anlayışını kendi deneyiminde derinleştirmiştir. Kropotkin’in özerk köy komünleri fikri, Gandhi’nin merkezi olmayan toplum tasarımını etkiler.

Onun anarşizminin kökleri bir yandan da Hint felsefesindedir. Şu ilkeleri benimser:

  • Satya (doğruluk),
  • Karmayoga (özgerçekleştirim için eylem),
  • Varnasramdharma (toplumsal görev yasası),
  • Ve en önemlisi: Ahimsa (şiddete başvurmama, kimseyi incitmeme).

En devrimci yönü ise bireysel özgerçekleştirimi bir toplumsal etik haline getirmesidir. 

Onun özgün direniş yöntemi olan Satyagraha, kelime olarak doğrunun gücüne sarılma anlamına gelir. Bu kavramla, pasif değil aktif ve şiddet içermeyen bir direniş yöntemi geliştirmiştir.

En önemli teorik katkılarından biri, araçlar ve amaçlar arasında kurduğu ayrılmaz ilişkidir: Araçlar, oluşum halindeki amaçlardır. Doğru araçlara odaklanırsak, doğru sonuçlar kendiliğinden gelir. Bu anlayış, onun devrimini iktidarı ele geçirmekten çok, gündelik ilişkileri dönüştürmeye dayandırır.

BÖLÜM 5 – Eylemde Anarşizm

Fransa

Fransa, anarşist düşüncenin kök saldığı ülkelerden biridir. Anarşist hareketin ilk kıvılcımları Fransız Devrimi sırasında ortaya çıktı; özellikle Enragés (kudurmuşlar) hareketiyle kendini gösterdi.

Anarşizmin örgütlü formu Pierre-Joseph Proudhon ile başladı. Ona göre anarşi, düzenle eşanlamlı olan mutlak özgürlüktür.

Paris Komünü (1871) Proudhoncu federalizm modelini pratiğe geçirmeye çalıştı ama başarısız oldu. Kropotkin, Komün’ü anarşist ilkelere dayanan bir deney olarak değerlendirdi. Jura Federasyonu, bu deneyden ilham alarak “Commune libre” (Özgür Komün) modelini savundu.

1880–1894 arasında, anarşist bireyler terörist eylemler gerçekleştirdi: Ravachol, Emile Henry, Auguste Vaillant gibi. Bu eylemler anarşizmin Fransa’da kötü bir şöhrete sahip olmasına neden oldu.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, Camus, anarşist düşünceye entelektüel bir zemin kazandırdı. Michel Foucault ve Cornelius Castoriadis, çağdaş anarşist analizlerin temelini attılar.

İtalya

İtalya’daki ilk anarşistler, Mazzini ve Garibaldi’nin önderliğindeki cumhuriyetçi ve ulusçu hareketten çıktılar.

İtalya’da anarşizm, baştan beri eylem yoluyla propaganda, ayaklanmacılık ve federal örgütlenme üzerinden gelişti. Malatesta’nın sıfatsız anarşizmi en kalıcı düşünsel miras oldu. Ancak hareket, dağınıklık ve baskılar yüzünden güçlü bir alternatif haline gelemedi, fakat sürekli “bir diken” olarak Devlet’in karşısında varlığını sürdürdü.

İspanya

İspanya, anarşizmin bir kitle hareketi haline geldiği ve Devlet’i ciddi biçimde tehdit ettiği tek ülke oldu. Bunun nedeni, ortaçağdan gelen özyönetim komün geleneği ve halkın bağımsız karakteriydi.

1911’de CNT (Confederación Nacional del Trabajo) kuruldu. 1919’da CNT liberter komünizmi resmi ideoloji olarak kabul etti. CNT tüzüğü açıkça Devlet karşıtıydı: Devrimci iktidar yoktur, bütün iktidar gericidir… En iyi hükümet hiçbir hükümet olmayandır. 1937’de Barselona Mayıs Günleri’nde anarşistler ile Komünistler çatıştı; CNT üstünlüğünü yitirdi.

İspanya anarşizmi, dünyada en ileri pratik deneyime ulaştı: kolektifleştirilmiş köyler ve fabrikalar, özgürlükçü komünler, Mujeres Libres hareketi. Ancak hükümetle işbirliği, Komünistlerin baskısı ve savaş koşulları nedeniyle devrim yarıda kaldı. Yine de, İspanyol anarşizmi, anarşizmin tarihindeki en geniş ölçekli ve derin deneyim olarak kaldı.

Rusya

Anarşizmin en etkili üç düşünürü olan BakuninKropotkin ve Tolstoy Rusya’dan çıkmalarına rağmen, kendi ülkelerinde bu fikirler başlangıçta güçlü bir etki yaratmamıştır. Anarşizm Rusya’da ancak 1890’ların ortasında ortaya çıktı ve Rus Devrimi’ne kadar önemli bir rol oynamadı. 

Rus köylüleri yüzyıllarca obşçina denilen özerk topluluklarda yaşamış, toprağı ortaklaşa kullanmış ve kendilerini mir adı verilen köy konseyleriyle yönetmişlerdi. Hukuk yerine âdetler ve vicdan rehber kabul ediliyordu.

Alexander Herzen, 1840’larda Proudhon’un fikirlerini yayarak anarşist düşüncenin Rusya’daki ilk taşıyıcılarından biri oldu. 

Anarşistler Ekim Devrimi’nde aktif rol aldı. Ancak kısa sürede Bolşevikler, anarşist hareketi haydutlar olarak damgalayıp, üç yıl içinde neredeyse tamamen yok ettiler.

Ukrayna

Nestor Makhno, anarşizmin en büyük eylemli örneğini Ukrayna’da gerçekleştirdi. Yedi milyon nüfuslu, 400 km²’lik alanda özerk bir yapı kurdu. Fabrikalar işgal edildi, kolektifler oluşturuldu, tahıl ve tekstil mübadelesi yapıldı. Yönetim, komünlerin seçtiği geçici delegelerle yürütüldü. Anarşist eğitim planları yapıldı, mahkemelerin yerini halk inisiyatifi aldı.

1920’de Bolşevikler, Makhno ile iş birliği yaptı. Ancak Beyaz Ordu’ya karşı zaferin ardından Makhno’nun subaylarını tutuklayıp infaz ettiler. Makhno, 1921’e kadar direndi, sonra sürgüne gönderildi. Bu deneyim, eylemde anarşinin en önemli tarihsel örneklerinden biri olarak kaldı.

Hollanda

Hollanda anarşizmi, Avrupa’daki en özgün örneklerden biridir. Birinci Enternasyonal’de Bakunin’in safında yer aldılar. 1880’lerde Domela Nieuwenhuis, sosyalist hareket içinde anarşist eğilimleri yaydı.

Provo Hareketi, 1960’larda Amsterdam’da başladı. Beyaz Bisiklet ve Beyaz Tavuk Planları gibi yaratıcı önerilerle anarşizmi gençliğe taşıdılar. 1966’da yerel seçimlerde sandalye kazandılar.

Britanya

Anarşist geleneğin kökleri, 1381 Köylü İsyanı’na ve Ortaçağ’daki Özgür Ruh Heresi’ne kadar uzanır. Gerrard Winstanley ve Kazıcılar ilk anarşist hareket olarak kabul edilir. William Godwin, modern anarşizmin babası olarak 1793’te hükümetin kötülüklerini açığa çıkardı: Devlet, insanlığın başına gelen kötülüklerin bin yıllık nedenidir.

Punk hareketi (1977) anarşist sembollerle özdeşleşti. Sex Pistols’un Anarchy in the UK şarkısı ve Crass grubunun barışçı devrimci çizgisi öne çıktı.

Birleşik Devletler

Birleşik Devletler’de uzun ve güçlü bir liberter gelenek bulunmaktadır. İlk yerleşimciler, başta dinsel baskılardan kaçarak geldiler ve her türlü otoriteye karşı bireysel bağımsızlıklarını kıskançlıkla korudular. William Penn, 1682’de kurduğu kolonide dinin kutsal doğasına saygı gösterilmesi gerektiğini savundu ama vicdan yasalarının, devlet yasalarına göre daha temel olduğunu belirtti. Bu yaklaşım, Amerikan siyasal kültüründe bireycilik ve vicdan özgürlüğünün temel taşlarını oluşturdu.

Thomas Paine’in hükümet en iyi durumda bile zorunlu bir kötülüktür anlayışı da bu liberter geleneğin fikirsel zeminini oluşturdu.

Josiah Warren, ilk bilinçli Amerikan anarşistiydi. Eşdeğer ticaret ve üretim maliyetine dayalı mübadele sistemleri geliştirdi.

Avrupa’dan gelen göçmenler yeni bir anarşist dalga başlattılar. Bunlar Tucker gibi bireycilerden farklı olarak, devleti, mülkiyetin ve ayrıcalığın kaynağı olduğu için hedef aldılar ve topluluğun çıkarlarını bireysel özgürlüğün önüne koydular.

Johann Most, ABD’ye gelip Freiheit gazetesini yayımladı, Kropotkin’i savundu ve devrimci eylemi örgütlemeye çalıştı. Bu süreçte Chicago merkezli hareket güçlendi. 1886’da Haymarket olayları yaşandı: polis saldırısı, bomba atılması, idamlar ve tutuklamalar sonucu anarşist hareketin kamusal imajı tamamen değişti. Artık anarşizm, terör ile özdeşleştirildi.

1970 ve sonrasında Murray Bookchin, Robert Paul Wolff, Paul Feyerabend ve Fredy Perelman gibi entelektüeller anarşist düşünceyi yeniden yorumladılar.

Latin Amerika

Latin Amerika, yoksulluk, otoriterlik ve emperyalizm nedeniyle anarşist fikirler için verimli bir zemin sundu. Fakat zamanla geri plana düşse de, özellikle köylüler arasında komünal tarım ve patronlardan bağımsızlık arzusu gibi eğilimlerle örtüşmeye devam etmektedir. Paulo Freire, Ivan Illich ve Kurtuluş Teolojisi gibi yeni yönelimler, otorite karşıtı fikirleri canlı tutmuştur. Latin Amerika’nın yapısal sorunları nedeniyle, anarşizmin gelecekte yeniden sesini duyurması muhtemeldir.

Çin

Modern anarşizm Çin’e 20. yüzyılın başlarında ulaştı. Çin’de yerli bir liberter geleneğin de geçmişi vardı. Taoistler, doğayla uyumlu, basit bir yaşamı savunuyorlardı; bu anlayış, Legalistler ve Konfüçyüsçüler’in merkeziyetçiliğine karşıydı. Anarşistler, geleneksel Çin kavramlarına dayanarak Ta-t’ung (toplumsal eşitlik ve uyum) ve Çhing-t’ien (komünal toprak sistemi) ideallerine sahip çıktılar.

1920’lerin ortasında Marksist-Leninistlerin etkisiyle anarşizm bastırıldı. 1989’da öğrenciler ve işçiler doğrudan eylemlerle devleti sarsan bir halk hareketi başlattı. Ancak tanklar 4 Haziran’da Tiananmen Meydanı’na girdi ve binlerce kişi öldürüldü.

Japonya

Japon anarşizminin kökleri Zen Budizmi, Taoizm ve 17. yüzyıl düşünürü Audö Shöeki gibi yerli düşünürlere kadar uzanır.

Japon militarizmi ve 1931 Mançurya işgali anarşist hareketi bastırdı. 1968 Tokyo Üniversitesi işgali anarşist direnişin zirvesiydi. Öğrenciler aristokrat anarşistler olduklarını ilan ettiler.

Genel olarak Asya’daki anarşizm, yerli mistik ve felsefi geleneklerle (Taoizm, Budizm, Jainizm, Hinduizm) sıkı bağlar kurdu. Batı’dan farklı olarak daha ahlaki, manevi ve bireysel bir özgürlük anlayışıyla şekillendi.

BÖLÜM 6 – Modern Anarşizm

1930’lar İspanya’sında yaşanan son büyük anarşist deneyim Franco’nun zaferiyle sonuçlandı ve ülkedeki liberter hareket bir kuşak boyunca yok oldu. Faşizmin Almanya ve İtalya’daki yükselişi anarşist hareketi ezdi; Britanya ve Fransa’daki küçük anarşist gruplar ise İkinci Dünya Savaşı’nda ancak sınırlı bir rol oynayabildi. Savaş sonrası Avrupa’da kapitalizm yıkılmak bir yana, işçi sınıfının refahını artırdı. Bu dönemde anarşizm, gerçekleştirilemez bir ideal gibi görülmeye başlandı.

Ancak 1960’larla birlikte anarşizm yeniden canlandı. Soğuk Savaş’ın iki yüzlü vaatleri giderek görünür hale gelirken, özellikle nükleer silahlanmaya karşı Britanya’daki protestolar gençliği radikalleştirdi.

Yeni Sol

Yeni Sol, Batı’daki sosyal demokrat partilerin reformculuğu ve Komünist partilerin dogmatikliği karşısında üçüncü bir yol olarak ortaya çıktı. Bu yol, anarşizmin katılımcı demokrasi, karşılıklı yardımlaşma ve merkezsizlik ilkelerine yöneliyordu.

Yeni Sol’un ideolojik altyapısına örnek verirsek:

  • C. Wright Mills, iktidar elitini hedef aldı; akademisyenleri sisteme karşı durmaya çağırdı.
  • Wilhelm Reich, bastırılmış cinselliğin otoriter kişiliklerle ve rejimlerle olan bağlantısını vurguladı. Ona göre, devrim hem siyasal hem de cinsel olmalıydı.
  • Herbert Marcuse, “Eros ve Uygarlık”ta kültürün erotikleştirilmesini ve bastırılmış arzuların serbest bırakılmasını önerdi. “Tek Boyutlu İnsan”da, tüketim kültürünün bireyi nasıl pasifleştirdiğini gösterdi.

Marcuse gibi düşünürlerin önerileri anarşist geleneğe yaklaşsa da, Devlet’in tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini savunmaktan kaçındılar. Bununla birlikte, bu eleştiriler, bireyin kendi hayatını denetleme, otoriteyi reddetme ve özgürlük arayışı açısından anarşist duyarlılıkla büyük bir paralellik taşıyordu.

Yeni Sol hareketi, işçilerin yanı sıra öğrenciler, kadınlar ve siyahları devrimci potansiyele sahip gruplar olarak gördü. Bu yaklaşım, klasik Marksist analizleri sorgularken, anarşizmin daha liberter ve çoğulcu çizgisine yönelimi gösterdi.

Karşı-Kültür

Yeni Sol’un siyasal hareketiyle paralel olarak karşı-kültür adı verilen büyük bir kültürel kopuş yaşandı. Beat kuşağından (Allen Ginsberg, Gary Snyder) esinlenen gençlik, geleneksel değerleri, çekirdek aileyi, Devlet otoritesini reddetti. Timothy Leary’nin etkisiyle birçok kişi LSD gibi kafa açıcı maddelere yönelerek, geleneksel gerçekliği aşmayı amaçladı. Komünler, kolektifler ve rock festivalleri, alternatif bir yaşam biçiminin denemeleri oldu.

Ancak karşı-kültür, çelişkilerle doluydu: Doğal besin tüketme arzusu uyuşturucularla harmanlanıyordu; androjen görünüm yaygınlaşırken bazı komünlerde geleneksel cinsiyet rolleri sürüyordu. Bireysel özgürlük yüceltilse de, bu bazen yalnızca kendine dönük hoşgörü biçiminde sınırlı kalıyordu. Karşı-kültür, statüko için gerçek bir tehdit olmaktan çok, piyasa tarafından soğurulabildi.

1968 Fransa

Mayıs 1968’de Fransa’da yaşanan ayaklanma, klasik bir anarşist devrim girişimi olmasa da, nitelik olarak derin biçimde liberterdi. Öğrenciler tarafından başlatılan eylemler kısa sürede işçilerin fabrika işgalleriyle birleşti ve Fransa tarihinin en büyük genel grevlerinden birine dönüştü. Ancak işçiler fabrikaları üretime sokmadı ve özyönetim deneyimi gelişemedi. De Gaulle’ün erken seçime gitmesiyle hareket çözüldü.

1968’deki küresel isyanlar, anarşizmin yalnızca bir fikir olarak değil, bir eylem biçimi olarak da hala canlı olduğunu gösterdi. 1970’lerin başında radikal hareketler dağılsa da, komünlerkooperatiflerYeşil hareketpunk kültürü gibi oluşumlarla anarşizm yeniden anlam kazandı. Artık anarşi, teröristlerin değil, yaratıcı bireylerin görüşü olarak görülüyordu.

Fransız olaylarının önemli aktörlerinden biri de Situationist Enternasyonal (SI) grubuydu. Guy Debord ve Raoul Vaneigem gibi düşünürler, gündelik hayatın devrimini savundular. Kapitalizmin hayatı bir seyire dönüştürdüğünü, insanların üretici değil izleyici hale geldiğini iddia ettiler.

Toplumsal Ekoloji ve Feminizm

Murray Bookchin’in öncülüğünde gelişen Toplumsal Ekoloji, doğaya hâkimiyetin insanlara hâkimiyetle bağlantılı olduğunu savundu. Kropotkin’in ötesine geçerek, hiyerarşiye karşı mücadeleyi ekolojik krizle birleştirdi. Doğal düzenin merkezsiz, işbirlikçi ve çeşitliliği temel aldığını vurguladı.

Anarko-feministler, Emma Goldman’dan ilham alarak, patriyarşi ve Devlet’i birbirine bağlı otorite sistemleri olarak gördüler. Kişisel olan politiktir ilkesini benimseyerek, toplumsal cinsiyet rollerini, aileyi ve iktidar ilişkilerini sorguladılar. Anarşizmin en tutarlı uygulayıcıları olarak feministlerin gösterildiği oldu.

Yeni Sağ ve Anarko-Kapitalizm

Anarko-kapitalizm, modern Batı’da dikkat çeken bir fikir akımı olarak öne çıkar. Anarko-kapitalistler, hükümetin tamamen ortadan kaldırılmasını ve ekonomide tam anlamıyla laissez-faire (bırakınız yapsınlar) ilkesinin uygulanmasını savunurlar. Hatta kamu hizmetleri, parklar, yollar ve belediye binalarının bile özel girişimcilere devredilmesini önerirler. Bu görüş, Adam Smith’in özel çıkarın kamusal yarara dönüşebileceğine dair inancıyla paralellik taşır. Onlara göre, piyasanın görünmez eli toplumsal düzeni kurmak için yeterlidir.

Özellikle ABD’de ve Birleşik Krallık’ta etkili olmuştur. Ronald Reagan gibi isimler bu çizgiye yaklaşarak devletin halkı rahat bırakmasını savunmuştur. Britanya’da ise Margaret Thatcher, Devlet’in küçültülmesini teoride hararetle desteklemiştir.

HayekThe Road to Serfdom (1944) ve The Constitution of Liberty (1960) adlı eserlerinde, kolektivizmin tehlikelerine dikkat çeker. Ona göre, toplumsal adalet kavramı geçersizdir; piyasa zaten kendiliğinden bir düzen sağlar. Ancak, bireysel hakları korumak için asgari Devlet müdahalesine ihtiyaç olduğunu da kabul eder: vergilendirme, zorunlu askerlik gibi.

David Friedman ve Murray Rothbard, Hayek’ten de ileri gider. Onlara göre, tamamen serbest piyasa mümkündür ve gereklidir. Friedman, The Machinery of Freedom (1973) adlı eserinde, her bireyin kendi koruma birliklerini seçebileceğini, çünkü baskıdan korunmanın iktisadi bir fayda olduğunu savunur. Piyasa da bu ihtiyacı karşılayacaktır.

Paralelde Sovyetler’den kaçmış bir yazar olan Ayn Rand, felsefi bir egoizm savunusu geliştirir. The Virtue of Selfishness (1964 – kitabın özetini burada bulabilirsiniz) ve romanlarında, üstün birey modelini sunar. Bu birey, kapitalist girişimci figüründe karşımıza çıkar. Devlet kolektivizmine karşı tek umut bu üstün bireydir. Bu anlamda tam anlamıyla anarşist değil, asgari devletçi kalmaya devam eder.

Murray RothbardFor a New Liberty (1973) adlı manifestosunda şöyle der: Devlet’i bir suç çetesi olarak düşününüz. Devlet’in her türlü otoritesini gayrimeşru ilan eder. Ona göre hiçbir birey ya da kurum, diğerine zorla hükmetme hakkına sahip değildir. Koruma, mülkiyet ve adalet sistemi, gönüllü anlaşmalara dayalı olmalıdır.

Ancak Anarko-Kapitalizmin ciddi sorunları vardır:

  • Eğer yasalar gibi mekanizmaların yerini özel arabulucu firmalar alırsa, bunların kararları neden bağlayıcı olsun? Adaletin satın alınabilir olması, kararların tarafsızlığına gölge düşürür.
  • Robert Nozick’in uyardığı gibi, serbest rekabet sonunda en güçlü koruma kurumu Devlet haline gelebilir.

Nozick’in State, Anarchy and Utopia (1974) eseri bu tartışmaların merkezindedir. Kitapta minimal bir Devlet’in gerekliliğini savunur. Devletin görevi sadece bireysel hakları korumak olmalıdır. Bu formül piyasa eşitsizliğini meşrulaştırır ve herhangi bir yeniden dağıtım talebini reddeder.

Anarko-kapitalizmin en büyük açmazı, bireyi yalnızca bencil bir tüketen olarak görmesidir. Kamusal yarar, kolektif sorumluluk ve ortak yaşam idealleri dışlanır. Toplum, sadece özerk bireylerin gevşek bir birliği olarak değerlendirilir. Bu yüzden anarko-kapitalistler Devlet’e karşı oldukları kadar toplumsal eşitlik ve adalet düşüncesine de karşıdırlar. Pek çok anarşist, bu nedenle onları anarşist olarak değil, sağcı liberter olarak görür. Toplumun ihtiyaç duyduğu dayanışma, eşitlik ve gönüllü işbirliği ideallerini paylaşmadıkları için, gerçek anlamda anarşist hareketin parçası sayılmazlar.

Modern Liberterler

Bertrand Russell, anarşizmi açıkça benimsememiştir; ancak yaşamı boyunca bir liberter olarak kalmıştır. Roads to Freedom adlı eserinde anarşizmi her türlü baskıcı hükümete karşı çıkan teori olarak tanımlar ve onu toplumun ulaşması gereken nihai ideal olarak görür. Kropotkin ve Bakunin’i derinlemesine incelemesine rağmen, Devlet’in sınırlı amaçlar için gerekli olduğunu düşünür. Güç yalnız başına kaldığında, zayıfı ezer. The Conquest of Happiness (1930), Kropotkin’in Ekmeğin Fethi’ni çağrıştırır: Mutluluğa giden yol, çalışmanın örgütlü biçimde azaltılmasındadır.

Aldous Huxley, Brave New World (1932) ile kolektivizm, merkeziyetçilik ve boyun eğmeye koşullanmış bireyi hicveder. Robotlaşmış toplumlarda düzen, özgürlük pahasına sağlanır. The Perennial Philosophy ve The Doors of Perception (1954)’da mistik deneyimleri savunur; madde kullanımıyla ruhsal özgürleşme çağrısı yapar.

Noam Chomsky Liberter sosyalist ya da sosyalist anarşist olarak kendini tanımlar. Amerikan medyasını ve Devlet aygıtını seküler rahiplik kurumu olarak eleştirir. Anarşizmi bir doktrin değil, tarihsel bir düşünce ve eylem eğilimi olarak görür.

Michel Foucault (bir kitabının özetini burada bulabilirsiniz), anarşistliği reddetse de modern bir anarşist olarak tanımlanmıştır. İktidarın her yerde var olduğunu, bastırıcı değil üretici olduğunu savunur. Modern kültürün cinsellik, akıl, bilim ve iktidar aracılığıyla bireyi şekillendirdiğini savunur.

Modern Anarşistler

Herbert Read, doğrudan anarşist harekete katılmış, yazılarıyla anarşist felsefeye katkı sunmuş, Britanya’da gerçeküstücülüğün tanınmasına yardımcı olmuş bir sanat eleştirmeni ve düşünürdür. Anarşist düşüncesi, estetik ve bireyci bir temele dayanır. Burjuva elit kültürünü eleştirir.

Eğitim anlayışı, onun en önemli anarşist katkısıdır. Education through Art (1943) eserinde, Read estetik duyarlığı merkeze alan, çocuğun doğuştan gelen yaratıcılığını temel alan bir eğitim modelini savunur. Ona göre özgürlük serbestlik (freedom) ile özgürlük (liberty) ayrımı üzerinden açıklanır: biri varoluşsal, diğeri siyasal ve toplumsal bir idealdir.

Alex Comfort, şair, romancı ve biyolog olarak İngiliz anarşist düşüncesine katkı vermiştir. Gerontoloji ve seksoloji alanlarında anarşist bakışla yazılar üretmiştir. Barbarism and Sexual Freedom (1948) adlı eserinde özgür toplumun, merkezi hükümet ya da dışsal baskı içermemesi gerektiğini savunur. Toplum, karşılıklı yükümlülüklerle sürdürülebilir. Joy of Sex (1972) ile hedonist, ama sorumlu bir cinselliği savunur. Şefkat ve haz, temel değerlerdir. Ana kural: Kimse zarar görmemeli ve kimse istemediği şeyi yapmaya zorlanmamalıdır.

Paul Goodman, 20. yüzyıl Amerikan anarko-komünizminin önemli isimlerindendir. Sanayi toplumuna karşı alternatifler öneren, gençlik kültürünü ve sivil itaatsizliği savunan bir figürdür. Çiçek Çocukları hareketi, onun anarşist vizyonunun pratik karşılığıdır.

Murray Bookchin, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana anarşist teoriye en önemli katkıları yapan düşünür olarak kabul edilir. Onun en özgün ve derin katkısı, anarşist düşünceyi modern ekolojik kuramla sentezleyerek toplumsal ekoloji adını verdiği yaklaşımı geliştirmesidir.

Çıkış yaptığı eser, 1971 tarihli Post-Scarcity Anarchism (Kıtlık Sonrası Anarşizm) adlı kitabıdır. Bu kitapta, modern teknolojinin sağladığı maddi bolluğun artık kıtlığa dayalı toplumsal yapıları geçersiz kıldığını savunur.

En kapsamlı çalışması olan The Ecology of Freedom (1982)‘da, hiyerarşi ve hükmetme sistemlerinin tarihsel ve antropolojik kökenlerini inceledi. Burada, doğaya hükmetme fikrinin, patriyarkal toplumlardaki erkek egemenliğinden türediğini ileri sürdü. Toplumsal ekoloji kavramı bu analizlerin üzerine inşa edildi. Ona göre hem insanların hem doğanın birlikte kurban edildiği bu yapıdan ancak hiyerarşisiz bir toplumla çıkılabilir.

Onun ütopyası bir ekotopya, yani özgür, ekolojik ve doğrudan demokratik bir toplumdur. Bu toplumun temelini, özyönetim komünlerinin konfederasyonu oluşturur. Her komün doğrudan demokrasi yoluyla kendini yönetir, yurttaşlar karar alma süreçlerine birebir katılır, idari işler rotasyonla gerçekleştirilir. Temsilcilik ve yetki devri yerine yüz yüze demokrasi esastır. İktisadi olarak bu toplum anarko-komünisttir. Özel mülkiyet kaldırılır, mal ve hizmetler bireysel ihtiyaçlara göre dağıtılır, sözleşme değil tamamlayıcılık ve yararlanma hakkı esas alınır.

Bookchin’in teleolojik (amaç odaklı) doğa anlayışı bazı eleştirmenlere göre antropomerkezci (insan merkezli) bir hümanizme sapar. Hayvanların özgürlükleri ve hakları konusunda duyarsız olduğu, ekotopyasında hayvanların da kullanılabilir araçlar olarak görüldüğü eleştirisi yapılır.

BÖLÜM 7 – Anarşizmin Mirası

Amaçlar ve Araçlar

Anarşist toplumun hedefi, merkezi otorite ve baskıcı devletin yerine, halkın doğrudan yönetime katıldığı özyönetimli bir federasyon sistemidir. Anarşistler örgütlemenin kendisine değil otoriter örgütlenmeye karşıdır. Onlara göre insanlar, kendi aralarında ihtiyaçlarına göre kurumlar kurabilir.

Anarşist İktisat Modelleri: Bazılarına değinirsek (bunlar hibrit olarak da uygulanabilir)

  • Godwin: Üreticinin fazlasını muhtaçlara vermesini ahlaki görev saydı.
  • Proudhon: Karşılıkçılığı savundu. Üretim araçları işçilerin oluşturduğu birliklere ait olmalı, işçiler iş makbuzu ile ödeme almalıydı.
  • Bakunin: Tüm özel mülkiyetin kaldırılmasını ve üretim araçlarının kolektif işçi birliklerine ait olmasını savundu. Sendikaları geleceğin yönetim biçimi olarak gördü.
  • Kropotkin: İhtiyaca göre bölüşüm esas alınmalıydı. Rekabet, birlik ve dayanışmayı zayıflatır. Emeğin değeri sadece çalışma süresiyle ölçülemezdi çünkü topluluk yararına yapılan hizmetler ölçülemez.

Toplumsal Örgütlenmenin temel yapı taşı komündür: Bakunin, komünleri federatif biçimde birbirine bağlamayı önerdi. Yönetim, seçilmiş ve geri çağrılabilir delegelerden oluşmalı, komünler özerk kalmalıdır. Kropotkin ise doğrudan demokrasiyi savundu. Temsil değil, halkın doğrudan katıldığı genel meclisler olmalıydı. Komün, bir bölge değil, sınır tanımayan bir eşitler grubu anlamına gelmeliydi.

Şiddet ve Devrim Tartışması

Anarşistler araçlar konusunda ortak görüşe sahip değildir ama çoğu araçlarla amaçların birbiriyle tutarlı olması gerektiğini savunur.

  • Godwin: Değişim barikatlarla değil, eğitimle olur. Şiddete karşı çıktı ama tamamen pasifist değildi.
  • Proudhon: Reformları kitap, kooperatif ve parlamenter deneyimlerle gerçekleştirmeye çalıştı.
  • Bakunin: Yıkmanın şiirselliğine kapıldı. Gizli örgütlenmeleri ve devrimci manipülasyonu savundu. Ancak sistematik teröre karşıydı.
  • Neçayev: Her yıkıcı aracı meşru sayan radikal bir figürdü. Ancak anarşist değildi; Bakunin’in bu kişiyle ilişkilendirilmesi anarşizmi terörle özdeşleştirmek için kullanıldı.

1880’lerde, terörizmin anarşist hareket içinde yaygınlaştığı görüldü. Bu, hareketin itibarına büyük zarar verdi. Kropotkin, devrimci şiddet konusunda çelişkiliydi. Başlangıçta sınırlı terörü savunsa da, zamanla bu tür eylemleri kınadı. Tolstoy, En radikal barışçı anarşisttir. Hükümetin tüm şiddet araçlarının kaldırılmasını istedi. Silahsız sivil itaatsizliği savundu.

Devlet, anarşistlerce örgütlü şiddet olarak görülür. Ordular, vergi, savaş, baskı mekanizmaları hepsi meşru şiddetin aracı olarak değerlendirilir.

Çağdaş anarşistler şiddetle değil, barışçıl direnişle dönüşüm yaratmaya çalışırlar. Boykotlar, işgaller, doğrudan eylemler, vergi reddi gibi yöntemler öne çıkar. Öte yandan Provo hareketi ve Yeşiller gibi anarşist gruplar, yapıcı ve yaratıcı eylemlere yönelmişlerdir.

Anarşistlerin nihai amacı, baskı araçlarından arınmış, özgür bireylerin yaşadığı bir toplumdur. Şiddet, bu vizyonla çelişir. Şiddet içeren devrim, otoriter araçların kullanılmasına neden olur ve bu da anarşizmin özüne aykırıdır. Anarşist etik, bireyin özerkliğine ve şiddetin reddine dayanır.

Anarşizmin Geçerliliği

Anarşizm, kadim çağlardan bugüne kadar zaman zaman kesintilere uğrasa da sürekli var olmuş, teorik ve pratik olarak dünyanın dört bir yanına yayılmış bir düşünce akımıdır. Devlet’in ve hükümetin olmadığı, özgür bireylerin gönüllü olarak bir araya geldiği baskıcı olmayan bir toplum hayali anarşizmin merkezindedir.

Bir hareket olarak anarşizm, Kapitalizm ve sosyalizm dışı, üçüncü bir özgürlük yolu olarak varlığını sürdürür. Siyasetin ötesinde, ahlaki ve ekonomik olanı önceler. Bir anlamda liberalizm ve sosyalizmin yaratıcı bir sentezidir. Liberalizm gibi bireysel özgürlüğü, ifade, örgütlenme ve hoşgörüyü savunur. Ancak, liberalizmin aksine özgürlüğü sadece bireysel değil, toplumsal ve ekonomik alanlara da yayar. Sosyalizmle olan bağı, özellikle eşitlik, dayanışma ve hiyerarşiye karşı duruşunda belirgindir. Liberter kavramı, bu bağlamda kullanılır.

Anarşistler, Devlet’in sadece sömürü ve ayrıcalıkların sürdürücüsü değil, aynı zamanda toplumsal gelişmenin önündeki engel olduğunu düşünürler. Devlet; ordu, polis ve bürokrasiyle toplumsal baskının temelidir. En iyi ihtimalle çoğunluğun tiranlığını, en kötü ihtimalle bir azınlık oligarşisini sürdürür.

Bazı anarşistler, uzmanlığa dayalı geçici otoriteleri kabul etse de, bu geçici ise ve komuta zinciri yaratmadığı sürece meşru görülür. Ama çoğu anarşist bunun kolayca tiranlığa dönüşeceği konusunda dikkat çeker.

Anarşistler yasaları toplumsal düzenin teminatı değil, eşitsizlik ve baskının yasal kılıfı olarak görür. Yazılı hukuk sisteminin çoğunlukla mülkiyeti ve iktidarı koruduğunu, adalet sağlamaktan uzak olduğunu iddia ederler. Anarşist teoride suç ve cezalandırma kültürünün yerini, onarıcı adalet ve gönüllü uzlaşma alır. Suçluya yaklaşım, düşmanlık değil, iyileştirici ve dostça bir muameleyle olur. Kamuoyu, toplumsal uyum için önemli bir araçtır; ama baskıcı ve dogmatik hale gelmemesi için dikkatle sınırlandırılmalıdır.

Anarşizm, devlet kapitalizmi ve sosyalizmine karşı küçük ölçekli, merkezsiz ve kooperatif temelli bir ekonomi önerir. Bireyci anarşistler serbest piyasayı savunurken, toplumsal anarşistler üretim ve dağıtımı kooperatifler, sendikalar ve komünler aracılığıyla örgütlemek ister. Özellikle İspanyol Devrimi, kolektiflerin ve işçi yönetiminin başarıyla uygulanabileceğini gösteren güçlü bir tarihsel örnektir.

Anarşistler, zorunlu çalışmaya karşı çıkar; emek, ancak gönüllü olduğunda anlamlıdır. Maddiyattan ziyade, toplumsal onay, ahlaki sorumluluk ve kişisel tatmin insanların çalışma motivasyonunu oluşturmalıdır. Modern teknoloji sayesinde, zorunlu çalışma süresi azaltılabilir, emek daha yaratıcı ve keyifli bir hale getirilebilir.

Modern Anarşistler Devlet’i doğrudan yıkmak yerine, yeni ilişkiler ve kurumlar inşa ederek onu atıl bırakmayı da önerirler. Anarşist dönüşüm, bireylerin kendilerini özgürleştirmesiyle başlar.

Marksistlerin çoğu anarşizmi çocukça, ütopyacı ve teorik olarak zayıf görmüştür. Ancak Marshall bu kitabında bu eleştirilerin önyargılı ve sığ olduğunu öne sürer. Anarşizm, bir ütopya değil, şimdi ve burada uygulanabilir alternatifler sunan bir doktrindir. Modern dünyada yaşanan krizler (ekolojik, siyasal, toplumsal) karşısında anarşist ilkeler –öz-yönetim, gönüllülük, eşitlik, dayanışma– gittikçe daha uygulanabilir hale gelmektedir.

Anarşizm, baskıcı sistemlerin alternatifi olarak pratik, insani ve doğayla uyumlu bir toplum inşa etmeyi hedefler. O, ütopyacı bir hayal değil, gerçekleşmeye başlamış bir dönüşümdür.