Sevan Nişanyan’ın Yanlış Cumhuriyet kitabı 1990’larda, Türkiye’nin Kemalist mirasın ilk kez geniş ölçekte sorgulanmaya başladığı bir dönemde kaleme alınmıştır. Metin kutsallaştırılmış anlatı kalıplardan çıkararak, Sevr, Lausanne, Batılılaşma, laiklik ve milliyetçilik gibi temel başlıkları tarihsel bağlamı içinde yeniden düşünmeye zorlar. Yazıldığı dönemde tabu sayılan pek çok varsayımı hedef almasıyla kendini “çağdaş ve Batılı” sayan entelektüel çevrelere yönelik bir hesaplaşma niteliği taşır.
Kitap yaklaşık 50 soru üzerinden bazı temel anlatımları sorguluyor. Burada bazı sorgulamalara dair özet notlarımı derledim. Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.
İçindekiler
SİYASET: Kemal Atatürk, dünyada eşi olmayan bir siyasi anlayışın temsilcisi midir?
Atatürk İnkılaplarının dünyada eşi olmayan, benzersiz bir mucize olduğu söylemiyle büyütülmüş bir kuşağız. Bu söylem, dönemin çeşitli metinlerinde de vurgulanır; bu dil, tarihsel bir açıklamadan çok, bir iman beyanına benzemektedir.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan tabloda, Atatürk’ün temsil ettiği siyasal anlayışın istisnai değil, bilakis çağının tipik bir ürünü olduğunu görürüz. Liberal parlamenter rejimlerin iflas ettiği düşüncesi, yalnız Türkiye’de değil, Avrupa’nın büyük bölümünde, Asya’da ve Latin Amerika’da yaygın kabul görmüştür. Ulusal Şef, Tek Parti, topyekün seferberlik, devlet güdümlü toplum fikri bu dönemin ortak paydasıdır.
Rus Bolşevizmi, İtalyan Faşizmi ve Alman Nazizmi bu çağın en bilinen örnekleridir; fakat bunlarla sınırlı değildir. İspanya’dan Portekiz’e, Polonya’dan Yunanistan’a, Baltık ülkelerinden Japonya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada benzer rejimler kurulmuştur. Sağ ve sol ayrımı o döneöde büyük ölçüde yüzeyseldir. Farklı söylemler altında aynı araçlar kullanılmıştır: Tek Parti, lider kültü, kitle ajitasyonu, hukukun askıya alınması, devlet eliyle toplum mühendisliği.
Bu rejimler ortak yönlere sahiptir: inkılapçılık, dinin devlet güdümüne alınması, halkçılık, milliyetçilik, devletçilik ve cumhuriyetçilik. Bu ilkelerin Cumhuriyet Halk Partisi’nin Altı Ok’u ile paralelliği tesadüf değildir. Özetle Kemalist rejim, 1920’ler ve 30’ların antiliberal, inkılapçı, devletçi, milliyetçi diktatörlükleri ailesinin içindedir. Ne daha masumdur, ne de daha benzersiz.
Öte yandan çağdaşlarının neredeyse tamamı yıkılmışken Kemalist rejimin kurucu kadrosunun hala saygıyla anılıyor olması açıklama gerektirir. Mustafa Kemal’in yıkılmış bir imparatorluktan arta kalan topluma yeni bir yaşama azmi kazandırdığı inkar edilemez. Ancak bu, Lenin’in, Hitler’in, Mussolini’nin ya da Franco’nun iddialarından nitelik olarak farklı değildir.
Rejimin devamlılığı 2 etkene bağlanabilir:
- Türkiye’nin Alman ya da Sovyet kamplarından birine angaje olmadan, özellikle savaş sonrası Batı’ya yönelmesi, Kemalist rejimin dünya kamuoyunda daha makul algılanmasını sağlamıştır.
- İkinci etken ise Batılılaşma projesidir. Bu proje, diğer diktatörlüklerde rastlanmayan bir meşruiyet zemini sunmuş, üstelik hâlâ tamamlanmamış olması sayesinde Kemalizmi güncel tutmuştur.
DEMOKRASİ: Kemal Atatürk’ün kurduğu rejim demokrasi midir?
Demokrasinin tanım açıktır: Siyasi iktidarın serbest ve genel seçimlerle belirlenmesi. Bu yoksa, demokrasi de yoktur.
Tek Parti döneminde parti kurmak kağıt üzerinde imkan dahilinde olabilir; fakat 1923’ten 1946’ya kadar yapılan seçimler, belirlenmiş listelerin halka onaylatılmasından ibarettir. Mustafa Kemal iktidara seçimle gelmemiş, hayatı boyunca serbest bir seçime katılmamıştır. Kurduğu parti, 1950’de yapılan ilk dürüst seçimde ağır bir yenilgiye uğramıştır.
1923 öncesi Meşrutiyet ve Birinci Meclis dönemi, tüm anti-demokratik koşullarına rağmen, sonraki Cumhuriyet döneminden daha çoğulcu ve serbesttir. 1923’ten sonra ise muhalefet tasfiye edilmiştir. Terakkiperver Fırka’nın kapatılması ve Serbest Fırka tecrübesinin trajikomik sonu bunun açık göstergesidir.
Halkın yararına yönetmek demokrasi değildir. Neyin halkın yararına olduğuna halkın kendisinin karar vermesi gerekir. Tek Parti rejiminde yapılan, halkın iradesini serbestçe ifade etmesini engelleyen, onu onaya zorlayan bir düzendir. Özetle; Kemalist rejim demokrasi değildir. Bunu mazur göstermek için ileri sürülen “koşullar uygun değildi”, “ileride demokrasi hedefleniyordu” veya “alternatif gericilikti” gibi argümanlar, tarihsel bir tespitten çok, ahlaki bir savunma refleksidir.
1920’ler Türkiyesi demokrasinin nesnel koşullarına sahip miydi?
Demokrasi, siyasi iktidarın serbest genel oyla seçildiği bir düzen ise; bunun için sandık imal etmek, oy pusulası basmak ve oyları sayabilecek asgari bir idari altyapı sunmak yeterlidir. Atina’da MÖ 508’de demokrasi kurulmuş ve yürümüştür. İsviçre yedi yüz yıldır demokrasiyle yönetilir; üstelik bu sürenin büyük bölümünde Avrupa’nın en geri ülkelerinden biri olmuştur.
1923 Türkiyesi fakir, okuryazarlığı düşük, sanayisi zayıf bir toplumdur; ama bu durum demokrasiyi imkânsız kılmaz. Sosyoekonomik gerilik, her yurttaşın siyasete eşit ve aktif katılımını zorlaştırır; fakat bu katılım ne demokrasinin zorunlu koşuludur ne de pratikte ulaşılabilir bir hedeftir. Demokrasi, eksik de olsa, tek kişinin ya da küçük bir zümrenin keyfi yönetiminden nitelikçe farklıdır.
Dolayısıyla 1923’te demokrasinin önünde nesnel koşullar engeli aslında yoktır. Bu iktidarı paylaşma isteksizliğidir. Serbest seçim ve serbest basın ortamında CHP rejiminin iktidarda kalması mümkün değildir. Bu yüzden koşulların olgunlaşması beklenmiş; bu bekleme hali 1946’dan, 1960’a, 1971’e, 1980’e ve 1990lara kadar sürmüştür.
Demokrasi, Atatürk’ün ileriye dönük hedefi miydi?
Cumhuriyet kurulduktan sonra, özellikle 1946’dan itibaren, kurucu liderin öteden beri demokrasiyi hedeflediği iddiası büyük bir özenle inşa edilmiştir. Bu iddia, 1923–1945 arasında neredeyse hiç duyulmazken, ilk kez 1 Kasım 1945’te Meclis kürsüsünden telaffuz edilmiş ve daha sonra Kemalist düşüncenin ayrılmaz bir parçası haline getirilmiştir. Niyet ile eylem arasındaki farkın dikkatle ele alınması gerekir; zira önemli olan söylenen değil yapılanlardır.
Atatürk’ün erken dönem söylev ve yazışmalarında “demokrasi”, “milli hakimiyet”, “halk idaresi” gibi kavramlar küçümsenmeyecek ölçüde yer tutar. Ancak 1923–24’ten sonra bu kavramların ani ve sert biçimde seyrekleştiği göze çarpar. Daha da önemlisi, 1924’ten sonraki metinlerde, gelecekte bugünkünden farklı bir demokrasi kurulacağına dair en ufak bir ima dahi yoktur; aksine mevcut rejimin zaten demokrasi olduğu defalarca vurgulanır.
1920 öncesinde, Abdülhamid istibdadı altında yetişmiş bir subay olarak Atatürk “hürriyet” ve “milli hakimiyet” fikirlerine yabancı değildir. Ancak genç Mustafa Kemal’in düşüncesinde asıl belirleyici olan, milleti kurtaracak ve çağdaş uygarlık seviyesine çıkaracak bir Halaskar fikridir. Milletin tercihleri Halaskar’ın hedefleriyle çeliştiğinde ne yapılacağı sorusu ise cevapsızdır.
1920–1924 döneminde Meclis henüz özgür tartışma geleneğini tamamen yitirmemiştir ve Mustafa Kemal mutlak otoritesini kurmuş değildir. Bu nedenle “millet hakimiyeti” ve “halk devleti” vurguları, kimi zaman siyasi bir zorunluluk olarak ortaya çıkmış olabilir. 1924–1938 arasında ise tablo nettir. Nutuk’ta demokrasi kelimesi yoktur. Söylev ve demeçlerde bu kavramlara yalnızca birkaç kez değinilir; her seferinde de kapsamları daraltılır ve şartlara bağlanır. Medeni Bilgiler kitabında demokrasi “en mütekâmil devlet şekli” olarak tanımlanır; fakat kuvvetler ayrılığına dayanan rejimler demokrasi sayılmazken, egemenliği liderin seçtiği Meclise bırakan sistem ideal demokrasi olarak sunulur. Millet iradesinin nasıl belirlendiği ise cevapsız bırakılır.
Üslup açısından bakıldığında, Nutuk’ta Gazi’ye muhalefet eden herkesin hain, cahil, satılmış ya da ahlaksız olarak tasvir edilmesi dikkat çekicidir. Kendisine itaat etmeyen ama dürüst ve vatansever olabilecek kişilerin varlığı ihtimal dahilinde değildir. Bu tahammülsüz üslup, demokratik zihniyetle bağdaşmakta zorlanır.
Serbest seçimlerin olmadığı bir yerde oy hakkının anlamı sınırlıdır. Bu bağlamda kadınlara oy hakkı tanınmasının önemi inkar edilemez; fakat bu önem siyasi değil toplumsaldır. Kadının hukuki eşitliğinin tanınması açısından sembolik ve güçlü bir adımdır. Ancak demokrasi, istibdadın önlenmesi ya da hukuk devletinin güçlenmesi bakımından belirleyici bir etkisi yoktur.
Ayrıca; Mustafa Kemal’in padişahlığı, halifeliği ya da kaydı hayat şartıyla devlet başkanlığını reddetmiş olması, otomatik olarak demokratik bir zihniyetin kanıtı değildir. 1920’ler dünyasında hükümdarlık kurumu itibarsızdır; yeni bir hanedan kurmanın uluslararası meşruiyeti zayıftır. Buna karşılık, halktan yetki aldığı iddiasıyla seçilen bir cumhurbaşkanının konumu, fiiliyatta çok daha güçlüdür. Üstelik cumhurbaşkanının kendi tayin ettiği bir Meclis tarafından seçildiği ve hiçbir zaman doğrudan halk oyuna sunulmadığı bir düzende, hükümdarlık unvanının iktidara ek bir katkısı yoktur.
Padişahlık ve halifelik reddedilirken, Tek Parti devletinde parti umumi reisliği, değişmez ve ebedi bir makam haline getirilmiştir. CHP tüzüğü, milletvekili adaylarını belirleme ve Meclis seçimlerini fiilen yönetme yetkisini, geri alınamaz biçimde Mustafa Kemal’e vermiştir. Osmanlı padişahlarının bile sahip olmadığı bir yetkidir bu. Bu durumda, monarşi tanımına hangisinin daha çok uyduğu sorusu ister istemez ortaya çıkar.
Türkiye’de saltanatın kaldırılması, demokrasinin vazgeçilmez koşulu muydu?
Osmanlı saltanatı, yaygın kanaatin aksine, son dört yüzyıl boyunca sürekli bir şahsi istibdat rejimi üretmemiştir. Gerçek anlamda mutlak iktidar kurabilen padişah sayısı sınırlıdır. Buna karşılık, Cumhuriyetin ilk on yılında siyasi nedenlerle idam edilenlerin sayısı, Osmanlı’nın son yüzyıllarını fersah fersah aşmıştır.
1922 koşullarında saltanatın kaldırılması büyük ölçüde kaçınılmazdı: Abdülhamid istibdadının mirası, Vahdettin’in talihsiz tutumu ve dünya genelindeki cumhuriyetçi dalga bunu hazırlamıştır. Ancak hanedanın tamamen tasfiye edilmesinde, siyasi iktidarla saray arasında potansiyel bir denge odağının ortadan kaldırılması arzusunun da rol oynadığı açıktır. Nitekim muhalefetin son umut olarak halifeye yönelmesi, bu korkuyu pekiştirmiştir.
1924’teki hikafetin kaldırılma kararının nedeni de hilafetin içeriği değil, Osmanlı hanedanının Tek Parti rejimi için potansiyel bir muhalefet odağı oluşturmasıdır. Saltanatın kaldırılması sırasında halifeliğin korunabileceğini söyleyen Mustafa Kemal’in, cumhuriyet sonrasında bu tutumdan vazgeçmesi, İstanbul’daki halifenin muhalifler için bir çekim merkezi haline gelmesiyle ilgilidir. Yobazlık, İngiliz parmağı gibi gerekçeler, daha çok tasfiye kararını meşrulaştırma çabasıdır.
İLERİCİLİK: Türkiye’nin bazı açılardan İslam ülkelerinden ileri oluşu, Atatürk devrimlerinin eseri midir?
Türkiye’nin İslam dünyasındaki görece ileriliği inkar edilemez; ancak bunun kaynağını Atatürk devrimlerine indirgemek tarihsel olarak yanlıştır. Türkiye, İran’la birlikte, bağımsız devlet geleneği yüzyılı aşan iki İslam ülkesinden biridir. Diğer ülkelerin büyük çoğunluğu ya kolonyal vesayet altında yaşamış ya da 20. yüzyıl ortasında tarih sahnesine çıkmıştır.
Türkiye’nin Batı’yla yoğun temasının tarihi çok eskidir. Anadolu, yüzyıllar boyunca ticari, kültürel ve düşünsel alışverişin merkezinde yer almıştır. Bizans’tan Osmanlı’ya uzanan Frenk varlığı, gayrimüslim topluluklar ve kozmopolit şehir hayatı bu etkileşimin taşıyıcıları olmuştur.
İslam dünyasında ilk matbaa, ilk gazeteler, ilk laik yüksek okullar, ilk modern parlamento deneyimi, ilk yazılı anayasa ve ilk anayasal rejim Türkiye topraklarında ortaya çıkmıştır. Bunların büyük kısmı 1923’ten çok önce gerçekleşmiştir. Özetle; Türkiye’nin modernleşme ve Batı’ya açıklık bakımından öncülüğü, Atatürk devrimlerinden çok önceye dayanır. Cumhuriyet bu farkı artırmamış, hatta günümüzde birçok İslam ülkesine kıyasla bu üstünlük giderek belirsizleşmiştir.
HUKUK: Kemalist rejim, Türkiye’de hukuk devletinin ön koşullarını hazırlamış mıdır?
Hukuk devleti; siyasi iktidarın sınırlı olması, hukukun üstünlüğü, kişi vicdanı ve haysiyetinin mutlak değer sayılması gibi ilkelere dayanır. Demokrasi bu idealin zorunlu koşulu değildir; hukuk devleti, demokratik olmayan rejimlerde de var olabilir.
Tarih boyunca hukuk devletini ayakta tutan kurumlar arasında din, mülkiyet, hukuk, bilim, gelenek, cemaatler, uluslarüstü aidiyetler, ayrıcalıklı sınıflar ve taşra sayılabilir. Bu kurumlar devlet gücüne karşı topluma belkemiği kazandırır. Devlet gücünü sınırlayan bu kurumların tahrip edilmesi, özgürlüğü artırmaz; aksine devleti tek ve mutlak güç haline getirir. Fransız ve Rus devrimleri başta olmak üzere modern devrimlerin büyük kısmı bu nedenle kısa sürede terör ve istibdat rejimlerine dönüşmüştür.
Cumhuriyet rejimi de dinin özerkliğini, mülkiyet güvencelerini, vakıfları, bilimsel özerkliği, cemaat yapılarını, gelenekleri ve taşra esnekliğini sistemli biçimde tasfiye etmiş; yerlerine toplumu devlete karşı koruyacak yeni kurumlar koymamıştır. Bu tahribatın sonucunda güçlenen tek unsur devlet olmuştur.
Hukuk devletini olası demokratik iktidarın suistimaline karşı koruyacak araçlar gerekir. Bunlar üç başlıkta toplanır:
1. Siyasi partiler: Siyasi partilerin işlevi seçmeni bölmektir. Yekpare bir heyecanın karşısına rakip bir heyecan çıkarmak, iktidarı dengelemektir. Serbest parti rekabetinin olduğu yerde hiçbir eğilim ezici çoğunluk elde edemez. Bu yapı, çoğunluğun muhalefeti yok edecek kudrete ulaşmasını engeller.
2. Basın: Özgür oy halkın sesi ise, özgür basın halkın kulağıdır. Basının görevi konsensus yaratmak değil, iktidarın yarattığı konsensusu delmektir. Özgür basın, azınlığın “hakkım var” diyebilmesini sağlar.
3. Dernek: Dernekler ve örgütlenme özgürlüğü, çoksesliliği sağlar. Amaç birleştirmek değil bölmektir. Bu yapı, toplumun tek bir liderin büyüsüne kapılmasını önler.
Bunlar olmadan demokrasi zararlıdır. Mussolini, Lenin ve Hitler rejimleri biçimsel olarak demokrasi tanımına uyar; ama tarihin en vahşi despotluklarıdır.
1923’ten sonra Tek Parti yönetimi, bu özgürlükleri bastırmıştır. Cumhuriyet sonrasında devlet partisi dışında örgütlenmeye izin verilmemiştir. Basın da benzer biçimde ezilmiştir. Bu miras, 1950 sonrasında da sürmüş; bu kurumlar resmi görüşü dengeleme aracı değil, ulusal konsensusu pekiştirme aracı olarak görülmüştür.
EĞİTİM ve DİL: Harf devrimi, Türkiye’de okuryazarlığın yaygınlaşmasını sağlamış mıdır?
1920’lerden bu yana okuryazarlık artmıştır; ancak bu artışta harf devriminin rolünü ayırmak mümkün değildir. Mecburi eğitim, askerlik, ekonomik dönüşüm gibi birçok etken vardır. 1927–35 arasında okuryazarlık artışı çok sınırlıdır. Buna karşılık 1960–70 dönemindeki artış çok daha yüksektir. Bu rakamlar, belirleyici etkenin harf devrimi olmadığını düşündürür.
Arap alfabesinin Türkçeye uymadığı iddiası 19. yüzyıldan beri dile getirilmiştir. Asıl zorluk, bazı seslerin gösterimindeki belirsizlikler ve sesli harflerin yazılmamasıdır. Latin alfabesinin Fransızca ve İngilizceyle ilişkisi çok daha sorunludur. Buna rağmen bu dillerde okuryazarlık yüksektir.
Japonca örneği, karmaşık yazı sistemleriyle de tam okuryazarlığa ulaşılabileceğini gösterir. Latin alfabesi ile okuryazarlık arasında zorunlu bir bağ yoktur.
Yazı reformunun ardında Şarklılık kompleksi ve Arap düşmanlığı vardır. Ancak 1928 Harf Kanunu, bu gerekçeleri aşan bir radikallik taşır. Eski yazıyla yayın ve eğitim yasaklanmıştır. Amaç, eski yazı bilgisinin toplumdan silinmesidir. Bu, 900 yıllık kültürel birikimle bağın koparılması anlamına gelir. Devlet eliyle bu ölçekte bir kültür tasfiyesine tarihte nadiren rastlanır.
Batıcılık bağlamında değerlendirecek olursak; Latin alfabesini kullanmayan pek çok ülke Batı’ya Türkiye’den daha açıktır. Arnavut–Boşnak, Endonezya–Hindistan, Vietnam–Kamboçya örnekleri, alfabe tercihi ile modernleşme arasında ampirik bir bağ olmadığını gösterir.
Dil devrimi, Türk dilini geliştirmiş veya zenginleştirmiş midir?
Dil devriminin amacı, Türk dilinin kısırlaştırılması değil, genişletilmesidir. Böyle denmiştir. Fakat Türkçe yazı dilinin dil devriminden bu yana bir fakirleşme içine girdiği, Osmanlı Türkçesine az çok aşina olan herkesin bildiği bir gerçektir. Bunu sezgiyle değil, rakamla konuşarak anlamak mümkündür.
20.yy başında kültürlü bir Türkün kelime hazinesine dahil olan yaklaşık 60.000 sözcük ve terkip bugün yazı dilinden hemen hemen bütünüyle düşmüştür. Buna karşılık, dil devrimi sürecinde yeni kelimelerin sayısı 3.000 civarındadır. Yani atılanın yaklaşık yüzde beşi. Sonuçta kültür dilinde bulunan 80.000’i aşkın kelimelik bir evrenden, bugün en çok 25–26 bin kelimelik bir yazı diline gerilemiş durumdayız. Türkçe yazı dili en az yüzde 68 oranında fakirleşmiştir.
Bu fakirleşme özellikle soyut kavramlar alanında yıkıcıdır. Yeni Türkçe’de kullanılan her geniş kapsamlı soyut sözcüğe karşılık, Osmanlıca’da birbirinin aynı olmayan, her biri ayrı bir nüans, ayrı bir mantıksal ilişki ifade eden çok sayıda sözcük bulunuyordu. Çıkarmak gibi masum bir fiilin bile Osmanlıca’da ihraçtan istihraça, istidlalden istintaça kadar onlarca farklı karşılığı vardı; her biri ayrı bir zihinsel işlemi, ayrı bir eylem türünü anlatıyordu. Bugün bunların hepsi tek bir kelimenin içinde ezilip kaybolmuştur. Bu, yalnızca estetik bir kayıp değil, düşünme kapasitesinin daralmasıdır.
Atatürk devrimleri, Türkiye’de üniversitenin gelişimini sağlamış mıdır?
Üniversite, tarihsel olarak özerk bir kurumdur. Kendi yöneticisini ve hocasını seçer, kendi akademik ölçütlerini belirler ve siyasi iktidardan mümkün olduğunca bağımsız kalır. Batı üniversitelerinin gücü, yüzyıllar boyunca korunmuş bu özerklik geleneğinden gelir.
Türkiye’de gerçek anlamda ilk üniversite olan Darülfünun, 1900’de kurulmuş ve özellikle 1908’den sonra ciddi bir gelişme göstermiştir. Senatosu vardır, yabancı profesörler davet edilmiştir, araştırma enstitüleri kurulmuştur ve 1919’da bilimsel-idari özerkliği resmen tanınmıştır. Kadın öğrencilerin kabulü ve karma eğitim de Cumhuriyet’ten önce gerçekleşmiştir.
1933 üniversite reformu iki gerekçeyle yapılmıştır. İlki, Darülfünun’da bilimsel üretimin zayıf olduğu iddiasıdır. Bu sorunların bir kısmı gerçektir; ilginç olan, bu sorunların büyük bölümünün daha sonra da devam etmiş olmasıdır. İkinci ve asıl belirleyici gerekçe ise, üniversitenin rejime yeterince angaje olmamasıdır. Darülfünun’un, cumhuriyetin ilanı, harf devrimi ve özellikle Türk tarih ve dil tezleri karşısında mesafeli durması, reforma sebebiyet vermiştir. 1933’te Darülfünun kapatılmış, yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur.
Bu reformun sonucunda öğretim kadrosunun büyük bölümü tasfiye edilmiş, özerklik kaldırılmış, tayin ve azil yetkisi bakanlığa verilmiştir. Üniversiteye sıkı bir siyasi denetim getirilmiştir. İman, sadakat ve yemin akademik liyakatin önüne geçirilmiştir.
Sonuçta ortaya çıkan akademik anlayış, özgür düşünceye değil, resmi ideolojinin övülmesine ve bürokratik itaate dayalıdır. Bunun Türk üniversitelerinin bugün uluslararası alandaki zayıf konumuna katkıda bulunmuş olması şaşırtıcı değildir.
Tek Parti rejimi, ilk ve orta öğretim alanında bir atılım sağlamış mıdır?
Modern Türk eğitim sisteminin ana unsurları Cumhuriyetle değil, 19. yüzyılda, Tanzimat ve özellikle II. Abdülhamid döneminde şekillenmiştir. 1880 ve 90’lar, modern ilk ve orta öğretimin atılım yıllarıdır. Buna karşılık, Cumhuriyetin ilk yıllarında ilköğretim ve ortaöğretim göstergeleri çarpıcı biçimde gerilemiş, ancak 1940’lardan sonra toparlanabilmiştir.
İlköğretimde Osmanlı’nın temel kurumu sıbyan mektepleridir. Bunlar yerel, vakıf temelli ve merkezi denetimden yoksun yapılardır. Ezbere dayalı eğitim, yetersiz hocalar gibi eleştiriler sistemin kendisinden çok insan unsuruna ilişkindir; Cumhuriyet sonrasında bu sorunların köklü biçimde çözüldüğünü söylemek güçtür. 1869 Maarif-i Umumiye Nizamnamesi ile ilköğretime merkezi denetim, modern dersler, sınıf sistemi ve kız-erkek için zorunluluk getirilmiş; 1876 Kanun-u Esasi ile ilköğretim anayasal yükümlülük haline gelmiştir. 1880’lerde öğretmen okullarının taşraya yayılması, önemli bir adımdır.
1895 verileri, bugünkü Türkiye sınırları içinde ilköğretimde okullaşma oranının %60’ları aştığını göstermektedir. Cumhuriyetin ilk icraatı ise 1924 Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile devlet denetimi dışındaki tüm eğitim kurumlarını kapatmak olmuştur.
1923’te yaklaşık 26 bin ilkokuldan geriye 5 bin civarında okul kalmıştır. 1924-25’ten Atatürk’ün ölümüne kadar açılan yeni ilkokul sayısı yalnızca 713’tür. Nüfus artışı dikkate alındığında bu yatırım son derece yetersizdir. Okullaşmada ciddi artış ancak 1938 sonrasında görülmüş, 1895 düzeyine ancak CHP iktidarının son yılında ulaşılabilmiştir. Bu yüzden aradaki 30-40 yıl, eğitim açısından kayıp yıllardır.
Ortaöğretimde tablo daha da çarpıcıdır. Rüşdiye, idadi ve sultaniler 19. yüzyılda hızla yayılmıştır. 1895’te yüzlerce ortaokul ve lise varken, 1923’te bunların büyük kısmı ortadan kalkmış, geriye yalnızca 95 okul kalmıştır. Abdülhamid dönemi düzeyindeki sayılara ancak 1950’lerde erişilir.
Din eğitiminde ise Cumhuriyet, medrese sistemini tamamen tasfiye etmiş; imam-hatip okulları kısa sürede kapanmış; 1924-1949 arasında Türkiye’de yasal bir din eğitimi kurumu kalmamıştır. Bugün din alanındaki entelektüel zayıflıkların kaynağını, geleneğin kendisinden çok bu kesintide aramak gerekir. Cahil bırakılanları cahillikle suçlamak adil değildir.
KADIN HAKLARI: tatürk reformları, Türk kadınını kölelikten kurtarmış mıdır?
Atatürk döneminde kadınlara ilişkin alınan kararlar –peçenin teşviken kaldırılması, Medeni Kanun, siyasi haklar– cesur ve önemlidir. Kentli orta sınıflar açısından toplumsal manzarayı değiştirmiştir ve takdiri hak eder. Ancak bu adımları tarihsel bağlamına oturtmak gerekir.
Geleneksel Osmanlı-İslam toplumunun ayırt edici özelliği, özel alan ile kamusal alan arasındaki kesin ayrımdır. Kadınlar kamu alanından dışlanmıştır; tesettür bu düzenin simgesidir. Buna karşılık özel yaşamda kadınların mülkiyet, miras ve ekonomik güç bakımından bütünüyle edilgen olduğu söylenemez. Üst sınıf kadınlar büyük servetler yönetebilmiş, orta ve alt sınıflarda kadınların mülkiyet payı küçümsenmeyecek düzeyde olmuştur. Çok eşlilik hukuken mümkündür ama pratikte sınırlıdır; Osmanlı kentlerinde oran %2-3 düzeyindedir ve bugün de çok farklı değildir.
Batı’da da kadınlar 20. yüzyıla kadar kamu otoritesine sahip mesleklerden dışlanmıştır. Kadınların yükselişi eğitimle başlamış; üniversiteler, meslekler ve siyaset ancak 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında açılmıştır. Oy hakkı ve parlamenter temsil de bu sürecin ürünüdür.
Osmanlı reformları bu Batı sürecini yakından izlemiştir. Kız rüşdiyeleri, öğretmen okulları, kadın dergileri, mesleki ve hukuki düzenlemeler 19. yüzyıl ortalarından itibaren peş peşe gelmiştir. 1917 Aile Hukuku düzenlemesiyle boşanma ve medeni nikah getirilmiş, 1914’te kızlar için üniversite kurulmuştur. Eğitim ve meslek alanında Osmanlı kadını, Avrupalı hemcinslerinden kopuk değildir.
Atatürk reformları, bu altmış yıllık sürecin kaçınılmaz sonucudur. Gecikmiş işleri hızla hayata geçirmiştir; bu cesaret takdire değerdir. Ancak böylesine hassas bir dönüşümün zorlayıcı yöntemlerle hızlandırılması, uzun vadede tepki ve ters etki üretmiştir. Tesettürün bugün yeniden bir özgürlük simgesi olarak doğuşunda bu müdahalenin payını göz ardı etmemek gerekir.
BATILILAŞMA: Türkiye’nin Batılılaşması, Atatürk devrimlerinin eseri midir?
Türkiye’nin Batı uygarlığına yönelişi Cumhuriyetle başlamaz. Osmanlı devleti, en geç 18. yüzyıl başından itibaren Batı’ya yönelmiş, II. Mahmud döneminde geri dönülmez bir noktaya gelmiş, Tanzimat’la birlikte Batılılaşmayı açık bir devlet politikası haline getirmiştir. 1839’dan 1912-13 Balkan Harbine kadar, geçici duraksamalar dışında, bu yönelimde ciddi bir sapma yoktur.
Osmanlı reformu, devlet teşkilatından hukuka, ordudan eğitime, kültürden günlük yaşama kadar Batı uygarlığının kurum ve kavramlarının bilinçli bir ithalidir. Yapılan şey, soyut bir modernleşme değil, açıkça Batılılaşmadır. Üniversite, parlamento, belediye, modern hukuk, gazete, tiyatro, roman, masa-sandalye gibi unsurlar bu süreçte benimsenmiştir. Bu tür dönüşümler tarihte benzersiz değildir; Türklerin vaktiyle İslam uygarlığını benimsemesi gibi, Japonların Çin uygarlığını alması gibi örnekler mevcuttur.
Bugün Türkiye’de basın, parlamento, modern hukuk, okul, üniversite, hastane ve ulaşım altyapısı varsa, bunların temelini Cumhuriyet değil, Osmanlı reformu atmıştır. Türkiye, Hıristiyan olmayan toplumlar arasında Batılılaşma fikrini ilk benimseyen ülkelerden biridir. Soru “ne kadar Batılılaştık?” değil, “neden herkesten önce girdiğimiz bu yolda geri kaldık?” sorusudur. Bunun cevabı, 20. yy tarihindedir.
Tek Parti Cumhuriyeti, Batılılaşmayı hedeflemiş midir?
Batılılaşma iddiasının merkezinde, Batı’nın yalnızca tekniğini değil, onu yaratan zihniyet ve dünya görüşünü almak olduğu söylenir. Ancak bu dünya görüşünün ne olduğu hiçbir zaman açıkça tanımlanmaz. Kemalizm, Tanzimat Batıcılığını yüzeysel diye mahküm ederken, kendisinin Batı uygarlığının daha derin bir zihniyetini keşfedip keşfetmediği belirsizdir.
Tek Parti döneminde Batılılaşma başlığı altında yapılanlar; cumhuriyet, laiklik, medeni kanun, şapka, alfabe, takvim ve Pazar tatili ile sınırlıdır. Demiryolu, sanayi, eğitim gibi alanlar Tanzimat’tan beri tüm hükümetlerin ortak uğraşıdır; Kemalist rejimi ayırt eden esas iddia, kültür alanındaki bu radikal reformlardır.
Cumhuriyet, Batı uygarlığının kurucu bir değeri değildir; Batı’nın büyük düşünürleri ve sanatçıları monarşiler altında yetişmiştir. Buna karşılık hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, mülkiyet güvencesi, basın ve düşünce özgürlüğü gibi Batı’yı Batı yapan kurumlar Kemalist rejimin ithal ettikleri arasında yoktur.
Laiklik, dinin siyasetten tasfiyesi anlamında Batı’nın ortak değeri değildir; esasen Fransız kaynaklı, geçici bir ideolojik akımdır. Batı’da asıl temel olan, tüm din mensuplarına eşit vatandaşlık tanınmasıdır. Osmanlı bu anlayışı Tanzimat’tan itibaren benimserken, Cumhuriyet ulusal kimliği Müslümanlıkla sınırlandırmış, gayrimüslimleri azınlık statüsüne itmiş ve kamusal hayattan dışlamayı sürdürmüştür. Bu yönüyle Türkiye, laiklik iddiasına rağmen en az laik ülkelerden biridir.
Medeni Kanun, Batı’da toplum törelerinin yüzyıllar içinde sistemleştirilmesinin ürünüdür. Türkiye’de ise hukukun, topluma yabancı bir metnin tepeden inme tercümesiyle değiştirilmesi Batı tarihinde örneği olmayan bir yöntemdir. Dini nikahın geçersiz sayılması Batı’ya özgü değildir; çok eşliliğin kaldırılması ve kadın-erkek eşitliği ise Batı’nın genel değerleriyle örtüşen istisnalardır.
Şapka, Batı uygarlığının ne kurumu ne de değeri olmuştur. Buna karşılık kıyafetin zorla dayatılması, Batı’dan çok Asya tipi despotizmin karakteristiğidir. Şapka Kanunu’nun Batı tarihinde bir benzeri yoktur.
Takvim, alfabe ve Pazar tatili, Batı kültürüne özgü unsurlardır; Tek Parti reformları içinde tartışmasız Batılı sayılabilecek olanlar yalnızca bunlardır. Ancak bunların Batı’nın olağanüstü yaratıcılığını doğuran temel unsurlar olduğu da gösterilemez.
Bu reformların neden yapıldığı sorusu cevapsızdır. Cevap iki yerde aranmalıdır: kişi faktörü ve İslami kesime karşı siyasi mücadele.
Cumhuriyet Batıcılığının asıl iç mantığı, İslam kültürünün tasfiyesidir. Laiklik adı altında yapılan, popüler İslamiyetin siyasal sahneden silinmesidir. Bunun için dini kurumlar, hukuk, eğitim, kıyafet, müzik, takvim ve alfabe hedef alınmıştır. Yerine konacak özgün bir model bulunamadığı ölçüde Batı’dan şekiller ithal edilmiştir.
Alfabe devriminin amacı Shakespeare’i okutmak değil, Kur’an’ı ve Osmanlı metinlerini okunamaz kılmaktır. Pazar tatili ve Miladi takvim, İslami zaman bilincini silmek içindir. Batı müziği dayatması, alaturka geleneği yıkma çabasının ürünüdür. Atılanın yerine anlamlı bir şey konmamıştır.
Nitekim 1930’lardan sonra Batılılaşma söylemi terk edilmiş, Ergenekon uygarlığı icat edilmiştir. Dil ve Tarih devrimleri, Soyadı Kanunu ve resmi tarih anlatısı Avrupa’yı değil, hayali bir Orta Asya geçmişini referans alır. Kemalizmin Batılılık cephanesi on yıl bile sürmeden tükenmiştir.
Resmi devlet dininin olmayışı, demokratik hukuk devletinin vazgeçilmezi midir?
Resmi dinin olmaması ile laiklik aynı şey değildir. Birçok çağdaş ve demokratik hukuk devletinin resmi dini vardır: İngiltere, İsveç, İtalya, Yunanistan buna örnektir. Buna rağmen bu ülkelerde din ve vicdan özgürlüğü güvence altındadır.
Modern devletin temel ilkesi, vatandaşlık haklarının din ayrımı olmaksızın tanınmasıdır. Devletin dinlerüstü olması, resmi dinin mutlaka kaldırılmasını gerektirmez. Fransız tipi laiklik, dini bastırmayı modernlik sayar; Anglo-Sakson ve Alman modelleri ise dini kurumları özgür hukuk düzeninin parçası olarak tanır. Alman modeli, dini cemaatleri kamu hukukunun bir unsuru kabul ederek, devlet müdahalesine karşı korur.
LAİKLİK: Türkiye Cumhuriyeti laik midir?
Bu meseleyi açıklığa kavuşturmak için önce Fransa ve ABD örneklerine bakmak gerekir.
Fransa’da 1789 Devrimi din ile devleti ayırmamış, tersine Katolikliği ortadan kaldırarak yerine bir ulusal din koymaya çalışmıştır. Kilisenin mallarına el konmuş, rahipler devlete bağlanmaya zorlanmış, dini bayramlar kaldırılmıştır. Bunun sonucu, cumhuriyet ile kilise arasında yaklaşık yüz elli yıl sürecek bir düşmanlık olmuştur. 1870’lerden sonra kiliseyi yok etmenin mümkün olmadığı anlaşılınca laiklik ortaya çıkmıştır. Amaç kiliseyi devlet desteğinden mahrum bırakmak, siyasi iktidardan uzaklaştırmak ve devlet üzerindeki cumhuriyetçi egemenliği pekiştirmektir. 1886, 1901 ve 1905 yasalarıyla kilisenin devletle bağları koparılmış, fakat doktrinine ve iç örgütlenmesine müdahale edilmemiştir. Bunun sonucunda Fransız Katolik kilisesi büyük bir entelektüel canlanma yaşamıştır.
ABD’de ise amaç, herhangi bir mezhebin devleti ele geçirmesini önlemektir. Devlet dine düşman değildir; aksine din, Amerikan toplumunun en güçlü sosyal unsurlarından biridir. Anayasa, devletin din tesis etmesini ve din özgürlüğünü kısıtlamasını yasaklar. Yüksek Mahkeme kararları, vicdanın devletten üstün olduğunu açıkça kabul eder. Kamu okullarında dini faaliyet yasaktır; özel kurumlarda ise serbesttir.
Bu iki örnekten çıkan genel ilkeler şunlardır: Din siyasetin konusu olabilir; dini inanç ve örgütlenme özgürlüğü güvence altındadır; vatandaşlık hakları dine bağlı değildir; devlet dinlerin iç işlerine karışmaz; dini taşınmazlar cemaatlere aittir; hiçbir ülkede din bütünüyle devlet bünyesinde örgütlenmemiştir.
Türkiye ise bu altı ilkenin tamamında çağdaş hukuk devletlerinden ayrılır. Din siyasete konu edilemez; din özgürlüğü yalnızca İslam ve tanınmış azınlıklarla sınırlıdır; devlet fiilen İslam’a ayrıcalık tanır; dinin içeriğine müdahale eder; dini taşınmazları devlet yönetir; İslam’ı bütünüyle devlet bütçesinden finanse eder. Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla dinin öğretisi, örgütlenmesi ve personeli devlet tarafından belirlenir.
Sonuçta yapılan şey laiklik değil, devlet eliyle belli bir İslam yorumunun tesisidir. Bu nedenle Türkiye’de düşünsel ve manevi zenginliklerinden yoksun, devlet denetiminde bir din ortaya çıkmıştır.
MİLLİYETÇİLİK: Türkler Orta Asya’dan mı geldi?
Bu sorunun cevabı iki basit tarihi olguyla sınırlıdır.
- Birincisi, Türk dili ana yapısı itibariyle Orta Asya kökenlidir.
- İkincisi, 11. ve 13. yüzyıllarda Orta Asya’dan gelen birtakım Türk grupları Anadolu’da siyasi egemenlik kurmuştur.
Bu iki veriden hareketle, Türkiye Türklerinin biyolojik soy itibariyle Orta Asya halklarıyla akraba olduğu tezi üretilmiştir. Ancak bu tezin ciddi sayılabilecek herhangi bir bilimsel dayanağı yoktur.
Tarihte toplumların kitlesel biçimde dil ve kimlik değiştirmesi son derece yaygındır. Haiti halkı Fransızca konuşur ama Fransız değildir. Meksika ve Peru halkları İspanyolca konuşur ama büyük ölçüde yerli kökenlidir. Britanya adalarının Kelt halkları küçük bir Anglo-Sakson egemenliği altında İngilizleşmiş, Mezopotamya ve Mısır halkları İslamiyet’ten sonra Araplaşmıştır. Anadolu da bu tür dönüşümlere yabancı değildir: antik çağda Helenleşmiş, Osmanlı döneminde ise Türkleşmiştir.
Anadolu’ya gelen Orta Asyalı nüfusun sayısı hakkında sağlam hiçbir veri yoktur. “Sel gibi akan Türk kütleleri” gibi ifadeler tarih değil, şiirdir. Selçuklu beylerinin beraberlerinde getirdikleri savaşçı gruplar birkaç bin ya da on binlerle ifade edilebilir. Buna karşılık Malazgirt döneminde Anadolu’nun yerli nüfusunun 5 ila 15 milyon olduğu tahmin edilmektedir. Bu nüfusun ortadan kalktığına dair bir kayıt yoktur. Dolayısıyla, birkaç yüzyıl içinde Anadolu’da Türkçe konuşan Müslümanların çoğunluğa ulaşması, kitlesel göçten çok yerli halkın dil ve kimlik değiştirmesiyle açıklanmalıdır.
Dünyadaki ulusların hemen hepsi fetihler, göçler ve karışmalar sonucu oluşmuştur. Olgun uluslar bu çok katmanlı geçmişi kabullenir. Modern Türk ulusal düşüncesi ise Orta Asyalı olmayan unsurları reddetme üzerine kurulmuştur. Cumhuriyet ideolojisi tarihe baktığında Timur, Cengiz, Attila ve Oğuz’dan ötesini görememiş; Anadolu’nun zengin kültürel mirasını ya yok saymış ya da zorla Orta Asya’ya bağlamaya çalışmıştır. Oysa Thales’ten Galenos’a, Konstantin’den Tribonianus’a, Zilciyan’dan Müteferrika’ya kadar bu topraklarda yetişmiş sayısız figür vardır ve bugünkü Türk halkıyla bağları Cengiz’den çok daha yakındır.
Gerçek engel olgular değildir. Olgular Türk ulusunun Orta Asya’dan çok Anadolu ve Rumeli kökenli olduğunu gösterir. Engel İslamiyet de değildir. Engel, 1910’lardan itibaren saplanılan ilkel ve dayanaksız Orta Asya ırkçılığıdır.
MİLLİ MÜCADELE: Türk ordusu, dünyanın en güçlü ordularıyla savaşmış mıdır?
Milli Mücadele’de Türk kuvvetleri Fransa, Ermenistan ve Yunanistan’la savaşmıştır. Bunlardan Fransa dışındakileri dünyanın en güçlü orduları saymak mümkün değildir.
Fransa’nın Kilikya’daki varlığı baştan itibaren isteksizdir. Fransız kamuoyu bu maceraya karşıdır. 1920’de Ankara hükümetiyle ateşkes yapılmış, 1921’de barış imzalanarak bölgeden çekilinmiştir. Çekilirken Türk tarafına önemli miktarda silah ve mühimmat bırakılmıştır.
Ermenistan ordusu genç, zayıf ve ekonomik olarak çökmüş bir devlettir. 1920’deki harekat sırasında Türk tarafının verdiği şehit sayısı 46’dır. Ermenistan kısa süre sonra Sovyetler tarafından işgal edilmiştir. Görünen odur ki Türkiye ve Rusya, bu küçük devleti aralarında paylaşmıştır.
Yunan ordusu da dünyanın en güçlü ordularından biri değildir. Büyük Taarruz sırasında iki ordunun mevcudu birbirine yakındır. Nüfus dengesi uzun vadede Türkiye lehinedir. Yunanistan İngiltere tarafından Anadolu’ya sürülmüş, sonra yüzüstü bırakılmıştır. İngiltere Yunan ordusuna asker vermemiş, Türklerle doğrudan çatışmadan özellikle kaçınmıştır.
İngiltere ile Milli Mücadele sırasında herhangi bir silahlı çatışma yaşanmamıştır. Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere ile savaşılmış ve sonuç açıktır: Osmanlı Devleti büyük bir yenilgiye uğramıştır. 1918’de yenildiği İngiltere’yi 1922’de yendiğine inanmak psikolojik olarak anlaşılır ama tarihi olarak inandırıcı değildir.
Emperyalist devletlerin emeli, Türkiye’yi bölmek, paylaşmak veya işgal etmek midir?
19.yy boyunca İngiltere ve Fransa’nın temel politikası Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü korumak olmuştur. Bu uğurda savaşlar göze alınmış, yüz binlerce asker hayatını kaybetmiştir. Bunun nedeni basittir: Osmanlı topraklarının parçalanması, Avrupa dengesini Rusya lehine bozacaktır.
Osmanlı Devleti 18. yüzyıl sonlarından itibaren fiilen çökmüştür. Buna rağmen bir yüzyıl daha yaşayabilmişse, bunu büyük ölçüde İngiltere ve Fransa’nın askeri, diplomatik ve mali desteğine borçludur. Reformlar, modern ordu, devlet teşkilatı ve mali düzenlemeler bu destekle yapılmıştır. Düyun-u Umumiye bile bir sömürü aracı olmaktan çok mali disiplin sağlamıştır.
Batılı devletlerin Osmanlı’yı sömürgeleştirme gibi bir emeli olduğu fikri, objektif olgulardan değil, milliyetçi söylemin gavur düşmanlığından beslenir. Osmanlı pazarı Batılı devletler için son derece küçüktür. Bu kadar sınırlı bir ticari çıkar uğruna defalarca dünya savaşını göze aldıklarını düşünmek gerçekçi değildir.
Batı ile Türkiye arasındaki eski stratejik dostluğun, 20. yy başında bozulduğu doğrudur. İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı’ya bakışı, Alman tehdidi ve Rusya ile kurulan yeni ittifaklar çerçevesinde değişmiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında yapılan gizli paylaşım planları, esasen bu zorunlu ittifak pazarlıklarının ürünüdür.
1917’de Bolşevik Devrimi ile Rusya’nın oyundan çekilmesi, bu hassas denge üzerine kurulmuş paylaşım projelerini geçersiz kılmıştır. Tam da bu noktada ABD sahneye çıkmış, Wilson ilkeleriyle Anadolu’nun Türk nüfuslu kısımlarında güvenli bir egemenlik fikrini dile getirmiştir. Bu, ne tam bağımsızlık ne de sömürgeleşme demektir; askeri ve siyasi bakımdan ayakta durabilen, fakat gerekirse uluslararası garantilerle çevrili bir Türkiye tasavvurudur. Wilson metninde dikkat çekici olan, Anadolu’nun paylaşımına açıkça karşı çıkılmasıdır.
Mondros Mütarekesi de bu çerçeveyi doğrular. Mütareke, Türkiye’nin bugünkü sınırlarına çok yakın bir alanı esas alır ve toprakların paylaşılmasından söz etmez. Milli Mücadele’nin temel belgeleri olan Sivas Kongresi beyannamesi ve Misak-ı Milli, hedeflerini Mondros sınırlarına dayanarak tanımlar. Bu durum, savaşın sonunda askeri bir ateşkesin ötesinde, siyasi bir çözüm çerçevesinin zaten şekillenmiş olduğunu düşündürür.
Milli Mücadele olmasa, Sevres antlaşması uygulanır mıydı?
Sevres’i, Türk Milli direnişinden bağımsız, masa başında tasarlanmış bir nihai plan gibi görmek hatalıdır. Milli Mücadele, Sevres’e bir tepki olduğu kadar; Sevres de Milli Mücadeleye bir tepkidir. Antlaşmanın iki yıl boyunca sürüncemede kalması, tam da Anadolu’da direnişin fiilen egemenlik kurduğu bir döneme rastlar. Antlaşmaya son şekli verildiğinde Ankara’da BMM çoktan toplanmış, imzayı atan Osmanlı hükümetinin İstanbul’da bile gerçek bir hakimiyeti kalmamıştır.
Antlaşmanın imzalandığı tarihte uygulanabilirliği konusunda Batı kamuoyu neredeyse oybirliğiyle kuşkuludur. Fransız ve İtalyan basını açıkça karşı çıkar; İngiliz basını ise savunur görünürken bunun bir retorik metni, yani uygulanamayacak bir tehdit belgesi olduğunu teslim eder. Müttefiklerin, Sevres’i hayata geçirmek için ciddi bir askeri irade ortaya koymadıkları daha ilk günlerden bellidir. ABD ise, Sevres’te öngörülen Büyük Ermenistan’ın hamisi olmayı reddetmiştir.
İngiltere antlaşmanın mimarıdır, fakat onu uygulamak için İngiliz askeri kullanmaya niyetli değildir. Bunun yerine Yunan ordusu devreye sokulur. Ancak Yunanistan, Sevres’in kendisine verdiği alanların bile dışına taşarak işgalini genişletir; üstelik müttefiklerin çoğu, Yunan ordusunun uzun vadede başarı şansı olduğuna inanmamaktadır. Yunan başarısı, ancak müttefiklerin doğrudan savaşa girmesiyle mümkündür; buna ise kimse razı değildir.
Sonuçta ortaya çıkan tablo bir blöfü andırır. Amaç, asgari maliyetle Türklerin moralini bozmak, tehdit dozunu artırarak boyun eğdirmektir. İngiltere’nin kaybedeceği fazla bir şey yoktur: Yunanlılar kazanırsa sadık bir müttefik ödüllendirilecektir; kaybederlerse, Türkler hırpalanmış olacaktır. Bu politikanın uzun vadede başarılı olup olmadığı ise tartışmalıdır. Sevres’in, Lausanne pazarlığının açılış hamlesi olup olmadığı sorusu, Milli Mücadele tarihini baştan sona yeniden düşünmeyi gerektirir.
Sonsöz
Kuşaklar boyu süren kulluk edebiyatının tahribatına rağmen, Kemal Atatürk’ün kişiliğinde hala övgüye değer özellikler bulmamak elde değildir. Olağanüstü bir karizması vardır. Giriştiği işler ve aldığı riskler, şark standartlarının çok dışında bir cesaret, azim ve karakter gücüne işaret eder. İktidarını adım adım yaratırken sergilediği ustalık, ender rastlanır bir siyasi zekanın, hatta bir dehanın göstergesidir. Nutuk’un müthiş belagatini etki hissetmeden okuyabilecek insan azdır.
Büyük bir ulusa, büyük bir maddi ve manevi serüveninde önderlik etmiştir. İnsanlara yalnızca itaat ettirmemiş, onları başka türlü atmaya cesaret edemeyecekleri adımları atmaya sevk etmiştir. Toplum peşinden sürüklenmeye razı olmuş, kuvvetli adamlar iradesine boyun eğmiştir. Yapılan işin büyüklüğünü ve karmaşıklığını, hatta trajedisini anlamadan eleştirmek dar bir anlayış olur.
Atatürk’ün vatanseverliğini sorgulamak anlamsızdır. Uygar, müreffeh, akılcı ve güçlü bir toplum idealine samimiyetle inanmıştır. Bu hedefler uğruna eşine ender rastlanır bir enerjiyle çalışmıştır. Eğer sonuçta bu ideallere ulaşılamamışsa, bu durum niyetin samimiyetini ortadan kaldırmaz. Doğru niyetle yanlış işler yapmak insanlığın yazgısıdır.
Ancak Askerlik dışında bir profesyonel eğitimi yoktur; askeri komuta dışında idari ve siyasi deneyimi bulunmaz. Askerlik dışında formel eğitimi olmayan bir insanın, dilden ekonomiye, hukuktan dine kadar son derece radikal kararları tüm toplumsal sonuçlarıyla değerlendirebildiğine ihtimal vermek zordur.
Asıl sorun ise bu da değildir. Sorun, eleştiri ve değerlendirme mekanizmalarının kırılmış olmasıdır. 1923’ü izleyen terör yıllarında gerçek tartışma ortamı yok edilmiştir. Gazi’nin görüşlerini paylaşmayan herkes vatan haini ilan edilmiş; basın susmuş, partiler kapatılmış, üniversite çökertilmiştir. Hukuk yolu kapalıdır; muhalefet yoktur; kamuoyu yoktur. İnsanlara hayır deme gücünü verecek siyasi, hukuki ve vicdani dayanaklar yıpratılmıştır.
Buna rağmen yaşamının sonuna kadar olumlu bir şeyler yapmaya çalışması, kişisel büyüklüğünün ve trajedisinin en açık göstergesidir. Ancak bu çabanın Türkiye açısından doğurduğu sonuçlar olumlu değildir. Türkiye Batılılaşma yolunda ilerlemiştir; fakat kalıcı adımların çoğu Osmanlı reformlarının ve çok partili dönemin ürünüdür. Tek Parti döneminin alfabe reformu, şapka inkılabı, pazar tatili gibi sembolik devrimlerinde, Batı uygarlığına derin bir açılımdan çok iç siyaset mücadelelerinin izleri görülür.
Cumhuriyetin Batılılık iddiası ağır bir şovenizm perdesiyle örtülmüştür. Milli Mücadele, Batı düşmanlığının ideolojik referansı haline getirilmiştir. Ulusal tarih Türkler ve düşmanlar kalıbına indirgenmiş; yabancı olan her şeyi ayıklamak milli ideal sayılmıştır. Tek Parti yılları, Türkiye’nin Batı ile somut ilişkilerinin en düşük düzeye indiği yıllardır.
Bugün Türkiye’deki büyük siyasi akımların ortak paydası Batı düşmanlığıdır. Laiklik adı altında uygulanan politika, İslam’ı toplumsal hayattan tasfiye etmeye yönelmiş; bunun yerine peygamberi Atatürk, kitabı Nutuk olan bir devlet dini ikame edilmeye çalışılmıştır. Bu çabanın kalıcı sonucu, İslam’ı dar ve bağnaz bir kalıba hapsetmek olmuştur.
Bugün çağdaş ve özgürlükçü düşünceyi savunanların trajedisi, totaliter bir çağın liderini bayrak edinmiş olmalarıdır. Avrupa demokrasisi için Mussolini neyse, Türk demokrasisi için Atatürk de o kadar çelişkili bir simgedir. Bu çelişkiler, Türkiye’de çağdaş düşünceyi felç etmiştir.
Bu çıkmazı aşmak için bir zihin devrimine ihtiyaç vardır. Türk modernleşmesi eleştirel bir gözle yeniden değerlendirilmedikçe, bu kambur atılmadıkça, Atatürk’ün parıltılı ve trajik kişiliği gerçek boyutlarıyla anlaşılamaz; tarihte ait olduğu yere konulamaz.