Jacques Derrida – Yazı ve Fark – Özet

Jacques Derrida’nın 1967 yılında yayımlanan Yazı ve Fark adlı eseri, 20. yy felsefesinin dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Yapısalcılığın Fransız entelektüel çevrelerinde yükselişe geçtiği dönemde Derrida’nın yapısöküm (déconstruction) felsefesinin temelini attığı, aynı zamanda çağdaş eleştirel düşünce, edebiyat kuramı ve psikanaliz alanlarında derin etkiler yaratan bir başyapıttır.

Özete başlamadan önce Yapısalcılık kavramını biraz tanımlayalım. Yapısalcılık, 20. yüzyılın ortalarında dilbilim, antropoloji ve edebiyat gibi alanlarda etkili olmuş bir düşünce akımıdır. Temeli Saussure’ün dil kuramına dayanır; ona göre dil, anlamı tek tek sözcüklerden değil, öğeler arasındaki ilişkilerden doğuran bir gösterge sistemidir. Claude Lévi-Strauss bu yaklaşımı kültüre uyarlamış, mitlerin ve toplumsal kurumların altında evrensel zihinsel yapıların bulunduğunu savunmuştur. Yapısalcılık, kültür ve insan davranışlarını evrensel yapılar ve ikili karşıtlıklar üzerinden açıklamaya çalışır. Edebiyat eleştirisinde yapısalcılık da, metni yazarın niyetinden bağımsız bir yapı olarak ele alır. Anlam, kelimeler ve semboller arasındaki ilişkilerden, özellikle de ikili karşıtlıklardan (örneğin yaşam/ölüm, iyi/kötü) doğar. Roland Barthes, metni bir gösterge sistemi gibi inceleyerek yazarın ölümü fikrini öne sürmüş, anlatıbilimciler (Propp, Todorov, Genette) ise masalların ve romanların ortak anlatı kalıplarını ortaya koymuştur. ancak 1970’lerden itibaren postyapısalcılık tarafından “anlam sabit değildir” eleştirisiyle sarsılmıştır. Bu kitap işte o yapısalcılığa cevap akımının bir örneği.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

GÜÇ VE ANLAMLAMA

Derrida, yapısalcılığı tarihsel bir akım gibi ele almakla kalmaz; onu biçimi öne çıkaran bir kriz olarak görür. Yapısalcılık, dili yalnızca bir temsil aracı olarak değil, anlamın ve tarihin kaynağı olarak görür. Bu

Yapısalcılık, bir yandan edebiyatı biçimsel bütünlükler olarak ele alırken, öte yandan bu bütünlüklerin ancak yapıtın içindeki hiçbir şey ile olan ilişkisi üzerinden anlaşılabileceğini gösterir. Yazı, bu anlamda, hiçbir şeyden doğar (burada sarkastik bir tavır var). Bu aslında yazının içsel bir yükümlülük, bir “yazmak-isteme” olduğunu gösterir. Basitçe ifade etme arzusundan farklıdır; yazı anlamdan önce gelir, onu kurar.

Yapısalcılık yapıtı kapalı bir döngüye hapseder. Yapıt, bu türden geometrik ve teleolojik şemalara indirgenemez. Yapı ve anlamın, farkın dinamiğini bastırması, yazının esas gücünü görünmez kılar. Derrida burada yazının bu görünmez güçle ilişkisine dikkat çeker. Güç, dilin ötekisidir ve o olmadan dil de her neyse o olamaz.

Derrida’ya göre yazı, yalnızca anlamı ifade etmez; anlamı yaratır. O yüzden, yazının kendisi başlı başına bir edim, bir metafizik jesttir. Yapı, yazı ve anlam ancak fark yoluyla mümkündür. Anlamın sabitlenmesi değil, anlamın oluş süreci, yazı ediminin ta kendisidir. Biçim yetmez, çünkü anlam daima fazladır.

COGITO VE DELİLİĞİN TARİHİ

Bu bölümde Michel Foucault’nun Klasik Çağda Deliliğin Tarihi adlı eseri masaya yatırılır. Derrida, Foucault’nun Descartes’ın Meditasyonlarındaki delilikle ilgili pasajı yorumlayarak, onun deliliği felsefenin dışına sürdüğü iddiasına yönelir.

Foucault, aklın tarih boyunca deliliği bastırdığını ve onu sessizliğe sürgün ettiğini ileri sürer. Deliliğin tarihini yazmak bu bastırmanın izini sürmek olacaktır. Fakat bu iz sürme, organize bir dil gerektirir ve bu dil zaten aklın dilidir. Böylece Foucault, deliliğin tarihini aklın diliyle yazarken onun sessizliğini yeniden bastırmış olmaz mı? Sessizliğin arkeolojisi bile bir mantık, bir düzen, bir söz dizimi gerektirir.

Foucault’nun radikal önermesi: Delilik yapıt yokluğudur. Bu cümle Derrida için merkezi önemdedir. Anlam taşıyan her cümle normaldir. Delilik tam da bu anlamı kuran yapının dışında kalandır; yani sessizliktir, söze gelmezliktir. Yani deliliği dile getirmek, onu yapıtlaştırmak ve dolayısıyla delilik olmaktan çıkarmaktır.

Derrida, Descartes’ın Meditasyonlar’ındaki delilikle ilgili pasajı ayrıntılı biçimde analiz eder: Descartes’ın Cogito deneyimini, felsefi düşüncenin en uç, en mübalağalı biçimi olarak yorumlar: Cogito, tüm delilik olasılıklarını kapsar yani deliliğe karşı değil, delilikle aynı sınırda, hatta ondan doğan bir fazlalık olarak anlaşılmalıdır. Deli bile olsam, düşündüğüm sürece varım.

Oysa Deliliğin sessizliği, her anlamın arkasındaki hayalet olarak kalır. Felsefe, bu sessizliği bastırdıkça konuşabilir ama bu bastırma aynı zamanda felsefenin trajedisidir.

EDMOND JABÈS VE KİTAP SORUSU

Jabès’in yapıtı, yazının doğuşunu ve tutkusunu Yahudilikle özdeşleştirir. Yazı, Yahudi kimliğini belirleyen temel araçlardan biridir. Yahudilik, kitaptan çıkma bir ırktır; bu yazının tarihsel rolüne ve Yahudi kimliğiyle kurduğu simbiyotik ilişkiye işaret eder. 

Özgürlük anlayışı, köklerle ilişkilidir. Özgürlük, toprakla, yerle ve sınırlılıkla bir tür ittifak içindedir: Sanarsınki özgür olan kuştur. Ama aslında çiçektir özgür olan. Özgürlük kavramın hem kısıtlayanla hem de çağıranla ilişkilenir.

Yazı, Tanrı’daki kopuşun sonucu olarak ortaya çıkar. Yazı, kırık bir çizgidir. Yahudi deneyimi de bu çizgi boyunca oluşur. Şair ile hahamın kutsal metni yorumlama biçimleri farklıdır ve bu farklılık indirgenemezdir: Bu sonsuz yorum gerekliliği, yazıyı ve kimliği daima mübadeleye açık kılar.

Jabès için kitap, dünya öncesi bir varoluş alanıdır. Her şey kitaptadır. Dünya, ancak kitap sayesinde var olur. Kitap, anlamın evi değil, sürekli kaybolduğu bir mekândır. Bu nedenle kitap, yazının sonu da başlangıcı da değildir. Her şey eşikte, sınırda olur. Kitap asla tamamlanmaz. Yazı, ancak kendini aşarak, başka’ya doğru yırtıldığında anlam kazanır: Yazmak kendi kendisini farklılaştırır ve différance olarak yazar.

ŞİDDET VE METAFİZİK: LEVİNAS ÜZERİNE

Derrida, felsefenin sorumluluğunu tartışır. Felsefenin asli görevi soruyu soru olarak korumaktır . Bu etik anlamda söz söyleme özgürlüğü ile ilgilidir. Her yasa ya da emir, bu özgürlüğü varsayar. Felsefenin temel görevi, bu yüzden, soru olarak kalabilen soruyu, yanıtla boğmadan korumaktır.

Bu sorular bağlamında iki önemli sese değinir: Husserl ve Heidegger. Bu iki düşünürün ortak noktası, felsefeyi Yunan kökeninden itibaren anlamlandırmalarıdır. Her iki düşünürde de etik metafiziğe tabi kılınmış durumdadır. Oysa Levinas, etiği başkasıyla ilişki bağlamında, daha radikal bir zemine yerleştirmek ister. (Levinas üzerine ders notları).

Levinas, felsefede ışık metaforunun baskınlığını eleştirir. (Özellikle Husserl fenomenolojisinde, bilgi ve anlamın ışık aracılığıyla açığa çıktığı kabul edilir.) Levinas’a göre, bu görme ve ışık merkezli düşünce, varlığı önceden bir nesne olarak kurar ve bu şiddetin kaynağıdır. Çünkü görmek, bilmek, anlamak hepsi bir tür iktidar ilişkisidir. Başka, ışığın ötesinde bir yerde konumlanır. Halbuki başka’yı ele geçirmek, onu kavramak ve bilmek mümkün olsaydı, başka olmazdı.

Levinas Platon’un İyi ideasını ışığın ötesindeki bir kaynak olarak düşünür. Artık mesele ışık değil, doğurganlık, cömertlik, başka’nın yaratılmasıdır. Bu etik aşkınlık, başka’ya yönelme olarak tanımlanır. Bu bağlamda felsefi kurtuluş, mutlak dışsallık ve ayrılık kavramlarıyla mümkündür. Burada başka, başka olarak kalmalıdır. Onu nesneleştirmek, kavramlaştırmak, bilmek ya da sahip olmak, onun başka olma özelliğini yok eder. Levinas’ın alternatif önerisi, başka’yla yüz-yüze ilişkidir. Bu ilişki ne dolayımlıdır ne de dolayımsız; tamamen aracısız bir yakınlıktır ve açıkça fenomenolojik ve ontolojik düşüncenin dışında kalır.

Bu nedenle, Levinas’a göre, bütün klasik felsefe (özellikle fenomenoloji ve ontoloji) şiddet felsefeleridir. Çünkü başka’yı aynı’ya, yani kendi özdeşliğine indirgerler. Ontoloji, başka’yı her zaman aynıya döndürür. Fenomenoloji, başkayı yalnızca benliğin varyantı şeklinde kurgular. Bu nedenle Levinas’a göre etik, ontoloji öncesidir: Ahlak, felsefenin bir dalı değil, ilk felsefedir. Etik ilişki, başka ile karşılaşmanın olanaklılığıdır. Bu düşünce, Parmenides ve Platon’u, aşmak anlamına gelir. Derrida’ya göre Levinas’ın söylemi deneyimin en indirgenemez unsuruna (başka’nın bizzat varlığına) yapılan bir metafizik çağrıdır.

Burada metafiziği sadece başkayı anlama çabası değil, başkaya yönelik arzu olarak tanımlar. Bu tüketmeye ihtiyaç duymayan arzudur. Başka ile gerçek karşılaşma, yüz üzerinden gerçekleşir: Yüz, kendi kendisini doğrudan sunan bir varlıktır. Yüzdeki bakış hem arzuya çağrı yapar, hem de etik bir emir içerir: Cinayet işlemeyeceksin. Levinas’a göre Yüz, yazı gibi bir temsil değil, bizzat başka’nın dışavurumudur. Yazı, sözden de sonra gelir.

Peki dil, başka’yı (ötekiyi) kavrayabilir mi ve bunu hangi koşullar altında yapabilir? Levinas’a göre dil özünde aydınlığa, görünmeye, mekana bağlıdır. Bu da Başka’nın (sonsuzun) mekansal olmayan bir varlık olarak kavranmasının zorluğunu ortaya koyar. Derrida, Levinas’ın Başka’yı temsil etmeme konusundaki ısrarının, aslında söylemin kendisini imkânsızlaştırdığını ileri sürer. Şiddet, başka’ya dair tüm söylemin kaçınılmaz koşuludur. Bu nedenle şiddetsizlik dahi bir şiddet biçimidir; zira her temsil, bir yönelim, bir anlatım (bir şiddet) içerir.

Derrida’ya göre Başka daima aynı’ya, bir ben’e görünür ve ancak onun diliyle dile gelebilir. Söylemden kaçmak mümkün değildir ve şiddetten arınmış bir metafizik mümkün olsa bile, bu, ancak şiddetin içinden geçerek sağlanabilir.

Peki Ontoloji etiğe egemen midir, onu bastırır mı, yoksa etik ontolojiyi mi aşar? Burada Heidegger’in Varlık ve Zaman adlı eserindeki ontoloji irdelenir. Orada Varlık hep zaman içinde ve tarihsel olarak açımlanır. Bu tür bir yaklaşımda Varlık’ın anlamı sessizce kabul edilmiş olur, metafiziksel bir karar çoktan verilmiştir.

Levinas’ın en önemli eleştirisi, burada ontolojinin etik ilişkiyi bastırmasıdır. Ontoloji, Levinas’a göre, bir olan’ı bilgi nesnesi haline getirerek ona egemen olur. Buna ontolojik şiddet der: Başkası’nı başkası olarak tanımadan, onu bir kavramla kuşatarak şiddet uygulamak.

Derrida’ya göre, bu eleştiri, Heidegger’i tam anlamamaktan kaynaklanır. Çünkü varlık bir yüklem değildir, ama her yüklemlemeyi mümkün kılar. Olan’ın dışından gelmez, onun içinde ve onunla beraberdir. Bu anlamda varlık düşüncesi, etik şiddetin kaynağı değil, şiddetsizliğin koşuludur. Ayrıca Levinas’ın öngördüğü saf şiddetsizlik dili, Derrida’ya göre mümkün değildir çünkü her dil yüklemleme içerir. Yüklemleme her zaman bir belirleme, dolayısıyla bir şiddet içerir.

TÜREYİŞ İLE YAPI EKSENİNDE FENOMENOLOJİ

Felsefede yapı terimi bir şeyin mevcut, statik ve organizasyonel düzenini ifade ederken, türeyiş terimi bir şeyin meydana gelme, ortaya çıkma, gelişim süreci veya kökenini ifade eder. Bu iki terim arasındaki fark, bir olgunun sabit durumunu (yapı) ile o durumun oluştuğu zaman dilimini ve mekanizmasını (türeyiş) ayırt etmektir. 

Türeyiş ve yapı arasındaki gerilim, fenomenolojide tamamlanmamışlıkla birlikte sürekli yeni bir açıklığa ihtiyaç duyar. Her dünya görüşü sonludur ve hiçbir sonlu yapı, hakikatin sonsuz açıklığını temsil edemez. Derrida, bu noktada yapının kapalı olmamasını sağlayan şeyin (açıklığının) yapısalcılığı tehdit ettiğini ortaya koyar.-

Derrida’ya göre Husserl, yapı ve türeyiş kavramlarını birleştiren ortak kökün anlamın yönelimselliği olduğunu kabul eder. Bu yönelimsellik, her zaman hem üretici (etkin) hem de açığa çıkarıcı (edilgin)dir. Yani Yapı ve türeyiş, aynı yönelimsellik kökünden türeyen ayrımlardır.

SUFLE SÖZ VE VAHŞET TİYATROSU

Derrida’ya göre hem psikolojik hem felsefi-eleştirel indirgemeler aynı soyutlamayı paylaşır. Eleştiri, yapıtı anlamak isterken onu bir vakaya dönüştürür, örnek haline getirir. Bu söylem farkı kuran bir birliğe yönelir ama bu birlik her zaman temsili hale gelir ve biricikliği örnekleştirir.

Artaud için metin ya da söz değil, bedenin ve yaşamın kendisi konuşmalıdır. Söz her zaman sufle edilmiştir. Sufle, hem esinlenme hem hırsızlıktır. Her söz, başka bir yerden gelir, zaten çalınmıştır. Artaud’ya göre bilinç, bu bağlamda kimin konuştuğunu bilmemektir.

Artaud için tiyatro, Batı düşünce geleneğinin metafizik temsiline yaslanmıştır. Bu temsil; yazarın Tanrı-vari konumda olduğu, metnin kutsal kabul edildiği, yönetmen ve oyuncunun bu metni sadakatle uyguladığı, seyircinin de pasif bir şekilde tükettiği bir yapıdır. Bu sahne düzeni üç temel öğeye yaslanır:

  1. Tanrı-yazar: Sözün efendisi olarak sahne dışında durur.
  2. Temsilciler: Yönetmenler ve oyuncular, bu sözü sahnede canlandırır.
  3. Seyirci: Edilgen, gözlemleyen, yorumlayan konumdadır.

Ancak bu yapı yaşamın kendisini temsil edemez; çünkü yaşam, temsilin doğası gereği edilgenleştirilmiş ve soyutlanmış olur. Artaud, tiyatronun bu yapısıyla ölü doğduğunu savunur.

Artaud için tiyatronun geleceği; hem doğumu hem ölümü içerir, ancak bu ölüm, yaşamı gasp eden Tanrı’nın öldürülmesiyle ilgilidir. Buradaki vahşet fiziksel şiddet değil, zorunluluk, katı irade ve baba katli anlamındadır. Baba, burada hem Tanrı’yı hem de sözü, yasayı ve temsil sistemini temsil eder.

Vahşet tiyatrosunda metin ve söz reddedilmez, ama merkezi rolleri ellerinden alınır. Söz, yönetim işlevini kaybeder, jest ve bedenle eşit düzlemde işler. 

Temsil, tekrarla mümkün olur. Tekrar ise her zaman anlam, düzen, sistem, Tanrı ve yasayı içerir. Artaud için temsilin sonsuz tekrarına son verilmelidir. Bu bağlamda vahşet tiyatrosu, sadece bir kez gerçekleşen, geri alınamaz, tekrar edilemez bir eylem olarak tanımlanır.

FREUD VE YAZI SAHNESİ

Derrida, sözmerkezcilik dediği yapının, Batı felsefesini baskılayan, yazıyı sürekli bastıran bir sistem olduğunu savunur. Bu bastırma, Platon’dan itibaren epistemenin (bilginin) temelidir. Freud’un bastırma kavramıyla bu durum arasında bir ilişki kurar: Yazı, sözün içinde bastırılarak yer alan bir kuvvet olarak düşünülmelidir. Bastırılan yazı, zamanla semptomatik olarak geri döner ve Avrupa düşüncesinde bir hayalet gibi dolaşır: Yazının geri dönüşü.

Derrida’nın différance kavramı, sadece bir fark değil, erteleme ve sürekli farklılaşma anlamına gelir. Mevcudiyet (şimdi-burada) fikri, Derrida’ya göre asla saf bir şekilde elde edilemez çünkü her şey bir iz, yani geçmişin ve geleceğin tortularıyla yüklüdür. İz, ancak bir farkla mümkündür, saf mevcudiyetle değil.

Yazı, daima gecikmiş ve yeniden inşa edilen bir şeydir. Bu da yazının yapısında kökenin her zaman bir eklenti olduğunu gösterir. Yazı, var olan bir şeye eklenen değil, o varlığı baştan yaratan şeydir.

Freud’un rüya analizi ve bellek kuramı, zihni geçmiş deneyimlerin izlerini koruyan bir aygıt olarak kurgular. Bu nedenle iki ayrı sistem varsayar: biri algılama, diğeri ise bellek izlerinin muhafazası için. Yazı burada izlerin mekanı haline gelir. Yazı yalnızca bir şeyi temsil eden değil, bir farkın ve zamansal silinmenin taşıyıcısıdır. Yazı, hem geçmişin izlerini taşır hem de bu izlerin silinebilirliğini, yani ölümü içerir. Yazıdaki bu aralık Freud’un bastırma teorisiyle birleşir: çünkü bastırma, ancak bir şeyin silinmesine rağmen iz bırakmasıyla işler.

Yazı yalnızca bireysel belleğe değil, aynı zamanda toplumsal sansüre, politik temsil biçimlerine, ahlaki değerlenmelere de bağlıdır. Bu bağlamda psikanaliz, gelecekteki bir yazıbilimle işbirliği içinde düşünülmelidir.

HEGEL ÜZERİNE

Hegel’e göre insanın “efendi” olabilmesi için yaşamını riske atması gerekir. Ölüm korkusunu yenebilen kişi hakikate ve özgürlüğe ulaşır. Bu, öz-bilincin zorunlu bir aşamasıdır. Yani efendilik, yaşamı ortaya koyarak elde edilen bir güçtür.

Bataille, Hegel’in bu mantığını “egemenlik” kavramıyla kırar. Ona göre egemenlik, efendilikten bambaşkadır. Çünkü efendilik hâlâ Hegel’in diyalektiği (yani her olumsuzluğun sonunda olumluya, yeni bir anlama dönüşmesi) içindedir. Oysa egemenlik, anlam zincirini aşan, kuralları bozup dışına çıkan bir deneyimdir. Yani artık sistemin, tarihin, kavramların işlediği yerde değildir.

Hegel’in düşüncesinde “olumsuzluk” (yıkım, kayıp, çelişki) bile sonunda yeniden anlam ve sistem üretir. Bataille ise bu yeniden üretimi reddeder. O, sakınmasız harcamayı, yani anlamdan, faydadan, sistemden vazgeçmeyi savunur.Bu, sistemin, tarihin ve kavramın işlemeye devam ettiği her yerde olumsuzluğun yeniden olumluya döndüğü fikrine radikal bir karşı çıkıştır.

Özetle; Hegel için her kayıp yeni bir kazanıma dönüşür; Bataille içinse kaybın kendisi, harcamanın kendisi değerlidir. Hegel’in sistemi anlamı korur, Bataille ise anlamı parçalamak ve özgürleşmek ister.

BEŞERİ BİLİMLERİN SÖYLEMİNDE YAPI, GÖSTERGE VE OYUN

Yapı kavramının tarihinde bir olay gerçekleşmiştir. Bu olayın anlamı, yapının tarih boyunca bir merkez etrafında düzenlenmiş olmasıdır. Merkez, yapının tutarlılığını sağlayan, onu organize eden ve oyunu sınırlandıran bir ilkedir. Ancak aynı zamanda, bu merkez oyunu başlatırken onu durduran, oyunu mümkün kılarken yasaklayan bir sınırdır.

Merkezli yapı, oyundan ayrı duran bir kesinlik ve kurucu hareketsizlikle işler. Bu merkez üzerinden anlamlar, tarihin, mevcudiyetin ve kökenin bir ağında kurulur. Her tekrar, her anlamlandırma hareketi daima bir mevcudiyete, bir arkhe’yeya da telos’a (başlangıç ya da sona) gönderme yapar.

Bundan kopuşta, artık merkezin olmadığı, onun sadece bir işlev olduğu, yersizlikolduğu düşünülür. Gösterge sistemi içerisinde artık aşkın bir gösterilen yoktur. Her gösteren diğer bir gösterene gönderme yapar; bu, anlamın sürekli ertelenmesi anlamına gelir. Böylece merkezsiz bir sistemde her şey söylem, başka bir deyişle farklar sistemi haline gelir.

Bu merkezsizleşme, bir kişinin ya da olayın eseri değil, çağın genel bir özelliğidir. Nietzsche, Freud ve Heidegger gibi isimler bu ortaya çıkışı hazırlayan düşünürlerdir: Nietzsche, varlık ve hakikat kavramlarını sorgular; Freud, özne ve bilinç eleştirisini geliştirir; Heidegger ise metafiziği sarsar. Yine de bu düşünürler metafiziğin dilinden ve kavramlarından tamamen kopamazlar.

Claude Lévi-Strauss’un yapısalcılık düşüncesi bu meselelerin merkezindedir. Doğa/kültür karşıtlığı, onun çalışmalarının temelinde yer alır. Ancak ensest yasağı bu karşıtlığı skandala uğratır: çünkü yasa hem evrenseldir (doğal), hem de normatiftir (kültürel). Bu çelişki, doğa/kültür karşıtlığının sınırlarını ve yetersizliğini gösterir. Bu nedenle onun yapıtlarında bütünlük tesisi, ya imkânsızdır ya da oyunun doğasına aykırıdır. Oyun, kökensiz, merkezsiz ve sonsuz bir yer değiştirme hareketidir.

Derrida temelde bu merkezsizleşme düşüncesini savunur. Beşeri bilimlerin söylemi, bu merkezsizliğin yarattığı çelişkiyle yüzleşmek zorundadır: artık elimizde mutlak hakikatler değil, oyunun ve farkın sonsuz devinimi vardır.

ELİPS

Yazının ayırdına vardığımız yerde kitap iki zıt yönlü bir açılım sunar: Bir yanda kapanma, tamamlanma, bütünlük vaadi; diğer yanda metnin açıklığı, sürekli ertelenmesi, tamamlanamazlığı. Yani Kitabın kapanımı mutlak bir son değil; yazının nöbet tuttuğu, açık bir alandır (elips metaforu iki merkezli bir çemberden gelir).

Merkez, Derrida’ya göre sadece yer değiştiren bir sorudur. Kitabın, Tanrı’nın ya da insanın merkezinde bulunduğu sanılan o dipsiz kuyu, aslında adlandırılamayan, sonsuzluğa açılan bir boşluktur. Merkez bir güven kaynağı gibi sunulsa da, onun yokluğu oyunun ve farkın doğmasına olanak tanır.

Zaman da yazının etkisiyle değişir. Gelecek artık gelecekteki bir şimdi değildir, geçmiş de geçmişteki bir şimdi değildir. Kitap, sürekli geri döner ama bu dönüş bir özdeşlik değil, fark ve kayma barındırır.

TOPARLARSAK..

  • Derrida, Batı düşünce geleneğindeki anlamın merkezde, değişmez ve sabit bir özde bulunduğu varsayımına dayanan metafiziği reddeder. Düşüncenin sabit bir merkezi yoktur; her anlam, başka bir anlama gönderme yapar. Saussure’e göre Gösteren (kelime) ile gösterilen (anlam) arasında keyfi bir ilişki vardır ama anlam sistem içinde sabittir. Ama Derrida’ya göre Gösteren ile gösterilen ayrılmaz; gösterilen de başka bir gösterendir. Her şey dil içinde ertelenir ve kayar.
  • Différance hem farklılık (difference) hem de ertelemeyi (deferral) içeren yeni bir anlam önerisidir. Yani bir gösterge (kelime, işaret) anlamını ancak başka göstergelerle ilişkisi içinde kazanır. Ve biz bir anlamı hiçbir zaman tam olarak yakalayamayız çünkü her zaman bir başka anlama gönderir.
  • Logosentrizm, Batı felsefesinin anlamı logos (akıl, söz, mantık) merkezinde inşa etme eğilimidir. Bu eğilim, konuşmayı yazıya üstün kılar. Zaman içinde yazı bastırılmış ve ikincil görülmüştür; oysa yazı, düşüncenin yapısal bir parçasıdır ve bir tür iz taşır. Yazı, düşüncenin oluşumunda kurucu bir rol oynar. Düşünce zaten yazımsaldır.
  • İz kavramı: Her gösteren (sözcük, işaret) kendi başına tam bir anlam taşımaz, geçmiş ve gelecekteki diğer gösterenlerin izini taşır. Bu izler sayesinde hiçbir anlam sabit veya kapalı değildir.
  • Anlamın kararsızlığı: Derrida’ya göre metinlerin anlamı asla sabit değildir; her okuma yeni anlamlar üretir. Yani her metin açık uçludur. Bu yüzden Anlam, nihai bir şekilde sabitlenemez. Her yorum, başka yorumlara kapı aralar.
  • Yapısöküm Yöntemi ile metinlerin iç çelişkilerini açığa çıkarır. Bu bir metnin kendi kendini nasıl çürüttüğünü gösterir. Bunu metnin içindeki baskılanmış anlamları görünür kılmak ve anlam üretiminin doğasını ifşa ederek yapar.