Immanuel Kant – Pratik Usun Eleştirisi – Özet

Immanuel Kant’ın 1788’de yayımladığı Pratik Usun Eleştirisi, onun ahlak felsefesi alanındaki en önemli eserlerinden biridir ve Saf Aklın Eleştirisi ile birlikte eleştirel felsefe sisteminin temel taşlarından birini oluşturur. Kant bu kitapta ahlak yasasının dayandığı temeli araştırır ve salt pratik usun özerkliğini savunur. 18. yüzyıl Aydınlanma düşüncesi bağlamında, insan aklını yalnızca bilgi değil, eylem için de bir temel olarak savunan bu eser, etik düşünce tarihinde dönüm noktası olmuş ve ödev ahlakının (deontolojinin) en sistematik biçimde temellendirildiği metinlerden biri haline gelmiştir.

Farklı çevirilerde Us veya Akıl diyor. Ben Us kelimesini kullanacağım. Ayrıca Pratik kelimesi yerine Kılgısal kullanan çeviriler de var ama ben Pratik kelimesini kullanacağım.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

GİRİŞ – PRATİK USUN ELEŞTİRİSİ DÜŞÜNCESİ ÜSTÜNE

Öncelikle, usun kuramsal kullanımı ile pratik kullanımı arasındaki farka değinirsek: Kuramsal kullanım yalnızca bilgi yetisinin nesneleriyle uğraşır. Bu nedenle ilk kitaptaki kuramsal us eleştirisi, bilgi yetisinin sınırlarını ve çelişkilerini incelemiştir; çünkü bilgi yetisi, kolaylıkla sınırlarının ötesine geçerek ulaşılmaz nesneler ya da birbiriyle çelişen kavramlar arasında kendini yitirdiği için böyle bir eleştiri zorunluydu.

Oysa usun pratik kullanımı başka bir alana aittir. Burada us, istencin belirlenme nedenleri ile uğraşır; yani uygun nesneler yaratır ya da yaratma nedenlerini belirler. Kant şu temel soruyu sorar: Salt us istenci belirlemede kendi kendine yeterli midir? Bu noktada özgürlük kavramı devreye girer. Çünkü salt usun deneysel tasarıma elverişli olmayan bir nedensellik kavramını, yani özgürlük kavramını varsaydığı kabul edilir. Bu nedenle pratik usun da, tıpkı kuramsal us gibi bir eleştirisi yapılmalıdır.

SALT PRATİK USUN ÇÖZÜMÜ

1- SALT PRATİK USUN İLKELERİ ÜSTÜNE

Pratik ilkeler, istenci (iradeyi) genel olarak belirleyen ve birçok kuralı kapsayan önermelerdir.

  • Öznel (Maksim): Eğer ilke yalnızca bireyin kendi istenci için geçerli sayılıyorsa buna öznel veya maksim denir.
  • Nesnel (Pratik yasa): Eğer ilke, her akıl taşıyan varlık için geçerli olduğu düşünülürse bu pratik yasa olur.

Salt us kendi başına istenci belirleyen bir neden içeriyorsa pratik yasalar vardır; içermezse elimizde yalnızca maksimler kalır. Maksimler ile pratik yasalar arasında çatışma olabilir; örneğin biri “hiçbir hakareti karşılıksız bırakmamalıyım” diye düşünebilir ama bunun genel yasa olmadığını, yalnızca kendi maksimi olduğunu bilir. Doğa yasaları (ör. etki-tepki) doğanın yapısına bağlıdır ve kuramsaldır; pratik yasalar ise istençle ilgilidir ve öznel eğilimlere bağlı değildir.

Buyruklar (imperatifler), istenci belirler ve nesnel olarak geçerlidir; maksimlerden ayrılır.

  • Koşullu buyruk: Yalnızca bir sonuca ulaşmak için gerekliyse (ör. “Yaşlılıkta dara düşmemek için tutumlu ol”).
  • Kesin buyruk (pratik yasa): Tutkulardan bağımsız olarak, istenci belirleyen ve nesnel zorunluluk taşıyan buyruk.

Sonuçta Yasalar tutkulardan bağımsız ve zorunlu olmalıdır. Maksimler ise yalnızca öznel kurallardır.

Önerme-1: İstek duyma yetisinin içeriğini “istenci belirleme nedeni” yapan bütün ilkeler deneyseldir ve pratik yasa ortaya koyamaz. Çünkü haz veya acı beklentisi bireysel eğilime dayanır ve önceden (önsel) bilinemez. Bir nesneden haz duyacağımız veya duyumsamayacağımız deneyimle öğrenilir. Dolayısıyla bu tür ilkeler yalnızca maksim olabilir; ama nesnel zorunluluk taşımadıklarından yasa olamazlar.

Önerme-2: Tüm içerikli pratik ilkeler özünde ben-sevgisi veya kişisel mutluluk ilkesine dayanır.
Nesnelerin varlığına bağlı olan bu haz, istenci belirleme nedeni olduğunda öznel beğeniyi ifade eder.
Kişinin yaşamı boyunca kıvanç (mutluluk) arayışı onun istencini yönlendirir.

Kant burada, haz ve acıya dayanan bütün eğilimlerin özdeş yapıda olduğunu ve yalnızca daha yoğun, daha sürekli olmasıyla birbirinden ayrıldığını açıklar.

Önerme-3: Eğer bir varlık kendi maksimlerini genel yasa olarak düşünmek istiyorsa, bunu ancak istencin biçimi üzerinden yapabilir, içeriği üzerinden değil. Çünkü içeriği (haz ve acıya dayalı nesne) belirleme nedeni yaparsa bu yasa olamaz.

Örnek: Bana emanet edilen bir şeyi kendime alabilirim maksimini genel yasa olarak düşündüğümüzde, herkes böyle davranırsa emanete güven kalmaz, bu ilke kendi kendini yok eder. Dolayısıyla: Genel yasa olmaya elverişli olan yalnızca maksimin biçimidir, içeriği değil.

Ödev-I: Maksimlerin yalnızca yasa koyma biçiminin, istenci belirlemede yeterli neden olabileceği kabul edilmelidir. Çünkü biçim yalnızca usla kavranır, duyuların nesnesi değildir ve doğa yasalarına tabi değildir.
Böyle bir istencin doğa nedenselliğinden bağımsızlığına özgürlük denir.

Ödev-II: Özgür bir istencin, yalnızca biçimi nedeniyle zorunlu olarak belirlenebileceği yasa bulunmalıdır. Kant’a göre ahlak yasası, bize doğrudan kendisini zorunlu hissettirir ve bizi özgürlük kavramına götürür:

Pratik yasa ve özgürlük birbirine koşuttur; biri olmadan diğeri anlaşılamaz. Bu yasa bizim içimizde, herhangi bir dışsal veriye dayanmaz, salt usun bir olgusu olarak kendini gösterir.

Salt Pratik Usun Temel Yasası:

Öyle davran ki, senin istencinin maksimi her zaman genel bir yasa koymanın ilkesi olarak geçerlik kazanabilsin.

Bu yasa koşulsuz ve önsel olarak buyurulur; yalnızca biçime dayanır ve istenci nesnel olarak belirler.
Bu yasa bize, salt aklın yasa koyuculuğunu bildirir ve bize verilmiş bir ahlak yasasıdır. Bu yasa yalnızca insanları değil, us ve istenci olan bütün sonlu varlıkları kapsar ve hatta en üstün anlık olan sonsuz varlığı da kuşatır.

Önerme-4

İstenç özerkliği bütün ahlakın tek ilkesidir. Buna karşın, kişisel yeğlemenin her tür yaderkliği (kendi yasasını kendi varlığından çıkaracak yerde, dışarıdan gelen yasaya göre davranma durumu), yükümlülüğün ve ahlaklılığın temeli olamaz.

Maksimlerin biçimsel koşulu olan özgürlük ortadan kalkarsa, kişisel yeğlemenin yaderkliği ve doğaya bağımlılık ortaya çıkar. Böylece, eğilimlere uygun eylem yasaya uygun düşse bile, salt pratik usun ilkesine ve ahlak yasasına aykırıdır.

İçeriksel (ve deneysel) koşullar taşıyan pratik buyruklar hiçbir zaman pratik yasa sayılamaz. Bütün içeriğe dayanan kurallar yalnız öznel koşullara dayanır ve mutluluğun sağlanmasına yöneliktir.
Başkasının mutluluğunu sağlama yükümlülüğü de yalnızca ben-sevgisinin maksimini genelleştiren biçimsel yasa nedeniyle doğar; yoksa mutluluk nesnesi başlı başına belirleyici neden olamaz.

Kendi mutluluğunu istemek, ahlaklılık ilkesine aykırıdır. Çünkü yasa yerine belirleyici nedeni başka bir yere koymak doğrudan pratik bir çatışma yaratır. Sıradan bir insan bile birinin kendi çıkarı için yalan söylemesini, bunu ödev olarak adlandırmasını gülünç ya da tiksindirici bulur. Çünkü ahlaklılık ile ben-sevgisinin sınırları öylesine açıktır ki herkes bu ikisini kolayca ayırabilir.

Mutluluk ilkesi evrensel geçerliliği olan yasalar koyamaz. Çünkü mutluluk deneyimlere ve değişken yargılara dayanır, oysa ahlak yasası her zaman ve herkes için geçerlidir.

Ben-sevgisi ancak önerir; ahlak yasası ise buyurur. Ahlak yasasına uymak, mutluluğu sağlamaktan daha kolaydır, çünkü ahlak yasası yalnızca “ne olması gerektiğini” buyurur; oysa mutluluğu sağlamak yetenek, koşullar ve bilgi gerektirir. Kişinin yaptığı yanlışlardan dolayı kendini suçlaması da gösterir ki ahlak yasası, kişisel mutluluk isteğinden ayrı bir nesnedir.

Pratik usun idesine göre, ahlak yasasının çiğnenmesi cezayı gerektirir. Ancak bu ceza mutlulukla bağdaşmaz. Cezanın amacı doğruluktur ve doğrulukla iyilik bağlantılı olsa da, cezalandırılanın bunu iyilik olarak görmesi gerekmez. Ceza yalnızca doğruluk adına verilmelidir, aksi halde özgürlük yok olur.

Salt Pratik Us İlkelerinin Türetilmesi Üstüne

Analitik, salt usun pratik (kılgılsal) olduğunu, yani istenci kendiliğinden ve bütün deneysel nesnelerden bağımsız olarak belirleyebildiğini göstermektedir. Bu olgu özgürlük bilinciyle özdeştir. Duyulur dünyaya bağlı bir varlık olarak istencimiz zorunlu olarak nedensellik yasalarına uyar; ama özgürlük kavramıyla, pratik alanda kendi başına bir varlık olarak kavranılır düzenin yasalarına göre hareket eder.

Salt Kuramsal Usun Eleştirisi (Salt Aklın Eleştirisi) ile karşılaştırma: Orada önsel bilgi yalnızca duyu nesneleri için olanaklıydı; çünkü ilkeler ancak duyusal görüyle (uzam ve zaman) ilişki içinde anlam kazanırdı. Noumen olarak nesneler hakkında olumlu bilgi olanaksızdı; ama noumen kavramı (özellikle özgürlük) yine de kuramsal usun sınırları içinde tutarlıydı. Buna karşın, pratik us için ahlak yasası, salt düşünülür bir dünyayı bize olumlu olarak tanıtır ve onun yasalarını belirler.

Ahlak yasasının işlevi duyuüstü dünyanın ve düşünülür dünyanın temel yasası olmasıdır. Ahlak yasası, istencimizi ideal doğaya uygun olarak belirlememizi sağlar.

Maksimlerin sınanması: Kişi, pratik usla sınanıp da genel bir doğa yasası geçerliliği kazansaydı ne olurdu? diye sorarak maksimini değerlendirir. Örneğin, bir doğada kimsenin isteyerek yaşamına son vermeyeceği açıktır; çünkü bu kalıcı bir doğa düzeni olamazdı. Böylece özgür istencimizle belirlediğimiz maksimlerin, genel yasaya uygunluğu koşulunu koyarız. Bu yasalar deneysel olarak verilmemiştir, ama özgürlük aracılığıyla olanaklıdır ve duyuüstü doğanın bir idesi olarak nesnel gerçeklik kazanır.

Özgürlük ve ahlak yasası: Ahlak yasası, özgürlüğün gerçekliğini ve olanağını gösterir. Özgürlük ise, ahlak yasasının zorunlu bir önkoşuludur. Ahlak yasası, özgürlüğü varsaymakla kalmaz, onun gerçekliğini bize kanıtlar. Böylece ahlak yasası sayesinde salt pratik us, kuramsal usun sınırlarının ötesine geçerek, duyuüstü bir nedenselliğe nesnel gerçeklik kazandırır.

Kuramsal us, özgürlüğü kavram olarak tanır ama ona nesnel gerçeklik veremez. Pratik us ise ahlak yasası aracılığıyla bu kavramı gerçekleştirir. Böylece aşkın olanı içkin bir şekilde deney alanında etkin kılar.

Salt Usun Pratik Kullanımında Bulunan Ancak Kurgusal Kullanımda Olanaksız Görülen Bir Genişleme Yetkisi Üstüne

Ahlak yasası sayesinde, salt pratik us, nedenselliğin belirleme temelini duyular dünyasının sınırlarının ötesine taşır. Böylece düşünülebilen bir dünyada belirlenmiş bir istenci, yani insanı, salt pratik bir bağlamda özgürlükle donanmış olarak kavrar. Bu, Salt Kuramsal Usun Eleştirisi’nin kuramsal olarak olanaksız gördüğü bir genişlemedir.

Hume’un eleştirisi: Hume, neden kavramının zorunlu bağlantısını algıda bulamadığı için onun aldatıcı bir alışkanlık olduğunu söylemiş, böylece kuşkuculuğu temellendirmişti. Ona göre, deney yalnızca olan biteni gösterebilir, ama zorunluluk veremez. Matematikte bile bu zorunluluk alışkanlığa dayanır.

Kant’ın yanıtı: Kant, deney nesnelerinin “kendi başına varlıklar” değil, yalnızca “görünüşler” olduğunu gösterir. Nedensellik kategorisi yalnızca deney alanında anlamlıdır. Böylece Hume’un kuşkuculuğunu aşarak, nedenselliği önsel olarak temellendirir. Ancak kuramsal us, nedensellik kavramını noumenlere uygulayamaz; çünkü noumenler hakkında bilgi olanaksızdır.

Pratik usun katkısı: Ancak pratik us, ahlak yasası aracılığıyla özgürlüğü ve nedenselliği duyular üstü bir bağlama yerleştirir. Bu bağlamda özgürlük bir causa noumenon olarak düşünülebilir. Böylece nedensellik kavramı, pratik bir gerçeklik kazanır. Bu pratik gerçeklik, kuramsal bir bilgi vermez ama ahlak yasasına dayalı olarak nesnel gerçeklik sağlar.

Kuramsal us, duyuüstü nesneler hakkında bilgi veremez; pratik us, bu nesneleri yalnızca ahlak yasasının belirlediği bir çerçevede pratik olarak kavrayabilir. Böylece özgürlük kavramı, yalnızca pratik bağlamda anlam kazanır. Sonuçta nedensellik kavramının kuramsal olarak sınırlarının ötesine taşınması, pratik us tarafından olanaklı hale gelir. Özgürlük ve ahlak yasası, duyularüstü bir dünyanın nesnel gerçekliğini bize pratik olarak sunar; ama kuramsal bilgi vermez.

2- SALT PRATİK USUN BİR NESNESİ KAVRAMI ÜSTÜNE

Pratik usun bir nesnesi, özgürlükle mümkün kılınan bir etki olarak tasarlanmış bir nesnedir. Ve önsel yasa eylemin belirleme nedeni olduğunda, yani nesne değil istenç yasası belirleyici olduğunda, ahlaki olanak fizikselden önce gelir.

Pratik usun başlıca nesneleri iyi ile kötüdür. Bunlar, istek duyma (haz) ve tiksinme (acı) yetilerinin zorunlu nesneleridir, ama her ikisi de usun ilkelerine göre belirlenir. İyi kavramı doğrudan hazla, kötü kavramı acıyla bağlanırsa, bu yalnızca deney yoluyla ayırt edilebilecek bir şey olurdu. Oysa ahlak yargıları yalnızca öznel duyuma değil, us tarafından belirlenen genel kavramlara dayanmalıdır. Bundan ötürü “iyi” yalnızca haz veren değil, herkesin usuna göre “iyi” saydığıdır. Kant burada aracın amaçla ilişkisi üzerinde durur: İyi, yalnızca başka bir şey için iyi olan nesnedir ve dolayısıyla yararlı olanı gösterir.

Kant burada bonum/malum (iyi/kötü) kavramlarını bulanık bulur; bunun yerine Almancadaki das Gute/das Böse (ahlaki iyi/kötü) ile das Wohl/das Übel (yararlı/fena) ayrımını önerir. Hayırlı ya da fena, duyusal haz ve acıyla ilgilidir; oysa iyi ya da kötü, istencin us yasasıyla bağlantısı içinde ahlaki bir değer taşır. Dolayısıyla “kötü” diye nitelenebilecek olan asıl, eylemin niteliği ve onu gerçekleştiren kişidir; nesnenin kendisi değil.

İnsan, duyusal hazlar için değil, önsel pratik yasa uyarınca davranmak için usu olan bir varlıktır. Bu nedenle öncelikle istenci belirleyen bir yasa bulunmalıdır, ki buna dayanarak iyi ve kötü kavramları oluşsun. Aksi halde her şey haz ve acıya dayalı, deneysel kalır ve salt pratik yasa olanaksız hale gelir.

Salt Pratik Yargıgücünün Örneği Üstüne

İyi ve kötü kavramları istenç için bir nesne belirler ve bu nesneler usun pratik kuralına bağlıdır. Salt pratik yargıgücü, duyusal dünyada mümkün bir eylemin bu kurala uygun olup olmadığını belirler. Burada kural soyut, genel nitelikteyken, yargıgücü onu somut bir eyleme uygular.

Ahlaki iyi, duyusal görüde bir karşılık bulamaz; çünkü iyi, duyusal değil, özgürlük yasasına bağlıdır. Bu yüzden duyular dünyasında ortaya çıkan bir olguya ahlak yasasının uygulanması için uygun bir durum aramak saçmadır. Burada özgürlük yasasının uygulanmasını sağlayan şey örnektir. Yani ahlak yasası, duyular dünyasında doğa yasası biçiminde bir örnekle temsil edilerek, somutlaştırılır.

Kant, duyular dünyasında ahlak yasasına uygun davranışların yalnızca birer örnek olduğunu ve bunun ahlaki iyi ile aynı şey olmadığını özellikle belirtir. Bu, gizemciliğe karşı bir uyarıdır: Duyusal dünyada sergilenen sonuçlar, ahlak yasasının bizzat kendisiyle karıştırılmamalıdır. Ayrıca yalnızca haz ve mutluluğa dayalı deneyci ahlak anlayışları, insanın değerini düşürür ve ahlakın özüyle bağdaşmaz.

Sonuçta yargıgücü, ahlak yasasını uygularken doğa yasalarının biçimsel kurallarına uygun örneklerden yararlanır; ancak onların ötesinde köken alır.

3- SALT PRATİK USUN GÜDÜLERİ ÜSTÜNE

Eylemlerin bütün ahlaka özgü değeri, ahlak yasasının doğrudan doğruya istenci belirlemesine dayanır. Bu nedenle güdü, ahlak yasasından başka bir nesne olmamalıdır. Eylem hem yasanın biçimsel gereklerini yerine getirmeli hem de özüne uygun olarak yalnızca yasa tarafından belirlenmelidir.

İstencin ahlak yasasıyla belirlenmesi demek, özgürce, duyusal eğilimlere karşı çıkarak yalnızca yasa tarafından belirlenmek demektir. Burada yasa, eğilimleri yıkıcı ve acı veren bir duygu uyandırır; çünkü eğilimlerimiz genelde bencilliğe dayanır. Kant bencilliği ikiye ayırır:

  • Öz-sevgisi (philautia): Kendi yararını her şeyin üstünde tutmak.
  • Kendini beğenmişlik (arrogantia): Kendine hak ettiğinden fazla değer biçmek.

Ahlak yasası, öz-sevgiyi sınırlandırırkendini beğenmişliği ise yere serer. Yani yasa bizi küçültür ama bu küçülme, özgürlük bilincinin bir sonucu olarak aynı zamanda yüceltir.

Ahlak yasasına duyulan bu saygı, önsel olarak bilinen bir duygudur ve usun buyurduğu tek duygudur. Saygı, yalnızca kişilerle ilgilidir, nesnelerle değil. İnsan, başkalarının doğru tutumlarını gördüğünde, kendi kendini küçültür ve istemese bile içten içe saygı duyar. Ödev duygusu, yasa karşısındaki eğilimlerimizi kırar ve kendimizi değersiz gördürür ama aynı zamanda özgürlüğümüzü yüceltir.

Ahlak yasası, hem eylemin biçimsel nedeni (ödev), hem içerikli nedeni (iyi/kötü) hem de öznel belirlenim nedeni (güdü) olarak iş görür. Ama bu güdü, duyusal değil, salt pratik usun bir etkisi olarak ortaya çıkar. Çünkü ahlak yasası, bencilliği (ben-sevgisi ve kendini beğenmişlik) sarsar, böylece salt pratik usun üstünlüğünü bilincimize taşır.

Sevgi ve eğilimlerden doğan davranışlar güzel olabilir ama ahlaklı değildir; çünkü yasa uğruna yapılmamışlardır. Ahlak yasasına uygunluk (yasallık) ile ödevden dolayı davranmak (ahlaklılık) arasındaki fark budur.

İnsan, doğası gereği eğilimlerinden tamamen kurtulamaz. Dolayısıyla, hiçbir yaratık ahlak yasasına uymayı doğal ve içsel bir eğilim haline getiremez. İnsan her zaman ahlaken yükümlülük duygusuyla hareket eder.

Eylemlerimizin temelinde daima ödev düşüncesi ve yasaya saygı bulunmalıdır. İnsanları soylu ve yüce davranışlara öykünmeye davet etmek, ahlakı yozlaştırır; çünkü esas olan yasaya saygıdır, duygu değil. Eylemlerin bütün ahlaklılığı; bu eylemlerin ortaya koyacağı sevgi ve yönelmeden dolayı değil de ödev ve yasaya saygıdan doğan bir zorunlulukta görülür.

Ahlak yasası, insanı iki dünya arasında konumlandırır: duyusal dünya ve düşünülür dünya. İnsan, duyusal doğasından sıyrılıp özgürce düşünülür dünyanın yasasına bağlandığında, gerçek kişiliğine ve saygınlığına ulaşır. Bu nedenle insanlık, her zaman kendiliğinden bir amaç olarak görülmeli, araç olarak kullanılmamalıdır. Başkalarına ya da kendimize saygı duymak, bu anlayıştan doğar. İnsan ödevden dolayı yaşar; ödevin verdiği içsel dinginlik, yaşamın hazlarından daha değerlidir.

Sonuç olarak, salt pratik usun güdüsü yalnızca ahlak yasasıdır. Bu yasa sayesinde insan, eğilimlerinin bağımlılığını görüp daha yüksek bir düzenin üyesi olduğunu sezerek, kendini yüce görür. Ancak ödev ile yaşamın hazları karıştırılmamalıdır. Ahlak yasası, kendi bağımsız yüceliğiyle, başka çıkarlarla birleştirildiğinde anlamını yitirir.

Ödev, insanın eğilimlerinin susup kendini yasa karşısında boyun eğmeye mecbur hissetmesiyle ortaya çıkar. Ve bu yasa, insanı yalnızca duyular dünyasında değil, düşünülür dünyada da saygıya değer bir varlık kılar.

SALT PRATİK USUN ANALİTİĞİNİN ELEŞTİREL AYDINLATILMASI

Salt pratik us ve salt kuramsal us, aynı bilgi yetisinin farklı yönleri olduğundan, biçimlerindeki ayrımı göstermek gerekir.

Salt kuramsal us, nesnelerin bilgisiyle uğraşır, işe görüyle, yani duyusallıkla başlar; kavramlara ulaşır ve ilkelerle sonlanır. Buna karşılık pratik us, nesneleri “bilmek” için değil, onları gerçekleştirmek için (istenç aracılığıyla) çalışır. Bu yüzden onun görevi, nesnelerin bilgisini değil, us’un yasasını sağlamaktır.

Bu yüzden eleştiri, öncelikle önsel pratik ilkelerin olanağından başlamalıdır. Ancak bu ilkelerden hareket ederek koşulsuz iyi ve kötü kavramlarına ulaşılabilir; çünkü bu kavramlar başka şekilde verilmez. Bundan sonra usun duyusallıkla ilişkisi ve ahlak duyguları tartışılır.

Kant, salt pratik usun bölümlerini, kuramsal usa benzeterek düzenler: Kuramsal us Transsendental Estetik ve Transsendental Mantık olarak ayrılır; pratik us ise tersine olarak Salt Pratik Usun Mantığı ve Estetiği olarak düşünülebilir. Burada mantık, ilkelerin ve kavramların analitiğini; estetik ise duygu ile ilgili bölümü ifade eder.

Salt pratik usun temel amacı, özgürlük kavramını temellendirmektir. Özgürlük, ahlak yasasının yalnızca olanaklı değil, aynı zamanda zorunlu olduğunu göstermemizi sağlar. Çünkü özgürlük, istencin, doğadaki nedensellikten bağımsız olarak kendini belirleyebilmesi demektir.

Kant, doğa yasaları ve özgürlük arasındaki görünüşteki çelişkiyi şöyle çözer: Nesnelerin zaman içindeki belirlenimleri yalnızca görünüşlerdir, oysa biz kendimizi aynı zamanda kendinde-varlık olarak da düşünürüz. Görünüşteki olaylar zorunlu olsa da, kendinde-varlık olarak özgür olabiliriz. Örneğin hırsızlık yapan birinin eylemi doğa yasalarına göre kaçınılmaz görünür; ama yine de o eylemi yapmayabilirdi, çünkü özgür istenciyle davranır. Yani Zaman içindeki olaylar doğa yasalarına göre zorunlu olarak meydana gelir, ama bunlar yalnızca görünüşlerdir. Kendinde-varlık olarak özne, özgürdür.

Özgürlüğü bir içgüdü ya da içsel bir eğilim olarak anlamak yetersizdir, o aşkın bir ilkedir. Ayrıca, tanrı yaratıcı eylem zaman içindeki olaylara doğrudan neden olamaz, çünkü zaman yalnızca görünüşe aittir. Tanrı yalnızca noumenal düzeyde yaratıcıdır. Bu noktada, Spinozacılığa (her şey tanrının zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkar fikri) karşı çıkar.

Sonuç olarak, özgürlük kavramı, yalnızca pratik alanda verimli olan bir idedir. Salt kuramsal us, özgürlüğü kavrayamaz; ama salt pratik us, ahlak yasası sayesinde özgürlüğü zorunlu olarak kabul eder.

Salt Pratik Usun Eytişimi (Diyalektiği)

1- GENEL OLARAK SALT PRATİK USUN BİR EYTİŞİMİ ÜSTÜNE

Salt us, ister kurgusal ister pratik olsun, her zaman bir eytişim (çelişki) doğurur; çünkü insan usunun eğilimi, koşullu olanın arkasında koşulsuz olanı aramaktır. Ancak duyusal görülerimiz yalnızca görünüşlere erişebilir, ve görünüşlerde koşulsuz olan hiçbir zaman bulunmaz. Bundan ötürü, görünüşlere koşulsuz olanı yüklediğimizde kuruntuya düşeriz. Ne var ki, bu kuruntu usun kendisiyle çatışmasına yol açtığında, onun aldatıcı niteliği açığa çıkar ve bizi salt usun kapsamlı bir eleştirisine yöneltir. Bu yanılma, insan usunun en yararlı yanılmalarından biridir; çünkü daha yüksek bir düzeni kavrama yolunu açar.

Salt usun kuramsal kullanımında bu çelişki Saf Aklın Eleştirisi’nde çözümlenmiştir; ancak pratik kullanımında, salt pratik us, ahlak yasasıyla belirlenmiş olarak “en yüksek iyi”yi nesne olarak arar. En yüksek iyi kavramı, bizim davranışlarımızı belirleyen maksimler için pratik bir ölçüttür. Felsefe, esasen budur; en yüksek iyinin bilgisi ve öğretisidir. Bu yüzden, “filozof” adını almak, yalnızca bilge olmaya heves etmekle değil, yaşamında bunun örneğini vermekle mümkündür. Felsefe, özünde bir ideal olarak kalır, birey için ise bitimsiz bir çabadır.

2 – EN YÜKSEK İYİ KAVRAMININ BELİRLENİMİNDE SALT USUN EYTİŞİMİ ÜSTÜNE

“En yüksek” kavramı iki anlamlıdır: en üstün (koşulsuz) ve en yetkin (bütünleşmiş). Analitik bölümde gösterildiği gibi, erdem en üstün iyidir; çünkü mutluluğa hak kazandıran odur. Ama en yetkin iyi yalnızca erdem değildir; mutluluk da gereklidir. Erdem ve mutluluk birlikte, birey için en yüksek iyi olur. Mutluluk, ancak ahlakla orantılı olarak değerlidir; çünkü mutluluk kendi başına, koşulsuzca iyi değildir.

Erdem ve mutluluğun bağlantısı iki türlü düşünülebilir: ya mantıksal olarak özdeş görülür (Stoacılar ve Epikurosçular böyle yapmıştır) ya da nedensellik yoluyla birbirine bağlanır. Stoacılar erdemin mutluluğu doğurduğunu; Epikurosçular ise mutluluğun erdemi doğurduğunu savunmuşlardır. Ama Kant’a göre, bu iki öğe birbirinden özde farklıdır. Erdemin maksimleri ve mutluluk maksimleri ayrı ayrı en yüksek iyiye katkıda bulunsa da birbirini sınırlar. Dolayısıyla en yüksek iyi kavramının olanaklılığı aşkın bir temele dayanmalıdır: deneysel değil, önsel olarak istenç özgürlüğünden çıkar.

I – Pratik Usun Çatışkısı

Pratik us açısından, erdem ve mutluluğun bağlantısı zorunludur ama bu bağ çözümsel (mantıksal) değil, bireşimsel (nedensel) olmalıdır. Ancak mutluluk isteği, ahlaklılığın nedeni olamaz; çünkü bu, erdemi temellendirmez. Tersine, erdemin mutluluğa neden olması da doğa yasalarından dolayı güvence altına alınamaz. Yine de ahlak yasası bize en yüksek iyiyi gerçekleştirmeyi buyurduğundan, bu bağlantının olanaklı olduğuna inanmak gerekir; aksi takdirde ahlak yasası boş olurdu.

II – Salt Usun Çatışkısının Eleştiriyle Ortadan Kaldırılması

Mutlulukla erdemin bağlantısı duyular dünyasında zorunlu değildir ama numen düzleminde olanaklıdır. Böylece en yüksek iyi yalnızca düşünülür bir dünyada tam anlamıyla mümkün olabilir. Epikurosçular ve Stoacılar kendi çağlarında bu bağlantıyı duyular dünyasında bulduklarına kendilerini inandırmışlardı ama yanılıyorlardı.

İnsanın, eylemlerinde duyduğu hoşnutluk, aslında ahlak yasasının zorlayıcılığının ardından gelen bir hazdır; ama bu haz, eylemin nedeni değil, sonucudur. Ahlak yasasının doğrudan belirlediği istenç, eğilimlere egemen olarak “ben-kıvancı” denilen, kişiliğimizin özgürlüğünden doğan dingin bir mutluluk yaratır. Bu, eğilimlerin doyumundan gelen mutlulukla karıştırılmamalıdır. Eğilimler geçici ve kölecedir; oysa ahlak yasasına uygunluk özgürlükten doğar.

III – Salt Pratik Usun Kuramsal Usla Bağlantısındaki Önceliği Üstüne

Pratik us, kuramsal usa göre önceliklidir. Çünkü usun yararı yalnızca bilgi değil, eylemdir: en yetkin amacı belirlemek. Kuramsal us, duyular dünyasında deneyimle sınırlı kalır; ama salt pratik us, ahlak yasası aracılığıyla duyular üstü bir dünyayı da zorunlu olarak düşünmek zorundadır. Kuramsal us, salt pratik usun önsel olarak zorunlu kıldığı ilkeleri benimsemelidir. Salt pratik us kuramsal usa hükmetmez ama onun sınırlarını genişletir ve ona bir amaç verir. Böylece ahlak yasası bize duyular üstü bir düzeni zorunlu olarak düşünmeyi ve en yüksek iyiye doğru çabalamayı buyurur.

IV – Salt Pratik Usun Bir Koyutu Olarak Tinin Ölümsüzlüğü

Kant’a göre dünyada en yüksek iyi, ahlak yasasınca belirlenebilen bir istencin zorunlu nesnesidir. Yani insan, istencini ahlak yasasına uygun kılmayı amaçlar. Ancak bu uygunluk (kutsallık), duyular dünyasında ulaşılamaz bir yetkinliktir. Çünkü insan, hiçbir aşamada ahlak yasasına eksiksiz uyamaz.

Bu yüzden İnsan sonsuza dek ahlak yetkinliği yolunda ilerlemelidir. Bu da ancak tinin ölümsüzlüğü varsayımıyla olanaklıdır. Dolayısıyla tinin ölümsüzlüğü, salt pratik usun bir koyutudur (postulat): kuramsal olarak kanıtlanamaz ama ahlaki görevimiz bunu varsaymayı gerektirir.

V – Salt Pratik Usun Bir Koyutu Olarak Tanrının Varlığı

En yüksek iyinin ikinci öğesi mutluluktur. Ahlak yasası yalnızca özgürlükten doğar, doğayla ilişkili değildir. Ancak bir insan, doğayı kendisine uygun hale getirme yetisine sahip değildir. Öyleyse ahlaklılıkla mutluluk arasındaki uyumu sağlayacak, doğanın dışında bir neden gereklidir.

Bu neden, doğanın en üst nedeni, yani Tanrı’dır. O, hem doğanın hem de ahlak yasasının kaynağıdır. Böylece Tanrı’nın varlığı, en yüksek iyinin olanağı için pratik zorunluluk olarak benimsenir. Burada önemli olan nokta: Tanrı’nın varlığını benimsemek bir ödev değil, ama ödevin yerine getirilmesi için pratik bir gereksinimdir. Çünkü en yüksek iyiye ulaşmak için ahlak yasasıyla uyumlu bir mutluluğa inanmak gerekir.

Hristiyan öğretisi, insanın erdemi ancak alçakgönüllülükle sürdürebileceğini, kutsallığın ise yalnızca sonsuzlukta tamamlanabileceğini öne sürer. Böylece mutluluk umudu, ancak ahlaka uygun bir Tanrı devletinde gerçeklenebilir.

Kısacası Ahlak yasası bize nasıl mutlu olacağımızı değil, mutluluğa nasıl yaraşır olacağımızı öğretir. Din, ancak bu yaraşırlık bilinciyle birleşince mutluluğun umudunu verir.

VI – Genel Olarak Salt Pratik Usun Koyutları Üstüne

Tinin ölümsüzlüğü, özgürlük ve Tanrı varlığı, salt pratik usun zorunlu koyutlarıdır. Bunlar pratik zorunluluk taşır; kuramsal bilgi vermezler ama ahlak yasasının nesnel gerçekliğini temellendirirler. Bu kavramlar, yalnızca pratik amaç için anlamlıdır; insanın en yüksek iyiye ulaşması için gerekli üç koşuldur:

  • Sonsuz ilerleme için ölümsüzlük.
  • Özgürlük, çünkü ahlak yasası yalnızca özgür istence hitap eder.
  • Mutluluk ve ahlaklılığın birleşimi için Tanrı’nın varlığı.

Pratik us, bu kavramları inanç olarak benimser ama bilgi olarak sunmaz.

VII – Salt Usun Bilgisinin Pratik Bir Genişletmesini Düşünmek Nasıl Olanaklıdır?

Kuramsal us, Tanrı, ölümsüzlük ve özgürlük kavramlarını kanıtlayamaz. Ancak pratik us, ahlak yasasının zorunlu amacı olan en yüksek iyiyi olanaklı kılmak için bu kavramları pratik nesneler olarak varsayar.

Bu bir bilgi genişlemesi değildir, çünkü bunları nasıl olduklarıyla bilemeyiz; ancak onların varlığını ahlaki amaç için varsaymak zorundayız.

VIII – Salt Usun Gereksinimi Sonucu Bir Nesneyi Doğru Diye Benimseme Üstüne

Kuramsal us, Tanrı’yı yalnızca bir açıklama ilkesi olarak varsayabilir, ama bu varsayım kuşkuludur. Oysa pratik us, ahlak yasası gereği en yüksek iyiye ulaşmak için Tanrı, ölümsüzlük ve özgürlüğü zorunlu olarak varsayar. Bu varsayım, çıkar ya da eğilimlere değil, ahlak yasasının zorunluluğuna dayanır. Ahlak yasası, bize şunu söyletir: Bir Tanrı olmasını, bu dünyada varoluşumun doğal bağlantısı dışında, salt bir anlık evreninde bir varoluş olmasını, sonsuza değin varlığımı sürdürmemi istiyorum. Bu istek, ahlak yasasına duyulan saygının doğal sonucudur.

IX – İnsanın Bilmesiyle Pratik Us Arasındaki Bilgece Uygun Oranlama Üstüne

Doğa bize sınırsız kavrayış gücü vermemiştir. Tanrı’nın ve ölümsüzlüğün açık bilgisi olsaydı, insan ahlaki davranışlarını ödevden dolayı değil, çıkar ya da korku yüzünden gerçekleştirirdi. Böylece insanlığın gerçek değeri yok olurdu.

Oysa şimdi durum bambaşkadır: Ahlak yasası bize saygı uyandırır ve özgür iradeyle Tanrı’ya ve ölümsüzlüğe inanmayı seçeriz. Bu saygı, eylemlerimize gerçek ahlaki değer kazandırır.

Özetle Kant’ın ortaya koyduğu temel fikirler:

  • Tinin ölümsüzlüğüTanrı’nın varlığı ve özgürlük, salt pratik usun zorunlu koyutlarıdır.
  • Bunlar kuramsal olarak kanıtlanamaz ama ahlak yasasına saygı gereği varsayılmak zorundadır.
  • Ahlak yasası, nasıl mutlu olunacağını değil, mutluluğa nasıl yaraşır olunacağını öğretir.
  • Doğa bize bu zorunlulukları ispatlayacak yetiyi vermez; çünkü insanın değeri ancak özgür irade ve ahlaki saygıyla ortaya çıkar.

SALT PRATİK USUN YÖNTEM ÖĞRETİSİ

Burada salt pratik ilkelerin kişisel tinsel yapıya nasıl yerleşip maksimleri etkileyebileceği sorusuna odaklanır. Yani ahlak yasalarının öznel olarak pratik hale gelmesini sağlayan yöntem nedir?

Maksimleri ahlaka özgü yapan, yasayı doğrudan ödev olarak tasarlamak ve ona zorunlu olarak uymaktır. Eğer yalnızca yasaya uymak eylemlerimizi belirlerse, bunun sonucu yalnızca yasallık olur; oysa asıl amaç, eylemin ahlaklılığıdır.

Yine de eğitilmemiş kişilerin ilkin çıkar ve korkuyla eğitilmeleri kaçınılmazdır; ancak bu kısa süreli bir olmalıdır. Bu süreçte asıl amaç kişinin kendi değerini kavrayarak, iç özgürlüğüne erişmesidir. Kişi, ahlaka özgü ödevin ona sağladığı tinsel yücelikten güç almalı, duyusal bağımlılıklardan özgürleşmelidir.

İnsanlar, gündelik tartışmalarında bile bir eylemin ahlaki içeriğini tartışmaktan keyif alırlar. Ölüm ya da başka cezalarla suçlanan birinin hakkındaki tartışmalarda, insanlar birbirlerini yargılarken kendi iç dünyalarını da ortaya sererler. Bu, insan doğasının ahlak yasasına yönelik doğal bir eğilime sahip olduğunu gösterir.

Öğrenciler, yaşam öyküleri üzerinden iyi ya da kötü eylemleri tartışarak doğru yargıya varma konusunda eğitilmelidir. Çocukların, sıradan ödevlerde bile titiz bir ahlak anlayışı geliştirmesi, onların ilerideki yaşamlarında sağlam bir temel oluşturur. Ancak gençlere soylu kahramanlık örnekleri dayatmak yerine, sıradan ödev bilincini öğretmek gerekir. Aksi halde gerçekçi olmayan beklentiler yaratılır.

Bir kişinin doğru bir tanıklık için hayatını tehlikeye atması, içten bir ödev duygusundan kaynaklandığında saygı uyandırır; oysa çıkar amacıyla yapılan bir kahramanlık, ahlaki değer taşımaz. Ahlak yasasına duyulan saygı, bireyi içten içe daha güçlü bir varlık haline getirir. Bu nedenle ödev, salt bir yasa olarak birey üzerinde en derin etkiyi yapar ve insanın iç özgürlüğünü en iyi bu bilinç sağlar.

Kendinin ve başkalarının eylemlerini gözlemlemek ve maksimlerini sorgulamak, insanın özgürlük ve içyeterlik bilincini geliştirir. Bu bilinç, bireyi eğilimlerden bağımsız kılar ve tinsel olarak yükseltir.

SONUÇ

Kant, sonuçta iki şeyin insan ruhunda sürekli hayranlık ve saygı uyandırdığını söyler: Üstümdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası. Bunların ikisi de aşkın bir dünyada değil, doğrudan bireyin bilinciyle ilişkilidir. Gök, dış dünyada sonsuzluğa açılırken; ahlak yasası bireyi kendi içinde sonsuz bir değerle yüceltir.

Bilimde olduğu gibi, ahlakta da usun yöntemli bir biçimde kullanılması gerekir. Tıpkı doğa yasalarının düzenlenmesinde yöntemin bizi bilgiye ulaştırdığı gibi, ahlak yasalarının kavranmasında da yöntem bizi doğruya ulaştırır. Yöntemsiz kalan ahlak anlayışı, duygusallığa ya da boş inanca kapılma tehlikesi taşır.

Bilim, herkesin yararlanacağı sağlam bir bilgelik yolunu açar; felsefe ise bu yolun bekçisidir. Toplum ayrıntılara hâkim olmasa bile, böyle bir yöntemin ışığında yol almak zorundadır.