Husserl – Fenomenoloji Üzerine 5 Ders – Özet

Husserl’in 1922’de verdiği ve ölümünden sonra yayımlanan Fenomenoloji Üzerine Beş Ders adlı bu metinde Husserl fenomenolojik yöntemi tanıtarak, bilincin yaşantılarında nesnelerin nasıl verildiğini ve bilginin nasıl mümkün olduğunu araştırır. 20. yy Avrupa felsefesindeki rasyonalist bilgi anlayışına eleştirel bir yanıt olarak, bilginin öznel-temellendirici kaynaklarını saf bilinçte arar.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

Derslerde İzlenen Düşünce Çizgisi

Gündelik yaşamda ve bilimlerde hakim olan doğal düşünüş, bilgiye ulaşma sürecini sorgulamaz; onu verili kabul eder. Oysa felsefi düşünüş, tam da bu soruyu sorarak başlar: Bilgi mümkün müdür? Eğer mümkünse, bu mümkünlüğün koşulları nelerdir? Bu bilginin şeylerin kendisine ulaşıp ulaşamayacağına dair bir güçlüğü ortaya çıkarır.

Mantıksal kurallar, düşünme eylemimizin kurallarıdır; yani psikolojiktirler. Bu kuralların, düşüncelerimizin dışında var olan şeyleri ilgilendirdiği nasıl söylenebilir? İşte bu nokta, biyolojizm veya psikolojizm gibi yaklaşımların sınırlarına işaret eder.

Bu tür çabalar çoğu zaman saçmalıkla veya çelişkili kuramlarla sonuçlanır. Bu yüzden, açık ya da gizli bir şekilde şüphecilik ortaya çıkar.

Bu sorulara verilecek felsefi yanıtlar bilginin neliğine ve başarısına dair açık, çelişkisiz bir kavrayış sunmalıdır. Böyle bir kuram, aynı zamanda bir metafiziğin olanaklılığının koşulu olur. Husserl’e göre bu fenomenolojik yöntemdir. Fenomenoloji, bilginin özüne yönelen bilimdir.

Fenomenolojik Bakışın Basamakları

Descartes gibi, her şeyden şüphe edebiliriz, ancak şüphe ettiğimiz andaki yaşantımızdan (cogitatio) şüphe edemeyiz. Bu yaşantılar, doğrudan ve dolaysız bir şekilde verilmiştir ve bu da bize ilk “mutlak verilmişlik” düzeyini sağlar.

Burada devreye “içkin” ve “aşkın” bilgi ayrımı girer:

  • İçkin bilgi: Cogitatio gibi, bilincin içinde doğrudan verilmiş olan.
  • Aşkın bilgi: Bilincin dışında yer alan ve bilgi edimiyle ona ulaşılmaya çalışılan. (Doğal bilimin alanı)

Başlangıçta, içkin olanın doğrudan olduğu düşünülür. Ama fenomenolojik açıdan reel içkin olan (psikolojik yaşantı) ile Fenomenolojik içkinlik (kendinde verilmiş, kuşku götürmez yaşantı) arasında ayrım yapılmalıdır.

İçkine ulaşmak için aşkın olan her şeyden vazgeçilmelidir. Fenomenolojik indirgeme (Epoché) ile yalnızca doğrudan verilmiş olana yönelmek gerekir. Bu, bilginin ne olduğunu ancak doğrudan görerek, yani fenomenolojik yolla anlayabileceğimiz anlamına gelir. Böylece doğa bilimleri gibi sistemli bilimlerin sonuçları, bilgi kuramı açısından yalnızca fenomenler olarak ele alınabilir.

Bu bağlamda Descartes’ın cogitatio’su da indirgenmelidir. Çünkü bu da psikolojik olarak ele alındığında mutlak değildir.

Bu aşamada ideleştirme (ideation) süreci başlar. Yani bireysel verilmişlikleri bir kenara bırakıp, onların özlerini (genelliklerini) kavramaya çalışırız. Bu sayede, bilginin özü ya da neliği görülebilir hale gelir. Bu da bizi a priori olan bilgiye götürür. Bu bilgiler, reel içkinliğe değil, saltık apaçıklığa dayanır.

Sonraki aşamada derinleşerek verilmişliği sorgularız. önerir. Örneğin, bir ses deneyiminde, görünüş ile görünen şey arasında, fenomenolojik indirgeme sonrasında bile ayrım yapmak gerekebilir. Sesin geçmiş evreleri artık yoktur, ama bilinçte bir şekilde verilidir. Bu da, verilmişliğin bile saf bir birlik olmadığını gösterir.

Bu analizler, nesnelerin nasıl bilinçte kurulduğu (konstitüe edildiği) sorusuna götürür. Bilgi, yalnızca nesneye yönelmekle değil, onun bilinçte adım adım kurulmasıyla oluşur. Bu kurulumun yapısını incelemek ise bilgi eleştirisinin asıl görevidir.

Fenomen, hem görünen şeyi, hem de görünüşü kapsar. Bu yüzden fenomenoloji, bu iki boyutu birlikte anlamaya çalışır. Verilmişlik, tüm bilgi türlerinin temelidir. Bu verilmişlik saltık, kuşkusuz ve doğrudan olmalıdır. Fenomenolojik indirgeme, her türden aşkınlığı (yani doğrudan verilmemiş olanı) dışlar ve yalnızca saf görmeye dayanan öz araştırmasını olanaklı kılar.

1. Ders

Doğal tinsel bakış, günlük yaşantıda kullandığımız, şeylere “verilmiş” olarak yöneldiğimiz bakış açısıdır. Bu bakış açısında, şeyler algılarla ya da anımsama gibi yaşantılarla bize doğrudan verilidir.

Doğal tinsel bakış bilgi eleştirisine karşı ilgisizdir. Bu bakış açısında şeyler, kendi bağlamlarında bir dünyanın ortasında yer alırlar. Algıladığımız dünyanın gerçekliğini sorgulamadan kabul ederiz.

Doğal düşünmede, doğrudan deneyimlediğimiz şeylerden yola çıkarak çıkarımlarda bulunur, genellemelere gideriz. Bu genellemeleri sonra yeni durumlara uygularız. Düşünce yapısı mantıksal bir düzen içinde ilerler, ama bu süreç tamamen deneyim itkileriyle yönlendirilir.

Burada çelişkiler, yanlış çıkarımlar, yanlış hesaplamalar ortaya çıkabilir. Doğal bilim bu çelişkileri zayıfın güçlüye boyun eğmesi gibi bir mekanizma içinde çözmeye çalışır. Bu çabanın sonucunda fizik, biyoloji, psikoloji gibi doğa bilimleri, ayrıca matematik gibi ideal varlıklarla uğraşan bilimler gelişir. Ama Husserl’e göre bu çizgide halen bilgiyi nesnesine yönelik bir yaşantı olarak alırız ama bu ilişkinin temelini sorgulamayız.

Felsefi refleksiyon ile bakıldığında bilgi kendiliğinden açık değildir. Çünkü o bir yaşantıdır; algı, anımsama, düşünce gibi öznel edimlerdir. Ama bu yaşantılardan yola çıkarak onların dışında olan bir nesneye nasıl ulaşırım? Bu, bilginin aşkınlık sorunudur.

Bilgi kuramı hem şüpheciliğin (tekbencilik, Hume’un psikolojizmi) mantıksızlığını açığa çıkarmalı, hem de pozitif olarak bilginin neliğini ortaya koymalıdır. Bilginin özü araştırıldığında, bu yalnızca bilgiye değil, aynı zamanda bilgi nesnesine ve bilgiyle onun arasındaki ilişkiye de yönelmek demektir.

Fenomenoloji hem bir bilim, hem bir yöntem, hem de özel bir düşünme biçimidir. Amacı, bilginin özüne, onun nasıl mümkün olduğuna, bilgi ve nesne ilişkisine açıklık kazandırmaktır. Burada Husserl felsefenin diğer bilimlerin yöntemiyle yürütülebileceği düşüncesine karşı çıkar. Felsefe, kendi başına, temel bir refleksiyon ve yöntem gerektirir. Matematik ve doğa bilimlerinin kesinlik iddiaları, felsefi refleksiyon karşısında aynı derecede sorunludur.

2. Ders

Bilgi eleştirisi yapılmak istendiğinde yalnızca fiziksel ve ruhsal dünya değil, insanın kendi Ben’i de sorgulanmalıdır. Burada amaç, bütün verilmişliklerin geçerliliğini askıya alarak (epokhe), bilgiyi kendi özünden hareketle temellendirmektir. Bu nedenle, bilgi eleştirisinin başlangıçta başvurabileceği hiçbir öncül bilgi bulunmamalıdır.

Husserl, bu bağlamda Descartes’ın şüphe yöntemini hatırlatır. Evrensel kuşku mümkündür; fakat bir kuşku edimi varsa, bu edim kesindir. Nesnesi doğru olsun ya da olmasın, yaşantının kendisi şüphesiz biçimde verilir. Bu, bilgi eleştirisinin ilk temeli olarak saltık verilmişliktir.

Saltık verilmişliği açarsak: Bir düşünceyi gerçekleştirdiğimizde, ona ilişkin refleksiyona gidebiliriz. Bu, boş bir kavramsal konuşma değil, doğrudan verilmiş bir iç deneyimdir. Böylece bilgi, doğrudan verilmiş bir olgular alanında temellendirilebilir.

İçkin bilgi için böyle iken aşkın bilgi için nasıl ilerlemek lazım? Bilgi, kendisinde doğrudan ve hakiki olarak verilmemiş olan bir şeye nasıl ulaşabilir?

Husserl’a göre bilgi eleştirisinin temel göre aşkın bilginin nasıl olanaklı olduğunu açıklamaktır. Fakat bu açıklama doğal bilimlerin ya da psikolojinin öncülleriyle yapılamaz. Çünkü dolaysız verilmişliğe dayanması gerekir. Aşkın olan her şey paranteze alınmalıdır (epokhe).

Aşkın bilgiye sahip olduğumuzu varsaysak bile, bu bilginin nasıl olanaklı olduğunu anlamamız gerekir. Aksi halde elimizde sadece içerik vardır ama bu bilgi ile nesne arasındaki uygun düşme (korrespondans) ilişkisi açıklayamayız. Bu da bilme eyleminde bir meşruiyet sorunu yaratır.

Özetle fenomenoloji doğrudan verilmiş yaşantının apaçıklığına dayanarak, tüm bilgiye içkin biçimde yaklaşır.

3. Ders

Aşkın şeylerin gerçekliği, bilgi eleştirisinin alanına girmeyen, düşünülmesi mümkün olmayan bir meseledir. Bu nedenle bilgiye temel olabilecek alan, doğrudan deneyimlenen, yani fenomen olarak ortaya çıkan alandır. Bilinçte verilmiş olanlar, soru konusu edilmeden bilgi çözümlemesine temel alınabilir.

Fenomenoloji ile psikolojinin yaklaşım farkını şöyle açabiliriz: . Örneğin bir algı, psikoloji açısından nesnel zaman içinde yer alan bir olgudur. Ancak fenomenolojide bu algı, onun Ben ile ilişkisi askıya alınarak, yalnızca kendinde verilmiş olan içerik olarak incelenir. Bu, fenomenolojik indirgeme (epokhe) ile mümkün olur: Aşkın olan her şey, yani dünyanın, Ben’in ve Ben yaşantısının varlığı askıya alınır. Böylece fenomen yalnızca saltık verilmişlikle incelenir; yani algının, kendi kendine olduğu gibi verilmişliği. Burada verilmişlik, nesnel gerçeklikle ilgili herhangi bir iddia taşımaz.

Fenomenin kendisi aşkın değildir, ama aşkın olanla bir ilişki içinde olabilir. Bu ilişki, fenomenin yönelmişliği (intentionality) olarak görülür. Bu yönelim, fenomenin içsel yapısına aittir, ama yöneldiği nesnenin gerçekliğine dair bir garanti vermez.

Husserl, fenomenolojiyi yalnızca saltık cogitationes’ten (düşünsel yaşantılar) oluşan bir bilim olarak tanımlar. Aşkın nesnelerin verilmişliğini değil, cogitatio’nun verilmişliğini temel alır. Descartes’ın cogito’ya dayalı açıklığına gönderme yapar ve bunu fenomenolojik olarak yeniden temellendirir. Ama artık bu açıklık, Tanrı garantisine değil, fenomenin kendindeki açıklığına dayandırılır.

Saltık apaçıklık yalnızca bireysel yaşantılarda değil, genel kavramlarda da olabilir. Bu da fenomenolojinin öz (eidos) çözümlemelerine ve a priori bilgiye ulaşabileceğini ortaya koyar. A priori bilgi, yalnızca mantık için değil, etik ve değer felsefesi gibi alanlar için de temeldir. Bu, deneyimden bağımsız olan, ama saf görme (intuition) ile kavranabilen bilgidir.

4. Ders

Bilgi yaşantıları intentio (yönelim) taşır; bir şeyi kastederler. Bu yönelinen nesne, doğrudan bilgi yaşantısında reel olarak bulunmasa da görünüşte bir tür verilmişliğe sahiptir. Bilgiye dair her araştırma, bu yönelimsel yapıyı ve bilginin nesnesiyle olan özsel ilişkisini sorgular. Bu bağlamda, kesinlik, kuşku, nesneye uygunluk gibi klasik bilgi kuramı sorunları da burada yer alır.

Fenomenolojik araştırma, tekil bilgi fenomenleriyle değil, onların ardındaki genel, kökensel yapılarla ilgilenir. Peki Genellik, yani genel özler ve nesne durumları kendinde verilmişlik düzeyine erişebilir mi?

Örneğin tek bir kırmızı görüsü üzerinden, o kırmızının tüm benzer örneklerinde ortak olan in specie, yani türde kırmızıyı görebiliriz. Yani genel olan saltık fenomen düzeyinde saf görmeyle verilmiş olur. Ve Husserl’e göre Kırmızının anlamı, özsel doğasıyla saf görmede kavranabilir.

Tabi ki genel anlamda bilgi, kırmızılık gibi basit bir fenomen değildir; birçok biçimi, türü ve aralarındaki özsel ilişkilerle birlikte incelenmelidir. Bu nedenle bilginin anlaşılması, yalnızca tipolojik bir ayrım değil, aynı zamanda teleolojik bağlantıların (amaçlı, yönelimli yapılar) açığa çıkarılmasını da gerektirir. Fenomenolojinin yöntemi, kuramlaştırma veya matematikleştirme değil; görerek, aydınlatarak, anlam belirleyerek ve anlam ayrımı yaparak ilerlemektir. Bu, fenomenolojinin temel yöntemi olan görme (intuitus) ve ideleştirme (özsel düşünüm) ile sağlanır. Reflektif algıda, kendilerini bilinçli bir biçimde yaşadığımız fenomenler saltık olarak bize verilmiştir. Onların içinden yapılan soyutlamayla genelliklere ulaşılır. Ve bu genelliklerde öz bağlantıları, kendiliğinden verilmiş nesne durumları olarak kavranabilir.

Düşünceye dayalı açıklamalar, çoğunlukla kendinde açık olmayan varsayımlar içerir. Bu yüzden, mümkün olduğunca az anlama yetisi, ama mümkün olduğunca çok saf sezgi gerekir. Bu yüzden fenomenolog şunu sürekli sorar: “Bu olduğu düşünülen, gerçekten verilmiş midir?”

Apaçıklık bir duygu ürünü değil, saltık verilmişlikte kendini gösteren bir görüdür. Eğer bu tür bir verilmişlik yadsınırsa, bilgiye anlam katan tüm temel ölçütler yadsınmış olur. Bu da kuşkuculuğa, dolayısıyla anlamsızlığa yol açar. (Bu bana Wittgenstein Kesinlik Üzerine kitabını hatırlattı). Husserl’e göre, yalnızca gerçekten gören, yani fenomenleri kendinde verilmişlikte kavrayan kişi kuşkucuya karşı çıkabilir. Kuşkucu ise, bir körün görmeyi yadsıması gibi bir durumdadır.

5. Ders

Rengi algılayarak ve indirgeme yaparak saf fenomeni, rengi elde ederim. Bu saf fenomenden soyutlama yoluyla fenomenolojik renkin özüne ulaşılır. Aynı öze düşlem (imaginatio) yoluyla da ulaşabiliriz. Dolayısıyla düşlem, öz bilgisine ulaşmada algı kadar geçerlidir.

Anımsama ise daha karmaşıktır. Anımsama hem geçmiş yaşantının içeriğini verir, hem de o yaşantının kendisini. Zamansal farklara rağmen, bilinçte aynı nesne korunur. Bu, geçmiş ve şimdi arasında süreklilik gösteren bir verilmişliktir. Bu tür bir bilinç, sadece şu anda varolanı değil, geçmişte olmuş olanı da yönelimsel olarak kavrar.

Öz kavrayışı, yalnızca algıdan değil, aynı zamanda düşlem ve anımsamadan çıkar. Bu noktada önemli olan, nesnenin gerçek olup olmaması değil, nasıl verildiğidir.

Düşlemlenen bir renk, algılanan bir renkten farklıdır ama yine de verilmiştir. Burada düşlenen renk şimdi var olan bir şey değildir yani fiziksel anlamda var değildir ama yine de fenomenolojik bir verilmişliğe sahiptir. Bu noktada, varoluş ve öz kavramları ayrılır. Varoluş savı, düşlemde askıya alınır; ama öz bakımından düşlenen renk, görülebilir ve değerlendirilebilir olur.

Düşlemle Aziz George’un bir ejderhayı öldürdüğü gibi bir kurguda bulunursam; düşlem fenomeninin tam da Aziz George’u gösterdiği açık değil midir? Burada düşlenen şey fiziksel olarak mevcut değildir ama fenomenolojik olarak bir verilmişliktir. Aynı şekilde, sembolik düşünmede (örneğin matematikte) apaçıklık vardır. 2×2’nin 4 olduğunu herhangi bir sezgi olmaksızın düşünürüm.

Husserl burada verilmişlik kipi ile nesne kipi arasındaki ilişkiyi ortaya koyar. Nesne, fenomenin içinde doğrudan bulunan bir şey değil, belli bir düşünme edimi içinde kurulan bir şeydir. Bu yüzden, bilinç bir kutunun içinde duran edilgin bir alan değil, nesneyi kuran aktif bir yapı olarak anlaşılır. Bilgi edimleri (yargı, inanç, tasarımlama) rastgele değil; teleolojik, yani bir amaca yönelik birliktelik içinde çalışırlar. Bu birlik, nesnenin fenomenolojik olarak nasıl kurulduğunu belirler.

En önemli sorun, bilginin en son anlamlandırılması sorunudur ve bu yalnız saf apaçıklık alanında çözülmelidir. Yani fenomenolojik bilgi, yalnızca bu saf alan içinde mümkündür.

Ek

Fenomenoloji yalnızca fiziksel doğa bilgisine değil, aynı zamanda insanlık, kültür eserleri, kurumlar, değerler ve istemlerine de uygulanabilir. Yani bilgi eleştirisi yalnızca nesnel doğa alanında değil, insanın kültürel ve değer temelli eylemleri alanında da işler. Bu bağlamda bilgi, Ben’in yaşantılarına bağlıdır ve nesneye verilen anlam, sabit bir içerikten değil, Ben’in eylem, algı ve düşüncelerinden doğar

SONUÇ

Husserl’ın fenomeolojik analizi özetle 4 temel adımdan oluşur (kitapta böyle hap gibi yazmıyor ama benim özetim bu şekilde):

1. Epokhe (Kapatma / Askıya Alma): Doğal tutumdan kaynaklanan tüm deneysel ve metafiziksel varsayımları, bir kenara koymayı içerir. Mesela Zamanı analiz etsem bu aşamada gerçek zamanı (saatin kaç olduğu, 24 saat 1 gündür vs ) askıya alırım.

2. İndirgeme: Epokhe ile askıya alınan varsayımlardan sonra, deneyimin özüne ulaşmak ve saf haliyle incelemek için bilinç alanını daraltma sürecidir. Fenomenin bilinçe verilişine odaklanırım. Mesela Zaman için; Bilinçte zamanın “akış” olarak verildiğine odaklanırım (şimdi–geçmiş–gelecek).

3. Refleksiyon (Derin Düşünme): İndirgeme işleminden sonra nesnenin anlamını, bilinçteki bütün fenomenlerini inceleyerek kavramaya çalışmaktır. Algı, anımsama, düşlem gibi yönelimsel (intentional) bilinç yaşantıları çözümlemeye açılır. Mesela zaman için; Zaman, doğrudan gözlemlenen değil, yaşanan bir şeydir. Geçen hafta yaşadığım bişey (anımsamada), Yarınki olay (beklentide), Şu anda ekrana bakıyorum (şimdi yaşantısında) … Bilinçteki “şimdi” hiçbir zaman tek başına değildir; geçmişten gelen izler ve geleceğe uzanan beklentiler daima şimdide katmanlaşmıştır.

4. Özü Görme (Eidetik Seziş): Nesnenin değişmez, saf cevherini ve hakikatini kavramayı hedefleriz. Bu aşamada, nesnenin öznel deneyimden bağımsız, değişmez özü keşfedilir. Zaman örneğine dönersek: Tüm zaman yaşantılarında ortak olan nedir? Her zaman yaşantısı bir şimdide çapasını bulur; geçmiş bunun öncesinde, gelecek ise bunun sonrasındadır. Yani zaman anlar dizisi değil, akış olarak bilince verilir. Öze inersek: Zamanın özü, bilinçte sürekli geçmekte olan bir şimdi akışıdır. Bu akış, geçmişin izlerini ve geleceğin beklentilerini hep birlikte içerir.