Foucault – Bilginin Arkeolojisi – Özet

Bilginin Arkeolojisi (1969), Michel Foucault’nun bilgi, söylem ve tarih anlayışına radikal bir yön verdiği, kendi yöntemi olan “arkeoloji”yi sistemleştirdiği temel metinlerinden biridir. Foucault, klasik bilgi tarihçiliğini ve özne merkezli anlayışları reddederek, bilgi formlarının tarihsel olarak nasıl kurulduğunu, söylemler aracılığıyla nasıl işlediğini göstermeye çalışır. Bu eser yapısalcılık ve fenomenoloji gibi iki baskın düşünce biçiminin arasında şekillenen felsefi bir müdahaledir.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

GİRİŞ

Michel Foucault’a göre geleneksel tarih anlayışı, yavaş gelişen süreçlere ve istikrarlı yapılara odaklanırken; aslında düşüncenin ve bilginin tarihini belirleyen kırılmalar, epistemolojik eşikler, teorik dönüşümler gibi olayları analiz etmek gerekir. Bu yaklaşım belgeyi/dökümanı geçmişin sessiz bir tanığı gibi ele almaz; aksine, içindeki birlikleri, ilişkileri, serileri, katmanları çözümlemeye çalışır. Bu yaklaşım arkeolojik bir biçim kazanır.

Bu kitap Deliliğin Tarihi gibi önceki çalışmaların bir düzeltmesi değil, bilgi tarihi için yeni bir yöntem önerisidir.

Tarihte, onunla ilgili kavramlarda ve kullanılan yöntemlerde bir süreksizlik mevcuttur; analizin yapıtaşı da bu olmalıdır. Yapısalcılıktaki gibi tarihsel analizde özneyi kurucu güç olarak değil bir adım öteye giderek onu da oluşun bir öğesi olarak ele almak gerekir.

Düşünce tarihindeki süreklilik vurgusu, öznenin egemenliğini, antropolojiyi ve hümanizmi koruma çabasıdır. Oysa Marx, Nietzsche gibi düşünürler, bu merkezden kaymaları başlatmışlardır.

1- SÖYLEMSEL DÜZENLER

Tarihsel analizlerde süreklilik, gelenek, gelişme, evrim, zihniyet gibi kavramları genellikle, dağınık olayları bir araya getirip onları tek bir düzenleyici ilkeye bağlamak, bir başlangıçtan kaynaklandıkları izlenimini vermek ve tarihsel olaylara anlam kazandırmaktır. Fakat bu kavramlar aslında söylemlerin içeriğini önceden kabul edilmiş birlikler içinde hapseder.

Bu bağlamda söylemler aslında birer olaydır ve her biri biriciktir. Her ifade, yalnızca söylenmiş olmakla bile, hem dilin hem de anlamın sınırlarını aşan bir vakadır. Foucault’nun önerisi:

  • Söylemde süreklilik ve bütünlük varsayımlarını askıya almak ve onu yazar, eser gibi klasik birlikler içinde değil, kendi oluşum koşulları ve ilişkileri içinde analiz etmek
  • Bu analizle alttaki varsayımları sorgulamak ve her söylemin neden başka türlü değil de böyle olduğu sorusuna cevap aramak.

Bu yaklaşım, dilbilimsel yapı analizinden farklı olarak, ifadelerin tarihsel ortaya çıkış koşullarını; özne-merkezli açıklamalarına karşı olarak ise, ifadelerin olay olarak tikelliğini esas alır.

SÖYLEMSEL OLUŞUMLAR

Bu analiz nasıl yapılabilir? Foucault söylemin birliğinin nesne etrafında, ifade biçiminde veya kavramlar etrafında olamayacağını gösterir (mesela deliliğe dair tüm ifadeler aslında farklı dönemde başka şeylere işaret eder). Bu nedenle söylemin birliğinin, ancak nesneler, ifade biçimleri, kavramlar ve tematik seçimler arasındaki ilişkiler ağının çözümlemesiyle anlaşılabileceğini ileri sürer. Bu ilişki ağına söylemsel oluşum adını verir. Söylemsel oluşumlar belirli kurallar doğrultusunda kurulan ilişkilerdir.

Söylem çözümlemesi, bu ilişkileri açığa çıkarmayı ve “bilgi” dediğimiz şeyin tarihsel olarak nasıl kurulduğunu göstermeyi amaçlar. Amaç söylemin kendi tarihsel düzenini anlamaktır.

NESNELERİN OLUŞMASI

Bir söylemde belirli nesnelerden bahsedilebilmesi için onların belirli bir şekilde görünür, adlandırılabilir ve betimlenebilir hale gelmesi gerekir. Örneğin psikopatolojiye bakarsak: 19.yy psikiyatri söylemiyle birlikte, delilik artık sadece çılgınlık değil; halüsinasyonlar, cinsel sapmalar, sinir sistemi bozuklukları gibi birçok farklı belirtiyi kapsar olmuştur. Bu oluşumu analiz edersek:

  • Ortaya çıkış: Delilik, aile, din, sanat, ceza gibi normatif alanlarda ortaya çıkmış; bu alanlar deliliği fark etmiş ve açıklama sorumluluğunu psikiyatrik söyleme devretmiştir.
  • Sınırlama: Tıp, hukuk, din, sanat gibi odaklar deliliği bir nesne olarak ortaya koyan, tanımlayan, sınırları çizen veya meşrulaştıran otoriteler olarak iş görür.
  • Belirlenme Ölçütleri: Delilik tanımı ruh, beden, nöropsikoloji gibi farklı sistemlerle ilişkilendirilerek tanımlanır.

Örneğin, suçluluğun psikiyatrik nesne haline gelmesi, belirli tıbbi, hukuki ve sosyal süreçler arasındaki ilişkilerle mümkün olmuştur. Söylem, bir nesne sistemi yaratmaz, onun oluşum koşullarını üretir. Yüzeyden derinlere inmek gerekir; Psikiyatristlerin söyledikleri ile söylemi mümkün kılan ilişkiler aynı değildir. Söylemi nesnelerden önce gelen bir düzen olarak düşünmek gerekir. Bu örnekteki delilik gibi kavramlar, bir deneyimin adı değil, söylemin kurallarınca tanımlanmış bir nesne pozisyonudur.

İFADE BİÇİMLERİNİN OLUŞMASI

İfadeler niteliksel tanımlamalardan, istatistiklere, analojilerden deneylere kadar çeşitlilik gösterir. Bu nasıl organize olur?

  • Konuşan kimdir?: Söylem, herkesin dile getirebileceği bir şey değildir. Tıbbi söylem, yalnızca yasayla tanımlanmış, belirli bir statüye sahip öznelere aittir. Bu statü, toplumdaki rol, bilgi, otorite, kurumlarla ilişki, pedagojik haklar gibi unsurlar içerir.
  • Mekan: Söylemin oluştuğu yerler (hastane, laboratuvar) önemlidir. Delilik bağlamında 19.yy bu yerlerin işlevi değişmiştir.
  • Öznenin konumları: Doktor hem gözleyen, hem tanı koyan, hem öğretici, hem sosyal sorumluluk taşıyan özne olarak konumlandırılır.

Söylem, özneye ait bir bilincin ifadesi değil, öznenin mümkün kılındığı ilişkiler demetidir.

KAVRAMLARIN OLUŞMASI

Ricardo’nun ekonomi politiği ya da Port-Royal dilbilgisi gibi örnekler sistematik görünse de, çoğu zaman disiplinler içindeki kavramlar tutarsızlık, ardışıklık, yer değiştirme, geçiş gibi biçimlerde ortaya çıkar.

Foucault kavramların nasıl yeniden yazıldıkları, nasıl başka alanlara aktarıldıkları, nasıl sistematikleştirildiklerini inceler ve önyargı kavramı üzerinden analiz eder. Önyargı söylemin sahip olduğu bir düzey olarak kavramların oluşumuna alan veren düzlemdir. Özetle kavramlar da bir öznenin düşünsel tasarımı değildir. Onları da söylem belirler.

STRATEJİLERİN OLUŞMASI

Söylemler zaman içinde doğuştan dil, arkaik dil, türlerin evrimi ya da zenginliklerin dolanımı gibi stratejik temalar üretmiştir. Bu temalar çeşitli dönemlerin bilgi biçimlerini şekillendiren stratejilerdir. Mesela Deliliğin Tarihi’nde nesnelerin oluşumu ön plandayken, Kliniğin Doğuşu’nda ifade biçimleri, Kelimeler ve Şeyler’de ise kavramsal yapılar daha belirgindir.

Foucault, ekonomik söylem örneği üzerinden bu strateji sistemini somutlaştırır: 17 ve 18.yy ekonomik söylemleri (merkantilizm, fizyokrasi, utilitarizm), yalnızca kavramsal farklılıklar değil, aynı zamanda kapitalizmin doğuşu, burjuvazinin çıkarları, uyum süreçleri gibi dışsal etkenlerin söylem içinde yer bulduğu stratejik tercihlerdir.

Stratejiler, bir sistemin dışsal veya önceden belirlenmiş öğeleri değil; söylemin içinde, ifade edilen, sınıflandırılan ve kavramlaştırılan yapılar olarak işlev görür. Bu stratejiler, bilgi sistemlerinin temelini oluşturur.

Özetle Foucault söylemsel oluşumu dört düzeyde tanımlar:

  1. Nesnelerin oluşum sistemi
  2. İfade biçimlerinin düzeni
  3. Kavramların şekillenmesi
  4. Stratejik seçimlerin gerçekleşme biçimi

Her düzey, bir önceki düzey tarafından belirlenir, ama aynı zamanda onu etkiler. Söylemi mümkün kılan bu kurallar, onu sabit değil zamana açık, hareketli ve dönüşebilir kılar. Ayrıca, söylem sadece kendi iç tutarlılığı ile değil, başka söylemlerle ilişki kurduğu alanlar üzerinden de dönüşüme uğrar.

Foucault, söylemin öncesinde saf bir düşünce ya da sessiz bir hakikat olduğu fikrini reddeder. Söylem, geçmişin birikiminin üzerine kurulan son ürün değil, ilişkiler yumağının sistematik olarak düzenlendiği ve stratejilerin ifade edildiği kurucu düzlemdir.

2- İFADE VE ARŞİV

İFADEYİ TANIMLAMAK

İfade (énoncé), söylemin en küçük, atomik birimi gibi görünür. Ayrışmaz, kendi başına var olabilir ve başka öğelerle ilişkiler kurabilir. Dil ile ifade arasındaki farkı iyi anlamak gerekir.

  • Dil, ancak mümkün ifadeler için bir kuruluş sistemi olarak vardır.
  • İfade, dilin içinde ama ondan bağımsız olarak var olur.

İfade olmak için işaretlerin belirli koşullar, kullanım kuralları ve oluşum normları içinde yer alması gerekir. Aynı işaretler dizisi farklı bağlamlarda ifade olmayabilir. Bu nedenle ifade, ne tam olarak yapıdadır, ne de tamamen içerikte: Yapılar ve mümkün birlikler alanı ile kesişen bir işlevidir.

İfade, herhangi bir bireyi, olguyu ya da durumu doğrudan göstermek yerine, onların görünür olabileceği bir gösterge sistemi içinde işler. Yani İfade, yalnız başına izole biçimde değil, bir ifade alanı içinde anlam kazanır.

İfadenin tekrar edilebilmesi için mutlaka maddi (ses, yazı, kayıt gibi) bir varoluşa sahip olmalıdır. Farklı kopyalar ifade bütününü oluşturur. Ama bağlamı unutmamak gerekir. Bir ifadenin özdeşliği sabit değildir. Mesela Dünya yuvarlaktır önermesi Kopernik öncesi ve sonrası farklı ifade alanlarında yer aldığı için aynı değildir. Öte yandan bir bilimsel metin, farklı dillere çevrildiğinde eğer aynı bilgi yapısını ve kullanım olanaklarını koruyorsa, tek bir ifade olabilir.

Bu bağlamda ifade bir stratejik nesne gibi işler: Kullanılır, taşınır, kopyalanır, değiştirilir, yeniden anlamlandırılır ve işlevseldir. Daha da açarsak; belli bir tarihsel ve işlevsel bağlam içinde işlerlik kazanmış bir söylemsel birimdir.

İfade apaçık görünenle , gizli arası biryerdedir. Dilbilgisi yapıları veya ilk anlam gibi yüzeysel değildir ama gizli, bilinçdışı bir anlamı da kastetmeyiz. Öte yandan İfade Değil-söz (non-dit), yani söylenmemiş olan da değildir. Bu bir yorum meselesidir; ifade ise gerçekleşmiş olanın düzeyidir. Onu anlamak için koşulları anlamak gerekir.

Söylem de ifade düzeyinde kurulmuş bir işaretler bütünüdür. Cümlelerin, önermelerin, sembollerin ifade düzeyinde birbirine bağlandığı yapıdır. Tarihseldir, sabit değildir. Ortaya çıkışı, dönüşümü ve sınırları vardır. Söylemsel pratik: Belirli tarihsel koşullarda, sosyal, ekonomik ve coğrafi bağlamda ifadelerin işlevini mümkün kılan kurallar bütünüdür.

İfadelerin anlamı, onların iktidar ilişkileriyle nasıl ilişkilendiğiyle anlaşılır. Söylem bir mücadele alanıdır, dolayısıyla her zaman politik bir nitelik taşır. Özne ise yalnızca ifadenin ortaya çıkmasını sağlayan boş bir yer olarak kabul edilir.

İfadeler, sadece hafızada değil, kitaplar, kurumlar, pratikler içinde muhafaza edilir. Bunlar bir kez söylendikten sonra geçmişte donmaz; yeni ilişkiler içinde yeniden işlerlik kazanabilir.

TARİHSEL A PRIORI VE ARŞİV

Tarihsel a priori söylemin gerçeklik koşullarını tanımlar. Yani bir ifadenin neden ve nasıl mümkün hale geldiğini, hangi yapılar içinde var olabildiğini açıklayan bir ilkedir. Bu zamansız ve evrensel bir biçim değildir.

Arşiv; sadece geçmişin belgeleri, metinlerin toplamı ya da bir hafıza kurumu değildir. Arşiv, neyin söylenebilir olduğunu belirleyen sistemdir. Bir söylemin yalnızca neyi söylediği değil, nasıl bir sistemde, hangi olanaklar ve sınırlamalar içinde ortaya çıktığı, hangi düzenliliklerle devam ettiği ya da yok olduğu arşivle anlaşılır.

Foucault’nun arkeoloji yöntemi: söylemin ne söylediğini değil, nasıl mümkün olduğunu araştırır. Bu, ne anlam ne özne ne de temel arayışıdır. Arkeoloji, söylemleri tarihsel a priori yapıların ve arşiv sistemlerinin düzeyinde çözümler. Bu doğrultuda arkeoloji düşüncenin hangi koşullarda ortaya çıkabildiğini sorgular.

3- ARKEOLOJİK BETİMLEME

Düşünce tarihi disiplinlerin iç yapısını ve dönüşümünü ve temaların tarihini izleyerek onu geleneksel tarih anlayışına bağlar: başlangıçlar, süreklilikler, dönüşümler, yayılım, evrim gibi temalar. Ancak arkeolojik yöntem bunu aşmak ister.

Arkeoloji söylemi araştırırken orijinal/tekrarlanan, yaratıcı/alışılmış, yeni/eski gibi yargıları reddeder. Bütün ifadeler aynı düzlemde incelenir. Arkeolojik analiz, ifadeden çok onun ait olduğu düzeni inceler; düzenin nasıl oluştuğu, hangi kurallara göre işlediği ve hangi alanları belirlediğiyle ilgilenir.

UYUŞMAZLIKLAR

Düşünce tarihi genellikle çelişkileri, yüzeysel birer sapma ya da derinde gizlenen bir birliğin bozulmuş hali olarak görür. Çelişki, nihayetinde bir birlik tarafından aşılmalıdır. Analizin görevi, uyumsuzlukları açıklamak, azaltmak veya ortadan kaldırmaktır. Arkeoloji ise uyuşmazlıkları birliğe indirgemez, aşma çabası içine girmez. Çelişkileri, yani uyuşmazlıkları kendi içinde anlamlı olaylar olarak kabul eder.

Uyuşmazlıklar doğru ele alındığında gelişim sağlar, yenilik getirir ve söylemsel pratiğin kabul edilebilirliğini sınar. Çünkü söylem, pürüzsüz, sürekli ve tutarlı bir yapı değildir. Farklı düzeylerde, türlerde ve işlevlerde çok sayıda uyuşmazlığın bir arada bulunduğu bir yapıdır.

Arkeolojik analiz, söylemsel oluşumları belirginleştirir. Belirli söylem türlerini (örneğin psikiyatrik ya da tıbbi söylem) kurumsal, ekonomik ve politik bağlamlarıyla birlikte, kronolojik sınırlar içinde ve onlarla ilişki halinde betimler. Söylemsel oluşumlar arasında benzerlikler ve farklılıkları izomorfizm (yapısal benzerlik) ve izotopi (aynı söylemsel konum) gibi kavramlarla açıklar.

Amaç bir söylemin politik, ekonomik ya da sosyal nedenlerini açıklamaktan öte onun nasıl ortaya çıktığını, nasıl işlediğini, hangi söylemsel olmayan sistemlerle nasıl eklemlendiğini göstermektir.

Arkeolojiye göre değişim, ani kırılmalar, kopmalar, yeniden yapılanmalar biçimindedir; tarihin sürekliliğine dayanan klasik tarih anlatısına karşı çıkar.

Çağ fikri bu yaklaşımda homojen değildir. Klasik çağ gibi kavramlar, arkeolojik olarak farklı süreklilik ve kopuşların karışımından oluşan bir isimlendirmedir.

BİLİM VE BİLGİ

Deliliğin Tarihi örneğinde olduğu gibi, Foucault, psikiyatri disiplininin ortaya çıkışını, sadece bilimsel bir gelişim olarak değil; hastaneler, hukuk, ahlak, çalışma normları gibi çok farklı alanların söylemsel etkilerinin sonucu olarak görür. Psikiyatri, bilimsel bir disiplin hâline gelmeden önce de söylemsel olarak mevcuttu. Hatta bu söylem, bilimsel disiplinin sınırlarını aşmakta idi.

Pozitiflik (Pozitivizm bağlamında) ne sadece kanıtlanmış bilgilerden ne de halk inançları ya da hayallerden oluşur. Pozitiflikler belirli bir söylemsel pratiğin nesneleri, ifadeleri, kavramları ve stratejileri nasıl organize ettiğini belirleyen yapılardır. Bir bilimin temeli olarak hizmet edebilirler ama kendileri bilim değildir.

Bir bilimsel söylemin doğabilmesi için öncesinde, bilgi düzeyinde belirli öğelerin kurulmuş olması gerekir. Bilim, bilgi üzerine kurulur. Bilgi de bu bağlamda söylemsel bir pratiğin içinde, bilimsel olma zorunluluğu taşımadan, nesneler, ifadeler ve kavramlar arasındaki ilişkiler yoluyla şekillenen ve bir söylemde neyin konuşulabilir olduğunu belirleyen yapıdır. Bilimin ideolojik işlevi de onun pozitifliği ve oluşum koşullarıyla ilişkilendirilerek anlaşılabilir.

Bilimlerin tarihini eşiklerle açıklarsak:

  • Pozitiflik eşiği: Söylemsel bir pratiğin normlaşıp özgün ifadeler sistemi kurduğu an.
  • Epistemolojikleştirme eşiği: Söylemin, bilgi karşısında bir eleştiri veya doğrulama işlevi kazanması.
  • Bilimsellik eşiği: Söylemsel oluşumun artık belirli kurallara göre kanıt üretebildiği an.
  • Biçimselleştirme eşiği: Bilimin, kendi aksiyomlarını, önermelerini ve dönüşüm yapılarını sistematik olarak tanımladığı an.

Her söylemsel oluşum, bu eşikleri farklı sıralarla ve süreçlerle geçebilir. Arkeolojik analiz söylemsel pratiklerin hangi eşiklerden geçtiğini ve bilginin nasıl dönüşüp bilime evrildiğini inceler. Burada temel olan bilimsellik değil, söylemin nasıl kurulduğudur. Bu analiz episteme kavramı etrafında şekillenir.

Episteme, belirli bir çağda, bilimsel ve pozitiflik düzeylerindeki söylemlerin arasında kurulabilen ilişkiler ağıdır. Episteme hangi şeylerin söylenebildiği, hangi kavramların üretilebildiği ve hangi stratejilerin geliştirilebildiği alanı tanımlar. Bu bağlamda, bilimlerin varlığı ve geçerliliği temel olarak tarihsel ve söylemsel pratiklere bağlıdır.

Bir alanda söylenebilir olan, konuşulabilir olan nedir sorusunu sorarak bir arkeolojik analiz yapmak mümkündür.