Uygarlığın Huzursuzluğu, Sigmund Freud’un bireysel dürtüler ile toplumsal düzen arasındaki kaçınılmaz çatışmayı ele aldığı temel eserlerinden biridir. 1930 yılında, Birinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı sonuçları ve modernleşmenin hızlandığı bir dönemde kaleme alınan kitap, uygarlığın güvenlik ve düzen sağlarken bireysel mutluluğu nasıl sınırladığını tartışır.
Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.
İçindekiler
UYGARLIĞIN HUZURSUZLUĞU
İnsanların genelde yanlış kıstaslar kullandıkları; iktidar, başarı ve zenginlik için çabalayıp bunlara sahip olanlara hayranlık duyarken yaşamın gerçek değerlerini küçük gördükleri izlenimine kapılırız. Böylesi genel yargılarda bulunurken, insan dünyasının ve onun ruhsal yaşamının renkliliğini unutma tehlikesine düşeriz.
Dindarlığın esas kaynağının ebediyet duyumu olarak adlandırılan, sınırsız, uçsuz bucaksız, adeta okyanusvari bir duygu olduğuna dair görüşler var. İnsan tüm inanç ve yanılsamaları reddetse de salt bu okyanusvari duygu nedeniyle kendini haklı olarak dindar sayabilirmiş. Ben kendimde bu okyanusvari duyguyu bulamıyorum.
Duyguları bilimsel olarak ele almak pek kolay bir iş değildir. Burada dış dünyanın tümüyle, çözülmez bir bağlılık, birliktelik duygusu kastediliyor olmalı. Benim için ise bu daha çok entelektüel bir içgörü niteliği taşıyor; tabii ki buna eşlik eden bir duygu tonu yok değil. Ancak bu duygunun doğru yorumlandığı ve bütün dinsel gereksinmelerin kaynağı ve kökeni olarak kabul edilmesi gerektiği şüpheli.
Normalde kendilik duygusundan, kendi benimiz duygusundan daha sağlam hiçbir şey yoktur bizim için. Bu ben, kendi başına ayakta duran, bütünlüklü, diğer her şeyden kesin biçimde ayrılmış bir şey olarak görünür bize. Ancak bu görüntünün bir aldatmaca olduğunu, benin daha çok, içeriye doğru, keskin bir sınır çizgisi olmaksızın id olarak tanımladığımız bilinçsiz bir ruhsal varlığa bağlanacak şekilde devam ettiğini öğrendik. Ama ben, en azından dışarıya karşı net ve keskin sınır çizgileri çeker gibidir. Aşkın doruklarında ben ile nesne arasındaki sınır silinme tehlikesi gösterir. Aşık olan kişi, “ben” ile “sen”in bir olduklarını iddia eder. O halde ben-duygusu da bozukluklara açıktır ve benin sınırları sabit değildir.
Yetişkinlerin ben-duygusu en baştan beri aynı şey olmuş olamaz. Süt çocuğu kendi benini, kendisine oluk oluk akan duyumların kaynağı olan dış dünyadan henüz ayırmaz. Bunu yavaş yavaş, çeşitli uyarılar sayesinde öğrenir. Böylesi keyifsizliklerin kaynağı olabilecek her şeyi benden ayırma, dışarı atma, yabancı ve tehditkâr bir dışarının karşısına saf bir haz-beni koyma şeklinde bir eğilim ortaya çıkar. Daha sonra gerçeklik ilkesinin yaşama geçirilmesine doğru ilk adım atılmış olur.
Ben başlangıçta her şeyi içerir, daha sonra kendinden bir dış dünya kesip atar. Yani şimdiki ben-duygumuz hatta her şeyi içeren, daha içten bir bağlılıktan evrilen büzüşmüş bir kalıntıdır sadece. Ruhsal alanda ise, ilkel olanın, kendisinden kaynaklanan değişiklik geçirmiş halin yanı sıra varlığını sürdürmesi o denli sık görülür ki, bunu örneklerle kanıtlamak gereksizdir.
Pek çok kişide okyanusvari bir duygunun bulunduğunu kabul etmeye hazır olunca bir diğer soruyla karşılaşırız: Bu duygu ne ölçüde dinsel gereksinmelerin kaynağı olarak görülebilir? Dinsel gereksinmelerin bebeklikteki çaresizlik ve onun doğurduğu baba özleminden türetilmesi bana reddedilemez geliyor. Babanın korumasına duyulan gereksinime benzer güçte bir başka çocukluk gereksinimi düşünemiyorum. Okyanusvari duygunun din ile sonradan bağlantılandırıldığını düşünebilirim. Bu duygunun düşünsel içeriğini oluşturan evrenle bir olma, bize benin, tehditkârlığını fark ettiği dış dünya kaynaklı tehlikeyi inkârının bir başka yolu gibi gelir.
Bir Yanılsamanın Geleceği adlı yazım din duygusunun en derin kaynaklarından çok, sıradan insanın dinden ne anladığına ilişkindi. Sıradan insan, kafasında bu inayeti yüceleştirilmiş bir baba kişiliğinden başka bir şekilde canlandıramaz.
Sırtımıza yüklenen yaşam bizim için fazla ağırdır; pek çok acı, hayal kırıklığı ve üstesinden gelinemeyecek görevler içerir. Yaşamı çekilir hale getirmek için sakinleştiricilerden vazgeçemeyiz. Böylesi üç tür sakinleştirici vardır: zavallılığımızı küçümsememizi sağlayacak muazzam oyalanmalar, bu zavallılığı azaltacak dolaylı tatminler, bizi buna karşı duyarsızlaştıracak keyif verici maddeler.
İnsanların eylemleri, mutlu olmak ve öyle kalmak istemeleri üzerine kuruludur. Görüldüğü gibi yaşamın amacını belirleyen şey yalnızca haz ilkesinin programıdır. Ancak bu yaklaşım bütün dünya ile çatışma içindedir; Acı bizi üç yönden kuşatır: kendi vücudumuz; dış dünya ve diğer insanlarla ilişkilerimiz.
Bu acı ihtimallerinin baskısı altında, insanların mutluluk taleplerini törpüleme alışkanlığında olmaları şaşırtıcı değildir. Acıdan korunmanın en kaba ama aynı zamanda en işe yarayanı keyif verici madde kullanımıdır. Bir diğer teknik ise libido kaydırmalarıdır; burada amaç, içgüdülerin hedeflerini dış dünya tarafından engellenmeyecekleri bir alana aktarmaktır. Sanatın sağladığı hafif narkoz ise yaşamın sıkıntılarından geçici bir uzaklaşmadan fazlasını veremez. İnsanların dinleri de böylesi kitlesel sanrılar olarak tanımlanmalıdır.
Yaşamın sevgiyi merkeze koyan yönü ise mutluluğa diğer yöntemlerin hepsinden fazla yaklaşır. Ancak acıya karşı en korunmasız olduğumuz zaman, sevdiğimiz zamandır.
Özetle haz ilkesinin mutlu olmamız için bize dayattığı program gerçekleştirilecek gibi değildir. Mutluluk, bireysel libido ekonomisine ait bir sorundur. Din, bu seçim ve uyum sağlama oyununu bir anlamda kısıtlar, çünkü herkese kendi mutluluk edinme ve acıdan korunma yolunu dayatır. Dinin yaklaşımı gerçek dünyanın tasarımını sanrılı bir biçimde çarpıtmaktır; bunun da ön koşulu zekânın sindirilmesidir.
Sefaletimizin büyük bir bölümünden kültür/uygarlık dediğimiz şey sorumludur. Öte yandan uygarlıktan vazgeçip ilkel koşullara geri dönersek çok daha mutlu oluruz iddiası dikkate değer. İnsanlar doğa üzerindeki hâkimiyetlerini geçmişte hayal edilemeyecek ölçüde pekiştirdiler; ancak bu yeni gücün yaşamdan bekledikleri haz tatmini miktarında bir artışa yol açmadığını görmektedirler. Teknikteki ilerlemeler, bir fıkrada tavsiye edilen ucuz eğlence örneğine uygundur: zevk almak için soğuk bir kış gecesi çıplak bacağı yorgandan dışarı çıkarıp sonra tekrar içeri çekmek.
Günümüzdeki uygarlıkta kendimizi hoşnut hissetmediğimiz kesin görünmekle birlikte, eski çağlarda yaşamış insanların kendilerini ne ölçüde daha mutlu hissetmiş oldukları konusunda bir hükme varmak hayli zordur. Mutluluk tamamen öznel bir şeydir.
Uygarlık; yaşamımızı hayvan atalarımızdan ayıran, insanları doğadan korumak ve insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek gibi iki amaca hizmet eden eylem ve düzenlemelerin toplamıdır. İnsan, deyim yerindeyse, bir tür protezli tanrı haline gelmiştir. Yardımcı organlarının tümünü kuşandığında hayli muhteşemdir; ama bunlar kendi bedeninin bir parçası değildir.
İnsanların birlikte yaşaması ancak tek tek her bireyden daha güçlü bir çoğunluğun bir araya gelmesi ile mümkün olur. Bu topluluğun gücü, kaba kuvvet olarak damgalanan bireyin gücü karşısına hak olarak çıkar. Bireyin gücünün yerine topluluğun gücünün geçirilmesi uygarlık açısından belirleyici adımdır. Yani uygarlığın ilk talebi adalettir. Bireysel özgürlük uygarlığın getirdiği bir şey değildir. İnsanlığın mücadelesinin büyük bir kısmı, bu bireysel ve kültürel-kitlesel talepler arasında hedefe uygun, yani mutluluk verici bir denge kurma sorunu çevresinde yoğunlaşır.
Uygarlaşma sürecinin bireyin libido gelişimi ile benzerdir. Uygarlık büyük ölçüde içgüdülerin yadsınması üzerine kurulmuştur ve ön koşulu tam da güçlü içgüdülerin tatmin edilmeyişidir. Bu kültürel engellenme insanların toplumsal ilişkilerine hâkim durumdadır. Bu esirgeme tehlikelidir; söz konusu kayıp ekonomik olarak telafi edilmediğinde ciddi bozuklukların ortaya çıkabilir.
UYGARLIK VE CİNSELLİK
İlk insan dünya üzerindeki kaderini iyileştirmenin kendi elinde olduğunu keşfettikten sonra, öteki insan, birlikte yaşamanın yararlı olduğu bir iş arkadaşı değeri kazandı. Bundan önce, maymun benzeri bir canlı olduğu çağda, insan aile kurma alışkanlığı kazanmıştı; aile üyeleri onun ilk yardımcıları idi. Ailenin kuruluşu muhtemelen genital tatmin gereksinimiyle bağlantılıdır. Yani erkek, cinsel nesneleri yanında tutma güdüsünü edindi; korunmasız yavrularından ayrılmak istemeyen dişiler ise daha güçlü olan erkeklerin yanında kalmak zorundaydı.
O halde insanların birlikte yaşamasının iki temeli vardı: dışsal zorunlulukların yarattığı çalışma yükümlülüğü ve sevginin gücü. Eros ve Ananke insan uygarlığının da ana-babası haline gelmiştir. Uygarlığın ilk sonucu, artık daha çok sayıda insanın topluluk içinde yaşamaya başlamasıdır.
Cinsel sevginin insana güçlü tatmin sunması, insana yaşamdaki mutluluk arzusunun tatminini cinsel ilişkiler alanında aramayı ve. erotizmi yaşamın merkezine koymayı telkin etmiş olabilir. Ancak küçük bir azınlık, mutluluğu bu yolla bulabilir.
Genital sevgi ailelerin kuruluşuna, amacı ketlenmiş sevgi ise kültürel açıdan önem kazanan arkadaşlıklara yol açar. Ancak uygarlık ile sevgi arasındaki çatlak kaçınılmaz gibidir. Uygarlığın temel çabalarından biri insanları büyük birimler halinde bir araya toplamakken, aile bireyi serbest bırakmak istemez. Başlangıçta sevgi talepleri ile uygarlığın temelini atmış olan kadınlar, sonradan uygarlığın akışı ile bir karşıtlık oluşturur. Kadınlar ailenin ve cinsel yaşamın çıkarlarını temsil eder. Uygarlık uğruna; libidoyu erkekler büyük ölçüde kadınlardan geri çeker; böylece kadın kendisini uygarlığın talepleri tarafından arka plana itilmiş görür ve uygarlığa karşı düşmanca bir tavır alır.
Uygarlık cinsel yaşamı kısıtlama eğilimindedir. Uygar insanın cinsel yaşamı gerçekten de ağır hasara uğramış durumdadır. Mutluluk duygusunun kaynağı olarak cinsel yaşamın öneminin hatırı sayılır ölçüde azaldığını varsaymak haklı olacaktır.
Uygarlık ile cinsellik arasındaki karşıtlığın bir nedeni, cinsel sevginin iki kişi arasındaki bir ilişki olması, uygarlığın ise daha çok sayıda insan arasındaki ilişkilere dayanmasıdır. Sevgi ilişkisinin doruklarındayken çevreye gösterilecek bir ilgi kalmamıştır; sevgili çifti kendi kendine yeter.
KOMŞUNU KENDİN GİBİ SEV
Uygar toplumun ideal taleplerinden biri bize bir ipucu verir: “Komşunu kendin gibi sev.” Ne diye buna mecbur olalım? Bu bize ne yarar sağlar? Sevgim, sorumsuzca saçamayacağım değerli bir şeydir. Eğer birini seveceksem, bu kişi bunu bir şekilde hak etmelidir. Daha yakından baktığımda, bu yabancının düşmanlığıma daha çok hak kazandığını görürüm. Hatta daha akıl almaz bir emir daha vardır: “Düşmanlarını sev.”
Bütün bunların ardında yatan ve sıklıkla yadsınan gerçek, insanın hayli büyük miktarda saldırganlık eğilimini de içgüdüsel yetileri arasında barındırdığıdır. İnsanın gözünde komşusu yalnızca olası bir yardımcı ve cinsel nesne değil, aynı zamanda saldırganlığını üzerinde tatmin edebileceği, işgücünü sömürebileceği, acı verebileceği ve öldürebileceği birisidir. Homo homini lupus (İnsan insanın kurdudur); yaşamın ve tarihin bütün deneyimlerinden sonra kim bu söze karşı çıkabilir? İnsanların birbirlerine karşı bu birincil düşmanlığı yüzünden uygar toplum sürekli olarak çökme tehdidi ile karşı karşıyadır. Uygarlık, insanların saldırganlık içgüdülerine set çekmek, bunları düşük düzeyde tutmak için elinde ne varsa seferber etmek zorundadır. Komşumuzu kendimiz gibi sevmemiz şeklindeki idealin tek nedeni, bu emrin insanın kökensel doğasına en fazla zıt düşen şey olmasıdır.
Komünistler, özel mülkiyetin kaldırılmasıyla kötülüğün ortadan kalkacağına inanırlar. Ancak bu psikolojik öncül savunulamayacak bir yanılsamadır. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılması ile saldırganlık eğiliminin yalnızca bir aracı elinden alınmış olur; saldırganlığın özü ise değişmez. Saldırganlık, mülkiyetten önce de vardı.
Uygarlık insanların yalnızca cinselliğini değil, saldırganlık eğilimini de büyük fedakârlıklara zorladığına göre, insanların uygarlığın içinde kendilerini mutlu hissetmekte zorluk çekmeleri anlaşılırdır. Uygarlık, insanın mutluluk olanağının bir bölümünü güvenlik ile takas etmiştir.
İçgüdü kuramımızda başlangıçta açlık (ben içgüdüleri) ve sevgiyi (nesne içgüdüleri) karşı karşıya getirmiştik. Ancak narsizm kavramının ortaya atılmasıyla ben içgüdülerinin de libidinal olduğunu fark ettik. Sonunda, canlı varlığı koruma ve bir araya getirme içgüdüsünün (Eros) yanı sıra, bu birimleri çözmeye ve inorganik duruma geri götürmeye çabalayan karşıt bir içgüdünün, yani Ölüm İçgüdüsünün var olması gerektiği sonucuna vardık. Saldırganlık ve yıkıcılık, bu ölüm içgüdüsünün dış dünyaya yönelmiş türevleridir.
Evrim, insan türü üzerinde süren Eros ve Ölüm arasındaki savaşı göstermelidir. Yaşamın asıl içeriği işte budur ve bu yüzden de uygarlığın evrimi, kısaca insan türünün yaşam kavgası olarak betimlenebilir.
SUÇLULUK DUYGUSU
Uygarlık kendisine karşı duran bu saldırganlığa ket vurmak için hangi araçları kullanır? Yanıtı bireyin gelişim öyküsünde buluruz: Saldırganlık içe atılır, içselleştirilir; aslında gelmiş olduğu yere, yani bireyin kendi benine geri gönderilir. Burada üstben olarak adlandırdığımız bir merci, vicdan biçimini alarak saldırganlığı bene karşı gösterir. Üstben ile ben arasındaki bu gerilime suçluluk duygusu deriz. Uygarlık, bireyi zayıf düşürüp silahsızlandırarak, onu iç muhafızlar gibi bir merci tarafından gözetletir.
Suçluluk duygusunun kökenine indiğimizde, başlangıçta iyi ve kötüye dair doğal bir ayrım yeteneğinin olmadığını görürüz. Kötü, genellikle benin arzu ettiği ve keyif veren bir şeyken bundan kaçınmasının nedeni, dışsal bir etkidir: Sevgiyi yitirme kaygısı (!!). İnsan, bağımlı olduğu otoritenin sevgisini yitirdiğinde güvenliği elden gider ve cezalandırılma tehlikesiyle karşılaşır. Bu aşamada kötü, karşılığı sevgi yitimi olan şeydir. Niyet ile eylem arasında fark yoktur; Ancak niyet aşamasında engelleyen şey toplumsal kaygıdır.
Asıl büyük değişiklik, otoritenin bir üstben oluşturularak içselleştirilmesiyle gerçekleşir. Artık üstbenden hiçbir şey saklanamaz, düşünceler bile onun gözü önündedir. İşte o zaman niyet ile eylem arasındaki fark tamamen ortadan kalkar. İlginç bir şekilde, insan ne kadar erdemli ise üstben o kadar şüpheci ve katı davranır. Azizler, kendilerini en ağır günahkârlar olarak ilan etmekte haksız sayılmazlar; çünkü içgüdüsel ayartmalar engellendikçe artar.
Böylece suçluluk duygusunun iki kaynağını görüyoruz: Otorite karşısında duyulan korku ve üstbene karşı duyulan korku. İlkinde içgüdüden vazgeçmek dış otoriteyle ödeşmeyi sağlarken, ikincisinde feragat yeterli olmaz; çünkü arzu üstbenden gizlenemez. Dış mutsuzluk tehdidinin yerini, sürekli bir iç mutsuzluk olan suçluluk duygusu gerilimi almıştır.
Vicdan bastırılan her yeni saldırganlıkla güçlenir. Çocuk, kendisine engel olan otoriteye karşı hissettiği ama yöneltemediği saldırganlığı içe atar. Üstbenin katılığı, aslında kişinin otoriteye karşı duyduğu ama bastırmak zorunda kaldığı kendi saldırganlığının temsilidir.
Suçluluk duygusunun kökeni Oidipus karmaşasına, yani ilkel babanın öldürülmesine dayanır. Bu olaydaki pişmanlık, babaya duyulan sevgi ve nefretin (çift değerliliğin) sonucuydu. Nefret eylemle tatmin edilince sevgi öne çıkmış, baba ile özdeşleşme yoluyla üstben kurulmuş ve eylemin tekrarını engellemek için yasaklar konmuştur. İnsan babayı öldürse de öldürmese de kendini suçlu hisseder; çünkü suçluluk duygusu, Eros ile ölüm içgüdüsü arasındaki ebedi savaşın ifadesidir.
Uygarlık, insanları büyük topluluklar halinde birleştirme hedefine ancak suçluluk duygusunu sürekli artırarak ulaşabilir. Bu nedenle, uygarlığın ilerlemesinin bedeli, suçluluk duygusunun artması sonucu mutluluğun azalmasıdır. Bu duygu çoğu zaman bilinçdışı kalır; kendisini bir huzursuzluk, bir tatminsizlik veya cezalandırılma gereksinimi olarak gösterir. Dinler de insanları günah dedikleri bu duygudan kurtarma iddiasıyla ortaya çıkarlar.
Sonuç olarak: Üstben bir merci, vicdan ise onun işlevidir. Suçluluk duygusu, benin üstben tarafından gözlendiğini algılamasıyla oluşan gerilimdir. Uygarlık süreci, bireyin gelişimi gibi yaşamsal bir süreçtir ve her ikisi de Eros’un insanları birbirine bağlama çabası ile yıkım içgüdüsünün çatışması altında şekillenir.