Piketty – 21. yüzyılda Kapital – Özet

2013 yılında yayımlanan Thomas Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital adlı eseri, 2008 küresel finans krizinin ardından derinleşen eşitsizlik tartışmaları bağlamında, kapitalizmin uzun dönemli işleyişini tarihsel ve ampirik verilerle yeniden düşünmeye çağıran bir çalışmadır. Bu bağlamda eser, yalnızca iktisadi bir analiz değil, aynı zamanda demokratik toplumların sosyal adalet ve siyasal meşruiyet sorunlarına ilişkin güçlü bir uyarı niteliği taşır.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim. 

Giriş

Zenginliğin paylaşılması günümüzün en çok tartışılan sorunlarından biridir. Bu kitap, özel sermayenin uzun vadede nasıl biriktiğini, bu birikimin eşitsizlikleri kaçınılmaz biçimde artırıp artırmadığını ve büyüme, rekabet ve teknik ilerlemenin bu süreci dengeleyip dengeleyemediğini sorgular. Marx’ın sermayenin kaçınılmaz biçimde yoğunlaşacağına dair karamsar öngörüleri ile Kuznets’in eşitsizliklerin gelişmenin ileri evrelerinde kendiliğinden azalacağına dair iyimser yaklaşımı bu sorgulamanın merkezindedir. Bununla birlikte demokrasi ve kamu yararı, kapitalizmi yeniden denetim altına alabilecek araçlara sahiptir; kitap bu araçlara tarihsel deneyimler ışığında işaret eder.

Eşitsizlik kaçınılmaz biçimde politik ve çatışmalı bir boyut taşır; hiçbir bilimsel analiz bu çatışmayı tamamen ortadan kaldıramaz. Buna rağmen sistematik ve yöntemsel araştırma, demokratik tartışmayı daha sağlam bilgiye dayandırabilir.

Ricardo’ya göre asıl sorun, toprağın kıtlığı nedeniyle rantın uzun vadede artmasıydı. Onun önerdiği çözüm, toprak rantının artan oranlı vergilendirilmesiydi. Bu öngörü tarihsel olarak doğrulanmadı; tarımın milli gelirdeki payı zamanla azaldı. Ancak Ricardo’nun kıtlık prensibinin temel mesajı günümüzde de geçerlidir: Gayrimenkul veya petrol gibi sınırlı varlıkların fiyatlarındaki kalıcı artışlar, zenginliğin paylaşımında ciddi dengesizlikler yaratabilir. Arz-talep mekanizması bu eşitsizlikleri kısa vadede dengeleyemez.

Marx, sanayi kapitalizminin geliştiği bir dönemde sermayenin dinamiklerini analiz etti. Sanayi proletaryasının sefaleti, ücretlerin uzun süre düşük kalması ve sermayenin milli gelirden aldığı payın artması Marx’ın analizinin çıkış noktasıydı. 19. yy ilk yarısında ekonomik büyümeye rağmen eşitsizlikler azalmadı. Onun temel çıkarımı; sermayenin sınırsız biçimde birikme ve az sayıda kişinin elinde yoğunlaşma eğiliminde olduğuydu. Sermayenin getiri oranı düşerse çatışma, düşmezse işçi sınıfının ayaklanması kaçınılmaz görünüyordu. Bu kıyamet senaryosu gerçekleşmedi; ücretler 19. yy sonlarında artmaya başladı. Ancak Marx’ın sonsuz birikim prensibi, özellikle düşük büyüme koşullarında sermaye yoğunlaşmasının toplumsal istikrarı tehdit edebileceğini öngörmesi bakımından hala önemlidir.

1970’lerden itibaren eşitsizlikler özellikle ABD’de yeniden artmıştır. 19.yy ekonomistlerinin en büyük erdemi, paylaşım sorununu analizin merkezine koymalarıydı. Günümüzde de büyümenin kendiliğinden denge yaratacağına inanmak için hiçbir sağlam dayanak yoktur. Bu nedenle eşitsizlik sorusu yeniden merkeze alınmalıdır.

Kitabın merkezindeki argüman, sermayenin getiri oranının (r) ekonomik büyüme oranından (g) yüksek olması durumunda eşitsizliklerin artma eğilimine girmesidir. Bu koşullarda geçmişten gelen servet, üretim ve gelirden daha hızlı büyür; miras yoluyla edinilen servet baskın hale gelir. Bu mekanizma piyasa aksaklıklarından değil, tam tersine rekabetçi sermaye piyasalarının işleyişinden kaynaklanır.

1- GELİR VE SERMAYE

2012’de Güney Afrika’daki Marikana platin madeni katliamında: ücret artışı talep eden işçilere karşı devlet şiddeti uygulanması, üretimin ücret ve kâr arasında nasıl bölüşüleceği sorununun ne kadar merkezi ve çatışmalı olduğunu gösterir. Bu tür çatışmalar tarihsel olarak yeni değildir. Bu örnek yalnızca işçi–sermayedar çatışmasını değil, aynı zamanda işçilerle mühendisler ve yöneticiler arasındaki ücret uçurumunu da içerir. Eğer sermaye mülkiyeti eşit dağılmış olsaydı, kâr/ücret meselesi bu kadar yakıcı olmazdı. Çatışmanın temel nedeni, sermaye mülkiyetinin aşırı yoğunlaşmasıdır.

Sermayenin üretimden aldığı payın genellikle hasılanın dörtte biri ile yarısı arasında değişmesi, özellikle sermaye yoğun sektörlerde çok güçlü adaletsizlik duyguları yaratır. Buna karşın, tüm üretimin ücretlere ayrılması durumunda yatırımların finanse edilemeyeceği de kabul edilmelidir. Bu noktada temel soru şudur: Sermaye ve emek arasındaki doğru bölüşüm seviyesi nedir ve piyasa ekonomisi bunu kendiliğinden sağlayabilir mi?

Uzun süre boyunca iktisat kitaplarında milli gelirin yaklaşık üçte ikisinin emeğe, üçte birinin sermayeye gittiği ve bunun uzun vadede istikrarlı olduğu varsayılmıştır. Tarihsel veriler bu görüşü desteklememektedir. Özellikle 20. yüzyılın büyük şokları (iki dünya savaşı, 1929 Krizi, devrimler, yüksek vergiler ve regülasyonlar) özel sermayeyi 1950’lerde tarihsel olarak çok düşük seviyelere çektiğinden bu eşitsizlik maskelenmiştir.

1980’lerden itibaren, Anglosakson neoliberal dönüşüm, Sovyet blokunun dağılması ve finansal küreselleşme ile sermaye yeniden güç kazanmış, 2010’a gelindiğinde özel sermaye görülmemiş düzeylere ulaşmıştır. Bu dönüşüm 21. yy sermaye-emek bölüşümüne dair bakışı kökten değiştirmiştir. Bu süreçte sermayenin biçimi değişmiş (topraktan finansal sermayeye), büyüme ise büyük ölçüde beşeri sermayeye dayanmaya başlamıştır. Günümüzdeki yüksek servet seviyeleri, büyük ölçüde düşük nüfus ve verimlilik artışı ile sermayeyi koruyan siyasal rejimlerin sonucudur.

Milli gelir, bir ülkede yaşayanların bir yıl içinde elde ettiği toplam gelirdir. GSYH’den farklı olarak, sermayenin aşınma payı düşülür ve buna yurtdışından elde edilen net gelirler eklenir.

Milli Gelir = Yurtiçi Hasıla + Yurtdışı Net Gelirler

Günümüzde büyük ülkelerin çoğunda milli gelir ile yurtiçi hasıla arasındaki fark küçüktür. Dolayısıyla çağdaş eşitsizliklerin temel kaynağı, uluslararası değil ulusal düzeydedir. Sorun ülkelerin birbirini sömürmesinden çok, ülke içindeki servet yoğunlaşmasıdır. Küresel düzeyde ise şu eşitlik geçerlidir:

Dünyanın Toplam Geliri = Dünyadaki Toplam Üretim

Tüm üretim, zorunlu olarak emek geliri ve sermaye geliri olarak dağılır.

Sermaye de beşeri olmayan ve piyasada alınıp satılabilen tüm varlıklar olarak tanımlanır. Eğitim, beceri ve emek gücü yani beşeri sermaye, bilinçli olarak bu tanımın dışında bırakılır; çünkü başkasının mülkü olamaz ve kalıcı biçimde devredilemez. Sermaye; konutlar, işletme binaları, makineler, finansal varlıklar ve fikri mülkiyet haklarını kapsar. Bu tanım tarihsel olarak değişkendir ve toplumsal ilişkileri yansıtır.

Kitapta sermaye ve servet kavramlarını eşanlamlı kullanır. Toprak, doğal kaynaklar, konutlar ve finansal varlıklar sermayeye dahildir. Konutların üretken olmadığı gerekçesiyle dışlanması saçmadır; çünkü günümüzde konutlar hem tasarruf aracı, hem de üretim faktörüdür.

Milli Servet = Özel Servet + Kamu Serveti

Günümüzde gelişmiş ülkelerde kamu serveti çok düşüktür; milli servetin neredeyse tamamı özel servetten oluşur.

Gelir bir akım, sermaye ise bir birikimdir. Sermayenin büyüklüğü, yıllık gelire oranlanarak ölçülür:

Sermaye/Gelir Oranı = β

Gelişmiş ülkelerde bu oran genellikle 5–6 civarındadır. Ancak bu oran eşitsizlik hakkında hiçbir şey söylemez, yalnızca toplam sermayenin büyüklüğünü gösterir.

Kapitalizmin Birinci Temel Yasası: α = r × β

  • α: Sermayenin milli gelirden aldığı pay
  • r: Sermayenin ortalama getiri oranı
  • β: Sermaye/gelir oranı

Bu yasa, sermayenin payı ile servet birikimi ve getiri oranı arasındaki mekanik ilişkiyi gösterir. Günümüzde zengin ülkelerde sermaye gelirleri milli gelirin yaklaşık %30’unu oluşturur.

Milli gelir ve servet hesapları tarihsel olarak politik kaygılarla şekillenmiştir. 18. yy vergi reformları için, 20. yy krizleri önlemek için, 21. yy ise servete dayalı kapitalizmi anlamak için geliştirilmişlerdir. Bu hesaplar kesin gerçekler değil, en iyi tahminlerdir ve eleştirel kullanılmalıdır.

Küresel eşitsizlik son derece çarpıcıdır: En yoksul ülkelerde aylık gelir 150–250 avro, En zengin ülkelerde 2.500–3.000 avro civarındadır. Satınalma gücü pariteleri bu farkı azaltır, ancak eşitsizliğin varlığını ortadan kaldırmaz. Yine de, 1970’lerden bu yana ülkeler arası gelir farklarının daraldığı bir döneme girildiği açıktır.

Dünya Genelinde Gelir Dağılımı Üretim Dağılımından Daha Eşitsizdir

Dünya ölçeğinde gelir ile üretim arasındaki fark yalnızca küresel düzeyde dengeye yakındır, ancak ülke ve kıta düzeyinde ciddi eşitsizlikler barındırır. Dünyadaki gelir dağılımı, üretimin dağılımından daha eşitsizdir; çünkü kişi başına üretimi yüksek olan ülkeler, aynı zamanda diğer ülkelerin sermayesinin bir bölümünü de elinde bulundurur. Bu nedenle zengin ülkeler çifte zengindir: Hem yurtiçinde fazla üretirler hem de yurtdışına yaptıkları yatırımlardan gelir elde ederler.

Bu durumun sonucu olarak, zengin ülkelerde kişi başına milli gelir, kişi başına üretimden daha yüksektir; yoksul ülkelerde ise bunun tam tersi geçerlidir. Avrupa, Asya ve Amerika’da bu farklar büyük ölçüde kıta içi karşılıklı denge ile sıfırlanır. Ancak Afrika bu açıdan istisnadır. Afrika’da yaşayanların milli geliri, üretimlerinden sistematik olarak daha düşüktür; bunun nedeni, kıta sermayesinin önemli bir bölümünün (>20%) yabancıların elinde olmasıdır. Bu durum pratikte, Afrika’daki imalat sanayisi sermayesinin %40–50’sinden fazlasının yabancı mülkiyetinde olması anlamına gelir.

Ülkeler Arasındaki Yakınsamayı Hangi Kuvvetler Sağlıyor?

Klasik iktisat teorisine göre, sermayenin serbest dolaşımı ve marjinal verimliliğin dünya genelinde eşitlenmesi, zengin ve yoksul ülkeler arasında yakınsama yaratmalıdır. Zengin ülkeler sermaye bolluğu yaşadıklarında, tasarruflarını yoksul ülkelere yönlendirerek yüksek getiri elde ederken, yoksul ülkeler de üretim açıklarını kapatabilirler.

Ancak bu iyimser teorinin iki temel zayıf noktası vardır.

  1. Bu mekanizma kişi başına gelirlerde yakınsamayı garanti etmez. Üretimde bir yakınsama olsa bile, zengin ülkeler yoksul ülkelerde kalıcı mülkiyet sahibi olabilir ve elde ettikleri getiriler sayesinde gelir farklarını sürdürebilirler.
  2. Tarihsel deneyim, ülkeler arasındaki yakınsamayı sağlayan ana gücün sermaye akımları olmadığını göstermektedir. Japonya, Kore, Tayvan ve Çin gibi ülkeler, büyük yabancı yatırımlara dayanmadan, kendi tasarruflarıyla ve özellikle beşeri sermayeye yapılan yatırımlarla kalkınmışlardır. Buna karşılık, sömürgecilik deneyimi yaşamış ya da yabancı sermayeye aşırı bağımlı ülkelerde, verimsiz uzmanlaşma ve kronik siyasi istikrarsızlık gözlemlenmektedir.

Piketty’ye göre, Bilginin yayılması ve eğitim yatırımları; ülkeler arası yakınsamanın temel unsurudur. Bu süreç, uluslararası ticari açıklıkla hızlanır; ancak asıl belirleyici olan, meşru ve etkin bir devletin, eğitim yatırımlarını finanse edebilme ve öngörülebilir bir hukuki çerçeve sunabilme kapasitesidir.

Büyümeyi anlamak için üretimdeki artışı iki bileşene ayırmak gerekir: nüfus artışı ve kişi başına üretimdeki artış. Yalnızca ikinci bileşen yaşam koşullarını iyileştirir. Kamuoyunda bu ayrım sıklıkla göz ardı edilir. Örneğin, dünya ekonomisi 2013–2014’te %3 büyüse bile, nüfus artışı %1 civarında olduğu için kişi başına üretimdeki artış %2’nin biraz üzerindedir.

Sanayi Devrimi’nden bu yana dünya büyümesi, düşük ama sürekli oranlarla ilerlemiştir. 1700–2012 arasında dünya GSYH’sinin yıllık ortalama büyüme oranı %1,6’dır; bunun yarısı nüfus artışından, yarısı kişi başına üretimdeki artıştan kaynaklanır.

Yıllık %1’lik bir büyüme, otuz yılda %35’lik bir artış anlamına gelir; yüzyıllar boyunca sürdüğünde ise baş döndürücü sonuçlar doğurur. Aynı ilke, sermayenin getirisinde de geçerlidir: Küçük getiri farkları uzun vadede eşitsizlikleri derinleştirir. Kitabın temel savı, sermayenin getiri oranı ile büyüme oranı arasındaki küçük farkların, uzun vadede büyük eşitsizlikler yaratmasıdır.

Nüfusun hızla arttığı toplumlarda her nesil, servetini yeniden inşa etmek zorunda kalır. Buna karşılık, düşük büyüme ve nüfus durgunluğu, mirasın ve geçmişte birikmiş sermayenin önemini artırır. 21. yy düşük büyümeye dönüş, mirasın yeniden merkezi bir rol kazanması anlamına gelmektedir.

2- SERMAYE/GELİR ORANININ DİNAMİKLERİ

Piketty, Sermaye birikiminin uzun dönemli evrimini hem toplam düzeyi (sermaye/gelir oranı) hem de bileşimi açısından İngiltere ve Fransa örnekleri üzerinden ele alır. Burada iki temel unsur öne çıkar:

  • Sermayenin toplam seviyesi (sermaye/gelir oranı),
  • Sermayenin bileşimi (hangi tür varlıklardan oluştuğu).

19. yy başında Balzac ve Jane Austen romanlarında servetin doğası okuyucular için zaten açıktır:
Servet rant sağlar, yani güvenli ve düzenli bir gelir üretir. Bu servet çoğunlukla toprak ya da devlet tahvili biçimindedir. Bugünden bakıldığında bu servet biçimleri modası geçmiş gibi görünebilir ancak sermayenin güvenli ve düzenli gelir sağlaması isteği son derece doğaldır ve tam rekabetçi bir sermaye piyasasının amacı da budur. Modern toplumlarda eşitsizlikler Balzac ve Austen’ın dünyasından yapısal olarak pek de farklı değildir.

Toplam sermaye/gelir oranı uzun vadede büyük ölçüde sabit kalırken, sermayenin bileşimi tamamen değişmiştir. 18.yy sermayenin büyük kısmı tarım arazilerinden oluşuyordu. Günümüzde tarım arazileri toplam servetin %2’sinden azını temsil etmektedir. Yerlerini konutlar, iş sermayesi, şirketler ve finansal varlıklar almıştır. Sermayenin tabiatı değişmiştir; ancak ekonomik ve toplumsal önemi azalmamıştır.

Kamu Serveti, Özel Servet

Ulusal sermaye = kamu sermayesi + özel sermayedir. Modern kapitalist ülkelerde kamu sermayesinin net değeri son derece düşüktür.

2010’larda İngiltere’de net kamu serveti neredeyse sıfırdır. Buna karşılık özel servet: İngiltere’de milli servetin %90’ından fazlasını, Fransa’da yaklaşık %95’ini oluşturmaktadır. Dolayısıyla modern kapitalizm, büyük ölçüde özel servet kapitalizmidir.

Tarihsel olarak kamu serveti her zaman özel servetin çok gerisinde kalmıştır. Ancak kamu politikaları zaman zaman: Özel serveti güçlendirmiş (yüksek kamu borçları); Zaman zaman zayıflatmıştır (enflasyon, devletleştirme). 20.yy da kamu borcu için enflasyon yoluyla borçların reel değeri eritildi, Bu da fiili bir servet transferi yarattı. Borcun geri ödenme biçimi ciddi yeniden bölüşüm etkileri yaratır.

Özetle Sermaye şekil değiştirmektedir. Modern kapitalizm, esas olarak özel servetin yoğunlaşmasına dayanmaktadır. Kamu borcu ve enflasyon, tarih boyunca servetin yeniden dağıtımında merkezi rol oynamıştır.

Yaşlı Avrupa’dan Yeni Dünyaya

20. yy Avrupa’da sermaye/gelir oranında dramatik bir düşüş yaşanmıştır. İngiltere, Fransa ve Almanya’da gözlemlenen bu eğilim, tüm Avrupa’yı temsil eder.

1913-1950 arasında sermaye/gelir oranı yaklaşık dört yıllık milli gelire denk bir düşüş yaşamıştır. Bu çöküşün yalnızca küçük bir bölümü savaşların yol açtığı fiziksel yıkımla açıklanabilir. Asıl belirleyici olan; yabancı aktiflerin kaybı, çok düşük tasarruf oranları ve savaş sonrası dönemde aktiflerin bilinçli biçimde düşük fiyatlandırılmasıdır.

Yabancı sermaye kayıpları, devrimler, kamulaştırmalar ve sömürgelerden çekilme süreciyle hızlanmıştır. Aynı zamanda savaşların yarattığı büyük kamu açıkları, özel tasarrufları emmiş ve enflasyon yoluyla sermayenin değerini aşındırmıştır. Bu bir anlamda Avrupa’nın intiharı ve Avrupalı kapitalistlerin ötenazisidir.

Savaş sonrası dönemde düşük gayrimenkul fiyatları, kira kontrolleri, devletleştirmeler ve yüksek vergiler, sermayenin piyasa değerini bilinçli olarak sınırlamıştır. Bu politikalar, eşitsizlikleri azaltmayı hedefleyen kasıtlı tercihler olarak değerlendirilmelidir.

Avrupa’dan farklı olarak Amerika’da sermaye tarihsel olarak daha düşük ama daha istikrarlı bir rol oynamıştır. Bunun temel nedeni toprağın bolluğu ve dolayısıyla düşük fiyatıdır. Tocqueville’in de belirttiği gibi, Amerika’da büyük servetler azdır ve bu durum demokratik ruhu beslemiştir. ABD’nin ayırt edici özelliklerinden biri, yabancı sermayenin hiçbir zaman ulusal servet içinde büyük bir paya sahip olmamasıdır. Günümüzde de ABD’de varlıkların çok büyük bölümü Amerikalılara aittir. Piketty’ye göre ABD’nin küresel konumu, yüksek getiri oranları ve dolara duyulan güven sayesinde sürdürülebilmektedir.

Amerika’daki sermaye analizi kölelik hesaba katılmadan eksik kalır. 18. ve 19. yy köleler, ABD’de tarım arazileriyle karşılaştırılabilir bir ekonomik değere sahiptir. Kölelerin piyasa değeri hesaba katıldığında, güney eyaletlerindeki toplam servet Avrupa’daki seviyeleri aşmaktadır. Buna karşılık kuzey eyaletleri, gerçekten düşük sermaye/gelir oranlarına sahip daha eşitlikçi bir yapı sergiler. Bu durum, ABD’nin eşitsizlikle kurduğu tarihsel olarak çelişkili ilişkinin temelini oluşturur.

Uzun Dönemde Sermaye/Gelir Oranı

18. yy itibaren sermayenin niteliği kökten değişmiş, toprak sermayesi yerini gayrimenkul, endüstriyel ve finansal sermayeye bırakmıştır. Buna rağmen en çarpıcı olgu, sermaye birikiminin yıllık milli gelir cinsinden ifade edilen toplam değerinin uzun vadede neredeyse değişmemiş görünmesidir.

Peki sermaye/gelir oranı neden yükselir? Bir denge seviyesi var mıdır? Bu seviye nasıl belirlenir? Sermayenin getirisi ve gelir bölüşümüyle ilişkisi nedir? Bu soruları yanıtlamak için Piketty, sermaye/gelir oranını tasarruf ve büyüme ile ilişkilendiren dinamik yasayı sunar.

Kapitalizmin İkinci Temel Yasası

Uzun vadede sermaye/gelir oranı (β), bir ülkenin tasarruf oranı (s) ile milli gelirinin büyüme oranı (g) arasındaki ilişkiyle ifade edilir: β = s/g. Örneğin bir ülke milli gelirinin %12’sini tasarruf ediyor ve %2 büyüyorsa, uzun vadede sermaye/gelir oranı altı yıllık milli gelire eşit olur.

Bu yasa açık ama hayati bir gerçeği gösterir: Çok tasarruf eden ve yavaş büyüyen bir ülke uzun vadede muazzam bir sermaye birikimine sahip olur. Neredeyse durgun bir ekonomide geçmişten gelen varlıklar doğal olarak aşırı önem kazanır. 21. yüzyılda sermayenin yeniden önem kazanmasının temel nedeni, özellikle demografik olmak üzere büyümenin yavaşlamasıdır.

Büyüme oranındaki küçük düşüşler, uzun vadede sermaye/gelir oranında çok büyük artışlar yaratabilir. Bu durum potansiyel olarak herkes için faydalı olabilecek bir sermaye bolluğu anlamına gelse de, verili bir dağılım altında sermayeyi elinde tutanların toplam zenginlik üzerindeki kontrolünü artırır.

Toplam büyüme oranı, kişi başına gelir artışı ile nüfus artışının toplamı olduğu için, demografik büyüme farkları ülkeler arasında çok farklı sermaye/gelir oranları doğurur. Avrupa’nın Amerika’ya kıyasla daha yüksek sermaye/gelir oranına sahip olmasının temel nedeni budur.

β = s/g yalnızca uzun vadede geçerlidir. Servet birikimi zaman alır ve bu denge noktasına hemen ulaşılamaz. Bu durum, 1914–1945 şoklarının etkilerinin neden bu kadar uzun sürdüğünü açıklar. Ayrıca bu yasa yalnızca insan tarafından biriktirilebilen sermaye için geçerlidir; saf doğal kaynaklar bu kapsama girmez.

Tüm zengin ülkelerde ortak olan güçlü bir uzun vadeli eğilim vardır: 1970’lerde iki-üç yıllık milli gelire karşılık gelen özel servet, 2010’larda dört-yedi yıllık milli gelire ulaşmıştır. Bu durum, yeni bir servet kapitalizminin ortaya çıktığını gösterir.

Bu yapısal dönüşüm üç faktörle açıklanır: yavaş büyüme ve yüksek tasarruf, kamu servetinin özelleştirilmesi ve aktif fiyatlarının yeniden yükselişi.

Balonların Ötesinde: Yavaş Büyüme, Yüksek Tasarruf

1970–2010 döneminde kişi başına gelir artışı zengin ülkelerde birbirine çok yakındır. Asıl fark, demografik büyüme oranlarındadır. Amerika, Kanada ve Avustralya daha hızlı nüfus artışı yaşarken, Avrupa ve Japonya demografik olarak durgundur. Bu farklar, uzun vadede sermaye/gelir oranlarında büyük ayrışmalar yaratır.

Tasarruf oranları da ülkeler arasında farklılık gösterir. Japonya ve İtalya gibi ülkelerde yüksek tasarruf, düşük büyüme ile birleşerek yüksek sermaye/gelir oranlarını otomatik olarak üretir. Uzun vadede, servet artışını açıklayan temel unsur fiyat değil hacim etkileridir.

Özel tasarruf, hanehalkı tasarrufu ile şirketlerin dağıtılmayan kârlarından oluşur. Dağıtılmayan kârlar birçok ülkede toplam özel tasarrufun neredeyse yarısını temsil eder. Bunlar hesaba katılmadığında servet artışı yanlış biçimde fiyat artışlarına bağlanır.

1970’ten sonra özel servetin artışı kısmen kamu servetinin özel kesime devrinden kaynaklanmıştır. Kamu tasarruflarının ekside olması, özel servet artışının önemli ama ikincil bir bileşenidir. Doğu Avrupa ve Rusya’daki hızlı servet artışı ise tasarrufla değil, devlet mülkiyetinin özel kişilere devriyle açıklanır.

Mevcut büyüme ve tasarruf varsayımları altında, küresel sermaye/gelir oranının 21. yüzyılda 700% seviyesine yaklaşması mümkündür. Bu durum, dünya genelinde Belle Époque Avrupa’sına benzer bir servet yoğunlaşması anlamına gelebilir.

Tarihte Sermaye Getirisi

18. yy 21. yy kadar, İngiltere ve Fransa’da sermayenin yıllık saf getirisi genellikle %4–5 bandında seyretmiştir. Uzun vadede belirgin bir artış ya da düşüş eğilimi yoktur. Savaşlar ve büyük yıkımlar geçici sapmalar yaratmış, ancak oranlar hızla eski seviyelerine dönmüştür. Bu dönem romanlarında (Balzac, Austen) sermaye ile yıllık rant arasındaki dönüşüm oranı yaklaşık %5 getiri, yani sermayenin değeri yaklaşık 20 yıllık rant kadardı.

Günümüzde sermaye gelirlerine uygulanan toplam vergi oranı ortalama %30 civarındadır. Ortalama %3–4’lük saf getiri, büyük bir çeşitliliği kapsar: Küçük tasarruf sahiplerinin getirisi sıfıra yakınken, büyük servetler özellikle gayrimenkul ve finansal yatırımlar sayesinde yüksek getiri sağlar. Enflasyon, daha çok servetin yeniden dağılımını etkiler; özellikle küçük servetleri olumsuz etkiler.

Sermaye tarih boyunca iki ana işlev görmüştür: Barınma hizmeti sağlamak ve üretim sürecine katkıda bulunmak. Teorik olarak sermayenin marjinal verimliliği sıfır olabilir; ancak gerçek toplumlarda sermaye her zaman üretken olmuştur.

Marx ve Kâr Oranındaki Düşme Eğilimi

Marx’ın kâr oranının düşme eğilimi tezi, büyümenin olmadığı (g ≈ 0) bir dünyada mantıksal olarak geçerlidir. Yapısal büyüme olmadığı durumda sermaye/gelir oranı sonsuza gider ve getiri çöker.

Modern büyüme (verimlilik ve nüfus artışı) bu çelişkiyi dengelemiştir. Ancak Marx’ın önsezileri, sermaye birikiminin yarattığı gerilimleri anlamak açısından hâlâ değerlidir.

Büyüme düştükçe, geçmişte birikmiş servetin ağırlığı artar. 21. yüzyılda sermaye/gelir oranının yeniden 6–7 yıllık gelire ulaşması, hatta aşması olasıdır. Bu kısmın temel sonucu şudur: Tarih boyunca sermayenin önemini otomatik olarak azaltan hiçbir doğal kuvvet yoktur.

Teknoloji ne ahlaki ne de eşitlikçidir. Beşeri sermayeyi güçlendirirken, aynı zamanda fiziksel ve finansal sermayeye olan ihtiyacı da artırır. Daha adil bir toplumsal düzen için, teknolojinin kendisine değil, politik ve kurumsal tercihlere ihtiyaç vardır.

EŞİTSİZLİKLERİN YAPISI

İki dünya savaşı sonrası kamu politikalarının eşitsizlikleri azaltmada rolü olmuştur fakat Kuznets’in iddia ettiği gibi eşitsizliğin doğal biçimde azaldığı fikri geçersizdir. 1970’lerden itibaren eşitsizliklerin yeniden arttığı, fakat ülkeler arasındaki farkların kurumsal ve politik tercihlerle ilişkili olduğu görülmektedir.

Gelir eşitsizliği üç bileşende ele alınır: emek gelirlerindeki eşitsizlik, sermaye mülkiyeti ve sermaye gelirlerindeki eşitsizlik ve bu ikisi arasındaki ilişki.

Vautrin’in Söylevi

Balzac’ın Goriot Baba romanı, 19. yy toplumunda eşitsizliğin yapısını ve mirasın belirleyici rolünü edebi olarak en iyi ifade eden eserlerden biridir. Roman, yoksul ama hırslı Rastignac’ın Paris sosyetesine giriş çabasını ve servet, ahlak, başarı arasındaki gerilimi anlatır.

Vautrin, Rastignac’a öğrenim, liyakat ve emekle yükselmenin bir yanılsama olduğunu söyler. Hukuk ya da tıp gibi mesleklerde çalışmanın, en parlak başarıda bile ancak orta karar bir gelir sağladığını rakamlarla gösterir. Buna karşılık miras yoluyla edinilecek bir servetin, çok daha genç yaşta çok daha yüksek bir yaşam standardı sunduğunu vurgular.

Vautrin’in önerdiği strateji açıktır: Çalışmak yerine mirasa konmak. Rastignac’ın, Matmazel Victorine ile evlenerek bir milyon franklık servete kavuşması, emekle erişilemeyecek bir refah düzeyi sağlayacaktır. Bu söylevin dehşet verici yönü, çizilen tablonun dönemin toplumsal gerçekliğiyle tamamen örtüşmesidir. Bu koşullarda “neden çalışmalı?” sorusu kaçınılmaz hale gelir.

20. yy ortasında, özellikle savaş sonrası dönemde, mirasın önemi geçici olarak azalmış, emek ve eğitim yükselmenin en güvenilir yolu haline gelmiştir. Ancak 21. yy başında eşitsizliklerin yeniden artması, Vautrin’in sorusunu tekrar güncel hale getirir: Eğitim ve emek gerçekten hâlâ en kârlı strateji midir?

Emek ve Sermaye Konusundaki Eşitsizlikler

Gelir, her zaman emek gelirleri ve sermaye gelirlerinin toplamıdır. Emek gelirleri ücretleri ve ücret dışı gelirleri; sermaye gelirleri ise kira, faiz, temettü, kâr ve değer artışlarını kapsar.

Toplam gelir eşitsizliği, emek eşitsizliği ile sermaye eşitsizliğinin birleşimidir. Ancak belirleyici olan, bu iki boyut arasındaki ilişkidir: Yüksek emek geliri elde edenlerin aynı zamanda yüksek sermaye gelirine sahip olma olasılığı. Ayrıca büyük servetlerin daha yüksek getiri sağlaması, eşitsizliği daha da artıran bir mekanizmadır.

Tüm ülkelerde ve tüm dönemlerde sermaye eşitsizliği, emek eşitsizliğinden daima daha yüksektir. En yüksek emek gelirine sahip %10’luk kesim emek gelirlerinin %25–30’unu alırken, en zengin %10’luk kesim servetin her zaman %50’sinden fazlasına sahiptir. Emek eşitsizlikleri görece “ılımlı” görünürken, sermaye eşitsizlikleri her zaman uç noktadadır.

Servetteki yüksek yoğunlaşmanın temel nedeni mirasın kümülatif etkisi ve sermayenin yüksek getirisidir.

Bu kesim, ne kadar küçük olursa olsun, toplumsal, politik ve ekonomik düzeni etkileyecek kadar büyüktür. 1789 Fransa’sında aristokrasi, 2010’lu yıllarda ABD’de %1, bu rolü üstlenmiştir.

20. yy Büyük İcadı: Servet Sahibi Orta Sınıf

20. yy en önemli dönüşümü, servet sahibi bir orta sınıfın ortaya çıkmasıdır. Belle Époque döneminde Avrupa’da en zengin %10’luk kesim servetin %90’ına sahipti; orta sınıf neredeyse yoktu. Savaşlar, enflasyon, vergilendirme ve kamu politikaları sayesinde bu yoğunlaşma kırıldı. Bugün orta sınıf, milli servetin dörtte biri ile üçte biri arasında bir paya sahiptir. Milyonlarca insanın birkaç yüz bin avroluk servete sahip olması, toplumsal ve politik yapıyı köklü biçimde değiştirmiştir. Bu gösterimler teknik zorunluluklardan çok, politik ve ideolojik tercihlerdir.

Eşitsizliklerin Tarihi: Politik ve Kaotik Bir Tarih

Eşitsizliklerin tarihi Kaotik, dalgalı ve politiktir. Fransa’da ve diğer ülkelerde eşitsizliklerin seyri: Savaşlar, Büyük Buhran, Enflasyon, Kamulaştırmalar, Vergi reformları gibi ekonomik olmayan şoklarla şekillenmiştir. Mesela 1914-1945 dönemi en üst %10 ve özellikle en üst %1’lik kesimin payının kalıcı biçimde çökmesine yol açmıştır. Bu düşüş, demokratik uzlaşmaların değil, savaşların yarattığı yıkımın ürünüdür.

En üst onda birlik kesim tek bir sınıf değildir, iki farklı dünya içerir:

  1. %9’luk kesim (yöneticiler dünyası)
    • Gelirin %70-90’ı emekten gelir.
    • Ücretler ortalamanın 2-3 katıdır.
    • Sermaye geliri ikincil ve tamamlayıcıdır (çoğunlukla gayrimenkul).
  2. %1’lik kesim (sermaye dünyası)
    • Yukarı çıkıldıkça sermaye geliri baskınlaşır.
    • En üst binde ve on binde birlikte finansal sermaye (kâr payı, faiz) hâkimdir.

Bu yapı uzun vadede istikrarlıdır ve savaş sonrası kısa dönemler dışında tersine dönmez. 1980’lerden sonra Fransa’da eşitsizlikler yeniden artmaya başlar ancak bu artış ABD’ye kıyasla sınırlıdır. Bunun nedeni çok yüksek ücretlerin (üst düzey yöneticiler, finans sektörü) yükselişi ve mirasın yeniden önem kazanması. Bu süre henüz tamamlanmamıştır.

ABD ise 20. yy başında Avrupa’dan daha eşitlikçiydi fakat günümüzde daha eşitsiz hale gelmiştir. Bu değişim borsadaki artı değerlerle tam açıklanamaz. Aslen ücret eşitsizliğindeki patlama temel etkendir. En büyük kazancı en üst %1 ve özellikle %0,1’lik kesim elde etmiştir. 1977-2007 arasında büyümenin %75’i en zengin %10’a gitmiştir. En yoksul %90’ın geliri neredeyse durmuştur.

Eşitsizliklerin tarihi, doğal ya da kendiliğinden değil; politik, çatışmalı ve şoklarla şekillenen bir tarihtir.

Emek Gelirlerindeki Eşitsizlik

Ücret eşitsizliklerini açıklamak için en yaygın kabul gören teoriye göre, eğitim ile teknoloji arasında süregelen bir yarış vardır. Bu yaklaşıma göre bir ücretlinin ücreti, onun marjinal verimliliğine, yani üretime yaptığı bireysel katkıya eşittir ve bu katkı esas olarak mesleki yeterliliklere bağlıdır.

Eğer bir ülkede yüksek yeterlilik gerektiren işler için talep artar, fakat bu yeterliliklere sahip işgücünün arzı yeterince hızlı artmazsa, yüksek ücretler ortaya çıkar ve eşitsizlik büyür. Bu nedenle eğitim sistemi, teknolojinin yarattığı yeni yeterlilik taleplerine ayak uyduramazsa, düşük eğitimli gruplar daha düşük ücretli işlere sıkışır. Yani uzun vadede ücret eşitsizliklerini azaltmanın ve verimliliği artırmanın yolu, kapsayıcı ve yüksek kaliteli eğitime yatırım yapmaktan geçer. İskandinav ülkelerinin görece düşük ücret eşitsizlikleri, bu ülkelerin eşitlikçi eğitim sistemleriyle ilişkilidir. Ancak bu teori her şeyi açıklamaz.

Mesela 1970’lerden sonra ABD’de yaşanan ücret patlamasında artış esas olarak en üst %1’lik, hatta %0,1’lik kesimde yoğunlaşmıştır. Üst düzey yönetici ücretlerindeki patlama, büyük ölçüde ABD, İngiltere, Kanada ve Avustralya gibi Anglosakson ülkelere özgüdür. Kıta Avrupası ve Japonya’da artış daha sınırlı kalmıştır. Ülkeler arasındaki büyük farklar, kurumsal yapıların ve toplumsal normların belirleyici olduğunu göstermektedir.

Özetle eğitim ve teknoloji uzun vadede ücret düzeylerini belirler, ancak en uç eşitsizlikleri açıklamak için yetersizdir.

Sermaye Mülkiyetindeki Eşitsizlik

20. yy ilk yarısında gelir eşitsizliğinde gözlenen azalmanın temel nedeninin, emek gelirlerindeki değil, servet eşitsizliğindeki düşüştür. Bu durum tüm gelişmiş ülkeler için geçerlidir.

Servet eşitsizliğinin tarihsel evrimini izlemek için güvenilir veriler yalnızca Fransa, İngiltere, ABD ve İsveç için mevcuttur. Bu ülkelerin deneyimleri, Avrupa ve Amerika’daki ortak eğilimleri ve farkları anlamaya imkân verir.

Fransa, 1791’de getirilen modern miras ve bağış vergisi sayesinde servet paylaşımını 18. yy günümüze kesintisiz izleyebildiğimiz tek ülkedir. Fransız Devrimi kısa vadede bazı servetleri sarsmış olsa da, uzun vadede servet merkezli toplum yapısını değiştirememiştir. Toprağa dayalı sermaye yerini sanayi ve finansal sermayeye bırakmış, ancak eşitsizlik seviyesi yüksek kalmıştır. Miras ve evlilik, eğitimin ve emeğin önüne geçmeye devam etmiştir.

En yoksul %50, hem 19. hem de 20. yüzyılda neredeyse hiçbir servete sahip olmamıştır. Değişim, yalnızca orta sınıfın payının artmasıyla sınırlıdır.

Düşük büyüme (%0,5–1) ve yüksek getiri (%4–5) koşullarında, geçmişten gelen servetler emek katkısı olmadan ekonomiden daha hızlı büyür. Bu durum miras toplumunun temel mekanizmasıdır ve 19. yüzyıl Avrupa’sını açıklar. Sermayenin getiri oranı (r), büyüme oranından (g) kalıcı biçimde yüksek olduğunda, servet eşitsizliği artar.

İnsanlık tarihinin büyük bölümünde büyüme oranı çok düşüktür, buna karşılık sermaye getirisi sürekli olarak %4–5 civarındadır. Bu nedenle r > g tarihsel bir gerçekliktir. r > g koşullarında servet eşitsizliğinin artması yapısaldır. Ancak demografik ve ekonomik şoklar, bu süreci geçici olarak durdurabilir. Buna rağmen, r-g farkı büyüdükçe eşitsizlik yeniden artma eğilimi gösterir.

Piketty’ye göre günümüzde vergiler zayıflarsa, büyüme yavaşlarsa ve finansal küreselleşme derinleşirse, eşitsizlik yeniden aşırı düzeylere çıkabilir. Özetle Piyasa ekonomisi ve modern büyüme, servet eşitsizliklerini kendiliğinden azaltmaz. Eşitlik, ancak bilinçli politik tercihlerle mümkündür.

Piketty’ye göre, r > g eşitsizliği geçmişin geleceği yutması anlamına gelir.

Toplumlarda refaha ulaşmanın iki temel yolu vardır: çalışma ve miras. Asıl soru, servet hiyerarşisinin üst dilimlerinde bu iki yolun hangisinin daha belirleyici olduğudur.

Miras akışı üç kuvvetin çarpımıyla belirlenir: b = β × m × p

Burada β sermaye/gelir oranını, m ölüm oranını, p ise ölüm anındaki ortalama servetin yaşayanların ortalama servetine oranını ifade eder. Bu bir muhasebe eşitliğidir, ancak mirasın tarihsel evrimini anlamak açısından son derece açıklayıcıdır.

Yaşam beklentisinin artması ölüm oranını düşürmüş, bu da miras akışını geçici olarak azaltmıştır. Fransa’da yetişkin nüfusun ölüm oranı 19. yüzyıldaki %2,2 seviyesinden 2000–2010 döneminde %1,1–1,2’ye gerilemiştir. Ancak bu düşüş kalıcı değildir. Baby boom kuşağının ölüm yaşına ulaşmasıyla birlikte ölüm oranının yeniden artması beklenmektedir. Almanya, İtalya, İspanya ve Japonya gibi nüfusu daralan ülkelerde bu etki çok daha güçlü olacaktır. Nüfus yaşlanması, miras akışını ortadan kaldırmaz; tersine çoğu durumda artırır.

İki yüzyıllık veriler, ölüm anındaki servetin neredeyse her zaman yaşayanların ortalama servetinden daha yüksek olduğunu gösterir. Ölümden önce yapılan hibeler (vergisiz, kayıtsız para transferi) özellikle 1970’lerden sonra büyük bir artış göstermiştir. Günümüzde hibe yoluyla aktarılan servet, mirasla aktarılan servete neredeyse eşittir. Bu da mirasın gerçekte sanılandan çok daha büyük bir rol oynadığını ortaya koyar.

21. yy Dünyadaki Servet Eşitsizliği

Piketty, iktisat teorisinde sıkça varsayılan sermayenin her ölçekte aynı getiri sağladığı hipotezine itiraz eder. Aksine daha büyük servetlerin sistematik olarak daha yüksek getiri elde etmektedir. Bunun iki ana nedeni vardır:

  • Ölçek ekonomileri: Büyük servetler, daha iyi finansal aracılara ve daha karmaşık yatırım stratejilerine erişebilir.
  • Risk ve sabır kapasitesi: Büyük servet sahipleri daha kolay risk alabilir ve uzun vadeli bekleyebilir.

Bu nedenle, ortalama sermaye getirisi %4–5 civarındayken, en büyük servetler %6–7 gibi oranlarda büyüyebilir. Bu fark r > g eşitsizliğini güçlendirir ve büyük servetlerin toplam sermaye içindeki payı kısa sürede olağanüstü düzeylere ulaşabilir.

Forbes verilerine göre: Dolar milyarderi sayısı 1987’de 140 civarındayken 2013’te 1.400’ü aşmıştır. Toplam servetleri aynı dönemde 20 kata yakın artmıştır. Özetle 1980’lerden bu yana servet, gelirden daha hızlı artmış; en büyük servetler ise ortalama servetlerden çok daha hızlı büyümüştür. Bu, küresel ölçekte güçlü bir ıraksama eğilimine işaret eder.

Credit Suisse raporlarına göre:

  • En üst binde birlik kesim, dünya servetinin yaklaşık %20’sine sahiptir.
  • En üst %1’lik kesim, dünya servetinin yaklaşık %50’sini elinde tutar.
  • Dünya nüfusunun en yoksul %50’si, küresel servetin %5’inden azına sahiptir.

Yöntemsel nedenlerle miras servetleri olduğundan küçük görünse de, en büyük küresel servetlerin yarısından fazlasının miras kökenli olduğu sonucuna varmak makuldür. Bu bağlamda artan oranlı küresel bir sermaye vergisi, hem girişimci dinamizmi koruyan hem de aşırı yoğunlaşmayı demokratik biçimde denetleyebilecek tek araç olarak sunulur.

Enflasyon sermayenin ortalama getirisini düşürmez, fakat getirinin dağılımını bozar. Enflasyon, büyük servet sahiplerinin lehine işler. Ve finansal aracılara erişimi olanları avantajlı kılar. Sonuç olarak, enflasyon rantı ortadan kaldırmaz, aksine servet eşitsizliklerini güçlendirir.

Ülkeler arası jeopolitik dinamiklere değindikten sonra Piketty’ye göre asıl tehlike, ülkelerin birbirini satın alması değil; gezegenin en zengin bireyleri tarafından sahiplenilmesidir. Yani Oligarşik ıraksama, uluslararası ıraksamadan daha olası ve daha tehlikelidir. En üst %0,1 ve %1’in servet payı tarihsel olarak görülmemiş düzeylere çıkmaktadır.

Bu süreci demokratik biçimde denetleyebilecek tek gerçekçi araç, uluslararası düzeyde artan oranlı bir sermaye vergisidir.

21. YY’DA SERMAYENİN YENİDEN DÜZENLENMESİ

Temel soru şudur: Küreselleşmiş, servet merkezli kapitalizm adil ve etkin biçimde hangi kamu kurumları ve politikalarla düzenlenebilir?

Bu soruya verilen temel yanıt, sermayeden küresel ve artan oranlı bir vergi alınmasıdır. Böyle bir vergi, eşitsizlik sarmalını kontrol altına almanın ideal yoludur. Aynı zamanda bankacılık sistemi ve uluslararası sermaye hareketlerinin etkin düzenlenmesi için gerekli olan demokratik ve finansal şeffaflığı da teşvik eder. Sermaye vergisi, ekonomik serbestliği ve rekabeti korurken genel yararın özel çıkarların önüne geçmesini sağlayabilir.

Bu çözümün küresel ölçekte uygulanması ütopiktir; ancak bölgesel ölçekte, özellikle Avrupa’da ve bu düzenlemeyi isteyen ülkelerle başlanarak denenebileceğini savunur.

2007-2008 finansal krizi genellikle 1929’dan bu yana yaşanan en ciddi kapitalist kriz olarak değerlendirilir. Ancak 2008 krizi daha az yıkıcı olduğu için Büyük Durgunluk olarak adlandırılmalıdır. Bu görece sınırlı yıkımın temel nedeni, hükümetlerin ve merkez bankalarının finansal sistemin çökmesine izin vermemesi ve bankacılık iflaslarını önlemek için gerekli likiditeyi sağlamalarıdır. Bu durum, merkez bankalarının yalnızca enflasyonu kontrol eden pasif kurumlar olmadığını, kriz anlarında ekonomiyi ayakta tutan vazgeçilmez aktörler olduğunu göstermiştir.

Bugün devletin ekonomideki ağırlığı, tarihsel olarak hiç olmadığı kadar yüksektir. Bu nedenle sorun, devletin geri dönmesi değil; mevcut devlet araçlarının karmaşıklığı, etkinliğinin azalması ve modernleştirilmesi ihtiyacıdır. Zincirinden boşanmış finansal kapitalizmi denetim altına alacak, aynı zamanda sosyal devletin vergi ve harcama sistemlerini sadeleştirip güçlendirecek yeni araçlara ihtiyaç vardır.

Devletin ekonomik ve toplumsal rolündeki değişim, en açık biçimde vergilerin milli gelir içindeki payı üzerinden gözlemlenir. 19. yüzyılda ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar, vergiler milli gelirin %10’undan azına denk geliyordu. 1920-1930’lardan 1970-1980’lere kadar olan dönemde ise, zengin ülkelerde vergilerin ve kamu harcamalarının milli gelir içindeki payı üç-dört kat artmıştır. Bu artış, esas olarak sosyal harcamalardan kaynaklanmıştır.

Sosyal Devlet Şekilleri

Vergilerdeki artış, 20. yüzyılda bir sosyal devletin kurulmasını mümkün kılmıştır. Devletin üstlendiği sosyal işlevler iki ana grupta toplanır:

Eğitim ve sağlık harcamaları gelişmiş ülkelerde milli gelirin %10-15’ini temsil eder ve temel amaç, bu hizmetleri herkes için erişilebilir kılmaktır. Sosyal ödenekler ise nakdi transferler yoluyla hanehalkı gelirini yeniden dağıtır. Emeklilik ödemeleri bu kalemin en büyük bölümünü oluşturur ve yaşlı yoksulluğunu büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Modern yeniden dağılım, doğrudan zenginden fakire transferden ziyade, herkese eşit biçimde temel haklar sunmayı hedefler. Eğitim, sağlık ve emeklilik bu hakların merkezindedir. Bu yaklaşım hak mantığına dayanır: eşitlik temel kuraldır, eşitsizlikler ancak ortak faydaya hizmet ettikleri ölçüde kabul edilebilir. Bu düşünce, İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nden John Rawls’un farklılık prensibine ve Amartya Sen’in kapasite yaklaşımına kadar uzanan geniş bir teorik zemine sahiptir.

Sosyal devlet tarihsel olarak büyük bir ilerlemedir ancak sosyal devletin 1930-1980 dönemindeki hızla genişlemesinin gelecekte aynı şekilde sürmesi ne gerçekçidir ne de arzu edilir. Bunun temel nedeni, ekonomik büyümenin yavaşlamış olmasıdır. Düşük büyüme ortamında vergilerin sürekli artırılması toplumsal olarak kabul edilemez hale gelir. Bu nedenle temel mesele, kamu harcamalarının oranını artırmak değil; mevcut kamu sektörünü daha etkin, daha şeffaf ve daha adil hale getirmektir.

Artan Oranlı Gelir Vergisini Yeniden Düşünmek

Vergi teknik değil, esasen politik ve felsefi bir meseledir. Ortak bir yazgının, sosyal devletin ve kolektif eylemin varlığı vergiye dayanır. Tarihsel olarak her büyük siyasal dönüşüm bir vergi devrimiyle bağlantılıdır: Fransız Devrimi soyluların ayrıcalıklarını kaldırarak, Amerikan Devrimi ise temsilsiz vergi olmaz ilkesiyle gerçekleşmiştir.

Modern toplumlarda vergilendirme, vatandaşların eğitim, sağlık, emeklilik ve eşitsizliklerle mücadeleye ne kadar kaynak ayıracaklarına demokratik olarak karar vermeleri anlamına gelir. Ancak gelir ve servet dağılımındaki büyük farklılıklar nedeniyle kimin ne kadar vergi ödeyeceği sorusu sürekli bir çatışma alanıdır.

Bu noktada asıl önemli soru vergilerin sabit oranlı mı yoksa artan oranlı mı olması gerektiğidir.

Artan oranlı verginin rolü sınırlı olsa da kritik önemdedir. Özellikle en yüksek gelirler ve en büyük servetler üzerindeki vergi oranındaki küçük değişiklikler bile eşitsizlik yapısını kökten etkiler. Mesela ABD ve İngiltere’de 1970–1980 sonrası en üst gelir dilimlerine uygulanan vergi oranlarının düşmesi, en yüksek gelirlerdeki patlamayı büyük ölçüde açıklar.

Sermayeden Küresel Bir Vergi Almak

Sermayeden küresel bir vergi almak bir ütopyadır, çünkü tüm ülkelerin kısa vadede mutabakata varması gerçekçi değildir. Ancak bu, faydalı bir ütopyadır. Çünkü uygulanması mümkün olmasa bile, alternatif çözümleri değerlendirmeye yarayan bir referans noktası sunar.

Küresel sermaye vergisinin ilk etapta bölgesel düzeyde (örneğin Avrupa’da) uygulanması mümkündür. Banka hesap bilgilerinin otomatik paylaşımına dair ABD–Avrupa tartışmaları ve bazı ülkelerde mevcut sermaye vergileri bu yönde birer çıkış noktasıdır. Ancak mevcut düzenlemeler ile ideal küresel sermaye vergisi arasında hâlâ ciddi farklar bulunmaktadır.

Önerilen sermaye vergisinin asıl amacı sosyal devleti finanse etmek değil, kapitalizmi düzenleme altına almaktır. Bu vergi, eşitsizliğin sınırsız artışını durdurmayı ve finansal krizleri önlemeyi hedefler. Bunun için de demokratik ve finansal şeffaflığın tesis edilmesi zorunludur. Çok düşük oranlı (%0,1 gibi) bir küresel sermaye vergisi bile, elde edilecek gelir sınırlı olsa da, küresel servet hakkında güvenilir bilgi sağlar. Böylece Forbes gibi tahmini ve gayriresmi kaynaklara bağımlılık ortadan kalkar.

Sermayeden küresel verginin önkoşulu, banka hesap bilgilerinin otomatik ve uluslararası paylaşımıdır. Teknik olarak bunun önünde hiçbir engel yoktur. Vergi cennetlerinin gizlilik gerekçeleri ikna edici değildir; esas amaç vergi kaçırmayı mümkün kılmaktır.

Tarih boyunca sermayenin çalışmadan gelir yaratması, faiz yasağı gibi sert tepkilere yol açmıştır. Ancak bu yasaklar tutarsız kalmış, toprak rantı gibi sermaye biçimleri meşru kabul edilmiştir. Marx’ın önerdiği çözüm daha radikaldir: üretim araçlarında özel mülkiyetin tamamen kaldırılması. Ancak 20. yüzyıl deneyimi, piyasa ve özel mülkiyetin tümüyle ortadan kaldırılmasının koordinasyon felaketlerine yol açtığını göstermiştir.

Sermaye vergisi, bu iki uç arasında daha yumuşak ve etkin bir çözüm sunar. Özel mülkiyeti ve rekabeti korurken, r > g eşitsizliğini sınırlamayı amaçlar.

Kamu Borçları Sorunu

Bir devletin harcamalarını finanse edebilmek için başvurabileceği iki temel kaynak vardır: vergi ve borç. Vergilendirme, adil ve etkin olması sebebiyle borçlanmadan genellikle daha iyi bir çözümdür. Borçlanma, belirli bir vadede geri ödeme zorunluluğu doğurduğu için, devlete borç verebilen kesimler açısından kazançlı, devlet açısından ise uzun vadeli bir yük yaratır. Bu nedenle, borç verebilecek durumda olanları vergilendirmek, borçlanmaya kıyasla daha tercih edilir bir yöntemdir.

Günümüzde gelişmiş ülkeler sürekli bir kamu borcu krizi içindedir. Bugün gelişmiş ülkelerde kamu borcu ortalama olarak bir yıllık milli gelire (GSYH’nin yaklaşık %90’ına) ulaşmıştır; bu seviye 1945’ten beri görülmemiştir. Buna karşılık, gelişmekte olan ülkelerde kamu borcu görece düşüktür. Bu durum, kamu borcu sorununun ülkelerin mutlak zenginliğiyle değil, kamu ve özel sektör arasındaki servet paylaşımıyla ilgili olduğunu göstermektedir.

Zengin ülkeler zengindir, ama devletleri yoksuldur. Avrupa bu çelişkinin en uç örneğidir: dünyanın en büyük özel servetine sahip olmasına rağmen, kamu borç krizlerini çözmekte en başarısız kıtadır.

Yüksek kamu borcunu azaltmanın üç temel yolu vardır: sermaye vergisi, enflasyon ve kemer sıkma. Bu üçü birlikte uygulanabilir, ancak en adil ve etkin yöntem, özel sermayeye uygulanacak olağanüstü bir vergidir. Bu verginin artan oranlı olması kritik önemdedir. Küçük servetler korunmalı, büyük servetler daha yüksek oranlarla vergilendirilmelidir. Ayrıca vergi sadece banka mevduatlarına değil, tüm finansal ve reel varlıklara uygulanmalıdır; aksi takdirde en zengin kesimler vergiden kaçınabilir.

Teorik olarak tüm kamu aktiflerinin özelleştirilmesiyle borç sıfırlanabilir; ancak bu çözüm, eğitim, sağlık ve güvenlik gibi kamusal işlevlerin sürdürülebilirliğini tehlikeye atacağı için reddedilmelidir.

Merkez Bankaları Ne Yapar?

Altın standardı döneminde merkez bankalarının rolü sınırlıydı. Para altın rezervlerine bağlıydı ve fiyatlar üretim ile maden keşiflerine göre dalgalanıyordu. Altın standardının terk edilmesiyle birlikte, merkez bankalarının para yaratma yetkisi genişledi ve bu yetkinin sınırlandırılması meselesi gündeme geldi.

1930’lar krizinden sonra merkez bankalarının temel rolü konusunda geniş bir uzlaşma oluştu: Son ödünç veren olarak finansal sistemin çökmesini engellemek. 2007–2008 krizinde merkez bankalarının hızlı müdahalesi bu tarihsel konsensüsün sonucudur.

Merkez bankaları servet yaratmaz, serveti yeniden dağıtır. Para arzının artması, milli sermayenin otomatik olarak artması anlamına gelmez; her parasal genişleme bir borç ilişkisi yaratır.

Bu politikaların milli gelir üzerindeki etkisi, verilen kredinin reel ekonomiyi nasıl etkilediğine bağlıdır. İflasları önleyip üretimi sürdürürse olumlu, verimsiz yapıları ayakta tutarsa olumsuz sonuç doğurabilir.

21. Yüzyılda Kamu Otoritesi ve Sermaye Birikimi

Avrupa bugün tarihte hiç olmadığı kadar zengindir; sorun borcun büyüklüğü değil, servetin aşırı eşitsiz dağılımıdır. Kamu borcunun faizine, yükseköğrenimden daha fazla harcanması bu çelişkinin somut göstergesidir.

Geleceğin temel meselesi, sermayenin demokratik denetimidir. Bunun ön koşulu ekonomik ve finansal şeffaflıktır. Şirketlerin yayımladığı mevcut mali bilgiler, ne işçilerin ne de vatandaşların gerçek durumu anlamasına izin vermektedir.

Şeffaflık tek başına yeterli değildir; karar alma süreçlerine katılım olmadan anlamsızdır. Demokrasi, kapitalizmi yeniden denetim altına alabilmek için, kurumlarını sürekli yeniden icat etmek zorundadır.

SONUÇ

Kapitalizmin Temel Çelişkisi: r > g

Özetle istikrar bozucu temel kuvvet, sermayenin ortalama getiri oranının (r), gelir ve üretimdeki artış oranından (g) sürekli ve belirgin biçimde yüksek olmasıdır. r > g eşitsizliği, geçmişte biriktirilmiş servetin, üretimden ve ücretlerden çok daha hızlı büyüdüğünü gösterir. Bu durum, girişimcinin zamanla rantiyeye dönüşmesine ve emeğinden başka hiçbir şeye sahip olmayanlar üzerinde artan bir hâkimiyet kurmasına yol açar. Sermaye bir kez oluştuktan sonra, üretim artışından daha hızlı biçimde kendini yeniden üretir; böylece geçmiş, geleceği yutar.

Sorun, basit çözümlerle giderilemeyecek kadar büyüktür. Eğitime, bilgiye ve çevreyi kirletmeyen teknolojilere yatırım büyümeyi teşvik edebilir; ancak bunların hiçbiri uzun vadede büyüme oranını %4–5 düzeyine çıkaramaz. Sermayenin ortalama getirisinin %4–5 civarında olduğu düşünüldüğünde, r > g eşitsizliğinin 21. yyda damgasını vuracağı açıktır. 20. yy bu çelişkinin geçici olarak bastırılmasının nedeni, dünya savaşlarının sermayeyi yıkıcı biçimde tahrip etmesi ve sermaye getirilerini düşürmesidir.

Sermayeden çok ağır vergiler alınarak r’nin g’nin altına çekilmesi teorik olarak mümkündür; ancak bu, birikim mekanizmasını bozarak büyümeyi daha da düşürme riskini taşır. Bu nedenle en doğru çözüm, sermayeye yıllık artan oranlı bir vergi uygulanmasıdır. Böyle bir vergi, rekabeti ve yeni birikimlerin ortaya çıkmasını engellemeden, servet eşitsizliğinin kontrolsüz biçimde artmasının önüne geçebilir. Çok büyük servetlere yüksek oranlı vergiler uygulanması, uzun vadede sürdürülemez hızlarda büyüyen küresel servet eşitsizliklerini sınırlamaya yardımcı olur.

Bu çözümün temel zorluğu, ileri düzeyde uluslararası eşgüdüm ve bölgesel politik entegrasyon gerektirmesidir.

Politik ve Tarihsel Ekonomi

Piketty, ekonomi bilimi ifadesini aşırı iddialı bulur. Bunun yerine ekonomi politik kavramını tercih eder; çünkü ekonomi, doğası gereği politik, normatif ve ahlaki hedefler içerir.

Ekonomi politik, ortaya çıktığı günden bu yana devletin ekonomik ve toplumsal örgütlenmedeki ideal rolünü ve hangi kurumlar aracılığıyla daha adil bir topluma yaklaşılabileceğini araştırmaktadır. Sosyal bilimcilerin kamusal tartışmalardan kaçınması ya da yalnızca yöntem tartışmalarıyla yetinmesi büyük bir yanılgıdır. Araştırmacılar, yurttaşlar gibi, somut politik tercihler konusunda tavır almak zorundadır.

En Yoksulların Payına Düşen

Gelir ve servet dağılımı çağdaş toplumların tarihini anlamada vazgeçilmezdir. Özellikle 20. yy, gelir ve servet eşitsizliklerine dair göstergeler, politikanın ekonomik süreçlerin her aşamasına nüfuz ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Ekonomik ve politik değişimler birbirinden ayrılamaz; devlet, vergi ve kamu borcu gibi konular somut biçimde ele alınmak zorundadır.

Paranın nasıl dağıldığı sorusu, demokratik tartışmanın merkezinde yer almak zorundadır.