Ulrich Beck – Risk Toplumu – Özet

Ulrich Beck‘in Sosyolojiye damga vuran öncü eseri Risk Toplumu: Başka Bir Modernliğe Doğru, Çernobil nükleer felaketinin gerçekleştiği 1986 yılında yayımlanmıştır. Kitap, sanayi toplumunun ürettiği ekolojik, teknolojik ve ekonomik tehditlerin küresel boyutlara ulaştığını savunarak klasik modernleşme teorilerine yeni bir yön vermiştir. Bu bağlamda eser, modern dünyanın artık insan eliyle üretilen risklerin yönetimi ile tanımlandığı ilan etmektedir.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

Risk Toplumunun Genel Hatları

Sanayi devriminin ardından modernleşmeyle birlikte refah arttıkça artık mesele zenginliği bölüşmekten çok sanayileşmenin ürettiği tehlikelerdir. Bu riskler (nükleer radyasyon, gıdadaki kimyasal) çoğunlukla gözle görülmez ve geneli tehdit eder.

Geleneksel kurumlar (sigorta, hukuk, bilim) modern riskler karşısında çaresizdir. Bu bağlamda içinde bulunduğumuz Risk Toplumunun temel siyasi dinamikleri:

  1. Riskler doğrudan algılanamadığı için, risk hakkındaki bilgi hayati önem kazanır. Medya ve uzmanlar bu riskleri nedeniyle kilit bir konuma gelir.
  2. Riskler zengin-fakir ayrımı yapmaz. Zenginler bir yere kadar korunsa da soludukları hava aynıdır.
  3. Risklerden korunma ihtiyacı sürekli yeni pazarlar (organik gıda, özel sigortaları) yaratır.

Zenginlik görünür ve tecrübe edilebilir; risk doğrudan duyularla algılanamaz. Risklerin varlığı ancak bilimsel teoriler ve araçlar sayesinde kanıtlanır. Mesela bir meyvenin içinde pestisit olduğunu anlamak için laboratuvar testine (uzman bilgisine) muhtaç oluruz.

Bu ölçümdeki tehlikeli seviye tespiti toplumun neyi kabul edilebilir bulduğuna dair normatif (etik) bir karardır. Bilim, riskleri modellerken etik ve siyasetten bağımsız olamaz. “Nasıl bir hayatta yaşamak istiyoruz?” sorusu tartışmanın özüdür.

Bu risklerin neden-sonuç zinciri o kadar uzundur ki tek bir sorumlu bulunamaz. Üretici, çiftçi, denetleyici kurum ve tüketici aynı zincirin parçasıdır. Herkes sürecin bir parçası olduğu için kimse bireysel olarak ahlaki bir sorumluluk hissetmez; suç sistem adında soyut bir olguya atılır. Sanayileşme ve teknolojik riskler, kalkınmanın kaçınılmaz yan etkisi denilerek toplum gözünde meşrulaştırılır ve kabul ettirilir.

Klasik sınıflı toplumda servet ve zenginlik piramidin en üstünde iken riskler dipte birikir. Riskler sınıfsal eşitsizlikleri derinleştirir. Zenginler sahip oldukları maddi güç sayesinde kendilerini risklerden koruma veya risk muafiyeti satın alma şansına sahiptir. Örneğin kaliteli, katkısız, temiz gıdaya erişimi ancak yüksek gelirli kesim karşılayabilir. Ancak tehlike belli bir boyuta ulaştığında sınıfsal duvarlar çöker. Doğal ve çevresel yıkım (hava, su, radyasyon) karşısında herkes eşitlenir.

Risklerinin küreselleşmesi

Risk etrafındaki çatışmalar hayatın nasıl olması gerektiği üzerine yapılan geniş çaplı mücadelelerdir. Tehlike kaçınılmaz ve her yerde olduğunda insanlar kaçamayacaklarını anlayıp tepkisizleşir. Bu durum toplumu aşırı histeri ile tam bir kayıtsızlık arasında savurur.

Tüketici risklerden bireysel seçimleriyle kaçınamaz. Bireylerin riskler karşısında karar alma yetisini kaybetmesi; çaresiz öfke, nihilizm veya umursamazlık yaratır.

İnsanlar ve devletler somut ekonomik ihtiyaçları (işsizlik, büyüme, üretim) önceliklendirerek bu riskleri gormezden gelirler. Ekonomi büyüsün, işsizlik azalsın gerekçesiyle çevre ve sağlık standartları esnetilir. Riskler tam da bu inkar ve ilgisizlik ortamında hızla büyür.  Sanayi ve iktidar odakları, riskleri dile getirenleri sistemli bir şekilde itibarsızlaştırır.

Tehlikeler uluslararası boyuttadır ancak dünyadaki siyasi mekanizmalar hala ulus-devlet bencilliği ve çıkar gruplarının mantığıyla çalışır. Bu çelişki yüzünden tehlikeler önleyici bir siyasete dönüştürülemez.

Risk toplumunda potansiyel özne tüm insanlıktır. Ancak herkesin sorumlu olduğu yerde hiç kimse tam anlamıyla sorumluluk üstlenmez; bu da genel mağduriyetin siyasi olarak örgütlenmesini zorlaştırır.

Risk toplumunun hedefi güvenlik, itici gücü “Korkuyorum!” duygusudur. Yani amaç iyiyi inşa etmekten çok, en kötüyü önlemeye (savunmaya) kaymıştır. Bu endişe ve korku kolayca irrasyonelliğe kayabilir veya manipülatif bilgilerle dağılabilir.

Risk Toplumunun Politik Epistemolojisi

Geçmişe göre günümüz insanı maddi olarak bolluk içinde, eğitimli ve hali vakti yerindedir; ancak geleceğe ve görünmeyen tehditlere karşı büyük bir korku içindedir. Cebinizde paranızın olmaması 19. yy yoksulluğudur; paranız varken içtiğiniz musluk suyunda gözle göremediğiniz zehirli bir kimyasalın olması ise risk toplumunun yoksulluğudur.

Toksik maddeler için devletlerin koyduğu yasal sınır değerleri sanayinin kirletme hakkını meşrulaştırır. Risk beyanları yüksek matematik kılıfına sokulsa bile, nasıl yaşamak istediğimize dair örtük değer yargıları içerir.

Bir uzman nükleer santralin kaza yapma riskinin 1/1.000.000 olduğunu söyleyip bunu güvenli kabul edebilir. Ancak sizin için o ihtimal evinizi kaybetmek demekse, uzman aslında teknik bir veri değil, kendi kabul edilebilir risk değer yargısını size dayatıyor demektir. Bilim, verimliliği artırırken yarattığı zararı görmezden gelir.

Her kimyasal için ayrı sınır belirlenir ama doğada bu toksinler birleşir. Mesela 5 ayrı kişi bir adama azar azar zehir verir. Her birinin verdiği miktar öldürücü dozun (sınır değerinin) altındadır. Adam ölür ama mahkemede hepsi “benim verdiğim doz yasal sınırın altındaydı” diyerek beraat ister. Sınır değeri mantığı tam olarak bu alaycılıktır.

Çözüm, kirlilik oluştuktan sonra bacaya filtre takmak değil; bilimin kendi rasyonelliğini, yöntemlerini ve üretim odaklı anlayışını kökten değiştirerek önleyici risk yönetimine geçmesidir.

Gelişmiş kapitalizmde risk en büyük pazarlama ve büyüme aracıdır. Bireyin riskten kaçınma ihtiyacı sonsuzdur. Filtre satmak, organik pazar yaratmak, hava temizleyici üretmek gibi çözümlerle risk, ekonomiyi canlandıran dipsiz bir kuyudur.

Kamusal risk bilinci

İnsanlar görünmeyen tehlikelere karşı kişisel ritüeller ve sığınaklar geliştirir (organik beslenme, belirli gıdalardan kaçınma). Risk büyüdükçe ve bireysel olarak çözülemez hale geldikçe insanlar korkuyu yok sayma (inkar) yoluna gider. Ya da bu risklerle savaşamayan toplum, tehlikenin kendisine değil, tehlikeye dikkat çekenlere ya da azınlıklara/göçmenlere saldırır.

Klasik sanayi toplumunda odak noktası yoksullukla mücadele iken, risk toplumunda odak korku ve güvensizlikle başa çıkmaktır. Geleneksel yapılar (aile, sınıf bilinci) bireyi bu korkudan korumaya yetmez.

Sanayi toplumunda ürettiğimiz riskler kamuoyu tarafından tanındığında toplumun dengeleri değişir. Artık risklerin arkasındaki insan faktörü ve sorumlular görünür hale gelir. Bu durum siyasete ve eleştiriye kapalı olan sanayi ve teknoloji alanlarını siyasallaştırır.

Dün “Sanayi için bu şart” denilen yatırımlar toplum baskısıyla tartışmaya açılır. Ancak sürekli böyle tehdit altında yaşamak, olağanüstü hal önlemlerini kalıcı hale getirme riski taşır. Demokratik sistemler ya ürettikleri büyük risklerle acilen mücadele edecek ya da bu tehlikeleri engellemek adına otoriter ve baskıcı yöntemlere başvurarak özgürlükten ödün vermek zorunda kalacaktır. (Günümüzde ikinci yönde gidildiği anlaşılıyor)

İleri modernlikte sanayi toplumunun temel yapıları (toplumsal sınıflar, cinsiyet rolleri, geleneksel aile) çözülmeye başlar. İşsizlik veya ekonomik kriz gibi sistemik sorunlar, bireyin kendi başarısızlığı olarak algılanmaya başlar. Eskiden bir fabrikadaki işçiler işten çıkarıldığında bunu sınıfsal bir kriz görüp grev yaparken; günümüzde serbest çalışan birinin işsiz kaldığında bunu kendi CV’sinin yetersizliğine bağlayabilir.

Bu bağlamda bireyselleşme bir özgürleşme değildir; bireyin geleneksel bağlardan kopup modern kurumlara (emek piyasası, tüketim, hukuk, tıp) tamamen bağımlı hale gelmesidir.

Sınıfın ve Zümrenin Ötesinde

Geç modernlikte bireyselleşmeyi sağlayan şey emek piyasasının işleyişidir. Piyasa, bireyi şu üç ana dinamik üzerinden geleneksel bağlarından koparır:

  • Eğitim bireye seçim hakkı ve bağımsızlaşmasını sağlayan nitelikler kazandırır.
  • İş ile gelen yer değiştirme zorunluluğu, kişiyi aile veya komşuluk gibi geleneksel ağlarından ayırır.
  • Rekabet: Herkesin benzer niteliklere sahip olduğu bir ortamda bireyi, kendi eşsizliğini kanıtlamaya zorlar ve aynı gruptaki insanları birbirinden tecrit eder.

Bu süreçler bireyi güvencesizleştirmektedir. Eski kolektif dayanışma ağları koptuğu için kişi doğrudan piyasa riskleriyle baş başa kalır. İşsizlik durumunda insan doğrudan uçuruma düşer. Özellikle kadınlar, aile içi geleneksel bağımlılıktan çıkıp emek piyasasına girdikçe bu risklerle daha fazla yüzleşir.

Marx, kapitalizmin feodal bağları kopardığını kabul eder ancak bireyselleşmenin derinleşeceğini öngörmemiştir. Yoksullaşma ve sınıf mücadelesinin işçileri birleştireceğini düşünmüştür. (Bkz. Marx ve Engels – Komunist Manifesto – Özet)

Geleneksel mahalle ve aile bağlarının çözülmesiyle birey, sosyal ağlarını artık kendi kurmak ve sürdürmek zorundadır. Bu durum yeni bir eşitsizlik türü doğurur: Güvensizlik ve belirsizlikle başa çıkabilme kapasitesi.

Çalışanlardan oluşan bireyselleşmiş toplumun bazı özellikleri:

  • Toplumsal sorunlar, paradoksal bir biçimde bireysel krizler olarak ortaya çıkar. Psikoloji merakının yeniden canlanmasının sebeplerinden biri budur. Bireysel başarıya yönelim de benzer şekilde önem kazanır.
  • İnsanlar sosyal sorunlarla başa çıkmak için siyasi ve toplumsal ittifaklara girmek zorunda kalır. Bu koalisyonlar varoluş mücadelesinde pragmatik ittifaklardır. Ortaya çıkan yapı, kitle iletişim araçlarının da itmesiyle sosyal modalardan kolayca etkilenir.
  • Irk, ten rengi, toplumsal cinsiyet, etnik köken, yaş hatlarında kalıcı çatışmalar doğar. Bu farkların başarı prensibiyle uyuşmazlıklarını vurgulayan söylemler gündeme gelir.

Parçalanan ve hastalık belirtileri gösteren bireyselleşmiş toplum, modernleşmiş barbarlığın yeni biçimlerine izin veren bir siyasi miskinliğe kapılabilir.

Ben Benim

Cinsiyet farklarında hukuk ve eğitimde eşitlik konusunda ilerleme olsa da bu durum emek piyasasına yansımamıştır. Kadınların eğitim seviyesi arttıkça beklentileri yükselmiş, ancak erkekler eşitlik söylemine rağmen eski ayrıcalıklarına tutunmayı seçmiştir. Klasik sanayi toplumunun refleksi kadınların eşitsiz konumunda tutmaya yöneliktir.

Fakat bireyselleşme süreciyle birlikte ana ilke “Ben benim, sonra kadınım/erkeğim” haline gelmiştir. Bireyler geleneksel kalıplardan kurtuldukça, zayıflayan toplumsal bağların yerini doldurmak için paradoksal olarak ikili ilişkilere duyulan ihtiyaç daha da artar. Buradaki paradoks hem çift olma ihtiyacı ama hem de artan birey olma itkisidir (bugün bence bariz görülen bir mevzu bu). Mesela bir şirketin çalışanına başka bir şehirde terfi önermesi durumunda, geleneksel ailede kadının erkeğin peşinden gitmesi beklenirdi. Günümüzde ise her iki taraf da öncelikle kendi bireysel kariyerini (“Ben benim”) düşündüğü için evde kimin taşınacağı ya da kariyerini feda edeceği büyük bir çatışmaya dönüşür.

Sanayi toplumu tam anlamıyla modern olamamış, yarı-feodal bir yapıda kalmıştır. Ücretli emek (piyasa) ile ev işi (aile) zıt ilkelerle kurgulanmıştır:

  • Piyasa (Modern): Bireysel rekabet, hareketlilik ve sözleşmeler geçerlidir.
  • Ev İşleri (Feodal): Ücretsiz iş ve fedakarlık görülen kadın rolleri geçerlidir. Aşk, bu ekonomik eşitsizliği örten bir kılıftır.

Bir fabrikadaki tüm gün çalışan erkeğin, eve geldiğinde yemeğinin yapılması ve çamaşırlarının yıkanması için eşinin ücretsiz emeğine muhtaç olması bu karşıtlığa örnektir.

Kadınlar ekonomik bağımsızlık isteyip emek piyasasına girdikçe bu feodal yapı çözülmeye başlar. Ancak okul saatleri ve mesai düzeni gibi mevcut kurumsal yapılar hala geleneksel aile modeline göre tasarlandığı için çatışma kaçınılmazdır.

Kadınların geleneksel rollerinden sıyrılmasını destekleyici bazı Demografik ve Sosyal trendler:

  1. Annelik görevi bittikten sonra kadının önünde ~30 yıllık bir dönem vardır.
  2. Ev aletleri işleri kolaylaştırıp kadını ev dışına iter.
  3. Doğum Kontrol ile Anne olmak veya çocuk yapmak bir tercihe dönüşür.
  4. Boşanmaların artması ve normalleşmesi evliliğin artık zorunlu olmadığını gösterir.
  5. Eğitimdeki eşitlenme kadınların mesleki başarılarını ve gelirlerini artırır.

Modern insan ilişkide aşka fazla anlam yükler. Ancak ilişkileri ayakta tutan şey genellikle maddi bağlar veya aşk değil, yalnız kalma korkusudur.

Emek piyasası tam bireysel hareketlilik (esneklik) isterken, aile bunun tam tersini (bağlılık) gerektirir. Piyasa mantığı nihai noktasında ailesiz ve çocuksuz bir toplum üretir. Kurumsal çözümler sunulmadığı için riskler çiftlerin omuzlarına yüklenir.

İlişkilerin son derece kırılganlaştığı bireyselleşme çağında çocuk; alınıp satılamayan, vazgeçilemeyen ve insanı yalnızlıktan kurtaran son birincil ilişki kaynağıdır. Bu yüzden doğum oranları düşse de çocuğa verilen duygusal değer tavan yapmaktadır.

Sorunların kaynağı bireysel hatalar değil, sistemin dayattığı yaşam biçimleridir. Psikoloji, toplumsal-tarihsel bağlamı görmeyip suçu kişisel geçmişlerde arayarak hata yapmaktadır.

Gelecekte:

  • Geleneksel Aileye Dönüş bireyselleşmeye karşı bir reaksiyon olarak gelişebilir. Ama bu akım muhtemelen sadece boşanma mahkemelerini doldurur.
  • Kadınların erkeklerle tam olarak aynı şartlarda emek piyasasına girmesi sağlanabilir. Ama bu model, insanları tamamen tek kişilik bekar hanelere ve yalnızlık sarmalına sürükler.
  • Sanayi toplumunun kurumsal yapıları esnetilebilir: Şirketlerin ve devletin eşlere birlikte iş bulması, Çalışma saatlerinin azaltılması. Şehirlerde küçük daireler yerine, ailelerin yardımlaşabileceği, kreş ve komşuluk imkanı sunan ortak yaşam alanları şeklinde tasarlanması, gibi.

Biyografileri Bireyselleşmesi

Bireyselleşme üçlü bir süreçten oluşur:

  • Kopuş: Birey geleneksel ve tarihsel bağlarından (sınıf, aile, din) kopar.
  • İstikrar Kaybı: Eski geleneksel güvenceler ve rehber bilgiler yitirilir.
  • Re-entegrasyon: Birey modern kurumlar kanalıyla topluma yeniden bağlanır.

Mesela; Eskiden bir köyde doğan kişinin mesleği, inancı ve kimliği babasından mirastı (geleneksel bağ). Bugün ise birey aile mesleğini yapmak zorunda değildir, bu bağ kopmuştur. Fakat artık kendi hayatını tek başına inşa etme yükümlülüğü altındadır. İstanbul’a gelir; bir plazada işe girer; herşeyini kendi başına yapabileceği kurumlar hazırdır (alışveriş, yemek, temizlik, hastane, ulaşım). Fakat aile veya sınıf artık koruyucu bir kalkan değildir. Kişi, kendi biyografisinin tek planlayıcısı ve piyasadaki aktörü olmuştur. Bireyselleşme özgürlük gibi görünse de piyasaya, paraya ve hukuka tam bağımlılık getirir. Herkes kendi tercihi sanarak aslında sistemin sunduğu standart kalıpları tüketir.

Modern dünyada farklı kurumların yarattığı tüm karmaşa ve çelişkileri çözme görevi bireye kalır. Biyografimiz artık tüm dünyanın sorunlarına açık hale gelmiştir. Bir birey olarak küresel ölçekteki tüm krizlerden haberdarızdır ve duruş sergilemeye zorlanırız. Bu aşırı bilgi ve sorumluluk yüküne karşı insanlar kendilerini korumak için duygusal olarak duyarsızlaşma veya durumları aşırı basitleştirme tepkisi verirler.

Emeğin Standartlaşması

Sanayi toplumunda , insan hayatının merkezindedir: hem geçinmenin hem de hayatta bir yer edinmenin temel yolu olmuştur. İnsanlar kendilerini çoğu zaman yaptıkları meslek üzerinden tanımlar. Çünkü meslek; kişinin gelirini, statüsünü, çevresini ve yaşam biçimini anlamamızı sağlar. İnsan mesleği sayesinde belirli sosyal çevrelere girer ve toplumsal hayata katılır. Ancak bu yapı çözülmeye başlamaktadır. Bu yüzden ücretli emeğin değişmesi bütün toplumun değişmesi anlamına gelir.

Sanayi toplumunda temel çalışma modeli ömür boyu, tam zamanlı ve belirli bir işyerinde çalışma anlayışıdır. Fakat otomasyon, bilgisayarlar ve elektronik iletişim sayesinde çalışma zamanı ve çalışma mekanı esnekleşmektedir. Böylece iş ile iş-olmayan arasındaki sınır da belirsizleşir.

Bu esneklik ilk bakışta özgürlük gibi görünür. Fakat bunun karşılığında gelir, sosyal güvence ve kariyer açısından yeni riskler ortaya çıkar. Yani özgürlük ile güvencesizlik aynı anda artabilir. Yani yeni sistem düşük ücretli, yarı zamanlı, geçici veya güvencesiz işlerin yaygınlaştığı bir sistemdir. (Bkz. Guy Standing – Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf – Özet )

Bu süreç işveren ile çalışan arasındaki güç dengesini de değiştirir. İş sözleşmeleri daha esnek hale geldikçe çalışanların korunması zorlaşabilir.  Bu noktada herkes için asgari bir gelirin güvence altına alınması, teknolojik ve ekonomik dönüşümün getirdiği özgürlüklerden toplumun daha geniş kesimlerinin yararlanmasını sağlayabilir.

Hakikat ve Aydınlanmanın Ötesinde Bilim?

Eskiden insanlar tehlikeleri daha çok doğa veya tanrılar gibi dışsal güçlere bağlıyordu. Günümüzde ise önemli bir kısmını insanın kendi faaliyetleri yaratıyor. Bilim burada üç rolde olabilir: riskin nedeni, riski tanımlayan veya riskin çözümü. Örneğin yeni bir kimyasal madde çevreyi kirletebilir; bunu ortaya çıkaran yine bilim olabilir ve çözüm için başka bilimsel yöntemler geliştirilebilir.

Aydınlanmanın başlarında bilim ve ilerlemeye güçlü bir güven vardı. Zamanla bilim artık bazı sorunların kaynağı olan bir kurum olarak da görülür. Bunun sonucunda bilim toplum için tek ve kesin hakikat kaynağı olma özelliğini kaybeder. Bilim geliştikçe kesin doğruların yerine farklı görüşler, kararlar ve toplumsal uzlaşmalar daha fazla önem kazanır. Bu süreçte bilim insanları arasında da görüş ayrılıkları ortaya çıkar.

Bilimi aslında tahtından indiren şey başarısızlığı değil, başarısıdır. Bilim geliştikçe daha fazla bilgi üretmiş, fakat aynı zamanda kendi bilgilerinin kesin ve değişmez olmadığını da göstermiştir.

Popper ve Kuhn gibi düşünürlerin çalışmaları bu dönüşüm açısından önemlidir. Özellikle yanlışlanabilirlik düşüncesi, bilimsel bir iddianın yanlış olduğunun gösterilebilmesini gerekli görür. Ancak bu ilke bilimsel bilginin kendisine uygulandığında, bilimsel sonuçların da mutlak ve değişmez gerçekler olmadığı ortaya çıkar. Feyerabend’in yaklaşımı da bilimsel yöntemlerin tek ve değişmez bir biçimde işlemediğini vurgular. (Bkz. Paul Feyerabend – Yönteme Karşı – Özet)

Sonuçta bilim hakikatin sahibi olmaktan çok geçici, tartışılabilir ve değiştirilebilir hipotezler haline gelir. Bunun bir sonucu bilgi tekelinin kırılmasıdır. Böylece sıradan insanlar da bilimsel iddiaları karşılaştırmaya ve sorgulamaya başlar.

Öte yandan bilim tamamen tarafsız değildir. Bir araştırmacı hangi soruyu soracağını, hangi değişkenleri ölçeceğini ve hangi riskleri hesaba katacağını seçmek zorundadır. (Burada belirtmese de bir de o araştırmaları kimlerin fonlayacağı ve onların çıkarları konusu vardır).

Siyasetin Sınırsızlaşması

Sanayi toplumunda birey yurttaş olarak siyasete katılır, oy kullanır ve demokratik haklarını kullanır; ekonomik alanda ise üretici, iş insanı veya tüketici olarak kendi çıkarlarını takip ederdi. Bu yüzden siyasi kararlar demokratik yollarla alınırken; ekonomik ve teknolojik gelişmeler büyük ölçüde siyaset dışı kabul edilirdi.

Teknolojik kararlar konusunda gelişmenin zaten gerekli ve kaçınılmaz olduğu varsayılıyordu. Risk toplumu ortaya çıktıkça teknolojik gelişmelerin sonuçları daha belirsiz hale geldi. Siyasi kurumlar yaşanan bu toplumsal değişim üzerinde yeterince kontrol sahibi olmadığından alt-siyaset kavramı ortaya çıkar. Alt-siyaset, toplumun geleceğini etkileyen önemli kararların siyasetten öte bilim, teknoloji ve ekonomi alanlarında alınmasıdır. Böylece Siyasi olan siyasi-olmayan hale gelirken, siyasi-olmayan olan siyasallaşır.

Bu durumda siyasetçiler, kendilerinin planlamadığı veya kontrol etmediği gelişmeleri daha sonra halka açıklamak ve meşrulaştırmak zorunda kalırlar. Bu yüzden zararlar çoğu zaman görülmeyen yan etkiler olarak değerlendirilir. Siyasetin eski merkezi konumu çözülmektedir.

Risk toplumunda önemli karakterlerinden biri toplumu değiştiren kararların sahibinin olmaması veya bu kararların hiçbir kurumun tam olarak kontrolünde olmamasıdır. Hannah Arendt’in ifadesiyle bu durum hiç kimsenin egemenliği şeklinde düşünülebilir.

Yargı önemli bir alt-siyaset alanıdır. Bilimsel bilgilerin ve hukuki yorumların çoğalması, hâkimlerin karşı karşıya olduğu seçenekleri artırır.

Medya da sorunların önem sırasını belirlemede güçlü hale gelir. Bir konu medyada görünür olduğunda siyasi gündeme girebilir. Örneğin ormanların yok olması veya kimyasal maddelerin kanser riski taşıdığının ortaya çıkması, hükümeti yeni politikalar geliştirmeye zorlayabilir.

Sonuç olarak siyaset ortadan kalkmaz; tam tersine toplumun daha fazla alanına yayılır.

Tıbbın alt-siyaseti

Tıbbi gelişmeler bebek ölümlerini azaltmış, insan ömrünü uzatmıştır. Ancak bunun etkisiyle nüfus artışı, açlık, yoksulluk ve küresel eşitsizlik gibi yeni sorunlar da ortaya çıkmıştır.

Bu süreçte teşhis ve tedavi birbirinden ayrılmaya başlamıştır. Teknolojiyle daha fazla hastalık tespit edilebilirken, bunların hepsi tedavi edilememektedir. Böylece tıp, daha önce bilinmeyen kronik hastalıkları görünür hale getirir. Bu durum hastanın rolünü de değiştirir. Eskiden hasta büyük ölçüde doktora teslim olurken, modern tıpta hastadan kendi hastalığını anlaması ve yönetmeye katılması beklenir.

Bu noktada tıp, sadece mevcut hastalıkları tedavi eden bir alan olmaktan çıkarak toplumun gerçekliğini de şekillendiren bir güç haline gelir. Neyin hastalık, sağlıklı, normal veya anormal olduğunun tanımlanması giderek daha fazla tıbbi ölçütlere bağlanır.

Alt-siyaset konusunda anlaşılması gereken kavram şudur: Bazen küçük bir uzman grubunun mesleki faaliyetleri, toplumun geleceğini parlamentodan daha fazla değiştirebilir. Bbu noktada risk toplumunun temel sorunu teknolojinin varlığı değil, teknolojik ilerlemenin toplumu dönüştürürken demokratik karar ve denetim mekanizmalarının gerisinde kalmasıdır. İlerleme kendi kendini sürdüren bir süreç haline geldiğinde toplum sonuçlarla ancak değişim gerçekleştikten sonra yüzleşir.

Teknoloji ve İşletme politikaları

Devlet teknolojinin nasıl geliştirileceğine doğrudan karar vermez; daha çok ortaya çıkan sorunları sonradan düzenlemeye ve etkilerini azaltmaya çalışır. Buradaki temel sorun, karar verme ile sonuçların sorumluluğunun birbirinden ayrılmasıdır.

Siyaset çoğu zaman bugünün sorunlarına dün alınmış yatırım kararları ve önceki günün teknolojik gelişmeleri üzerinden müdahale eder.

Bu süreçte toplumda teknolojik ve ekonomik değişim çoğu zaman sorgulanmadan ilerleme olarak kabul edilir. Bu ilerleme inancı bir tür modern seküler dindir. İnsanlar teknolojinin nereye götüreceğini tam olarak bilmeden onun iyi sonuçlar vereceğine inanırlar.

Bu paradigmada şirketlerin geleceği de eskisi kadar öngörülebilir değildir. Bu nedenle şirketler daha esnek ve hızlı uyum sağlayabilen yapılara yönelmektedir. Bilgi teknolojileri sayesinde geleneksel işletme sınırları ve sektörler arasındaki sınırlar bulanıklaşır. Üretim, hizmet ve tüketim birbirine daha fazla karışır. Örneğin bankamatik sayesinde müşterinin daha önce banka çalışanının yaptığı bir işi kendisinin yapması mümkün olur. Böylece müşterinin emeği de üretim/hizmet sürecinin bir parçasına dönüşür (gölge emek).

Gelecekte önemli bir güç mücadelesi bilginin kimde olduğu ve kimin hangi bilgiye erişebildiği üzerinden yaşanacaktır. Bilgi akışını kontrol eden kişi veya kurum önemli bir karar gücüne sahip olur.

Sanayi toplumunda bazı alanların tekelleri vardı ve bunlar çözülmeye başlıyor:

  • Bilimin bilgi üzerindeki tekeli,
  • Erkeklerin meslekler üzerindeki tekeli,
  • Evliliğin cinsellik üzerindeki tekeli,
  • Siyasetin toplumsal kararlar üzerindeki tekeli.

Bu tekellerin çözülmesi hem belirsizlik hem de özgürlük yaratır. Özgürlük için bağımsız mahkemeler ve bağımsız medyayı çok önemlidir. Bunlar alt-siyasetin güçlerini denetleyebilir. Özetle risk toplumunda demokrasi, “her şeyi devlet belirlesin” anlayışından çok, birçok farklı aktörün birbirini denetlediği ve kararların sorgulanabildiği bir sistem haline gelmelidir.

Risk Toplumunda Yaşamak

Modern toplum bilim, devlet, ekonomi ve teknoloji sayesinde her şeyi kontrol etmeye çalışırken, aslında bilmediğimizi bile bilmediğimiz yeni riskler üretti, üretiyor (Mesela kloroflorokarbon: Soğutucular yapılırken kimse bunların atmosferde ozon tabakasına zarar vereceğini düşünmüyordu). Benzer şekilde iklim değişikliği, terör saldırıları ve küresel ekonomik krizler de önceden tam olarak hesaplanamayan risklerdir.

Risk, felaket değildir. Risk, felaket ihtimalinin öngörülmesidir. Örneğin deprem henüz gerçekleşmemişse ama ihtimali varsa risk vardır. Risk, insanlar tarafından fark edildiği anda toplumsal önem kazanır. Medya ve bilim bu risklerin görünür hale gelmesinde çok önemlidir.

Bu risklerii anlarken bilinmeyen bilinmezler kavramı önemlidir. Bazı şeyleri bilmediğimizi biliyoruz; fakat bazı risklerin varlığından bile haberdar değiliz. Mesela 2009 küresel mali krizinin ortaya çıkmasında bu bilmeme durumunun göz ardı edilmesi de etkiliydi. (Bkz. Nassim Taleb – Siyah Kuğu – Black Swan – Özet)

Bu durum siyaseti de değiştirir. En kötü ihtimal gerçekleştiğinde siyasetçinin “neden önlem almadın?” sorusuyla karşılaşması, bazen gereğinden fazla güvenlik önlemi almasına neden olabilir. Çünkü önlem almamanın siyasi maliyeti, aşırı tepki vermenin maliyetinden daha yüksek olabilir.

Sonuç olarak risk toplumunda bilimsel bilginin yanında şüphe, korku ve bilinmeyen ihtimali de karar süreçlerine girer. Böylece rasyonel önlem alma ile korku/histeri arasındaki sınır bulanıklaşabilir.

Günümüz dünyasında küresel risk

Küresel riskler toplumu ve siyaseti dönüştüren olaylara dönüşebilir. Mesela Katrina Kasırgası New Orleans’ı yıktığında medya sayesinde ABD’deki yoksulluk ve eşitsizliğin özellikle ırksal boyutu bütün dünyada görünür hale geldi. Yani riskler bazen aydınlatıcı bir işlev görür. Mevcut düzenin sorunlarını ortaya çıkarır ve yeni kurumların kurulması için fırsat yaratır.

Küresel risklerin diğer önemli bir özelliği de insanları zorunlu olarak iletişime sokmasıdır. Bu yüzden birbirleriyle anlaşamayan devletlerin bile ortak çözüm araması gerekir. Bu bağlamda Beck’e göre artık hiçbir ulus bütün sorunlarını tamamen tek başına çözemez. Bu yönüyle küresel riskler yeni bir siyaset ve yeni bir uluslararası düzen kurma fırsatı yaratabilir.

Sosyal bilimlerin toplumu hala ulus-devlet sınırları içinde düşünmesi, küresel risk toplumunu anlamayı zorlaştırıyor. Bu yüzden sadece “Türkiye’de ne oluyor?”, “Almanya nasıl etkileniyor?” gibi ulusal çerçeveden bakmak yeterli değil; ülkelerin birbirine nasıl bağlandığını da görmek gerekiyor.

Beck bunu sokak lambasının altında cüzdan arayan sarhoş örneğiyle anlatır: Adam cüzdanını sokak lambasının altında kaybetmemiştir ama ışık orada olduğu için sadece orada aramaktadır. Ulus-devlet de küresel sorunları kendi sınırları ve kurumları içinde çözmeye çalışır. Oysa riskin kaynağı ve etkileri çoğu zaman ulusal sınırların dışındadır. Yani devlet, sorunu gerçekten olduğu yerde değil, kontrol edebildiği yerde aramaktadır.

Burada önemli bir ironi vardır: İnsanların güvensizlik ve belirsizlik yaşaması devleti zayıflatırken, aynı zamanda devlete daha fazla yetki verilmesini de sağlayabilir. Örneğin büyük bir terör tehdidi veya ekonomik kriz sırasında insanlar güvenlik uğruna daha fazla devlet denetimini kabul edebilir.