Daron Acemoglu ile J. Robinson tarafından kaleme alınan Ulusların Düşüşü (Why Nations Fail) 2012’de yayımlandı. Eser sömürgecilik mirasının uzun vadeli iktisadi sonuçlarını inceleyen akademik çalışmaların geniş bir okur kitlesine yönelik sentezidir.
Bazı ülkeler neden zengin, bazıları neden yoksul sorusunun cevabını coğrafyada, kültürde ya da yöneticilerin cehaletinde arayan yerleşik açıklamaların aksine, Ulusların Düşüşü meselenin özünde siyasi ve ekonomik kurumların olduğunu savunur: refah da yoksulluk da tesadüf değil, insan eliyle kurulmuş kurumların ürünüdür.
Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.
İçindekiler
Nogales Kenti
Nogales kenti bir çitle ikiye ayrılır.
- Kuzey Nogales Arizona ABD: hane başına ortalama gelir yıllık 30 bin dolardır; gençlerin çoğu okula gider, yetişkinlerin çoğu lise mezunudur, nüfus nispeten sağlıklıdır, devlet elektrik, telefon, kanalizasyon, yol, sağlık hizmeti ile yasa ve düzeni sağlar.
- Güney Nogales, Sonora Meksika: hane başına gelir 10 bin dolar düzeyindedir; yetişkinlerin çoğunun lise diploması yoktur, bebek ölümleri yüksektir, suç oranı yüksektir.
Sınırın iki yanındaki insanların ataları aynıdır, aynı yemekleri yer, aynı müziği dinler ve aynı kültüre sahiptirler. Açıklama basittir: Nogales Arizona, Birleşik Devletler’dedir ve oranın ekonomik ve siyasal kurumlardan yararlanırlar. Farklı kurumlar, iki tarafın sakinleri ve girişimcileri için tamamen farklı teşvikler yaratır; sınırın iki tarafındaki ekonomik refah farklılıklarının temel nedeni budur.
Peki Birleşik Devletler’in kurumları ekonomik başarıya Latin Amerika’nınkinden neden çok daha elverişlidir? Çünkü erken sömürgecilik döneminde farklı toplumların oluşma biçimleri farklıdır.
İspanyolların sömürgecilik stratejisinde yerlilerin altınlarına el koymanın ardından halk sürekli vergi vermeye ve çalışmaya zorlanıyordu. Bu yerli halkın yaşam standartlarını geçimlik düzeye indirmeye ve arta kalan tüm kazancı İspanyollar için sömürmeye tasarlanmıştı. Bu kurumlar İspanya Krallığı’na ve fatihlere büyük servetler kazandırdı; ancak Latin Amerika’yı dünyanın en eşitsiz kıtası haline getirdi ve ekonomik potansiyelinin çoğunu tüketti.
İngiliz yerleşimciler Kuzey Amerika‘daki kolonicilik modelinde ise Kızılderililerinin altını yoktu ve çalışmaya ya da yiyecek getirmeye zorlanamıyorlardı. Bu nedenle kolonide çalışmayan yiyemez kuralı kondu ancak zorla çalıştırılamayınca insanlar her erkek yerleşimciye toprak verildi. Tüm yetişkin erkeklere yasalar ve yönetim için söz hakkı tanıdı. Bu, Birleşik Devletler’de demokrasinin başlangıcıydı. Halkı hiyerarşik bir yapıda yaşamaya zorlamak imkansızdı. Teşvik edilmeleri gerekiyordu ve çok geçmeden daha fazla ekonomik özgürlük ile siyasal hak talep ettiler.
Sanayi Devrimi İngiltere’de başladı sonrasında Birleşik Devletler’e yayıldı. Bu sürecin lokomotifi, yeni fikirlerini uygulamaya can atan girişimcilerdi. Birleşik Devletler’dek 1820-45 arasında patent sahiplerinin yalnızca 5’te 1’inin ebeveynleri varlılıydı; %40’ı yalnızca temel düzeyde eğitim görmüştü. Thomas Edison yedi kardeşin en küçüğüydü, çok az örgün eğitim almıştı. Yani yenilik yaratma imkanı bir zümrenin tekelinde değildi.
Sömürge toplumunun örgütlenme biçiminin kalıcı sonuçları, Birleşik Devletler ile Meksika arasındaki modern farklılıkları ve dolayısıyla Nogales’in iki yanı arasındaki farklılıkları biçimlendirir. Dünyanın en zengin iki adamı Bill Gates ve Carlos Slim‘in başarı öyküleri arasındaki fark bu durumu özetler: Gates Microsoft’u yenilik ve icat yoluyla kurdu; Slim ise servetini, siyasal bağlantılar ve tekel ayrıcalıkları sayesinde elde ettiği telekomünikasyon tekeliyle kazandı. İki ülkenin kurumları, biri yeniliği ve üretken girişimi ödüllendirirken diğeri siyasal bağlantıları ve tekelleri ödüllendirir.
Dünyadaki eşitsizliği açıklamada sosyal bilimcilerin öne sürdüğü çoğu hipotez işe yaramıyor. Açarsak:
- Eşitsizliği iklimle, hastalıklarla ya da coğrafya hipotezinin herhangi bir versiyonuyla açıklanamaz.
- Kültür hipotezinin anti-tezi Kore’dir. Kore yarımadası dil, etnik köken ve kültür bakımından homojendi. Sınırlardan sonra Kuzey’de farklı kurumlar, farklı teşvikler ve farklı bir rejim oluştu. Bugün iki Kore’yi ayıran kültürel farklılık, zenginliğin nedeni değil, sonucudur.
- Cehalet hipotezi, dünya eşitsizliğinin nedenini insanların ya da yöneticilerin fakir ülkeleri nasıl zengin hale getireceklerini bilmemesine bağlar. Halbuki çoğu liderler yanlış politikaların kötü sonuçlarını bilmektedir; fakat bu politikalar siyasal olarak karlıdır ondan devam ederler.
Kapsayıcı ve Sömürücü Kurumlar
Kapsayıcı ekonomik kurumlar, yalnızca elit için değil toplumun geniş bir kesiti için güvence altına alınmış mülkiyet hakları ve ekonomik fırsatlar sağlayan kurumlardır. Sömürücü kurumlar ise, toplumun belli bir kesiminin çıkarları için başka bir kesiminin gelir ve zenginliğini sömürdükleri kurumlardır. Mesela İspanyol sömürgeciliğinde veya Kuzey Kore’de kurumsal sömürücüdür.
Kapsayıcı ekonomik kurumlar: insanlara yeteneklerine en uygun işi seçme özgürlüğü, eğitim alma, yaratıcılıklarını kullanma ve yeni teknolojiler geliştirme olanağı verir. Modern dünyada insanların kanıksadığı uçaklar, otomobiller, ilaçlar ve sağlık hizmetler vs girişimciler sayesinde kaydedildi. Bu yenilik süreci, özel mülkiyeti teşvik eden, sözleşmeleri uygulamaya koyan, eşit şartlar sağlayan ve yeni iş sahalarının kurulmasına olanak tanıyan ekonomik kurumlar sayesinde mümkün oldu.
Farklı kurumlar, zenginliğin nasıl dağıtılacağı ve gücün kimin elinde olacağı konusunda farklı sonuçlar doğurur. Şu nettir ki ülkeler sömürücü siyasal kurumların desteklediği sömürücü ekonomik kurumlara sahip olduklarında uzun vadede başarısız olurlar. Sanayi Devrimi, bu çatışmanın en açık örneklerini sunar.
Özetle; Ekonomik büyüme, ancak ekonomik ayrıcalıklarını yitireceklerini sezen elitler ve siyasal güçlerinin azalacağından endişe eden siyasi liderler tarafından engellenmezse yol alabilir.
Sömürücü kurumlar da büyüme getirebilir. Bu iki yolla gerçekleşebilir.
- Ekonomik kurumlar sömürücü olsa bile, elitler kaynakları doğrudan kendilerinin kontrol ettiği yüksek verimlilikteki faaliyetlere tahsis ettiğinde büyüme mümkündür. (Karayipler)
- Sömürücü siyasal kurumlara sahip toplumlar, elitin konumu yeterince güvence altındaysa ve siyasal güçlerini tehdit etmeyeceğinden eminlerse, kapsayıcı ekonomik kurumlara doğru bazı hamlelere izin verebilirler. (Güney Kore)
Sovyetler Birliği ise sömürücü ekonomik kurumlara dayalı büyümenin çöküşünü gösterir. Çünkü yaratıcılık için teşvik yoktu; teknolojik yenilik engellendi, büyüme sıfırlandı ve ekonomi 1980’lerde çökmeye başladı. Günümüzde Çin Komünist Parti, hangi sektörün ve hangi şirketin sermaye alıp genişleyeceği konusunda merkezi bir rol üstlenmektedir. Çin hızla büyüdü, fakat bu hala sömürücü ekonomik kurumlara dayalı, devletin kontrolü altında, kapsayıcı siyasal kurumlara geçişe dair çok az emare taşıyan bir büyümedir.
Sömürücü kurumlara dayalı büyüme, doğası gereği sınırlı ve kırılgandır. Bu büyüme, yaratıcı yıkıma ve geniş tabanlı teknolojik yeniliklere değil, mevcut teknolojilerin sömürülmesine dayanır. Mutlak güce sahip devletin kontrolünü ele geçirmek için her zaman örtülü bir mücadele vardır; bu mücadeleler zaman zaman iç savaşa dönüşerek rejimleri yıkar ve siyasal merkeziyetin yokluğuna yol açar.
Kritik dönemeçler
1346’da Kara Ölüm’ün Avrupa’ya ulaşması, kıtanın her yerinde nüfusun yaklaşık yarısını yok eden büyük bir felaketti. Batı Avrupa’da feodal düzen, emek kıtlığının yarattığı baskıyla sarsıldı; köylüler angarya ve yükümlülüklerin azaltılmasını talep etti, ücretler yükseldi. Böylece Batı’da feodalite yerine kapsayıcı bir emek piyasası gelişmeye başladı. Ancak Doğu Avrupa’da ise bu şok, tamamen zıt bir sonuç doğurdu. Lordlar daha örgütlü, şehirler daha zayıf ve köylüler daha az örgütlü olduğu için, emek kıtlığı köylüleri özgürleştirmek yerine onları daha sıkı bir denetime soktu. Bu ayrışma, başlangıçta küçük görünen farklılıkların, Kara Ölüm gibi bir kritik dönemeçte nasıl devasa ve kalıcı sonuçlar doğurabileceğinin klasik bir örneğidir.
Kritik dönemeçlerin sonuçları tarihsel olarak önceden belirlenmiş değildir; tamamen olumsaldır (zorunluluktan doğmaz). Sanayi Devrimi’nin dünyaya yayılma biçimi, her bölgedeki mevcut kurumsal yapılar tarafından belirlendi.
- Avustralya, Kanada ve Birleşik Devletler gibi Avrupalı yerleşimci koloniler, İngiltere’ye benzer kapsayıcı kurumlar geliştirdikleri için Sanayi Devrimi’ne hızla ayak uydurdular.
- Buna karşılık Latin Amerika‘da İspanyol sömürgeciliğinin kurduğu sömürücü kurumlar kalıcı oldu ve bölgenin büyük kısmını yoksulluğa mahkum etti.
- Afrika’da ise uzun mesafeli ticaret ve özellikle köle ticareti, mevcut mutlakıyetçi ve sömürücü kurumları daha da yoğunlaştırdı, savaşları körükledi ve devletlerin çökmesine yol açtı.
- Asya‘da ise Çin’in Ming imparatorlarının uzun mesafeli ticarete sırt çevirmesi, Hindistan’daki katı kast sistemi ve Babür mutlakıyetçiliği kapsayıcı kurumların gelişimini engelledi.
- Ortadoğu‘da ise Osmanlı İmparatorluğu’nun mutlakıyetçi yapısı, toprakta özel mülkiyetin olmayışı mülkiyet haklarını güvencesiz bırakarak ve ticareti loncalar ve tekellerle boğarak ekonomik durgunluğa neden oldu.
Bu örüntüler, dünya eşitsizliğini açıklamakta coğrafya, kültür veya cehalet kuramlarından çok siyasal ve ekonomik kurumların kritik dönemeçlerdeki etkilerinin belirleyici olduğunu gösterir.
Sömürücü kurumlar, sömürülecek zenginliği üretmek zorunda oldukları için belirli bir ekonomik büyüme yaratabilirler. Sovyetlerde Stalin döneminde, Devlet Planlama Komitesi (Gosplan) aracılığıyla yürütülen Beş Yıllık Planlar, tarımın zorla kolektifleştirilmesi ve tarımsal ürünlere el konulması pahasına ağır sanayiye kaynak aktararak hızlı bir büyüme sağladı. Fakat bu büyüme, yaratıcılığa ve teknolojik yeniliklere dayanmadığı için sürdürülemezdi ve en nihayetinde çökmeye mahkumdu. Yeni fikirler, kaynakları mevcut üretimden uzaklaştırarak mevcut hedefleri tehlikeye atıyordu. Hedefler önceki üretim seviyesine göre belirlendiğinden, üretimi artırmamak ve düşük başarı göstermek en karlı stratejiydi. (Bu arada sadece uluslar değil şirketler için de bu yaklaşım ele alınabilir).
Sömürücü kurumlardan vazgeçmek siyasal gücü tehlikeye atardı. Gorbaçov 1987’den sonra bu kurumlardan uzaklaşmaya başlayınca Komünist Parti ve Sovyetler Birliği çöktü. Sovyet deneyimi, sömürücü büyümenin yalnızca teknolojik durgunluk nedeniyle değil, devleti ve sömürüyü kontrol etmek isteyen rakip gruplar arasındaki iç çatışmalar nedeniyle de sınırlı olduğunu gösterir.
Venedik
Venedik, Ortaçağ’da kapsayıcı ekonomik ve siyasal kurumların desteğiyle dünyanın en zengin yerlerinden biri oldu. Ekonomik büyümenin temel araçlarından biri, anonim şirketin ilkel biçimi olan ve tek bir ticaret seferi için kurulan commenda ortaklığıydı. Bu sayede yeni aileler zenginleşip topluma yükselebildi. Ekonomik kapsayıcılık siyasal açılımı hızlandırdı: Dükalık Konseyi kuruldu, bağımsız mahkemeler, temyiz, sözleşme ve iflas hukuku gelişti. Modern bankacılığın başlangıcı bu döneme rastlar.
Kapsayıcı kurumların yarattığı yaratıcı yıkım, yeni girişimcilerin eski elitin karına ve siyasal gücüne meydan okumasına yol açtı. Mevcut elit, 1286’dan itibaren Büyük Meclis’e girişi sınırlamaya çalıştı. Ardından ekonomik kapanma geldi: commenda yasaklandı, devlet ticareti ulusallaştırdı ve uzun mesafeli ticaret soyluların tekelinde toplandı. Venedik gerilemeye başladı. 1650-1800 arasında Avrupa büyürken o küçüldü. Bugün Venedik yalnızca turizmle yaşayan bir müzedir. Venedik, kapsayıcı kurumlara giden yönün tersine çevrilebileceğini gösterir.
Dönüm Noktası
William Lee’nin 1589’da icat ettiği örgü makinesi, yaratıcı yıkım korkusunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Lee patent istediğinde kraliçe, icadın kullarını işsiz bırakacağını söyleyerek reddetti. Bu olay, Neolitik Devrim ile Sanayi Devrimi arasında yaşam standartlarında sürdürülebilir bir artışın olmayışının ardındaki esas nedeni ortaya koyar: Yaratıcı yıkım korkusu. Teknolojik yenilikler toplumları müreffeh hale getirir ama belirli insanların ekonomik ayrıcalıklarını ve siyasal güçlerini yok eder. Elitler, siyasal güçleri tehlikeye girdiğinde yeniliğin önünde en zorlu engeli oluşturur; kaybedecek daha fazla şeyleri olduğu için genellikle yeniliklere direnirler.
İngiliz tarihi, monarşi ile tebaası arasındaki çatışmalarla doludur. 1215’te baronlar Kral’a Magna Carta’yı imzalattılar. 1265’te seçimle gelen ilk parlamento monarşinin gücünü daha da sınırlandırdı. 1381’deki Köylü İsyanı, siyasal iktidarın yeniden bölüşümünün artık yalnızca kral ile lordlar arasında değil, elit ile halk arasında da gerçekleştiğini gösterdi. 1689’daki Haklar Bildirgesi, hükümdarın yasaları iptal edemeyeceğini, parlamento izni olmadan vergi koyamayacağını ve daimi bir ordu kuramayacağını belirledi. Bu tarihten itibaren parlamento devlet siyaseti üzerinde sıkı bir kontrole sahipti. Bu Görkemli Devrim sonrası devletin kapasitesi her yönde arttı.
Sanayi Devrimi, İngiliz ekonomisinin her alanında kendini gösterdi; en önemli yenilik sahası tekstil üretiminin ve fabrikaların geliştirilmesiydi.
Mülkiyet haklarının güvenliği, taşımacılık devriminde merkezi rol oynadı. Kanallara ve paralı yollara yapılan yatırımlar 1688 sonrası muazzam arttı. 1760’a gelindiğinde yeni ve daha etkin mülkiyet hakları, gelişmiş altyapı, değiştirilmiş mali rejim, finansman olanakları ve tüccarların korunması patentli icatlarda sıçrama yarattı. Bu yenilikleri getiren insanlar genellikle sektör dışından geliyordu.
Yaratıcı yıkım yalnızca geliri değil siyasal gücü de yeniden dağıttı. Yeni fabrika sahipleri ve orta sınıf güçlendir
Sanayi Devrimi, benzersiz kapsayıcı ekonomik kurumlar nedeniyle İngiltere’de başladı. Bu sürecin İngiltere’de başlamasının nedeni, Görkemli Devrim’in anayasal idareye ve çoğulculuğa dayalı yeni bir rejim kurmasıydı. İngiltere’de farklı çıkarların (eşraf, ticari çiftçiler, imalatçılar, Atlantik tacirleri) ortaya çıkıp güçlenmesi geniş tabanlı bir koalisyon yarattı.
Engeller
1445’te Gutenberg‘in matbaa makinesi kitapları ucuzlattı ve yaygınlaştırdı. Batı Avrupa’da matbaa hızla yayıldı. Fakat 1727’ye kadar Osmanlı topraklarında matbaaya izin verilmedi. 1800’de İngiltere’de yetişkin erkeklerin %60’ı okuryazarken Osmanlı’da bu oran %3’tü. Matbaaya gösterilen düşmanca tutumun nedeni yaratıcı yıkım korkusuydu. Osmanlı sultanları ve din kurumları mevcut düzeni tehdit eden yenilikleri engelledi.
Sanayi Devrimi, neredeyse her ülkeyi etkileyen bir kritik dönemeç yarattı. İngiltere gibi ülkeler ticareti ve girişimciliği teşvik ederken, Osmanlı, Çin ve diğer mutlakıyetçi rejimler sanayileşmeyi engelledi ya da teşvik etmedi. Buna ek olarak Afganistan, Haiti, Somali ve Güney Sudan gibi yerlerde siyasal merkeziyetin yokluğu, düzen sağlayacak ve mülkiyet haklarını koruyacak bir devletin bulunmaması nedeniyle kapsayıcı kurumlar gelişememiştir.
İspanya’da mülkiyet hakları güvence altında değildi ve ekonomik gerileme, yatırım için teşvik bırakmıyordu. Avusturya-Macaristan‘da ise yöneticiler sanayileşmeyi ve demiryolu gibi altyapı yatırımlarını aktif biçimde engelliyordu.
Rusya’da da benzer bir tablo vardı. Serfliğe dayalı sömürücü ekonomik kurumlar sanayileşmeyi engellemek için bilinçli adımlar atılmasına neden olmuştu.
Sonuç olarak, 19. yy Sanayi Devrimi’nin yarattığı kritik dönemeç, dünyayı zengin ve yoksul ülkeler olarak ikiye bölmüştür. Mutlakıyetçi rejimler ve siyasal merkeziyetten yoksun toplumlar, yeni teknolojilere yatırım yapmak için gerekli teşvikleri üretemedikleri için sanayileşme sürecinin dışında kalmışlardır.
Avrupalıların köle talebi, Afrika toplumlarının kurumsal gelişimini tahrip etmiştir. Köle ticareti, bir yandan köle yakalamaya odaklanan daha mutlakıyetçi devletlerin ortaya çıkmasına yol açmış, diğer yandan savaş ve baskınlarla düzen ve meşru otoriteyi yok etmiştir. Zamanla Batıda kölelik yasaklansa da çoğu Afrika devleti kölelik üzerine kuruluydu ve bu gerçek değişmedi. Köleliğin yerini palmiye yağı, yerfıstığı, fildişi, kauçuk gibi mallar aldı. Köleleri sanayi devrimi ile gelen yeni ticaret kalemlerinin üretiminde zorla çalıştırılıyordu.
Bugün var olan dünya eşitsizliğinin nedeni, bazı ülkelerin 19. ve 20. yy boyunca Sanayi Devrimi’nden ve getirdiği teknolojilerden faydalanabilmesi, diğerlerinin ise buna imkan bulamamasıdır. Dahası, bazı durumlarda bu ülkelerin yoksulluğuna zemin hazırlayan sömürücü kurumlar, tam da Avrupa’nın büyümesini teşvik eden sömürgeci süreç sayesinde desteklenmiş ve güçlenmiştir.
Refaha Giden Yollar
18. yy İngiltere hükümlüleri Avusturalya’daki ceza kolonilerine gönderiyordu. Avustralya’da sömürülecek yoğun bir yerli nüfusu, altın ya da gümüş gibi değerli madenler olmadığı için, liderler hükümlülere görev verip, artan zamanda kendileri için çalışıp ürettiklerini satma izni verdiler. Hükümlüler girişimci olabildiler, cezalarını dolduranlar toprak aldılar. Elit kesim, sömürülecek yerli işgücü olmadığı için kapsayıcı ekonomik kurumlar oluşturmayı kendi çıkarına uygun buldu.
Kapsayıcı kurumlara giden başka bir yol Fransız Devrimi’ydi. Batı Avrupa’nın büyük bölümü Fransız Devrimi’nin itici gücüyle kapsayıcı kurumlara ulaştı. Bu reformların ekonomik sonucu, Sanayi Devrimi’nin bu bölgelere yayılması ve ekonomik büyümenin başlamasıydı. Fransa 1789’dan önceki 300 yıl boyunca mutlakıyetçi bir monarşiyle yönetiliyordu. Toplum üç zümreye ayrılmıştı: ruhban sınıfı, aristokratlar ve geri kalan herkes. Kurucu Meclis 1789’da feodal sistemi kaldırdı. En radikal madde, tüm yurttaşların doğumdan gelen farklılıklara bakılmaksızın tüm mevki ve rütbelere hak sahibi olduğunu ve hiçbir meslekte ayrımcılık yapılmayacağını hükme bağlayan 11. maddeydi. Sanayileşme, Fransa’nın hakimiyetindeki hemen her yerde hızlı ilerlerken; Avusturya-Macaristan, Rusya, Polonya ve İspanya gibi Fransızların fethetmediği ya da sınırlı hakimiyet kurduğu yerler büyük ölçüde durgundu.
Çin ve Japonya 19. yy ortalarında benzer biçimde zayıf ve yoksuldu, ancak siyasal yapıları farklıydı. Çin, mutlak güce sahip bir imparator tarafından yönetilen merkezi bir bürokratik imparatorluktu. Japonya’da ise şogunluk imparatoru devre dışı bırakmıştı ve iktidarı mutlak değildi; beylikler bağımsızlıklarını sürdürüyordu. Japonya’da reformlar ancak şogunun devrilmesiyle uygulanabildi. Çin’de imparatoru devirmek çok daha zordu ve ancak 1911’de gerçekleşti. Japonya hızlı dönüşümle büyüme rotasına girerken Çin’de kurumsal değişim güçleri zayıf kaldı.
Bugün gözlemlenen dünya eşitsizliğinin kaynağı bu ayrışmadadır: günümüzün zengin ülkeleri 19. yy sanayileşmeyi ve teknolojik değişimi benimseyenlerdir; fakir olanlar ise benimsemeyenlerdir.
Verimli döngü
Kapsayıcı (katılımcı) siyasal ve ekonomik kurumlar bir kez kurulduktan sonra kendi varlıklarını koruyan ve zamanla daha da genişleyen pozitif bir süreç başlatır. Bu süreç şu şekilde işler:
- Siyasal güç tek bir kişinin veya grubun elinde toplanmaz; iktidar paylaşılır.
- İktidardakiler bilerek yasaları çiğnerse veya denetim mekanizmalarını yok ederse, yarın başka bir grubun da kendilerine aynısını yapacağını bildiklerinden kurallara uymak zorunda kalırlar.
- Yasalar seçkinler dahil herkese eşit uygulanır.
- Basın, iktidarın veya sermayenin suistimallerini halka duyurur ve toplumun örgütlenmesini sağlar.
18.yy ve sonrasında İngiltere ve ABD’de bu tarz örnekleri çok görürürüz. Karşıt örnek olarak kitapta Arjantin’i görürüz. Kapsayıcı kurumlar ve güçlü bir çoğulculuk gelişmediği için Başkan Perón ve sonrasındaki liderler Yüksek Mahkeme yargıçlarını kolayca görevden alıp kendi adamlarını atayabildiler. Bu nedenle ülke sömürücü bir kısır döngüye girdi.
Kapsayıcı kurumlar ve hukukun üstünlüğü bir kez kurulduğunda, ne İngiliz Başbakanı ne de ABD Başkanı ne de dev zenginler sistemin üstüne çıkamaz. Verimli Döngü, toplumun farklı kesimlerinin güç kazanmasını sağlar; bu da otoriterleşmeye, tekelleşmeye ve keyfiliğe karşı doğal bir koruma kalkanı oluşturur.
Kısır döngü
Sömürücü siyasi kurumlar, gücü tek taraflı kullanmaya izin verir ve iktidarı denetleyen mekanizmaları yok eder. Gücü elinde tutan grup, bu gücü kullanarak ekonomik kaynakları ve zenginliği kendi tekelinde toplar. Oluşan devasa ekonomik güç ise siyasi iktidarın korunmasını sağlar. Böylece ekonomik ve siyasi sömürü birbirini besleyen olumsuz bir etkileşim yaratır. Bu tarz kısır döngülere örnek olarak; Sierra Leone, Guatemala, ABD’nin Güney Eyaletleri ve Etiyopya gösterilebilir.
Oligarşinin Tunç Yasası: devrimci hareketler sömürücü bir yönetimi devirdiğinde çoğunlukla yeni bir elit sınıfı yaratır ve eski yapıyı aynen kullanmaya devam eder. Çünkü denetim mekanizmalarının bulunmadığı yerlerde iktidarı ele geçirmek muazzam bir zenginlik ve güç sağlar. Bu durum, sürekli iç çatışmaları, iç savaşları ve devletin çöküşünü tetikler.
Kısır döngü kader değildir ancak kırılması son derece zordur. İngiltere’deki Görkemli Devrim veya Japonya’daki Meiji Restorasyonu gibi örneklerde bu döngü kırılabilmiştir. Bunun gerçekleşmesi için iktidarı ele geçirmeye çalışan tek bir grubun değil; geniş tabanlı toplumsal koalisyonların, güçlü bir tüccar/sanayi sınıfının ve gücün tek elde toplanmasını engelleyecek siyasi geleneklerin mevcudiyeti gerekir.
Bugün ülkeler neden başarısız oluyor
Başarısız ülkelerde sömürücü kurumlar egemendir. Sömürücü siyasal kurumlar, iktidarın sınırlı bir grubun elinde yoğunlaşmasına ve bu grubun siyasal gücünü korumasına olanak verir. Bu siyasal yapı, buna uygun sömürücü ekonomik kurumların oluşmasına yol açar. Ekonomik kaynaklar, mülkiyet hakları, devlet ihaleleri, ticaret ve yatırım fırsatları toplumun tamamına açık olmak yerine iktidara yakın grupların çıkarları doğrultusunda düzenlenir. Böylece elitler hem zenginliklerini hem de siyasal güçlerini korurlar.
Sömürücü kurumlar, devlet kapasitesi ve otoritesinin derecesine göre farklı başarısızlık modelleri ortaya çıkarır:
- Sierra Leone‘deki gibi siyasi iktidarın kendi varlığını koruma kaygısıyla ordu gibi temel kurumları zayıflatması ve kamu hizmetlerini ihmal etmesi, devlet otoritesinin tamamen ortadan kalkmasına yol açar. Bu durum iç savaşlara, ekonomik çöküşe ve kanunsuzluğa zemin hazırlar.
- Bazen Kolombiya’daki gibi siyasal elitler ile yerel yasa dışı aktörler (örneğin milis güçler) arasında karşılıklı çıkar odaklı (simbiyotik) bir ilişki kurulur; bu da kanunsuzluğun ve mülkiyet hakkı ihlallerinin kurumsallaşmasına neden olur.
- Arjantin’deki gibi gücün aşırı merkezileştiği ve çoğulculuğun bulunmadığı yapılarda devlet, finansal müdahaleler ve mülkiyete el koyma yetkisini haksız biçimde kullanarak uzun vadeli ekonomik istikrarsızlık yaratır.
Kuzey Kore, Özbekistan ve Mısır örnekleri de aynı temel mekanizmanın farklı biçimlerini ortaya koyar. Kuzey Kore’de devlet ekonomiyi ve mülkiyeti sıkı biçimde kontrol ederken, Özbekistan’da devlet tarımsal üretimi ve pamuğu kontrol ederek çiftçileri ve çocuk işçileri sömürmüştür. Mısır’da ise ekonomik ayrıcalıklar siyasal bağlantılara sahip sınırlı sayıdaki aile ve işadamlarına aktarılmıştır. Dolayısıyla sömürücü kurumların biçimi değişse de temel özellik aynıdır: ekonomik fırsatlar ve kaynaklar geniş toplum yerine siyasal olarak güçlü bir grubun çıkarlarına hizmet eder.
Günümüzdeki başarısız devletlerin birçoğu, kökleri İspanyol veya İngiliz sömürgeciliğine, Çarlık/Sovyet idaresine dayanan tarihsel bir mirasın etkisindedir. Ancak bu kısır döngü kaçınılmaz veya kırılamaz değildir. Sömürücü yapıların kapsayıcı kurumlara dönüşebilmesi; geniş tabanlı koalisyonların oluşmasına, tarihsel fırsat pencerelerine ve mevcut kurumsal yapılar içindeki dengelerin kapsayıcılık lehine değişmesine bağlıdır.
Çemberi kırmak
Sömürücü kurumlar güçlü bir kısır döngü oluşturur. Siyasal güç belirli bir grubun elinde toplandığında, bu grup kendi çıkarlarını koruyan ekonomik kurumlar yaratır. Bu ekonomik kurumlar da mevcut elitin zenginliğini ve siyasal gücünü artırarak sistemin devamını sağlar. Ancak kritik dönemeçler, toplumsal mücadeleler ve mevcut kurumlardaki kapsayıcı unsurlar bu döngünün kırılmasını mümkün kılabilir.
Botsvana’da sömürgecilik öncesinden gelen Tsvana siyasal kurumları sayesinde meclislerde halkın şefi eleştirebilmesi ve sorgulayabilmesi, siyasal iktidarın belirli ölçüde sınırlandırılmasını sağlıyordu. Bu yapı, toplumda sınırlı da olsa çoğulculuk ve hesap verebilirlik oluşturmuştu. Dolayısıyla Botsvana’nın bağımsızlığı yalnızca şans eseri belirlenmemiştir.
Bağımsızlık sonrasında Botsvana son derece yoksul olmasına rağmen kapsayıcı kurumlar geliştirdi. Rekabetçi seçimler yapıldı, özel mülkiyet hakları korundu, makroekonomik istikrar sağlandı ve piyasa ekonomisi desteklendi. Elmas kaynaklarından elde edilen gelirler de elitlerin kişisel çıkarları yerine devletin altyapı, eğitim ve bürokratik kapasitesinin geliştirilmesinde kullanıldı.
Çin örneği diğerlerinden farklıdır. Mao döneminde Çin’de son derece sömürücü siyasal ve ekonomik kurumlar vardı. Büyük İleri Atılım ve ardından Kültür Devrimi, bu kurumların ağır ekonomik ve toplumsal sonuçlarını (kıtlık gibi) ortaya çıkardı. Mao’nun 1976’da ölmesi Çin açısından bir kritik dönemeç oluşturdu. Ardından gelenler ekonomik kurumlarını değiştirmeye yöneldiler. Piyasa teşvikleri artırıldı, aile sorumluluk sistemi getirildi, özel mülkiyetin kapsamı genişletildi ve Çin yabancı yatırımlara açıldı.
Ancak Çin’de siyasal kurumlar aynı ölçüde kapsayıcı hale gelmedi. Komünist Parti’nin siyasal hakimiyeti devam etti. Bu nedenle Çin, siyasal kurumları büyük ölçüde sömürücü kalırken ekonomik kurumlarını daha kapsayıcı hale getirerek çemberi kıran bir örnektir.
Özetle kurumlar güçlü ve kalıcı olsalar da değiştirilemez değildir. Çemberi kırmak sömürücü kurumların kendilerini sürekli yeniden ürettiği kısır döngünün dışına çıkılması anlamına gelir. Bunun gerçekleşmesi için kritik tarihsel dönemeçler, toplumsal güçlerin harekete geçmesi, mevcut kapsayıcı kurumların varlığı ve siyasal aktörlerin bu fırsatları değerlendirmesi önem taşır.
Zenginliği ve Yoksulluğu anlamak
Sömürücü ekonomik ve siyasal kurumlar bir kısır döngü meydana getirir ve kalıcı olma eğilimi gösterir. Kapsayıcı kurumlar ise bir verimli döngü yaratır. Ancak bu döngüler mutlak değildir; bazı toplumlar çemberi kırıp daha kapsayıcı kurumlara geçmeyi başarmıştır. Kurumsal değişim, kritik dönemeçlerle kurumsal sürüklenmenin etkileşimiyle gerçekleşir. Kritik dönemeçler, mevcut siyasal ve ekonomik dengeyi bozan büyük olaylardır: Kara Ölüm, Atlantik ticaret yollarının açılması, Sanayi Devrimi gibi. Kurumsal sürüklenme ise gelir, iktidar ve kurumlar üzerindeki çatışmaların olumsal sonuçlarıyla toplumların yavaş yavaş ayrışmasıdır. Küçük farklılıklar kritik dönemeçlerde büyük sonuçlar doğurabilir; bu da sonraki dönemeçleri etkileyen daha büyük kurumsal farklılıklar yaratır.
Peru’nun Batı Avrupa ve Birleşik Devletler’den yoksul olması bir zorunluluk değildi. Coğrafya ya da kültür değil, kurumlar bu sonucu belirlemiştir.
Olumsallığın kilit rol oynadığı bir kuramın öngörü gücü sınırlıdır. 15. yy’da kimse kapsayıcı kurumlara yol açacak atılımın Britanya’da gerçekleşeceğini bilemezdi; 1970’lerde Çin’in yakında ekonomik kurumlarında radikal bir değişime gideceğine kimse inanmazdı. Öngörü sınırlı olsa da kuram gelecek için bazı çıkarımlar sunar.
- Siyasal merkeziyetin hiç sağlanamadığı ya da devletin tamamen çöktüğü ülkelerde, örneğin Somali, Afganistan ve Haiti’de, sömürücü kurumlara dayalı bir büyüme bile yakalanamaz.
- Önümüzdeki yıllarda büyüme yakalayacak ülkeler büyük olasılıkla belirli ölçüde siyasal merkeziyet sağlamış ülkeler olacaktır: Burundi, Etiyopya, Ruanda ve Tanzanya gibi uzun merkezi devlet geçmişi olan Sahra-altı Afrika ülkeleri; Brezilya, Şili ve Meksika gibi siyasal merkeziyete ulaşıp çoğulculuğa doğru adım atan Latin Amerika ülkeleri.
- Çin’de ise sömürücü kurumlara dayalı büyüme devam edebilir; ancak bu tür büyüme, yaratıcı yıkım korkusu ve siyasal istikrarsızlık eğilimi nedeniyle sürdürülebilir değildir.
Çin, son otuz yılda kayda değer bir büyüme yakalamıştır. Ekonomik kurumlar eskisinden çok daha kapsayıcı olsa da Çin hala sömürücü kurumlara dayalı büyümenin bir örneğidir. Büyüme yaratıcı yıkıma değil, mevcut teknolojilerin uygulanmasına ve hızlı yatırıma dayanır. Mülkiyet hakları güvence altında değildir; devlet destekli şirketlerle rekabet eden girişimcilerin malvarlıklarına el konulabilir. Partinin desteği olmadan girişim yapmak neredeyse imkansızdır.
Çin Komünist Partisi mutlak güce sahiptir; devlet bürokrasisini, silahlı kuvvetleri, medyayı ve ekonominin büyük bölümünü kontrol eder. Siyasal özgürlükler sınırlıdır. Çin’in büyümesi, tıpkı Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi, geri kalmış alanlarda arayı kapatmaya dayanır; ancak sömürücü siyasal kurumlar kapsayıcı kurumlara yol vermediği takdirde bu büyüme enerjisini yitirecektir. Çin bir orta gelirli ülke düzeyine ulaştığında büyüme muhtemelen son bulacaktır. Çin, ekonomik büyümeye sömürücü kurumları sayesinde değil, onlara rağmen ulaşmıştır.
Refahı dışarıdan inşa edemezsiniz: Yoksulluğun nedeninin cehalet olduğunu varsayan yaklaşım, Batı siyaset çevrelerinde hala etkilidir. Uluslararası kurumlar, Washington Konsensüsü çerçevesinde makroekonomik istikrar, özelleştirme ve kamu hizmetlerinin iyileştirilmesi gibi reformlar dayatır. Ancak ülkede sömürücü kurumlar hakimse bu reformlar işe yaramaz. Dış yardım da benzer bir fiyaskodur. Yardım paraları çoğunlukla rejimleri desteklemekte ve sömürücü kurumları güçlendirmektedir. Asıl ders, dış yardımın etkili bir araç olmadığı ve yardımın, sıradan insanları yetkilendirmeye ve toplumu karar alma süreçlerine katmaya odaklanması gerektiğidir.
Brezilya örneği kapsayıcı kurumlara geçişin nasıl mümkün olduğunu gösterir. 1978’de başlayan grev dalgası işçi hareketini güçlendirmiştir. Bu hareket, 1979’da İşçi Partisi’nin kurulmasına yol açmış; parti, sendikaların yanı sıra toplumsal hareketler ile geniş tabanlı bir koalisyon oluşturmuştur. İşçi Partisi 2002’de iktidara gelmiştir. Brezilya’nın dönüşümü, dış yardımlarla ya da tavsiyelele değil, toplumun geniş kesimlerinin yetkilendirilmesiyle gerçekleşmiştir.
Kapsayıcı siyasal kurumların inşası, toplumun geniş bir kesimini kucaklayan çoğulcu bir koalisyon gerektirir. Tarihte başarılı örnekler, İngiltere’de Görkemli Devrim, Fransa’da 1789 Devrimi ve Japonya’da Meiji Restorasyonu’dur. Halkı bilgilendiren ve talepleri koordine eden özgür bir medya, kapsayıcı kurumlar için mücadeleyi güçlendirir. Buna karşılık Bolşevik Devrimi, Çin, Küba ve Vietnam deneyimleri, tepeden inme reformların sömürücü kurumları daha da pekiştirebileceğini gösterir.