Marx ve Engels – Komunist Manifesto – Özet

Komünist Manifesto, Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından 1848 yılında kaleme alınmıştır. Kitap, sanayi kapitalizminin yükselişiyle birlikte şekillenen sınıf çatışmasını tarihsel bir bakışla ele alarak, işçi sınıfının (proletarya) devrim yoluyla egemen sınıfları (burjuvazi) devirmesi gerektiğini savunur. Bu manifesto, modern sosyalist hareketin kurucu belgesi olarak, hem dönemin siyasal mücadelelerine yön vermiş hem de sonraki yüzyıllarda toplumsal değişim arayışlarının ideolojik temel taşlarından biri olmuştur.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim. Bu kitaba ek olarak önerim: Karl Marx – Kapital – 1. Cilt – Sermayenin Üretim Süreci – Özet .

ÖNSÖZ

1847 yılında, dönemin koşulları gereği gizli olarak faaliyet gösteren uluslararası bir işçi örgütü olan Komünist Birlik, Londra’da yaptığı kongrede Marx ve Engels’i, ayrıntılı bir teorik ve pratik parti programı hazırlamakla görevlendirdi. Bu program, Komünist Manifesto adıyla Şubat Devrimi’nden kısa bir süre önce tamamlandı ve ilk olarak Almanca yayınlandı.

Manifesto, zamanla Almanya, İngiltere, Amerika, Fransa, Polonya, Rusya ve Danimarka gibi ülkelerde farklı dillere çevrilerek yayıldı. Bu yayılım, komünist düşüncenin uluslararası etkisini ve ilgisini gösterir.

Marx ve Engels, Manifesto’daki temel ilkelerin, geçen yıllara rağmen ana çizgileriyle hala geçerliliğini koruduğunu belirtir. Ancak, belirli tarihsel koşullara bağlı olarak bazı ayrıntıların değiştirilmesi gerekebileceğini kabul ederler. Çünkü modern sanayinin büyük gelişimi ve işçi sınıfının örgütlü politik deneyimleri (özellikle Paris Komünü), bazı düşüncelerin güncellenmesini zorunlu kılmıştır.

KOMÜNİST PARTİ MANİFESTOSU

Avrupa’da komünizmin hayaleti dolaşmaktadır. Komünizm tüm kıtada yayılmakta olan ve egemen sınıfları tedirgin eden bir güç haline gelmiştir. Bu hayaleti kovmak için, Papa ile çarın, muhafazakâr devlet adamları ile liberallerin, yani geçmişte birbirine düşman olan güçlerin bile birleştiği bir kutsal ittifak kurulmuştur.

Buradan şu iki sonuç çıkar:

  1. Komünizm, Avrupa’da bir güç olarak tanınmıştır.
  2. Komünistlerin, amaçlarını ve görüşlerini açıkça ifade etmelerinin zamanı gelmiştir.

Amaç, komünizme dair önyargı ve korkulara karşı, hareketin gerçek ilkelerini ve hedeflerini dünya kamuoyuna açıkça duyurmaktır.

I. BURJUVALAR VE PROLETERLER

Günümüze kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir. Ezen ile ezilen sınıflar tarih boyunca kesintisiz bir savaş içinde olmuş, bu savaş ya toplumun devrimci bir dönüşümüne ya da savaşan sınıfların birlikte yok olmasına neden olmuştur.

Tarihin ilk çağlarında, toplum çok katmanlı bir yapıya sahipti. Roma’da patrisyenler, plebler ve köleler; Ortaçağ’da feodal beyler, serfler, lonca ustaları ve kalfalar vardı. Modern burjuva toplum ise bu eski sınıfların yerine burjuvazi ve proletarya olmak üzere iki ana sınıfı ortaya çıkardı.

Burjuvazi, ortaçağın serflerinden gelişmiş, kentlilerin içinden doğmuş ve ticaretin, sanayinin, keşiflerin artmasıyla giderek güç kazanmıştır. Manüfaktür sisteminden modern büyük sanayiye geçişle birlikte, sanayici burjuvalar, toplumsal ve siyasal yaşamın hakimi hâline gelmiştir. Artık modern devlet, tüm burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey değildir.

Aslında Burjuvazi, tarihte devrimci bir rol oynamıştır. Feodal ilişkileri ortadan kaldırmış, insanı efendilerine bağlayan bağları koparmış, dinsel ve siyasal yanılsamalarla maskelenmiş sömürüyü kaldırmıştır. Fakat yerine açık, utanmaz, kaba sömürüyü koymuştur. Kişisel değeri değişim-değerine, her türlü bağ sadece çıplak çıkara indirgenmiştir. Burjuvazi, dünya pazarını yaratarak ulusal üretimleri yıkmış, evrensel karşılıklı bağımlılığı yerleştirmiştir. Maddi üretimde olduğu gibi zihinsel üretim de kozmopolit hale gelmiştir. Ulusal kültürler silinmekte, dünya edebiyatı doğmaktadır.

Burjuvazi, kentleri büyütmüş, üretim araçlarını merkezileştirmiş, mülkiyeti birkaç elde yoğunlaştırmış, böylece siyasal merkezileşmeyi de sağlamıştır. Üretici güçlerin gelişmesiyle doğa güçlerine egemen olunmuş, sanayi, tarım, ulaşım alanlarında dev adımlar atılmıştır. Ancak, bu güçler bir süre sonra burjuvazi için bile kontrol edilemez hale (ticari krizler) gelmiştir. Bu krizin çözümü, ya üretici güçleri tahrip etmek ya da yeni pazarlar bulmaktır. Ancak bu da daha büyük bunalımlar yaratmaktan başka bir işe yaramaz.

Bu süreçte Burjuvazi kendi mezar kazıcıları olan proletaryayı da yaratmıştır. Sermaye büyüdükçe, emekçiler, yani proletarya, da büyür. Proleterler, emeklerini parça parça satan, pazardaki her türlü dalgalanmaya açık metalar haline gelmiştir. (Günümüzdeki prekarya kavramını da bu bağlamda anlamanızı tavsiye ederim: Guy Standing – Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf – Özet )

Modern sanayide işbölümü ve makineleşme nedeniyle proleterin işi basitleşmiş, bireysel niteliklerini kaybetmiştir. İşçinin üretim maliyeti, yalnızca yaşamını ve soyunu sürdürebilecek kadar bir geçim düzeyine inmiştir. Ücretler düşmekte, çalışma saatleri artmakta, iş gitgide daha iğrenç ve ağır hale gelmektedir.

Kadın ve çocuk emeği yaygınlaşmış, yaş ve cinsiyet farkları ortadan kalkmış, herkes yalnızca bir iş aleti haline gelmiştir. Fabrikada işçiler, askerler gibi örgütlenmiş, burjuvanın denetimi altında mekanik bir düzende köleleştirilmiştir.

Küçük burjuvazi, zanaatkârlar ve köylüler de proletaryaya doğru çekilmektedir. Böylece, proletarya nüfusun tüm sınıflarından oluşur hale gelmiştir. Başlangıçta işçiler yalnızca yerel düzeyde mücadele eder, makineleri kırar, malları yok eder, fabrikaları yakar. Ama sanayinin gelişmesiyle birlikte sayıca artar, güçleri birleşir, sınıf bilinci gelişir. Sendikalar, grevler ve ayaklanmalar ortaya çıkar. Bu mücadelelerin amacı ücret artışı değil, işçilerin birliğidir. Gelişkin iletişim araçları bu birliği pekiştirir, yerel savaşlar ulusal bir sınıf savaşına dönüşür. Ancak bu birlik sürekli burjuva rekabetiyle parçalanır, fakat yeniden ve daha güçlü bir şekilde doğar.

Proletarya gerçekten devrimci tek sınıftır. Diğer sınıflar ya burjuvaziyle birlikte çökecek ya da geçmişin kalıntıları olarak tutuculuğa saplanacaktır. Proletarya, eski mülkiyet biçimlerini ortadan kaldırmadan toplumsal üretici güçleri ele geçiremez; zaten koruyacak hiçbir mülkü yoktur. Bütün eski hareketler azınlığın çıkarına olan hareketlerdi; proletarya hareketi ise, büyük çoğunluğun çıkarına olan, öz bilinçli, bağımsız bir harekettir.

Proletaryanın mücadelesi, özde evrensel olsa da biçimsel olarak öncelikle ulusal bir savaş biçimini alır. Her ülkenin proletaryası, önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmalıdır.

Burjuvazinin varlığı ile toplumun varlığı artık bağdaşmaz hale gelmiştir. Sermaye, ancak ücretli emeğin ve onun rekabetinin varlığıyla mümkündür. Ama modern sanayi, bu yalıtılmışlığı ortadan kaldırıp devrimci bir işçi birliği doğurur. Bu gelişme, burjuvazinin ayaklarının altındaki zemini çekip alır ve onu kaçınılmaz biçimde tarihin dışına iter.

Burjuvazi kendi mezar kazıcılarını yaratmıştır. Onun yıkılması ve proletaryanın zaferi, aynı ölçüde kaçınılmazdır.

II. PROLETERLER VE KOMÜNİSTLER

Komünistlerin işçi sınıfı (proletarya) ile ilişkisi, onların bu sınıfın ayrılmaz bir parçası ve en bilinçli temsilcisi olmalarıdır. Komünistler, diğer işçi partilerinden ayrı bir parti oluşturmazlar; proletaryanın çıkarlarından ayrı çıkarları yoktur.

Komünistler, işçi sınıfı partilerinin en ileri ve en kararlı kesimidir; teorik olarak da proleter hareketin gidişatını, koşullarını ve sonuçlarını daha açık kavrayışa sahiptirler. Nihai amaçları tüm işçi partileriyle ortaktır: Proletaryanın sınıf olarak örgütlenmesi, burjuva egemenliğinin sona erdirilmesi ve siyasal iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesidir.

Komünizmin temel özelliği mülkiyetin genel olarak kaldırılması değil, burjuva özel mülkiyetinin kaldırılmasıdır. Bu mülkiyet biçimi, azınlığın çoğunluğu sömürmesine dayalı sistemin en ileri biçimidir. Komünist teoriyi tek tümcede özetlemek gerekirse: Özel mülkiyetin kaldırılmasıdır.

Komünistler, bireyin kendi emeğiyle kazandığı kişisel mülkiyeti hedef almazlar. Zanaatçının veya küçük köylünün mülkiyeti, sanayinin gelişimiyle zaten ortadan kalkmaktadır. Hedeflenen, proleterin emeğinden mülkiyet yaratmayan modern burjuva özel mülkiyetidir.

Sermaye, bireysel değil, toplumsal bir güçtür; birçok kişinin ortak emeğiyle yaratılır. Onu ortak mülkiyete çevirmek, kişisel mülkiyeti değil, mülkiyetin sınıfsal karakterini ortadan kaldırmak anlamına gelir. Burjuva toplumda, geçmiş (birikmiş emek) bugüne egemendir; komünist toplumda ise bugün geçmişe egemen olur. Sermaye, burjuva birey için özgürlük ve bağımsızlık demektir; ama proleterin özgürlüğü ve bireyselliği yoktur. Komünistler bu sahte burjuva özgürlüğünü kaldırmak isterler.

Burjuvazi, özel mülkiyetin kaldırılması karşısında dehşete kapılır. Oysa bu mülkiyet, nüfusun onda dokuzu için zaten yok olmuştur. Yani komünistlerin hedefi, bir azınlığın elindeki sömürücü mülkiyetin ortadan kaldırılmasıdır.

Komünizm, toplumsal ürünleri edinme hakkını kaldırmaz; başkalarının emeğini sömürme gücünü ortadan kaldırır. Burjuvalar, çalışmadan kazananlardır; işçiler çalışır ama hiçbir şey edinemez. Dolayısıyla özel mülkiyetin kalkması tembelliği değil, üretimin adil paylaşımını getirir.

Zihinsel üretim (kültür, hukuk, eğitim vb.) de sınıfsaldır. Burjuvazi, sınıf kültürünün yıkılmasını tüm kültürün yıkılması sayar. Oysa komünizm, bu tek yanlı kültür yerine, sömürücü sınıfın etkisinden kurtulmuş evrensel bir kültürü savunur.

Aile kurumuna yönelik eleştiriler de burjuva safsatalarıyla doludur. Burjuva ailesi, sermaye ve özel kazanç temeline dayanır; yalnızca burjuvazide tam anlamıyla vardır. Proleterler arasında ise aile, modern sanayiyle parçalanmış, çocuklar birer iş aracı haline gelmiştir. Komünistler, bu sömürüyü ortadan kaldırmayı savunurlar.

Eğitim, bugünkü haliyle zaten toplumsal etkilerle şekillenir. Komünistler, eğitimi egemen sınıfın etkisinden kurtarıp özgürleştirmek ister. Ana-baba ile çocuk arasındaki ilişkiyi değil, bu ilişkinin sermaye tarafından sömürülmesini hedef alırlar. Komünizm kadını sömürü nesnesi olmaktan çıkarmak ister.

Komünistler, vatan ve milliyet kavramlarını da eleştirirler. İşçilerin vatanı yoktur; önce siyasal gücü ele geçirerek kendilerini bir ulus olarak kurmalıdırlar. Ama bu ulusallık, burjuva anlamında değil, enternasyonal bir kurtuluşun ön koşuludur. Ulusların birbirini sömürmesi, sınıf sömürüsüne dayanır ve bu ortadan kalktığında ulusal düşmanlıklar da ortadan kalkar.

Egemen fikirler, her zaman egemen sınıfın fikirleri olmuştur. Komünist devrim, yalnız mülkiyetten değil, bu mülkiyetin ürettiği düşünsel sistemlerden de radikal bir kopuştur.

Komünist devrimin ilk adımı, proletaryanın siyasal egemenliği ele geçirmesidir. Bu egemenlik, sermayeyi burjuvaziden adım adım koparıp almayı ve üretim araçlarını devletin (yani proletaryanın) elinde merkezileştirmeyi amaçlar. Bu süreçte, başlangıçta zorunlu bazı ekonomik önlemler alınacaktır. Bu önlemler arasında şunlar yer alır:

  1. Toprak mülkiyetinin kaldırılması, toprak rantlarının kamu yararına kullanılması
  2. Artan oranlı gelir vergisi
  3. Miras hakkının kaldırılması
  4. Asillerin mülklerine el konulması
  5. Devlet tekeliyle bir ulusal banka kurulması
  6. Ulaşım ve iletişim araçlarının devletleştirilmesi
  7. Devlet tarafından işletilen fabrikaların artırılması, tarımın planlı şekilde düzenlenmesi
  8. Herkes için zorunlu çalışma ile sanayi orduları kurulması
  9. Tarım ile sanayinin birleşimi ve kırsal-kentsel ayrımın kaldırılması
  10. Tüm çocuklara ücretsiz devlet eğitimi verilmesi ve çocuk emeğinin sona erdirilmesi

Proletarya iktidarıyla birlikte sınıflar ortadan kalktığında, siyasal iktidar da (bir sınıfın diğerine egemenliği) anlamını yitirir. Komünist toplumda, bireylerin özgür gelişimi, tüm toplumun özgür gelişiminin koşulu haline gelir.

III. SOSYALİST VE KOMÜNİST YAZIN

1. GERİCİ SOSYALİZM

A. Feodal Sosyalizm

Feodal sosyalizm, modern burjuvazinin yükselişiyle ayrıcalıklarını yitiren aristokrasinin, burjuvaziye karşı yürüttüğü yazınsal bir tepkidir. Fransız ve İngiliz aristokrasisi, siyasal arenada yenilince, kendilerini işçi sınıfının savunucusu gibi göstererek, burjuvaziye karşı yazılı saldırılar geliştirdiler. Ancak bu çabaları tutarsızdı: bir yandan geçmişin yankısını sürdürürken, bir yandan da geleceğe yönelik tehditler savurdular. Fransız meşruiyetçileri ve “Genç İngiltere” bu tip feodal sosyalizmin örnekleridir.

Feodaller, kendi sömürü tarzlarının farklı olduğunu savunarak, burjuvaziyi eleştirirken, modern tarihin ilerleyişini kavrayamamakla kalmadılar; aynı zamanda, burjuvazinin yarattığı proletaryanın devrimci niteliğini de bir tehdit olarak gördüler. Onlara göre sorun, proletaryanın varlığından çok, devrimci bir güç olarak ortaya çıkmasıydı.

B. Küçük-Burjuva Sosyalizmi

Feodal aristokrasi gibi, küçük mülk sahibi köylüler ve kentli zanaatkârlar da burjuvazinin yükselişiyle tehdit altına girdiler. Modern toplumda, bu sınıfın bireyleri, rekabetin etkisiyle proletaryaya doğru savrulmaktadır. Özellikle Fransa gibi ülkelerde, nüfusun büyük kısmını oluşturan köylüler, burjuvaziye karşı yazarlar tarafından savunulmuş ve bu durum küçük-burjuva sosyalizmini doğurmuştur. Bu akımın başlıca temsilcisi Sismondi‘dir.

Bu sosyalizm türü, modern üretim ilişkilerinin çelişkilerini detaylı bir şekilde analiz etmiş, işbölümünün yıkıcı etkilerinden, mülkiyetin yoğunlaşmasından ve üretim anarşisinden açıkça söz etmiştir. Ancak çözüm önerileri gericidir: ya eski mülkiyet ilişkilerini geri getirmeyi savunur ya da modern araçlarla eski yapıyı korumaya çalışır. Dolayısıyla, hem gerici hem ütopyacıdır.

C. Alman Sosyalizmi

Fransa’da burjuvaziye karşı gelişen sosyalist yazın, Almanya’ya, burjuvazinin henüz feodal mutlakiyetle mücadelesine başlamışken geçti. Bu yazına sarılan Alman filozoflar, Fransız toplumsal koşullarının Almanya’ya taşınmadığını unuttular. Bu şartlarda Alman sosyalizmi, gerçek sınıfsal çıkarları değil, felsefi hayalleri temsil eder hale geldi.

Bu sahte sosyalizm, Prusya’daki mutlakiyetçi hükümetlerin burjuvaziye karşı bir aracı haline geldi. Onun korunması, mevcut düzenin korunması demekti. Bu yüzden burjuvazinin egemenliğini ve devrimci proletaryayı aynı anda hedef aldı. 1847 itibariyle Almanya’daki sosyalist yazının neredeyse tamamı, bu bayağı ve sinir bozucu alana girer.

2. TUTUCU SOSYALİZM YA DA BURJUVA SOSYALİZMİ

Burjuvazinin bir kesimi, toplumsal hoşnutsuzlukları yatıştırmak amacıyla sosyalizmi savunur görünür. Bu kesimde iktisatçılar, hayırseverler, insanlıkçılar ve reformcular yer alır. Bunlar, burjuva toplumunun tüm üstünlüklerini, onun getirdiği mücadele ve krizler olmadan elde etmek isterler. Yani proletaryasız bir burjuvazi hayal ederler.

Burjuva sosyalistlerinin proletaryaya sunduğu çözüm: mevcut düzen içinde kal, ama burjuvaziyi sevmeyi öğrendir. Bu nedenle, devrimci hareketlere karşıdırlar. Onlara göre çözüm, ekonomik değil, sadece idari reformlardır: hükümet harcamalarının azaltılması, bürokrasinin sadeleşmesi vb.Bu tür sosyalizmin özü, ancak mecaz olarak ifade bulur: Burjuva işçi sınıfının çıkarı için bir burjuvadır.

3. ELEŞTİREL-ÜTOPİK SOSYALİZM VE KOMÜNİZM

Saint-Simon, Fourier, Owen gibi düşünürlerin sistemleri proletarya ve burjuvazi arasındaki mücadele henüz gelişmemişken, bu karşıtlığı fark edip çözüm üretmeye çalışmışlardır. Ancak proletaryayı bağımsız siyasal hareket yaratacak güçte görememiş, kendi planlarını evrensel kurtuluşun reçetesi olarak sunmuşlardır.

Barışçıl yollarla toplumu dönüştürmeye çalıştılar, ama bu küçük deneyler hep başarısız oldu. Yine de, bu yazın: toplumun temellerine yönelik radikal eleştiriler içerdiği ve işçi sınıfını aydınlatacak değerli materyaller sunduğu için önemlidir.

Kent-kır ayrımının, aile yapısının, özel sanayinin, ücret sisteminin kaldırılması gibi önerileri, sınıf karşıtlıklarının ortadan kalkması gereğine işaret ederler. Fakat bu çözümler, henüz gelişmemiş koşullarda üretildikleri için tamamen ütopiktir. Bu hayalleri gerçekleştirmek için ise burjuvazinin desteğine muhtaç kalırlar.

IV. KOMÜNİSTLERİN ÇEŞİTLİ MUHALEFET PARTİLERİ KARŞISINDAKİ KONUMLARI

Komünistler, her ülkedeki mevcut işçi sınıfı partileriyle ilişkilerinde işçi sınıfının acil hedeflerini ve çıkarlarını desteklerler; bununla birlikte hareketin geleceğini de temsil eder ve gözetirler.

Fransa’da komünistler, tutucu ve radikal burjuvaziye karşı sosyal-demokratlarla ittifak kurarlar. Ancak, büyük devrimden devralınan geleneksel söz ve yanılsamalara karşı eleştirel kalma haklarını da saklı tutarlar. İsviçre’de radikalleri destekleseler de, bu partinin hem demokratik sosyalistlerden hem de radikal burjuvalardan oluşan çelişkili yapısının farkındadırlar.

Almanya’da ise, mutlak monarşiye, feodal ağalığa ve küçükburjuvaziye karşı devrimci bir tutum benimsediği sürece burjuvaziyle birlikte hareket ederler. Ancak, Alman işçilerini burjuvazinin egemenliğiyle birlikte getireceği yeni siyasal ve toplumsal koşulları burjuvaziye karşı kullanmaya hazırlamak için proletarya ile burjuvazi arasındaki düşmanlığı en açık biçimde kavramalarını sağlamak için çalışmaktan vazgeçmezler.

Kısacası, komünistler her ülkede mevcut toplumsal ve siyasal düzene karşı gelişen tüm devrimci hareketleri desteklerler. Bu hareketlerin gelişme derecesi ne olursa olsun, mülkiyet sorununu hareketin esas sorunu olarak öne çıkarırlar. Ayrıca her yerde demokratik partiler arasında birlik ve anlaşma sağlanması için çaba gösterirler.

Komünistler, kendi görüş ve amaçlarını gizlemezler. Hedeflerine, mevcut toplumsal düzenin zor yoluyla yıkılmasıyla ulaşılabileceğini açıkça ilan ederler. Egemen sınıflar, bir komünist devrimden korkmalıdır. Çünkü proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek hiçbir şeyleri yoktur; kazanacakları ise bir dünyadır.

BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN!