Alain de Botton’ın 2004 yılında yayımlanan Statü Endişesi kitabı modern insanın toplumsal konumuna dair duyduğu kaygının nedenlerini ve olası çözümlerini açımlar. Diğer felsefe kitaplarına göre daha açık ve tane tane bir dil kullandığı için kitabı bir çırpıda okuyabiliyorsunuz.
Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.
İçindekiler
Statü Endişesinin Nedenleri
Sevgisizlik
Yüksek statü arayışının ardındaki temel itki para, ün veya iktidar değil, sevgidir. Para, ün ve itibar, sevgiye ulaşmanın araçları ve simgeleridir. Sevgi, bir kişinin varlığına gösterilen saygı ve hassasiyettir (ilgi odağı olmak, adının anımsanması, görüşlerinin dinlenmesi, başarısızlıklarına hoşgörüyle bakılmasıdır). Zenginlerin servet biriktirmeye devam etmesi de bu servetin getirdiği saygı ve itibar peşinde olmalarındandır. İnsanlık tarihi boyunca iki büyük aşk öyküsü vardır: cinsel aşk arayışı ve dünyanın sevgisini kazanma arayışı. İkincisi en az ilki kadar yoğun ve evrenseldir.
Sevgisizlik, görmezden gelinmek, bedensel işkenceden daha ağır bir acı verir. Bunun nedeni, doğduğumuz andan itibaren kendi değerimizi başkalarının yargılarına göre şekillendirmemizdir. Kimlik bilincimiz, başkalarının tepkilerine hapsolmuştur. Egomuz, sönmemek için sürekli sevgiye ihtiyaç duyan hava kaçıran bir balon gibidir. Özetle; dünya üzerindeki yerimiz bize sevgi gösterilip gösterilmeyeceğini belirler. Sevgi görürsek kendimizden hoşnut olur, görmezsek güven kaybederiz.
Snopluk (snobbery)
Snop (bence güncel dilde burada kastedilen kelim züppe) insani değerlerle toplumsal konumu bire bir ilişkilendiren kişidir. Hem altlarına hem üstlerine statüsel bir pencereden bakar ve öyle davranırlar. Bir snobun ilgisi, kişinin gerçek benliğinden çok statüsüne yöneliktir. Onun arkadaşlığı bizi kolayca kızdırabilir ve kendimize duyduğumuz güveni altüst edebilir çünkü onlar bizim aslında kim olduğumuzla hiç ilgilenmezler.
Bu koşullu şefkat can sıkıcıdır çünkü insan, bebeklikte deneyimlediği o koşulsuz ve karşılıksız sevgiyi arzular. Bebekken sadece var olduğumuz için sevilirken, büyüdüğümüzde başarılarımız karşılığında sevgi görmeye başlarız.
Snopluğun ardında genellikle derin bir korku ve aşağılık kompleksi yatar. Kendi duruşundan emin olmayan kişiler başkalarını aşağılama ihtiyacı duyar. Statü sembollerine ulaşmak için kıvranan insanlarla alay etmek yerine, sevgiye ulaşmak için yalın benliğin yeterli olmadığı bir toplumu sorgulamak gerekir.
Beklenti
18.yy itibaren Endüstri Devrimi, yaşam standartlarında benzeri görülmemiş bir dönüşüme yol açtı. Yeni teknolojiler ve yöntemler önceleri sadece soyluların ulaşabildiği malları sıradan insanlara sundu. İnsanlığın her yıl mükemmelliğe doğru ilerleyebileceği düşüncesi yaygınlaştı. Ancak bu ilerleme ideali statü endişesini de artırdı. Bunun nedeni, kişinin kendi durumunu değerlendirirken çevresi ile karşılaştırma yapmasıdır. Yani geçmiş kuşağa göre iyi olması kimsenin umrunda değil…
Endişe ve kıskançlık, şu anda olduğumuzdan başka bir şey olabileceğimiz hissinden doğar. Kendimize benzer hissettiğimiz insanları kıskanırız. Eşitimiz saydığımız insanların sayısı arttıkça kıskandıklarımızın sayısı da artar. 18-9.yy devrimleri, herkesin her şeye ulaşabileceği eşitlik idealini yayarken, aynı zamanda bu karşılaştırmalı kıskançlığın zeminini de hazırladı. Oysa önceden eşitsizlik doğal ve değiştirilemez kabul ediliyordu. Bu ideolojik değişim zamanla refahın artmasına rağmen statü endişesinin de artmasının temel açıklamasıdır.
John of Salisbury, Policraticus (1159) adlı eserinde toplumu insan vücuduna benzetmiş, her bireyin insanın organları misali değiştirilemez bir role sahip olduğunu savunmuştur. Bir çiftçinin köşkte oturmak istemesi, ayak başparmağının göz olmak istemesi kadar saçmadır. Fakat 17.yy da Hobbes, Leviathan (1651) ile bireylerin toplumdan önce var olduğunu ve çıkarları için bir araya geldiğini söyler. Ortam değişmektedir. Bu eşitlikçi süreç, 1776 Amerikan Devrimi ile ete kemiğe bürünmüştür. Devrim aristokratik hiyerarşiyi sona erdirmiştir. Artık statü, büyük ölçüde maddi başarıyla ölçülmektedir.
Tocqueville’e göre 1830’larda Amerikalılar bolluk içinde yaşamalarına rağmen huzursuzdur; çünkü eşitlik beklentileri yükseltmiş, en ufak farklılıklar bile göze çarpar hale gelmiştir. Aristokrasi döneminde fakirler kaderlerini değiştirilemez doğa düzeni olarak kabul ederken, demokraside herkes kendini potansiyel olarak eşit görür. Bu beklenti, sürekli bir tatminsizlik yaratır. Demokratik toplumlarda fakirler, beklentilerle gerçeklik arasındaki uçurumla başa çıkmak zorundadır.
William James, soruna psikolojik bir açıdan yaklaşmıştır. Ona göre kendimize duyduğumuz saygı, başarılarımızın beklentilerimize oranına eşittir. Beklentiler arttıkça aşağılık hissi riski artar. Mutluluğu artırmanın iki yolu vardır: daha fazla başarı elde etmek ya da beklentileri azaltmak. Batı toplumları bireyleri sürekli daha yüksek hedeflere yönlendirir, böylece kendine saygı duymayı neredeyse imkansız hale getirir.
Öte yandan öbür dünya inancının zayıflaması, dünyevi başarıya duyulan baskıyı artırmıştır. Kişi, kendini gerçekleştirmek için tek bir şansı olduğunu bilir. 19. yy itibaren Anthony Robbins gibi yazarlar, isteyip de yapamayacağınız şey yoktur mesajıyla beklentileri daha da artırmıştır. Gelişen medya (dergiler, radyo, sinema, televizyon) sürekli beklentileri körüklemiştir.
Adam Smith, Ulusların Zenginliği (1776) ile modern toplumların üretkenliğini överken, Jean-Jacques Rousseau, İnsanlar Arasında Eşitsizliğin Kaynağı (1754) ile tersini savunmuştur. Rousseau’ya göre zenginlik mutlak değil, arzuya bağlı ve görecelidir. Modern toplumlar bireylerin iştahını sürekli tetikleyerek onları daha fakir hissettirir. İlkel insan, azla yetinebildiği için daha zengindir.
Meritrokrasi
Batı başlarda fakirliği açıklamak için üç ana öykü kullanmıştır.
- Fakirler ayaklardır ve onlar olmadan zenginler yürüyemez. Patronluk ve babacanlık anlayışı, zenginlerin fakirlere şefkatli davranmasını gerektirirdi. Eynsham Başkeşişi Aelfric, çiftçiler olmadan toplumun yaşayamayacağını söylerdi.
- Hıristiyanlık, zenginlik ve fakirliğin ahlaki değerlerle ilişkisiz olduğunu öğretir. İsa fakir bir marangozdu. Para şüphe uyandırıcıdır, çünkü kişiyi Tanrı’dan uzaklaştırabilir. Zenginlerin cennete girmesi daha zordur.
- Zenginler günahkar, yoz ve hırsızdır. Özel mülkiyet, medeni toplumların tüm kötülüklerinin kaynağıdır. Marx’a göre kapitalist sistem sömürüye dayanır; işveren, işçinin emeğinin karşılığını vermez. Zenginler fakirleri kandırarak ve sömürerek zengin olmuştur. Özellikle bu son öykü, fakirlere ahlaki bir üstünlük hissi vermiştir.
18. yy itibaren yeni öyküler ortaya çıkmış ve statü endişesini artırmıştır:
- Topluma fayda sağlayanlar zenginlerdir. Mandeville, The Fable of the Bees (1723) ile zenginlerin lüks tüketimlerinin fakirlere iş sağladığını savunmuştur. Adam Smith‘e göre zenginlerin açgözlülüğü ve lüks arayışı, “görünmez bir el” aracılığıyla topluma fayda sağlar. Zenginler artık kahraman, fakirler ise kaynakları tüketen bir yük haline gelmiştir.
- Statü kesinlikle ahlaki anlamlar içerir. Hıristiyanlığın aksine, modern düşünce kişinin toplumsal konumunun onun ahlaki değerini yansıttığını ima eder. Artık fakirlik, tembellik veya yetersizlikle ilişkilendirilir.
- 20.yy da fakirler başarısız insanlara dönüştü. En uç örnek Toplumsal Darvinizmdir. Herkes yarışa eşit kaynaklarla başlamıştı. Herbert Spencer fakirlerin ölüp gitmesine izin vermenin toplum için faydalı olduğunu savundu. Samuel Smiles, Kendine Yardım‘da Hiçbir kanun, tembeli çalışkan yapmaz diyerek hükümet yardımına karşı çıktı.
Yüzyıllar boyunca Batıda kişinin mevkisi ile yetkinliği arasında bağ kurulmuyordu. Toplumsal konum, kan bağı ve ailenin maddi durumu tarafından belirleniyordu. Bunun bir sonucu olarak ülkeler, yönetmekten aciz krallar, lordlar, savaş sanatından habersiz kumandanlar ve efendilerinden daha zeki hizmetçilerle dolup taştı.
18. yy da diğer her kavram gibi miras ilkesi de sorgulanmaya başlandı. Bir babanın işini, oğluna devretmesi mantıklı mıydı? Thomas Paine, İnsan Hakları‘nda (1791) bu mantığı hükümetlere taşıdı: Bir yöneticinin mirasla başa geçmesi, Homeros’un oğlunun onun şiirlerini tamamlayabilmesi kadar saçmadır.
Napolyon, yeteneği ödüllendiren bu fikri uygulamaya koyan ilk Batılı lider oldu. Eğitim sistemi yeniden yapılandırıldı, liseler herkese açıldı, teknik okullar fakir öğrencilere burs sağladı.
Meritokrasi, eşitlikçilik ve mirasçılık arasında bir yol izliyordu. Eşitsizliği kabul ediyor, ancak herkese eşit fırsat verilmesi gerektiğini savunuyordu. Bu ilke yasal düzenlemelerle yaygınlaştı. Amerika 1800lerde kamu destekli lise 2500 lise açtı. 1920’lerde geliştirilen SAT sınavı, öğrencileri babalarının kim olduğuna göre değil, zekalarına göre değerlendirmeyi amaçlıyordu. Harvard başkanı James Conant‘a göre SAT, sınıfsız bir ulus yaratma yolunda müthiş bir araçtı. (Meritrokrasinin yolculuğu için daha kapsamlı bir okuma önerim: Michael Sandel – Liyakatin Tiranlığı – Tyranny of Merit – Özet)
Meritokrasi, yetenekli bireylere statüden bağımsız olarak kendini gerçekleştirme fırsatı verdi. Ancak eğer başarı hak edilebiliyorsa, başarısızlık da hak ediliyordu o zaman. Yani meritokratik düzende fakirlik, kişinin hak ettiği bir durum haline geldi. Daha önce fırsatlardan mahrum bırakılan fakirlerin hiç tanımadığı bir utanç duygusu ortaya çıktı. İyi, zeki ve yetenekli olduğu halde neden hala fakir olduğu sorusu, acıyı katmerledi.
Güven
Geleneksel toplumlarda statü edinmek de kaybetmek de zordur. Modern toplumların temel amacı konumu başarı ve başarısızlığa bağlamaktır. Burada oluşan değişken ve kaygan yapı nedeniyle statü mücadelesinde en belirgin duygu belirsizliktir. Bu belirsizliğin nedenleri:
- Yeteneklerimiz kalıcı değildir.
- Şans faktörü
- Başkalarına (mesela işverene) bağımlı durumlar
- İçinde bulunduğu kurumun veya şirketin başarılı olmasına bağımlılık
- Global ekonomideki belirsizlikler
Başarı dünyanın bize güler yüz göstermesi için tek yapmamız gerekendir o nedenle de başarısızlık hepimizi endişelendirir. (Güncel bir sorun olduğu için farklı düşünürler de bu kavrama dokunuyor. Aklıma gelen Byung-Chul Han – Yorgunluk Toplumu – Burnout Society – Özet)
Feodal dönemde maddi çıkarlarla manevi bağlar arasında bir denge varken, modern kapitalizmde bu denge kaybolmuştur. Burjuvanın yalnızca zenginliğe odaklanması, şehirleşmenin getirdiği rekabetçilik ve zamanla dindarların da fakirlere karşı sorumluluğunu terk etmeleri ile toplumsal bütünlük duygusu ve fakirlere duyulan saygı kayboldu.
Karl Marx, Komünist Manifesto‘da bu dönüşümü en güçlü şekilde dile getirdi: Burjuvazi insanlar arasındaki tüm feodal bağları koparmış, geriye yalnızca çıkar ve nakit ödemeye dayalı ilişkiler bırakmıştı. Ekonomik düzen işçiyi yalnızca çalışan bir hayvan, en kaba bedensel ihtiyaçlarını karşılayan bir yaratık olarak görüyordu. Marx’a göre işçilere ödenen maaşlar, tekerleklerin dönmesi için sürülen yağ gibiydi; işin asıl amacı insan değil, paraydı.
Gelişmiş ülkelerde işçiyle işveren arasındaki çatışma artık Marx’ın zamanındaki gibi çıplak yumruklarla yürütülmüyor, ancak çalışma koşulları ve iş kanunları ilerleme kaydetmiş olsa da işçiler hala araç konumundadır. Kendi mutlulukları ve ekonomik refahları rastlantısaldır. İşverenle ilişki ne kadar arkadaşça olursa olsun, işçiler ne kadar iyi niyet gösterip kendilerini görevlerine adarlarsa adasınlar, statülerinin güvenli olmadığı duygusuyla yaşamak zorundadır. (Buna ek olarak bir prekarya gerçeğini de güvensiz hayat anlamında vurgulamak gerekir: Guy Standing – Prekarya – Yeni Tehlikeli Sınıf – Özet)
Olası Çözümler
Felsefe
Felsefe, başkalarının görüşleriyle benlik imgemiz arasındaki ilişkiye sağduyu kutusunu ekler. Toplumsal yargılar bu süzgeçten geçirilir; doğruysa değerlendirmeye alınır, yanlışsa omuz silkmesiyle geçiştirilir. Felsefe, başarı ve başarısızlık kavramını reddetmez ama yeni bir yargılama süreci yapılandırır.
Toplumun çoğunun görüşleri olağanüstü yanılsamalı ve hatalıdır. Bunun temel nedeni; halkın görüşlerini akılcı düşünce yerine sezgilere, duygulara ve geleneklere dayandırmasıdır. Başkalarının onayını alma ihtiyacının psikolojik nedenlerinden sıyrılabilmek için felsefi bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. Bir yargının özgüvenimizi sarsabilmesi için yalnızca bizi kahretmesi yeterli değildir, aynı zamanda doğru olması gerekir.
Unutmamak lazım Schopenhauer’e göre insanlar büyük ölçüde salak yaratıklardır, fazla da şey etmemek lazım…
Sanat
Matthew Arnold’a göre sanat, yaşamın eleştirisidir. Büyük sanatçılar, dünyayı ilk buldukları halinden daha iyi bir halde bırakmak isterler. Sanat eserleri dünyayı daha hakiki, daha sağduyulu ve daha zekice anlayabilmemiz için rehberlik ederler.
Romanlar, standart toplumsal hiyerarşinin dışına çıkabilir. Romanın dünyasında en yüksekteki en alçağa, en alçaktaki en tepeye yerleşebilir. Roman sanatı, ben sadece bir hizmetli değilim diyen karakterlerin sonsuz sayıdaki çeşitlemesi olarak tanımlanabilir.
Resimler, kimin ve neyin önemli olduğuna dair düşüncelerimizi değiştirebilir. Chardin’in Hastabakıcı adlı tablosu, sıradan bir kadının sıradan bir anını resmederek, Fransız Kraliyet Resim ve Heykel Akademisine meydan okur. Günlük yaşamın büyük ressamları, züppece bir tavır takınmamızı engellemeye yardımcı olabilirler.
Tragedya Antik Yunan’da ortaya çıkmıştır. Bir kahramanın mutlulukla başlayıp bir hata sonucu yıkımla biten öyküsünü, yargılamadan anlatır. Seyirci, kahramanın başına gelenlerin kendi başına da gelebileceğini fark eder ve mütevazı bir tavır takınır. Tragedyalar suçlularla masumlar arasında bir köprü kurar. Başkalarının fiyaskolarına sempati duymamızın arka planında, benzer şartlarda bizim de aynı felaketi yaşayabileceğimiz hissi vardır. Tragedya, insanlık durumunu hatırlatır.
Mizah, güçlü bir eleştiri silahıdır. 1831’de Charles Philipon, Kralı bir armut şeklinde çizdi (Fransızca’da “poire” hem armut hem ahmak demektir). Mizahın sadece bir oyun değil; zalimliğe ve ukalalığa karşı bir silahtır. Gözle görülür masumiyeti sayesinde, doğrudan ifade edildiğinde tehlikeli olacak fikirleri seslendirme fırsatı verir.
Mizah kendi statü endişemizi anlamlandırmak için de bir araçtır. Sadece ben bunu böyle yaşıyor olmalıyım dediğimiz tuhaf yönlerimizi toplumsal alana sunar.
Politika
Her toplum bazı insanları yüceltirken diğerlerini hor görür. Bu başarı ölçütleri zamana ve kültüre göre değişir. M.Ö. Sparta’da en yüksek statü, iyi dövüşen savaşçılara aitti. M.S. 500-1000 arasında Batı Avrupa’da ise en çok saygı görenler, İsa’yı model alan azizlerdi. Her dönem, kendi ideal insan tipini yaratır ve başarıyı buna göre tanımlar. Bu da toplumsal kabulün ne kadar değişken olduğunu ortaya koyar. Güvenliğin bıçak sırtında olduğu yerlerde savaşçılar, besin kıtlığı olan yerlerde avcılar, refahın ticarete bağlı olduğu toplumlarda ise girişimciler ve bilim adamları el üstünde tutulur.
Günümüzde başarılı insan, ticari dünyadaki herhangi bir branşta para, güç ve ün kazanabilmiş kişidir. Para kazanma yetisi, kişide yaratıcılık, cesaret, zeka ve akıl sağlığı olduğunu kanıtlar. Başarılar şansa ya da Tanrı’nın inayetine bağlanmaz; maddi başarısızlıklar kişinin hak ettiği durumlardır. Para ahlaki bir özellik edinmiştir; parası olan insan erdemli bir insan gibi muamele görür.
Thorstein Veblen, Aylak Sınıfın Teorisi adlı eserinde paranın toplumların insanları değerlendirirken başvurdukları temel ölçüt haline geldiğini anlatır. Ticarete dayalı bir toplumda kişinin fakir ama erdemli olabileceği düşüncesi barınamaz. İnsan, zengin olmanın ve zenginliğini sergilemenin gerekli olduğunu hisseder.
Toplumsal hiyerarşi değişmiştir ve değişecektir. Tarih boyunca birçok düşüncenin doğal olduğuna inanılmıştır: kadınların erkekler üzerinde hakimiyet kuramayacağı, Afrikalıların beyaz adamdan aşağı bir konumda olduğu gibi. Marx’ın ifadesiyle, egemen düşünce ideolojiktir; tarafsız olduğu izlenimini uyandırırken aslında bir taraf tutar. Egemen düşünceler ve ideoloji, toplumun içine renksiz, kokusuz bir gaz gibi yayılır, gazetelere, reklamlara ve metinlere siner (Bkz. Louis Althusser – İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları – Özet).
Gazeteler ve televizyonlar aracılığıyla yayılan maddiyatçılık, girişimcilik ve meritokrasi hevesi, düzenin dümenini elinde tutanların çıkarlarını yansıtır. Doğru Politik bakış açısı, bu ideolojiyi tanımlama ve anlamaa peşinde olmalıdır.
Din/İnanç/Ölüm
Tolstoy’un romanındaki İvan İlyiç, statüye takıntılı bir yargıçtır; ölümcül hastalığı sırasında yalnızca statüsünün önemsediğini, gerçek benliğini görmezden gelindiğini fark eder. Ölüm düşüncesi statü edinme çabasının değersizliğini yüzümüze vurur. Ölüm fikrinin süzgecinden geçtikten sonra anlamlı kalabilen eylemler sevgi, ilişkilerde samimiyet ve ihtiyacı olana yardım eli uzatmaktır.
Önemsizlik hissini yenmek için kendimizi daha önemli bir konuma getirmek yerine herkesin eşit derecede önemsiz olduğunu kavramak gerekir.
Temelde herkes gibi olduğumuzu algılamaktan daha insanca bir şey olamaz. Sıradan yaşamların aşağılık ve yetersiz olduğunu düşündükçe sivrilme sevdamız güçlenir. Toplum ne kadar yozsa bireysel başarının albenisi de o kadar güçlü olur.
Bohemlik
19.yy da ortaya çıkan bohemlik, burjuvazinin maddiyatçı ve meritokratik statü sistemine karşı bir tepki olarak doğar. Bohemler, dünyevi başarı yerine duyarlılığı, sanatı ve özgünlüğü yüceltir. Onlara göre para ve düzenli iş sahibi olmak ruhu mahveder.
Bohemler toplumun adil olduğunu düşünmez; ticari başarıyı, etik ve hayal gücü kısırlığının göstergesi olarak görürler. Bu nedenle klasik başarısızlık hissini yaşamazlar.
Burjuvaziyi aşağılamak için absürd eylemlere başvururlar. Gerard de Nerval’in ıstakozu gezdirmesi gibi. Böylece zenginliğin iyi yaşamdaki rolünü sorgulatırlar.
Toparlarsak; Felsefe, sanat, politika, din ve bohemlik, var olan statü hiyerarşisini yıkmak yerine, ona alternatif yeni hiyerarşiler yaratmaya çalışır. Başarıyla başarısızlık, iyiyle kötü arasındaki ayrımı durur ancak bu kavramların içeriğini yeniden tanımlar. Statü endişesi kaçınılmazdır; ancak bu endişeyi nerede gidereceğimiz tümüyle bizim elimizdedir.