Merleau Ponty – Algının Fenomenolojisi – Özet

Maurice Merleau-Ponty’nin Algının Fenomenolojisi kitabı, 1945 yılında yayımlanmıştır. Husserl ve Heidegger’in fenomenolojik mirasını Sartre ve Beauvoir’ın da içinde bulunduğu Fransız varoluşçu düşünce ortamına taşıyarak, dönemin hakim Kartezyen düalizmine ve davranışçı psikolojiye karşı bir algı kuramı geliştirir. Bu yönüyle kitap sonraki fenomenoloji çalışmaları için de kalıcı bir referans noktası olmuştur.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

GİRİŞ

DUYUM

Duyum kavramı, dilde kırmızıyı görmek gibi açık bir biçimde yer alsa da, aslında son derece bulanık bir mefhumdur. Çünkü en basit algılar bile bağıntılara dayanır. Biraz açarsak: Aynı kırmızı renk:

  • Kan gördüğünüzde tehlike hissettirir
  • Bir gül olduğunda romantizm çağrıştırır
  • Trafik ışığında dur emri verir

Retinana düşen dalga boyu aynı olsa da yaşadığın deneyim tamamen farklıdır. Demek ki duyum, fiziksel uyarıcıya değil, nesnenin içinde bulunduğu bağlama ve senin bedensel-varoluşsal durumuna bağlı.

Algı deneyiminde figür ve zemin ayrımı esastır. Gestalt teorisinin de belirttiği gibi, en basit algılanabilir veri bir zemindeki figürdür. Bir lekenin sınırları, onun zeminden ayrılmasını ve bir anlam kazanmasını sağlar. Dolayısıyla algı her zaman bir alanın parçasıdır.

Nitelikler (renk, ses, sıcaklık) bilincin birer unsuru değil, nesnenin özellikleridir. Psikologların yaptığı hata nesnelerde var olan özellikleri bilince de varsaymaktır. Oysa nitelikler, bilincin bir parçası değil, nesnenin kendisidir ve anlamları nesnenin bağlamına bağlıdır.

Fizyolojik açıdan bakıldığında, duyusal aygıtın sadece dış dünyadan gelen mesajları ileten pasif bir alıcı olduğu düşüncesi yanlıştır. Sinirsel süreçler motor sistem ve duyusal sistemin işbirliğini içeren karmaşık bir biçimlenmedir. Doku zedelenmelerinde dahi duyumun yeniden ortaya çıkabilmesi, algının sadece dış uyarıcıya bağlı olmadığını, organizmanın bir bütünleşme süreci olduğunu kanıtlar.

Sonuç olarak gerçek algı her şeyin birbirine bağlı, anlam yüklü ve bağlamsal olduğu bir alandır. Duymayı anlamanın yolu, bu nesne-öncesi alanı keşfetmekten geçer.

ÇAĞRIŞIM VE HATIRALARIN YANSIMASI

Bir geminin parçalarının ormanla karışık görünmesi durumunda, yaklaştıkça bu parçaların gemiye ait olduğunu anlamamız, yeni benzerlikler keşfetmemizden değil, nesnenin birliğini zaten içinde barındıran bir düzenin (sinopsis) açığa çıkmasından kaynaklanır.

Mesela tanıdık bir yüzü gördüğünde “bu Ahmet” diye tanırsın. Bunu, Ahmet’in geçmişteki görüntülerini teker teker tarayıp karşılaştırarak yapmıyorsun. Yüzün fizyonomisi (ifadesi, oranları, hareketi) sana onu doğrudan sunar.

Tanıma süreci geçmişten şimdiye doğru akmaz; aksine, nesnenin kendisi, geçmiş deneyimlerin ışığında tanınabilecek bir tablo sunarak kendini burada ve şimdi ortaya koyar. Eğer algı sadece duyumlar ve hatıraların birleşimi olsaydı, hatıraların istilasıyla sürekli yanılsama sınırında yaşayan, tutarsız bir yapı olurdu. Nesne, ben buyum der; sen hatırlamazsın, nesne kendini tanıtır.

DİKKAT VE YARGI

Empirizmde Dikkat, normal duyumları görünür kılan bir projektör gibidir. Bu görüşte dikkat, hiçbir şeyi yaratmaz; sadece var olanı aydınlatır. Halbuki dikkat, zihinsel alanı dönüştürür ve gerçekten yeni bir yapı kurar. Mesela Bir tıp öğrencisi ilk kez röntgen filmine bakar ve gri-beyaz bir karmaşa görür. Deneyimli bir radyolog bakar ve akciğer lezyonunu, kalp gölgesini, kaburga gölgelerini ayrı figürler olarak görür. Radyolog nesneye daha fazla bilgi eklemez. Sadece dikkati sayesinde aynı görüntü onun için farklı bir dünya haline gelir.

Kartezyen düşünce sonluluğa olumlu bir anlam yüklemek için ve özneyi Tanrı ile yokluk arasında konumlandırır (bkz. Descartes – İlk Felsefe Üzerine Meditasyonlar – Özet). Bu bağlamda Descartes algıyı yalnızca şüpheye tabi olgusal apaçıklıklar olarak sunar. Bu nedenle Kartezyen düşüncede öz ve varoluş arasındaki bağ deneyimde değil, sonsuzluk ideasında (dogmatik bir varsayım) bulunur. Halbuki Algı, Ben’in birliğini ve nesnelliği mümkün kılan merkezi fenomendir. Bunun kabul edilmesi yeni bir cogito‘ya ihtiyaç duyar.

FENOMENAL ALAN

Duyma, nesnelere aktif özellikler atfeder. Örneğin, yerde duran bir tekerlek ile hareket halindeki bir tekerleği görme deneyimi farklıdır. Çocuk için mum ışığı, eli yandıktan sonra çekiciliğini yitirip itici bir hale gelir. Yani duyma, niteliği yaşamsal bir değerle donatır ve bedene gönderim yapar. Nesne değişmedi. Ama çocuğun bedensel tarihi değişti ve bu, algıyı kökten dönüştürdü.

Algı bedenin dünyayla kurduğu yaşamsal ilişkidir. Anlama yetisi de artık sadece genel bir bağlama işlevi değil, bütün yönelimsel yaşamın ortak işlevidir. Algı, hem içgüdüsel altyapıyı hem de idrakın üzerine kurduğu üstyapıları içerir.

Empirizme ithafen; İnsan bedenini bir makine gibi (sinirler kablo, beyin işlemci) görmek, şunu kaçırır: Beden dünyada vardır, dünyayı yaşar.

Fenomenal alan bir psişik olgu veya Bergsoncu bir sezgi değildir (bkz. Henri Bergson – Yaratıcı Tekamül – Özet). Fenomenal alan, nesnel dünya ile saf öznel deneyim arasındaki yaşanan katmandır; beden aracılığıyla dünyayla temas ettiğimiz yer diyebiliriz. Mesela bir ormanda yürüyorsun. Orman hem nesnel olarak tanımlanabilir (ağaçlar, koordinatlar) hem de senin için yaşanmış bir deneyimdir (serinlik, sessizlik hissi, kaybolma endişesi ya da huzur). Fenomenal alan bu ikinci katmandır ve bu katman daha temeldir.

Gerçek felsefi edim fenomenlerin bize içinden geçerek verildiği o yaşayan deneyim katmanını yeniden bulmaktır. Bu süreç, psikolojik betimlemelerle başlayıp, fenomenin öznesini tanıyarak transandantal bir alana evrilen yaratıcı bir işlemdir.

Kısaca özetlersek; Merleau-Ponty önce beden, sonra düşünce der.

Dünyayı önce yaşarız, sonra düşünürüz. Algı, bu yaşamanın ta kendisidir.

1. BÖLÜM: BEDEN

Algı, kurulan bir nesneye dair tüm olası deneyimlerin nedeni halindedir. Bir ev, farklı perspektiflerden (farklı açılar, içeriden vs.) farklı görünüşler sunar; ancak evin kendisi bu perspektiflerin toplamı olan geometrik bir izdüşümdür. Kendisi ise perspektifsiz olan terimdir.

Bir anlamda nesneyi tüm açılardan aynı anda algılarız ama bunu farkında olmadan yaparız. Mesela masanın üzerindeki bir bardağa bakınca sadece önünden görüyorsun ama beyin otomatik olarak “bardağın arkası da var, alt kısmı da var” diye tamamlar. Bardağı hiç çevirmeden tüm bardağı görüyormuşsun gibi hissedersin. Nesne işte bu tüm olası bakış açılarının özeti olan bir merkezdir ve sen bu merkeze ulaşırsın.

Bu yapı nedeniyle bir nesneye bakmak, onda ikamet etmektir (oraya taşınırsın). Mesela kafede bir muma bakıyorsun. O an zihnin mumda yaşar; çevredeki sandalyeler, bardaklar arka plana çekilir, soluklaşır ama kaybolmaz. Bakış bir ışık huzmesi gibi değil, bir ev gibi çalışır; içine girilir.

Nesnel yaklaşım deneyimin perspektifli doğasını unutarak bedeni de bir nesne gibi gösterir. Böylece perspektifler nesnelerin retinaya yansıması sanılır. Ancak bu denklemde mutlak bir nesnenin konması, bilincin ölmesi demektir; çünkü bu, tüm akışkan deneyimi dondurur. Doğru yaklaşım nesnenin kökenini deneyimin kalbinde bulmak ve varlığın nasıl belirdiğini betimlemektir.

NESNE OLARAK BEDEN

Modern fizyolojiye göre merkezi sinir sistemindeki hasarlar, belirli duyusal niteliklerin yok olması değil, işlevin ayırt ediciliğini yitirmesi şeklinde kendini gösterir. Örneğin, görme yollarındaki bir hasar renkleri tek tek silmez; renk canlılığını azaltır, spektrumu basitleştirir ve sonunda tek renkli bir griye indirger. Yani niteliklere dokunmaz ancak verilerin mekandaki düzenlenişini ve nesnelerin algısını değiştirir.

Nörolog, beyin hasarını incelediğinde der ki: Görme alanının şu bölgesi hasar gördü, o yüzden hasta kırmızıyı göremez. Ama hastanın kırmızıyı görememe deneyimi nasıl bir şeydir? Bu soruyu beyin haritası hiçbir zaman cevaplayamaz. Deneyimi anlamak için bilincin içine girmek gerekir.

Mesela hayalet organ fenomeni gibi örnekler kişinin kendi dünyasına olan bağlılığının bir yansıması olduğunu gösterir. Kişi, kaybettiği organı hala hesaba katar çünkü o organ, geçmişteki pratik alanının bir parçasıdır. Beden bir alışkanlıklar ve pratikler ağıdır.

Örneğin Kaza geçirip sağ elini kaybeden bir gitarist, aylarca hayalet el hisseder, hatta bazen gitar tutmaya çalışıyor gibi kasılır. Neden? Çünkü o el, onun dünyasının bir parçasıydı. Kapı açma, yemek yeme, müzik yapma pratiklerinin tamamı o ele göre örgülenmişti. Beden, geçmiş pratiklerin canlı hafızasıdır.

İnsan bedensel ve psişik olanın iç içe geçtiği bir varoluş gelgitidir. Psikolojik motifler ile bedensel durumlar arasında kesin bir ayrım yapılamaz; çünkü her psişik edimin kaynağını bulan bir fizyolojik eğilim vardır. Somatik ve psişik bozukluklar birbirini tamamlar. Ruh ve bedenin birliği varoluşun her anında gerçekleşen içsel bir süreçtir.

BEDEN DENEYİMİ

Bedenin kalıcılığı, dış nesnelerin kalıcılığından farklıdır. O keşfedilmeyi reddeder ve daima yakınımızda, algılarımızın marjında, bizimle birlikte bulunur. Dış nesneler perspektiflidir; bir pencereden sadece çan kulesini görebiliriz ama bu durum kulenin tamamının orada olduğuna dair bir vaat içerir. Oysa beden, bir nesne gibi bakış açısına hapsolmaz. Kendi bedenimizi gözlemlemek için ikinci bir bedene ihtiyaç duyarız; aynadaki görüntümüz, asıl bedenimizin bir simülakrıdır (taklididir). Dokunma eyleminde de durum aynıdır: Sağ elimle sol elime dokunduğumda, nesne olan sağ el ile dokunan sağ el arasında işlevsel bir ayrım vardır. Beden, gören ve dokunan olduğu ölçüde, görülebilir veya dokunulabilir bir nesne olmaktan çıkar.

Psikologlar, nesnel bir bilimsel tutum takınarak kişisiz bir düşünce konumunu benimsemişler ve bedenin deneyimini temsile indirgeyerek onu bir psişik olgu haline getirmişlerdir. Ancak unutmamak gerekir ki psikolog, uğraştığı olgunun bizzat kendisidir.

BEDENİN MEKANSALLIGI VE MOTOR BECERİ

Kişi bedenine bölünmemiş bir mülk gibi sahiptir ve her organının konumunu bütünsel bir bedensel şema aracılığıyla bilir. Bedensel şema, deneyimin sonucu değil, deneyimi mümkün kılan yasal yapıdır.

Bedenini düşünerek kullanmazsın; o zaten dünyayı bilir. Mesela daktilo kullanmayı öğrenen biri başta her tuşa bakarak yazar. Ama bir süre sonra parmaklar harfleri bilir, hesaplamak gerekmez. Parmaklar oraya zaten ev gibi gider.

Beden olmasaydı, mekan da olmazdı. Bedensel hareket, fiziksel mekanın üzerine sanal veya insani bir mekan inşa ederek, dünyayı eylemlerimiz için bir sahne haline getirir. Yani beden, mekanı ve zamanı sadece düşünmez, onlara ait olur; onlarla bütünleşir.

Alışkanlık yoluyla nesneler (bir şapka veya bir baston), bedenin hacmine dahil edilir; artık karşılaştırılması gereken dışsal nesneler olmaktan çıkıp, bedenin eyleme çapını artıran araçlara dönüşürler. Alışkanlık, yeni aletler ekleyerek varoluşumuzu değiştirmektir; bu süreçte hareket, motor olarak yakalanan bir imlemedir.

Alışkanlık, bedenin dünyada anlama biçimidir. Müzik enstrümanı çalanlar, alışkanlığın düşüncede değil, dünyanın bir aracısı olarak bedende bulunduğunun en somut örneğidir.

Sonuç olarak anlam sadece içsel değil beden deneyimi ile bütünleşik bir edimdir.

BEDENİN SENTEZİ

Kişi bedenin önünde değil, içindedir. Beden, Leibniz’in ifadesiyle, kendi değişimlerinin etkin yasasıdır. Bu yönüyle,bir fiziksel nesne değil, bir sanat eseri gibi düşünülmelidir. Bir tablo veya şiir nasıl ki renklerin ve sözcüklerin ötesinde bir varoluş biçimi sunuyorsa, beden de yaşayan bir imlemeler düğümüdür.

Yeni bir motor veya algısal alışkanlık edinildiğinde, eski hareketler yeni bir varlıkla bütünleşir ve bedensel şema yeniden organize olarak daha zengin bir imleme kapasitesine ulaşır.

Ruh ve beden birbirini içten kurar. Şiddetli bir ayrılık yaşayan biri, gerçekten midesi ağrır, yemek yiyemez, bacakları tutmaz. Acı, hem ruhsal hem bedenseldir çünkü yaşayan beden bu ikiliği tanımaz. Mesela kronik bel ağrısı çeken biri zamanla içe kapanır, insanlardan kaçar; beden psişeyi etkiler.

CİNSİYETLİ VARLIK OLARAK BEDEN

Nesnelerin arzu veya sevgi sayesinde nasıl varoluş kazandığı, özne ile dünya arasındaki ilişkinin anahtarıdır. Normal şartlarda afektif olmak (duygulu olmak), bedensel düzenle açıklanabilen zevk ve acıların bir mozaiği olarak anlaşılır. Ancak cinsellik bir dürtü değil, bunun ötesinde dünyayı kurma biçimidir.

Psikanalizin en önemli kazanımı psikolojik tutumların kökenini cinsellikte bulmaktır. Libido, sadece genital bir dürtü değil; öznenin dünyayı kurma, deneyimleme ve tarihselleşme gücüdür. Cinsel semptomlar aslında bir yaşam biçiminin, bir kaçış veya ele geçirme tavrının simgesidir. Libido, kelimelerle söylenemeyen şeyi beden üzerinden ifade eder.

Beden varoluşun kendisini gerçekleştirdiği ve aktüelleştirdiği yerdir. Yani beden kendi olmanın gizli biçimidir. Cinsellik insanın nesneleşme (başkasına karşı) ve özneleşme (kendini kurma) arasındaki diyalektiğini en şiddetli şekilde ortaya koyan süreçtir.

İFADE OLARAK BEDEN VE SÖZ

Geleneksel dil anlayışları, dili sahip olunan bir şey olarak görür; yani sözcüklerin zihinde bıraktığı izler veya sinirsel mekanizmaların bir sonucu olarak kelime akışının oluştuğu varsayılır. Bu görüşte konuşan bir özne yoktur.

Sözcükler düşüncenin tercümanı değil, düşüncenin ta kendisidir. Söz, düşüncenin bedenidir. Onu tercüme etmez; onu tamamına erdirir. Her dil, kendi anlamını dinleyicinin zihnine taşır; tıpkı bir müzik eserinin seslerden geçerek orada var olması gibi.

Dilsel ifadeler (fonemler, sesler) bedeninin dünyayı yaşama biçimlerinin birer yansımasıdır. Bu nedenle, bir dilin tam anlamı başka bir dile tercüme edilemez; çünkü her dil, o dili konuşan bedenin dünyayı üstlendiği farklı bir varoluş tarzını temsil eder. Mesela “Huzur” kelimesi Türkçede, “serenity” İngilizcede; bunlar aynı şeyin farklı etiketleri değildir. Her biri farklı bir yaşam biçiminin ürünüdür. Huzuru tam anlamıyla başka dile çevirmek imkânsızdır çünkü o kelime, Türkçe konuşan bir bedenin dünyayı deneyimleme biçimini taşır.

İmlemeler, anatomik düzeneklerin ötesine geçen ve davranışa içkin olan yapılardır. Söz, bu imleme yaratan akıl dışı kuvvetin tikel bir örneğidir. Sözün temel özelliği durumları genel bir dile dökerek öznelerarası bir kazanım oluşturabilmesidir. Müzik de bir dil gibi durur ancak her sanatçı kendi dünyasını kurmak zorundadır. Oysa söz düzeninde yazar, diğer yazarların inşa ettiği ortak bir dünyaya hitap eder. Söz, kendi sınırını hakikat olarak belirler ve bu sayede sözsüz bir düşünce idealini mümkün kılar (sessiz bir müzik fikri saçmadır). (bkz. Wittgenstein – Tractatus Logico-Philosophicus – Özet).

Dil anlamın bizzat içinde ikamet ettiği bir yapıdır. Bu nedenle dil insanın dünyayla kurduğu psişik bağın görünür hale gelmesidir.

2. BÖLÜM: ALGILANAN DÜNYA

Bir nesnenin birliğini kavramak, onun farklı perspektiflerden görünüşlerini bedensel hareketimizle sentezlememize bağlıdır. Yani masanın üzerinde bir kutu görüyorsun, arka yüzünü göremiyorsun. Ama yine de bu bir kutu diyorsun. Peki bunu nasıl biliyorsun? Bu bilgi zihninden değil, bedeninden geliyor. Çevresinde dolaşabildiğini, eğilip bakabileceğini, kaldırabileceğini hissediyorsun. Görünmeyen arka yüz, geçmişteki bedensel deneyimlerinden devralınan örtük bir bilgiyle orada zaten var.

Bir oda düşün. Oda başlı başına ne içtir ne dışarı. Sen oraya girdiğinde içi ve dışı yaratırsın. Sağ ve sol da böyle; evrensel değil, bedeninin yöneliminden türüyor.

Dolayısıyla, bedeni ve dünyayı yeniden keşfetmek, öznenin kendi varoluşsal derinliğini ve algılayıcı gücünü yeniden bulması demektir.

DUYMA

Ampirizme göre; Gözüme kırmızı ışık gelir, beyin bunu işler, kırmızı algısı oluşur. Ama Ponty’ye göre bu deneyimi dışarıdan seyreden biri gibi tanımlamaktır. Oysa sen hem tanımlayan hem de yaşayansın. Bu paradoksu görmezden gelemeyiz.

Beyincik hasarı olan kişilere farklı renkler gösterildiğinde: Kırmızı ve sarıda kişi farkında olmadan geriye çekilme hareketi yapıyor. Mavi ve yeşil öne doğru yönelme, sakinleşme yaşanıyor. Yani renk görsel bir fenomenin ötesinde bedeni belirli bir varoluş ritmine davet eden bir şey.

Bizler sürekli bir deneyim durumunda yaşıyoruz ve opak bir dünyayla temas halindeyiz. Duyum ​​her zaman biraz anonimdir çünkü bireysel karar vermemizden önce gelen genel bir duyarlılık alanında meydana gelir. Kendimizi, belirli duyusal tutumların (maviyi algılama şeklimiz gibi) beden tarihimiz tarafından zaten oluşturulduğu bir dünyaya atılmış buluyoruz.

A priori kavramı, deneyimden önce gelmez aslında; deneyimin kendisindeki bir olgunun açıklanmış halidir. Dolayısıyla a priori hakikatler, bir varoluş biçiminin (önceki duyumsal deneyimin) devralınmasıdır. Algılayan özne, tarihsel bir derinliğe sahiptir ve dünyayı sentezleme motiflerini devralır.

MEKAN

Mekan, görünüşlerin üzerinden kayıp geçtiği bir düzeydedir. Mekan deneyiminin özü, yönlülüktür. Beden, bu süreçte eyleyen (agent) bir beden olarak rol oynar.

İlk algısal tutunuş, kişisel tarihimizin ötesinde, tarih-öncesi bir geleneğin devralınmasıdır. Altımızda yatan, dünyayı bizden önce de var eden ve dünyada yerimizi işaretleyen anonim bir işlevler sistemi (doğal zihin/beden) vardır. Bu seviyenin tesisi, mekanı bizim için doğal ve verili kılar.

Hareket, nesnel düşüncede genellikle bir yer değişikliği olarak tanımlanır; ancak bu onu yok eder. Hareketin hakikati, hareket edenin çevresiyle girdiği ilişkilerdeki değişimde yatar. Hareket bedenin dünyaya tutunma biçiminin bir yansımasıdır.

Fizik kitabı der ki: Hareket = A noktasından B noktasına geçiştir. Ama sen araba kullanırken bunu hissediyor musun? Hayır. Yolun seni çektiğini, direksiyonun elinde aktığını, virajın seni sardığını hissediyorsun. Hareketin içindesin, dışarıdan izlemiyorsun.

Algı bir dünya deneyimidir. Hiçbir algı, bir zemin olmaksızın gerçekleşmez; her algı, öznenin geçmişini ve dünyayla olan samimiyetini varsayar.

Bozulmuş bilinç hallerinde (şizofreni veya meskalin etkisi) mekanın yapısı bozulur: Nesneler devasa görünebilir, duvarlar aşırı uzaklaşabilir veya zaman akışını yitirebilir. Bu bozukluk, algının altındaki daha derin olan dünya kurma eyleminin çöküşüdür.

Rüyalar, uyanık dünyadaki bedensel ritimlerin (nefes alma, arzu) sembolik bir tiyatro sahnesine taşınmasıdır. Fiziksel dünyadaki yönler psişik dünyada da anlamlıdır (Düşme rüyası görürsün).

Fenomenoloji, rüyayı veya şizofrenik deneyimi geometrik mekanın özgün görünümleri olarak kabul etmelidir. Eğer rüya ve yanılsama mümkünse, görünen ile gerçek olan arasındaki ayrım öznede de muğlak kalmalıdır. Mutlak apaçıklık arayışı da dünyayla olan ortaklığı ve olumlamayı reddetmek anlamına gelir.

Algılamak dünyaya güvenmektir; bir şimdiyi gelecekteki deneyimlerin sürekliliğine bağlamaktır. Yanılsamayı düzeltebilmemiz, dünyadaki bağlantılara olan inancımız sayesinde mümkündür. Dünya üzerindeki hiçbir tikel şey mutlak kesinlik taşımasa da, dünyanın kendisi mutlak bir kesinliğe sahiptir.

ŞEY VE DOĞAL DÜNYA

Bir şeyin karakteri, büyüklüğü ve biçimi vardır; ancak bu özellikler nesnenin kendisine ait birer yüklem değil, bizim nesne ile kurduğumuz ilişkilerimizin bir sonucudur. Perspektif değişimlerine rağmen bir nesnenin büyüklüğünün ve biçiminin sabit kalması algısal bir sistemin sonucudur. Asıl soru, belirli bir biçimin veya büyüklüğün deneyim akışı içinde nasıl olup da kendisini bize verebildiğidir.

Bir bardağın kırılganlığı, katılığı ve sesi, tek bir varlık tarzını yansıtır. Açarsak; cam bardağa bakıyorsun. Kırılganlığını görüyorsun; ama gerçekten görüyor musun? Kırılganlık gözle görülmez. Ama yine de bu kırılgan diyorsun; hem görsel hem dokunsal hem işitsel deneyimlerden (cam sesi, soğukluğu, saydamlığı) oluşan tek bir varoluş tarzını seziyorsun. Anlam, bu duyusal verilerin içinde zaten var ayrıca eklenmesi gerekmiyor.

Dünya çocuğun ilk algısından itibaren reddedilemez bir mevcudiyet olarak oradadır ve tüm bilgi düzeltmeleri onun içinde yapılır. Doğuştan kör veya sağır olanlar için bile dünya, deşifre edilmesi gereken bir gerçekliğin bütünü olarak mevcudiyetini korur.

Gerçekliğin dayanağı algılanan dünyanın sabit ve öznelerarası olmasıdır. Bu sadece benim dünyam değildir; başkalarının tutumlarının da bu dünyada şekillendiğini görürüm. Gerçeklik, sonsuz sayıda algı zincirinin birbirini onayladığı ve tamamlanmamış olsa da birlikte var olduğu bir sistemdir.

Klasik algı teorilerinin hatası, algıyı sadece entelektüel işlemlerle yapılan bir kritik süreci olarak görmeleridir. Oysa algılanan nesnelerin geçerli olmasını sağlayan şey, bizi öznelliğin ötesine götüren bir çeşit inanç hareketidir.

BAŞKASI VE İNSANIN DÜNYASI

İnsan doğaya fırlatılmış bir varlıktır (bkz. Heidegger – Varlık ve Zaman – Özet).

Kişisel kararlar geçmişi ve geleceği etkileyerek tarihselliği yaşama dahil eder, ancak bu sıralama daima yapaydır. Öznenin kendi zamanına tam anlamıyla sahip olması, kendisini bütünüyle anlayana kadar ertelenen bir durumdur. Gelecek, şimdide opak olanı anlamayı mümkün kılar ancak şimdiki anın kesin bir şekilde yakalanmasını da engeller.

Kültürel dünya muğlak olsa da mevcuttur. Nesnelerin üzerindeki insanlık havası, bir başkasının varlığını hissettirir. Başkasının bedeni, kültürel nesnelerin ilk ve en temel taşıyıcısıdır.

Nesnel düşünce açısından eğer ben dünyayı kuran tek bilensem, başka bir bilinci düşünmek imkansızdır. Ancak beden deneyimi bu paradoksu çözer. Eğer benim bilincim bir bedene sahipse ve bu beden dünyayla iç içeyse, diğer bedenlerin de bilinç taşıması mümkündür. Klasik felsefe zihin ile dünya arasına net bir sınır koydu. Halbuki beden bu ikisi arasındaki canlı köprüdür.

Başkasının eylemlerini (örneğin bir bebeğin dişlerini göstermesi) kendi beden deneyimimle doğrudan yakalarım.

İletişim, özellikle dil aracılığıyla, iki öznenin ortak bir alan kurmasını sağlar (bkz. Wittgenstein – Felsefi Soruşturmalar – Özet). Diyalog sırasında “Ben” ve “O”, karşılıklı bir işbirliği içinde, perspektiflerin birbirine geçtiği tek bir dünyada buluşur. Bu süreçte ben, kendi düşüncelerimin ötesine geçerim; muhatabımın itirazları bana yeni düşünceler kazandırır.

Eğer başkası gerçek bir özneyse, benim dünyam artık sadece bana ait değildir. İletişim, her iki tarafın da birbirini özgür kabul ettiği bir ara-dünya gerektirir. Ancak bu süreçte bile tam bir eşitlik sağlamak zordur; taraflardan biri diğerine bağlanırken özgürlüğünü kaybedebilir. Burada bilincin kendi sınırlarını aşma çabası, solipsizm (tekbencilik) ile yüzleşmeyi zorunlu kılar.

Özgürlük, dünyadaki konumuyla sınırlı olmamak, her türlü olgusal duruma karşı kendini geri çekebilme yetisidir. Bu kapasite, öznenin dünyaya fırlatıldığı anda sahip olduğu bir kaderdir. Özne, toplumsal veya doğal dünyayı reddedebilir; ancak bu reddediş bile aslında o dünyayı kabul etmeyi ve dolayısıyla onu olumlamayı gerektirir.

Özne, kendi mevcudiyetini aşan bir mevcut olmama halinin (ölümün) taşıyıcısıdır. Yaşam, bir akış olarak kendi başını ve sonunu aşar; ölümün atmosferi her an hissedilir ancak ölümün kendisi erişilemez bir gelecektir.

3. BÖLÜM: KENDİ-İÇİN-VARLIK VE DÜNYADA-VARLIK

COGITO

Tıpkı bedenin nesneler arasında yönünü bulması gibi, düşünce de dış dünyadaki şeylere yönelir. Mesela bisiklet sürmesini bilen biri, her virajda “şimdi kolumu ne kadar eğmeliyim?” diye hesap yapmaz. Beden bunu zaten bilir. Düşünce de böyledir; bir nesneyi zihinsel formüle dökmeden o nesneye yönelir.

Algı ile algılanan şey birbirinden ayrılamaz. Duyumlar, bir yorumlama gerektirse de, bu yorumlama fenomenlerin kendi yapısından fışkırır. Algı, nesneyle basit bir karşılaşma değil, nesnenin doğasını aktif olarak inşa eden bir süreçtir. Bir doktora ile tıp öğrencisi aynı kalp sesini farklı algılar. Algı, ham veriyi değil, anlamlı bir dünya inşa eder.

Özne, kendi varlığına dair mutlak bir şüpheye düşebilir; ancak bu şüpheyi gidermenin tek yolu, yapıp etmeye (edime) devam etmektir. Düşüncelerin kesinliği, onların fiili varoluşundan gelir. Kesinlik, düşüncelerin içeriğinden değil, şüphenin bizzat kendisinden, yani bir edim olarak gelir.

İfade edimi, konuşanın kendi önceden düşündüklerinin ötesine geçmesini sağlar; yaratıcı bir süreçtir. Dilin gücü, sadece mevcut olanı aktarmasında değil, ifade edilenin (sözün) kendi kendisini aşmasında yatar. (bkz. George Lakoff – Metaforlar: Hayat, Anlam ve Dil – Özet)

Zaman, olayların birbirini takip ettiği bir boyut olduğu kadar, her anın vazgeçilmez bir yere sahip olduğu boyuttur. Yaşanmış olan, şimdide izlerini bırakarak daima var olur. Geçmiş, sadece hatırlandığında değil, şimdinin içinde bir yapı olarak mevcuttur.

Mutlak, saf ve sorgulanamaz bir açıklık mümkün değildir. Çünkü düşüncenin kendisi de bir olaydır ve her anında geçmişin yükünü taşır. Kesinlik, şüphenin kendisinden gelir; çünkü apaçıklık, ancak bir düşünce geleneğinin devralınmasıyla mümkündür. Şüphe, kendini çürütemez. (bkz. Wittgenstein – Kesinlik Üzerine – Özet)

Bilinç, kendisi mutlak hakikat olmasa bile, mutlak yanlış imkanını dışlar. Hata veya şüphe, bizi hakikatten koparmaz; aksine bilincin teleolojisi, bu hataların çözümünü aramak üzere bir dünya ufkuyla çevrelenmiştir. Dünyanın ontolojik olumsallığı, hakikati sarsan bir sorun değil, onu sarsılmaz kılan temeldir.

Dilsel ortam olmadan düşünceyi yakalamak mümkün değildir. Sözcüğün anlamı bedenin dünyadaki bir kiplenmesi ve bir aleti kullanmayı öğrenmek gibi edinilmiş bir tutumdur. Hüzün kelimesini öğrenmeden önce de hüzün hissederdiniz. Ama kelimeyi öğrendikten sonra o duygu netleşie, ayrışır, başkalarıyla paylaşılabilir hale gelir. Sözcük, duyguyu temsil etmez; onu tamamlar.

ZAMANSALLIK

Öznellik yolunda zamanla karşılaşılmasının sebebi, tüm deneyimlerin öncekine ve sonrakine göre düzenlenmiş olmasıdır.

Zamanın akışı genellikle bir nehire benzetilir; geçmişten şimdiye ve geleceğe doğru akan bir su gibi görülür. Ancak bu benzetmede nehrin aktığını söylemek, aslında oraya bir tanık yerleştirmektir. Halbuki zaman öznenin şeylerle kurduğu ilişkinin bir sonucudur. Biz zamanı dışarıdan göremeyiz; içindeyiz. Geçmiş, arşivde değil, şimdinin dokusundadır.

Zamanın idealliği bilinci şimdinin hapsinden kurtulur. Gerçek zamansallık deneyiminde gelecek, şimdiye ve geçmişe doğru kayar. Husserl’in ifadesiyle zaman bir çizgi değil, bir yönelimsellikler ağıdır (bkz. Husserl – Fenomenoloji Üzerine 5 Ders – Özet).

Geçmiş, gelecek ve şimdi birbirinden ayrı parçalar değildir. Zamanın özü, bu boyutların birbirini onayladığı ve tek bir itkinin ifadesi olduğu noktada bulunur. Bir müzisyen piyano çalarken:

  • Geçmiş: Az önce çaldığı notalar hâlâ kulağında çınlamaktadır
  • Şimdi: Şu anki tuşa basmaktadır
  • Gelecek: Bir sonraki notayı zaten “hissetmektedir”

Bu üçü birbirinden koparılırsa müzik durur.

Zaman kurucu bir yapıya sahiptir. Onun kendi içindeki döngüsel ritmi (dün, bugün, yarın), sanki zaman sabit bir biçimde bütün olarak elde tutulabiliyormuş gibi bir ebediyet duygusu yaratır. Bu tıpkı bir fıskiyenin suyun sürekli akışı sayesinde aynı formda kalması gibidir. Yani: Bilinç, zamanın içinde sabit bir form gibi durur; içerik akar, yapı kalır.

Kalp atışlarımızın yaratıcısı olmamamız ama bu ritme uymamız gibi, zaman da bizim tarafımızdan yaratılmaz ancak biz zamanın içinde bir durum olarak bulunuruz.

Zaman, yaşamın yönü ve anlamıdır; ancak onun içinde bulunanlar için erişilebilirdir. Beden şimdinin içinde yaşanan fenomenal bir gerçekliktir. Benliğin ve başkasının algılanması da bu zamansallık perspektifiyle mümkündür. Başkası, dünyadaki başka bir mevcudiyet olarak tanınır.

Bu noktada, özgürlüğümüzün ve toplumsallığımızın temeli geçmişin, şimdinin ve geleceğin iç içe geçtiği o kökensel alanda bulunur.

ÖZGÜRLÜK

Özgürlük, öznenin varoluşsal bir zorunluluğudur; olmaması mantıksal olarak imkansızdır. Eğer bir kez bile özgür olunmuşsa bu durum kesintisiz devam etmelidir. Dışsal faktörler (doğa, tarih, fiziksel özellikler) özneyi belirleyemez; buları nesneleşmiş birer girdidir. Özgürlük, bu verileri nasıl yorumlayacağını ve onlara hangi anlamı yükleyeceğini seçme gücüdür.

Yanlış bir kanıya göre Özgür insan, koşulsuzca sıfırdan seçen insandır. Halbuki Özgürlük, ancak koşulsal bir durumun içinde anlam kazanır. Engeller dış dünyanın kendinde değil, öznenin tasarısında ortaya çıkar. Dolayısıyla özgürlük, kendi sınırlarını bizzat kendisi inşa eder. (bu konuda bkz. Jean Paul Sartre – Varlık ve Hiçlik – Özet)

Gerçek karar, içsel bir müzakereden (deliberation) sonra gelmez; aksine müzakere, kararı takip eden bir süreçtir. Mesela işini bırakmaya karar veren biri, genellikle “uzun uzun düşünüp karar verir” sanılır. Ama Ponty’ye göre o aslında çoktan karar vermiştir; müzakere, bu kararı kendine ve başkalarına meşrulaştırma sürecidir.

Bir bireyin sınıfsal kimliği, nesnel üretim ilişkilerinden ziyade, dünyada olma tarzı ve toplumsal bağlarıyla ilgilidir. Mesela İki işçi, aynı fabrikada çalışır. Biri bu durumu sınıfın kaçınılmaz kaderi olarak yaşar ve susar. Diğeri bunu bir haksızlık olarak deneyimler ve örgütlenir. Nesnel koşullar aynı olsa da dünyaya bakış tarzları farklı olabilir. Kimlik, istatistikten değil, yaşanmış deneyimden doğar.

Vurgulamak gerekir ki bireyselliğin etrafındaki toplumsallık atmosferi yakalanmalıdır. Yaşamın benim kurmadığım bir anlamı olması, yani öznelerarasılığın varlığı zorunludur.

Tarih kavramı üzerinden bunu açarsak; Tarih yaşanmış olduğu için parçalı da olsa bir yöne sahiptir. Olayların anlamı, kişisel kararlardan önce toplumsal birlikte varoluş içinde hazırlanan somut bir gelecek tasarısıdır. Birey, tarihin sunduğu bu yönü devralarak onu yeni bir diyalektiğe sokabilir. Tarihe anlamını biz veririz ama tarih de bize bunu önerir; yani anlam verme sadece merkezkaç değildir. (bkz. Hegel – Tinin GörüngüBilimi (Fenomenolojisi) – Özet)

Mesela 1960’lardaki sivil haklar hareketi: Martin Luther King önemlidir ama hareket, onlarca yıllık birikim, yüzlerce isimsiz eylem, toplumsal yorgunluk ve ekonomik koşulların üzerine inşa edildi. King bu zemini devraldı ve yeni bir yöne soktu. Bu ne saf bir özgürlüktür, ne de saf bir determinizm.

Toplarlarsak özne, saf bir bilinç değil, doğal ve kültürel dünyaya fırlatılmış somut bir varlıktır. Özgürlüğün gücü dünyaya olan evrensel bağlılığımdan gelir. Özgürlük, başka bir şeye bağlanma (tabi olma) gücüdür. Bağlandığımız şeyler özgürlüğümüzü kısıtlamaz, aksine onu destekler. Mesela bir dili öğrenmek, o dilin kurallarına bağlanmaktır. Ama bu şiir yazmanızı, espri yapmanızı, ince nüansları ifade etmenizi mümkün kılar. Kural olmadan dil olmaz; dil olmadan ifade özgürlüğü olmaz.

Özgürlüğü kendini sürekli seçmek olarak tanımlamak, dünyanın dünyalığını yok saymaktır. Özgürlük, mevcut olana katılarak (fakat onu dönüştürerek) yeni bir yön vermektir. Bir anlamda; iç ve dış arasındaki bir karşılaşmadır. Hiçbir zaman mutlak seçim veya tam determinizm yoktur. Seçtiğimiz durumlar, bir kez üstlenildikten sonra bize eşlik eder. (Bu argüman Beauvoir’ı anımsatır – Simone de Beauvoir – Belirsizlik (Muğlaklık) Etiği Üzerine – Özet)

İnsan; ne tamamen özgür bir bilinç, ne de koşullarının kölesidir. Beden, zaman ve toplumla örülmüş bir ilişkiler düğümüdür ve özgürlük bu düğümün içinden, ona rağmen değil onunla birlikte doğar.