Rahel Jaeggi, 2005 yılında yayımlanan Yabancılaşma (Alienation) adlı eserinde, modern toplumun temel sorunlarından biri olan yabancılaşma kavramını güncel bir felsefi çerçeveye oturtur. Kitabı bence önemli kılan, yabancılaşmayı bir “ilişkisizlik biçimi” olarak ele alıp, modern bireyin hayatını şekillendirme kapasitesi (öz-belirlenim) ve dünya ile ilişkisi üzerinden okumasıdır.
Bu kitabı bir takipçimin tavsiyesi ile okudum. Yurtdışında türkçesini bulamadığımdan ingilizcesini okudum. Özet notlarımı toparlarken çeviri hatam olursa affola.
Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.
İçindekiler
İLİŞKİSİZLİĞİN İLİŞKİSİ
Yabancılaşma, ilişkisizliğin bir ilişkisidir. Yani bir ilişkinin yokluğu değil, kendisi eksikli bir ilişkidir. Bu özgürlük ile yabancılaşma arasında aydınlatıcı bir bağlantıyı ortaya çıkarır. Özgürlük, kişinin yaptığı şeyi kendine ait kılabilmesini gerektirir. Bu nedenle yabancılaşmanın aşılması özgürlüğün zorunlu bir koşuludur.
Yabancılaşma duyarsızlık, iç bölünme, güçsüzlük ve kişinin kendisiyle ve yabancı ve kayıtsız olarak deneyimlenen bir dünyayla ilişkisizliği olarak deneyimlenir. Kişinin diğer insanlarla, şeylerle, toplumsal kurumlarla ve dolayısıyla kişinin kendisiyle ilişki kuramamasıdır.
Kendine yabancılaşan özne; kendini artık bilinmeyen güçlerin insafına kalmış “pasif bir nesne” olarak deneyimler. Yabancılaşma olguları çeşitlidir:
- Kişinin kendine ait olmayan arzularla yönlendirilmesi
- Kişinin özdeşleşemediği işler (atıf indeksi için yayın yapan akademisyen).
- Aileye, memlekete, topluluğa ya da kültürel çevreye yabancılaşma
- İlişkilerin piyasa nesnesi olması: paranın aracılık ettiği ilişkiler
- Uzmanlaşmış işbölümünün yarattığı parçalanma: makinenin bir dişlisi olarak işçi
- Kurumların onları oluşturanların karşısına dikilmesi (ölü evlilik, bürokratik kafes)
- Absürd ve anlamsızlık (Kafka, Beckett, Camus)
Kayıtsızlık, araçsallaştırma, şeyleşme, saçmalık, yapaylık, izolasyon, anlamsızlık, güçsüzlük bu eksil ilişkinin biçimleridir.
Yabancılaşma teorisinin tarihini açarsak:
- Hegel: Moderniteyi birey ve toplum arasındaki bölünme olarak görür. Yabancılaşma evrenselin kaybıdır. Özgürlük, bireylerin toplumsalda kendini yeniden bulma sürecinde gerçekleşir.
- Kierkegaard ve Marx: Kierkegaard için “kendisi olmak” kişinin eylemlerini ve yabancı güçlerin getirdiğini aktif olarak mülk edinmesidir. Marx için ise dünya ve benliğin üretken sahiplenilmesidir. Kierkegaard’da yabancılaşma, kamusal bir dünyaya dalmış olmak iken: Hegel-Marx hattında ise yabancılaşma toplumsaldan yabancılaşmadır.
- 20. yy: Lukács: Weber’in rasyonelleşme ve Simmel’in nesneleşme teşhislerinden etkilenerek, kapitalizmin yayılmasıyla tüm ilişkileri karakterize eden kayıtsızlık, nesneleşme, nicelleşme ve soyutlama olgularını vurgular.
Marx, 1844 El Yazmaları’nda işçinin emeğinin ürününe, kendi faaliyetine, tür-varlığına ve diğer insanlara yabancılaşmasından bahseder. Yabancılaşma, kişinin kendisiyle ve dünyayla sahip olduğu ya da sahip olması gereken ilişkilerin bir bozulması olarak anlaşılabilir. Bu bir mülksüzleştirme anlamına gelir: yabancılaşmış işçi, ürettiği şey üzerinde artık tasarrufta bulunamaz; o şey ona ait değildir.
Yabancılaşmış emek kişinin zorlandığı ve içine zorlandığı emektir. Bu insanı olabildiğince soyut bir varlığa, bir tornaya (araca) dönüştürür ve onu ruhsal ve fiziksel bir canavara çevirir. Araçsallaştırma, tam anlamsızlığa dönüşür çünkü Marx için amaçların sonsuz gerilemesi anlamsızlıktır. Bu bakımdan insan kendisi bir araç olmayan bir amaç olmalıdır.
Marx’ta Emek, temel insani güçlerin (irade, kapasite) dışsallaştırılması olarak tasarlanır. Bu süreç başarılı olduğu ölçüde, hem nesnel dünyayı hem de kendini kendine mal eder; yani insan ürünlerinde kendini (irade ve kapasitelerini) tanır.
Heidegger’de yabancılaştırıcı şeyleşme, dünyayı verili olanın bütünlüğü olarak kavramadaki bir başarısızlık olarak anlaşılabilir. Dünya bize, onunla ilişki kurmamızdan önce verilmez. Bir hayat süren varlıklar olarak, her zaman zaten dünyanın içinde hareket ederiz. Bu kavrayışa göre dünya, onunla pratik uğraşlarımızda, dünya yaratmalarımızda ortaya çıkan bir bağlamdır. Mesela Çekici çakmak için kullanırız; bu çakma, bir sandalye yapımında bize hizmet eder; sandalye de oturmak için bize hizmet eder. Bu şekilde ortaya çıkan dünyanın bağlamında çekiç “çakmak için” bir şey olarak var olur ve yalnızca bu bağlamda o olarak anlaşılabilir.
Heidegger’e göre dünyada karşımıza çıkan şeyler, eylemlerin icrasında bizim için el-altında-olan olarak var olurlar. Buna karşılık onları bu bağlamlardan kopardığımızda ya da bizden ayrı nesnel bir şey olarak gördüğümüzde ön-elde-olan olarak görünürler. Teknik tanımları bir kenara bırakırsak yabancılaşma benliğin kendisiyle ilişkisiyle; kendine ve dünyaya yanlış bir şekilde nesneleştirici tutumlar ile ortaya çıkar (bkz. Heidegger – Varlık ve Zaman – Özet).
Kendimizle varoluşsal olarak ilişki kurduğumuzda, kendimizle bir nesne olarak ilişki kurmayız. Kendimizle yaşam faaliyetlerimizde ilişki kurarız. Bu kendi hayatımın benim tarafımdan kararlaştırılması gerektiği gerçeğiyle yüzleşmek anlamına gelir. Buna göre, kendinden yabancılaşma kişinin kendi hayatını yaşayacağı gerçeğini ve her zaman zaten onu yaşamakta olduğu gerçeğini kavrayamama anlamına gelir.
YABANCILAŞMAYA YAKLAŞIMLARDAKİ PROBLEMLER
Yabancılaşma iki farklı gibi görünen tanıyı birleştirir: güç yitimi ve anlam yitimi. Özgürlük ile kendini gerçekleştirme arasında kurucu bir ilişki vardır. Yalnızca kendime ait kılınabilen bir dünyada öz-belirlenimli eylemde bulunulabilir. Yani yabancılaşma bir özgürlüksüzlük biçimidir.
Yabancılaşmış ilişkilerde hem mağdur hem de failizdir. Bir role yabancılaşan kişi aynı zamanda o rolü kendisi oynar. Katı ve yabancı olarak karşımıza çıkan toplumsal kurumlar aynı zamanda bizim tarafımızdan yaratılmıştır.
Yabancılaşma bir ilişkinin yokluğu değil, bir ilişkinin niteliğini tanımlar. Paradoksal biçimde söylersek, yabancılaşma bir ilişkisizlik ilişkisidir. Tıpkı hastalık terimi gibi yabancılaşma kavramı da; neyin kaybolduğuneyin yok olduğunun arka plan varsayımlarına bağlıdır. Kimden ya da neyden yabancılaşırız?
Rousseau’dan beri yabancılaşma, insanın doğası ile toplumsal yaşamı arasındaki uyumsuzluk olarak kavrandığında, yabancılaşmamış duruma dönüş, insanın özüne, amacına ya da doğasına dönüş anlamına gelir (Bkz. J.J. Rousseau – Toplum Sözleşmesi – Özet). Günümüzde yabancılaşma teorileriyle çatışan iki temel konum vardır: Rawlsçu liberalizm (iyi yaşamın nesnel tasarımlarından kaçınır) ve postyapısalcı özne eleştirisi (yabancılaşma teorisinin varsaydığı özne anlayışını sorgular).
Liberal teorinin perspektifinden, yabancılaşma eleştirisinin en sorunlu yanı, bireylerin iyi yaşamın ne olduğuna dair (olmayan) nesnel ölçütlere başvurmasıdır.
Postyapısalcı özne eleştirisi baplamında Foucault, özgürleşme nosyonuna şüpheyle yaklaşır. Özne hem iktidarın kurallarına tabi kılınıyorsa hem de onlar tarafından kuruluyorsa, yabancılaşma eleştirisinin gerektirdiği bastırılmamış özne ile baskıcı iktidar arasındaki ayrım savunulamaz hale gelir (Bkz. Foucault – Özne ve İktidar – Özet).
Yabancılaşma Kavramını Yeniden İnşa Etmek
Yabancılaşmamış olmak, kişinin kendi hayatını sürdürmesinin belirli bir yolu ve kendini sahiplenmesinin belirli bir yoluna işaret eder. Peki bunun ölçüyü nedir?
Tugendhat’ın çözüm önerisi biçimseldir: irade etmenin Ne’yi ile değil, Nasıl’ı ile ilgilidir. Bu şekilde yabancılaşma sorunu özgürlük sorununa bağlanır.
Bu doğrultuda yabancılaşma Isaiah Berlin’in izinden giderek pozitif özgürlüğün bir engellenmesi olarak anlaşılabilir. Pozitif özgürlük, dışsal zorlamanın yokluğuna değil, değerli amaçları gerçekleştirme kapasitesine (pozitif olarak) atıfta bulunur. Pozitif özgürlük, bireyin kendi efendisi olma arzusundan türetilir. İnsan olmak, bir nesne olmamak, kişinin irade ettiğini ve yaptığını kendine atfetmesi, bunun sorumluluğunu alması ve (bu nedenle) onunla özdeşleşebilmesi anlamına gelir.
Bu şekilde anlaşıldığında yabancılaşma kavramı, kişinin eylemlerini ve arzularını (ya da hayatını) kendine ait saymasını (sahiplenmesini) ve bunu etkileyebilecek çeşitli engel ve bozulmalarla ilgilenir.
Kendine ve dünyaya yönelik ilişkiler eşit derecede aslidir. Bu nedenle, kendine yönelik ilişkinin bozulması aynı zamanda dünyayla ilişkisinin bir bozulması olarak da anlaşılmalıdır. Bu anlamda bir kişi, kendisiyle ve kendi önkoşullarıyla ilişki kuramadığında, yani onları kendine ait olarak sahiplenemediğinde yabancılaşmıştır.
Sahiplenme insanın kendisiyle ve yaptığı şeyle özdeşleşme kapasitesi; diğer bir deyişle, yaptığı şeyde kendini gerçekleştirme yeteneği olarak açımlanabilir. Sahiplendiğimiz bir şey, bizim dışımızda kalmaz. Bir şeyi sahiplenen kişi, ona bireysel damgasını vurur, kendi amaçlarını ve niteliklerini ona katar. Sahiplenilen şey de sahiplenme sürecinin kendisinde oluşur.
Toplumsal rollerin başarılı bir şekilde sahiplenilmesi bir tür kendi kaderini tayin ve kişinin kendi hayatının yazarı olmasını oluşturur. Öte yandan toplumsal bir rol için önceden var olan bir model ve kurallar kompleksi olarak bulunmalıdır. Yani sahiplenme fikrinde devralma ile yaratma, öznenin egemenliği ile bağımlılığı arasında ilginç bir gerilim vardır. Bu gerilim önemli sonuçlar doğurur.
KENDİ HAYATINI YABANCI OLARAK YAŞAMAK
Bir insan, yabancılaştığında bunun farkına varır. Eskiden anlamlı olan insanlar, şeyler ve projeler artık ona yabancı gelir; işinde sadece idare eder; kendi hayatını yabancı bir hayat olarak yaşar.
Ancak kendine yabancılaşma kavramı bir paradoks içerir. Gerçek benlik içeride bir yerde bulunan özsel bir çekirdek olarak düşünülür (koyteynır model). Oysa insan, hayatını yöneten ve bu süreçte ne olduğunu belirleyen bir varlıktır. Ve kendini gerçekleştirmeden ayrı bir benlik yoktur.
Buna rağmen, kendini kaybetmek ya da kendine ihanet etmek gibi ifadeler tamamen boş değildir. Bu söylemler bir hoşnutsuzluğu, kişinin kendi hayatıyla ilgili bir şeylerin yolunda olmadığı sezgisini ifade eder. Gerçekten kimim sorusu, kişinin fiilen olduğu ve yaptığı şeyle özdeşleşmediğini, eleştirel bir mesafe alabildiğini gösterir; bu nedenle özgürleştirici bir anlam taşır.
Kendine yabancılaşma özcü olmayan bir temelde yeniden inşa etmek için üç değişiklik gerekir:
1. Yabancılaşma, özden kopuş değil, kişinin kendi eylemleri, arzuları ve inançlarıyla bozulmuş bir ilişkidir.
2. Benlik, ifadeden önce yoktur. Ancak ifade edilirken oluşan ve şekillenen bir şeydir.
3. Kendine yabancılaşan dünyayla yabancılaşır. Benlik ancak dünyayla ilişkileri içinde incelenebilir.
Kişiler, çevreleriyle aktif bir ilişki kurabilen, aynı zamanda kendileriyle de ilişki içinde olan varlıklardır. Kendileri hakkında fikir geliştirir ve kendilerini değiştirme arzusu taşırlar. Kendine yabancılaşma, tam da bu benlik ve dünya ilişkisinin bozulmasıdır. Kişi kendine bir şekilde önceden bağlıdır, ancak bu bağ kopabilir.
Yeniden inşa edersek; Kendine yabancılaşma, kişinin yaşadığı hayatı sahiplenemediği bir durumdur.
Güçsüzlük Duygusu – Bir Örnek
Genç bir akademisyen işe girer, vergi avantajı için evlenir, çocuk sahibi olur ve banliyöye taşınır. Hayatı adeta rayına oturur. Cumartesi alışverişleri, çim biçme, barbekü derken, daha önce hiç tahayyül etmediği bir hayat yaşamaya başlar. Bazen bir gerçekdışılık hissine kapılır; sanki bu hayat ona ait değildir.
Bu yabancılaşmada kimse onu zorlamamıştır. Kararlarını kendisi vermiştir ve pişman da değildir. Yine de hayatının efendisi değildir; kendini sürecin öznesi değil, nesnesi olarak hisseder. Kişi eyler ama gerçekten eylemez. Kendi eylemlerinde tamamen ya da kısmen mevcut değildir. Bu mevcut olmayış, hayatın bağımsız bir varoluş kazanmasına ve ona karşıt bir şey haline gelmesine yol açar.
Aslında karar verilebilecek bir şeyin karar verilemezmiş gibi görünmemektedir. Her bir bileşen (banliyöye taşınmak, evlenmek, çimleri biçmek vb.) kararın nesnesidir. Paradoks şöyle çözülür: kişi bir şeyler yapmıştır; kendi hayatıdır ama onu kendine ait kılmamıştır. Bu sorun pratik soruların maskelenmesi yüzünde olur. Pratik sorular, ne yapılması gerektiğine, nasıl davranılması gerektiğine dair sorulardır. Pratik soruların varlığı ve bunları sorma kapasitesi, kendi kaderini tayin etmenin kurucu koşuludur.
Akademisyenin hayatında bir katılaşma söz konusudur: her şey akıp giderken, ortaya çıkan ilişkiler onu belirler, tersi değil. Eylemlerin sonuçları, failin karşısında bağımsız bir varoluş kazanır. Hayat cansızlaşır. Özne pasifleşir. Her şey farklı olamazmış gibi göründüğünde, eyleyen özne gereksizleşir. Pratik sorular ile kararların akışkan ve revizyona açık olduğunu görmek gerekir. Bu arada her katılaşma yabancılaştırıcı değildir. Rutinler, kurumlar ve ritüeller, seçim yükünü hafifletir ve hayatımızda evimizdeymişiz gibi hissetmemizi sağlar. Burada belirleyici olan seçim olasılığının temel bir bilincidir. Yabancılaşmamış bir tutum, sorunlara, revizyona ve deneyime açık olmaktan oluşur.
Bu noktada kendi hayatı üzerinde kontrol veya hakimiyete sahip olmanın neden tercih edilmesi gerektiği sorusu gündeme gelir. Kayıtsızlık ve akışına bırakma bir yaşam tarzı olamaz mı? Kişi olmanın temel olanağı, eyleyen özne olma ve sorumluluk taşıma kapasitesiyle yakından bağlantılıdır. Bu tutumlardan radikal biçimde vazgeçmek çelişkilere yol açar.
Bireysel kararlar bazen öngörülemeyen ve öngörülemeyecek sonuçlar doğururancak genellikle yabancılaştırıcı olarak deneyimlenmez. Aşık olmak gibi durumlarda, güçsüz olmamıza rağmen kendimizle uyum içinde hissederiz. Kontrol kaybının yabancılaştırıcı olup olmadığı, kişinin bu olaylarla sonradan eylemle özdeşleşip özdeşleşemediğine ve olaylara katılma biçimine bağlıdır.
Sahiplenme, bir öğrenme ve deneyim sürecidir. Bu özgürlük ile kontrol edilemezlik arasındaki ilişkinin müzakere edildiği bir süreçtir. Yabancılaşma ise bu sürecin durmasıdır.
TOPLUMSAL ROLLER VE ÖZGÜNLÜĞÜN YİTİMİ
Gündelik kullanımda, sosyolojide ve toplum felsefesinde rol, hem toplumsallığı hem de bireylerin özgünlüğü ile toplumun onları biçimlendirme biçimleri arasındaki ilişkiyi tartışmak için bir kod sözcük haline gelmiştir. Yabancılaştırıcı olan, rollerin kendisi değil, kişinin kendini onlar içinde yeterince ifade edememesidir.
Rol davranışı gerektiğinde (mesela mesleki roller) hepimiz bazen kendimizin dışında durduğumuzu hissederiz. Bu kişiler ne ölçüde kendileri değildir? Özgünlük ve kendiliğindenlik gibi ölçütlerin dayandığı insan doğası veya insan özü kavramlarına geri düşmeden, özgün olmama şüphesinin hangi standarda dayandığı veya nasıl gerekçelendirilebileceği henüz açık değildir.
Rol, bireyin (editör, mali danışman, haber spikeri) toplumla temas etme biçimini işaretler. Her birey özel ve kamusal üst üste binen çok sayıda rolün taşıyıcısıdır. Kişi toplumda kendi rolünü oynar ve bu yolla toplumun bir parçası haline gelir. Bu nedenle sosyolojik rol teorisinde rol kavramı işlevseldir.
Bir bakıma rolleri başkaları için ve onların önünde oynarız. Roller önceden yazılmış bir senaryoya göre oynanır ve onları oynayan kişiyle özdeş değildir.
Tiyatro metaforundan hareketle; nasıl ki aktör oynadığı rolden farklıysa, biz de toplumsal rolleri üstlenip somutlaştırırken bu rollerin ardında kendimiz olarak kalırız. Bu sezgilere göre gerçek benlik orijinal ve dokunulmamış, rollerinden ayrı var olan bir şeydir. Bu sezgiler modern özgünlük idealini bir rol eleştirisi olarak şekillendirmeye yardımcı olmuştur.
Halbuki Tiyatroda aktörün rolü, performans bittiğinde atılabilecek bir şeydir. Ancak toplumsal roller söz konusu olduğunda pek rolden çıkamayız. Rolden role atlarız.
Mesela hastaları tarafından bir konserde görülen doktor, kendini bir şekilde yakalanmış hisseder. Farklı özel ve kamusal roller arasında geçiş yaparken kişi farklı beklentileri yerine getirir ve bunları farklı davranış biçimleriyle ilişkilendirir. Ve kişi ne kadar değiştiğine bazen kendisi de şaşırır. Doktorun hastanede mi yoksa konserde mi daha çok kendisi olduğu sorusu kolay cevaplanamaz. Toplumsal roller söz konusu olduğunda, tüm dünya hepimizin her zaman tiyatro yaptığı bir sahnedir. Bu metaforda sahne arkası yoktur.
Bu noktada benliğimizi çeşitli rollerimizin asıldığı bir kanca imgesi gibi düşünebiliriz. Peki bireyler kendi rollerinin dışında ne olurlardı? Bu noktada sorunlu olan tam da kişilerin roller aracılığıyla deforme edilmelerinden önceki öz fikridir.
Benlik, toplumsal etkileşim yoluyla oluşur. Dışarıdan gelen taleplere ve başkalarının etkilerine tepki vererek kendini bir ben olarak deneyimler. Saf bir iç benlik yoktur. Sözde iç benlik başkalarıyla temas yoluyla farklılaşır. Bu nedenle yabancılaşma, başkalarıyla ilişkinin kendisinden değil, bu sürecin bozulmasından kaynaklanır.
Başkasının bakışı bizi bir nesneye dönüştürür; olanaklarımızı katılaştırır. Ancak aynı bakış, bizi ilk kez bir özne olarak bilinçlendirir ve bir eylem alanı açar. Şeyleştirme ve olanak tanıma iç içe geçmiştir. Yabancılaştırıcı etkileşimler; özneler arasında bir ilişkinin kurulamadığı, sabitlemenin tek taraflı bir boyun eğmeye dönüştüğü ve olanak alanlarını kapattığı durumlardır.
Roller önceden verilmesi ve standart olması; rollerin var olmasının kurucu koşuludur. Yabancılaşma rollerin bireysel özümsemeyi imkânsız kıldığı ve ifade olanaklarını yoksullaştırdığı durumda ortaya çıkar. Önemli olan, rollerin arkasında bir iç benlik aramak değil, onları verimli bir şekilde özümsemektir. Önemli olan her zaman toplumsallaşmış kişi ile rolleri arasındaki gerilimli ilişkidir.
Özne her zaman şekillendiği için doğal değildir. Dolaysızlık ve kendiliğindenlik ideali sorunludur. Gerçek insan varoluşu her zaman oynanan rollerden oluşur. Sorun, rol oynamamız değil, nasıl oynadığımızdır. Yabancılaşmayı tanımlayan ölçütler, sorunlu olduklarını gösteren dışa vurulmuş performanslarda ve eylemlerde aranmalıdır (Bkz. Adorno – Minima Moralia – Özet).
Georg Simmel bir aktörün bir rolü üstlenirken neyi başarması gerektiği üzerine düşünerek; kişiler ve rollerin iç içe geçişini anlamaya yönelik ilginç öneri sunar. Bir yanda yazarın belirlediği bir görev, diğer yanda aktörün öznelliği varken; Bu iki ögenin üzerinde üçüncü bir şey yükselir. Rolün bu aktörden özel olarak talep ettiği şey. Yani ideal süreç bir rol başarıyla üstlenildiğinde, aktörün öznel eğilimi, bireysel karakteri ve kişiliği ile nesnel olarak verilen rolün birbirine nüfuz etmesidir.
İÇSEL BÖLÜNME OLARAK KENDİNE YABANCILAŞMA
Kendine yabancılaşmada kişi bu ben değilim der ama aynı zamanda bu davranışları reddedemez ya da kurtulamaz. Bu durumu açıklamak için özsel bir çekirdek benliğe başvurmaya gerek yoktur. Mesele, kişinin kendi arzularında kendine erişememesidir.
Örnek olarak güçlü feminist inançlara sahip, düşünceli bir kadını ele alalım. Sevgilisiyle iletişim kurarken sürekli olarak aptalca kıkırdayan bir genç kız gibi davrandığını fark eder. Bu tür kadınsı cilveleri özgürleşmemiş bulur ve reddeder. Kadınların kendilerini sevimli ve zararsız sunmaları gerektiği fikrinin erkek egemen bir dünyanın yansıması olduğunu bilir. Ancak tüm bu bilincine rağmen, iradesi dışında sürekli bu kalıplara geri düşer. Kendi davranışını, inançlarıyla, benlik anlayışıyla ve yaşam planıyla çelişen bir şey olarak deneyimler. Çatışan arzulardan hangisinin kişiye ait olduğunu belirleyecek ölçüt nedir?
Harry Frankfurt’un irade hiyerarşisine göre kişileri diğer varlıklardan ayıran şey, kendi arzularına ilişkin ikinci düzey iradeler geliştirebilmeleridir. Bu, arzularına mesafe koyma ve onlarla özdeşleşme ya da onlara yabancılaşma olanağı yaratır. Mesela isteksiz uyuşturucu başımlısı, ikinci düzey istemiyle (uyuşturucu almamak) çelişen bir birinci düzey arzuya sahiptir. Tıpkı feminist kadın gibi, içsel olarak bölünmüştür. Yabancı arzu, kişinin sahip olduğu ama kendine mal edemediği arzudur. Yabancılık arzuyu benimsememekten kaynaklanır. Gerçek birlik birinci ve ikinci düzey arzuların uyumunda elde edilir.
Özdeşleşme, bir arzuyu kendine ait saymaktır. Ancak bir davranışın bize uymadığını düşünmemiz, onun yabancı olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle, Bu ben değilim demek yerine “böyle olmak istemiyorum” demek daha doğru olur.
Arzu oluşumunun özgün sayılması için manipülasyonun olmaması ve seçeneklerin kabul edilebilir olması gerekir. Ancak herkes bir şekilde sosyalleştiği için manipülasyonun sınırını çizmek zordur. Örnekteki feminist, onun aşk anlayışını ataerkil koşullanmaya bağlarken, anti-feminist tarafını da feminist ideoloji tarafından beyin yıkanmasına bağlanabilir. Saf, sosyal etkiden arınmış arzular varsaymak anlamlı değildir.
Kendi olmak; kendine erişilebilirlik ve komuta edebilme olarak tanımlanmalıdır. Bu bir durum değil bir süreçtir; kişinin olduğu bir şey değil, yaptığı şeye katılma biçimidir.
Özde neyin bana ait olduğunu belirlemenin bir yolu uygunluk (appropriateness) kavramıdır. Benlik-kavrayışında önce kişi, yaşam öyküsünün verili malzemesinden yola çıkarak kim olduğunu anlamaya çalışır, yorumlar. Adrında kişi, kim olmak istediğini tanımlar ve gelecekteki eylemlerini ve arzularını bu tasarıya göre yönlendirir. Benlik-kavrayışı hem yeniden kurucu (reconstructive) hem de yaratıcıdır (constructive).
Kimlik burada yorumun ötesinde nesnel bir olgu değildir. Bu, sorunu daha da belirginleştirir. Eğer her şey yorumsa ve yorum her zaman kendi nesnesini yaratıyorsa, doğru yorumları yanlış olanlardan nasıl ayırt edebiliriz?
Bir yorum çok sayıda önemli ayrıntıyı bir araya getirebildiği ve aralarında bağlantı kurabildiği ölçüde güçlüdür ve ikna edicidir. Bunlar elbette kesin ölçütler değildir; ve bu bitmeyen bir süreçtir. Şüphe durumunda, bir yorum daha ikna edici bir başkasıyla değiştirilene kadar geçerlidir. Yetersiz bir kendini kavrayış onun işlev görmemesi anlamına gelir. İyi bir kendini kavrayışın işlevi bir tür içsel hareketlilik ve kendine erişilebilirliktir.
Kendine karşı katılık (rigidity) bir işlevsel bozukluk olarak tanımlanabilir. Burada kişi, daha önce alınmış kararlara katı bir şekilde bağlı kaldığı ve karşıt dürtüleri bütünleştiremediği ölçüde kendine erişilebilir değildir. Yeterli bir kendini kavrayış, farklı sonuçlara ve deneyimlere açık olmalıdır.
Buna benzer bir olgu da duygulara erişememedir. Yeterli bir kendini kavrayış bu tür tepkileri bütünleştirebilir; yetersiz bir kendini kavrayış onları bastırır.
Bu bağlamda kendine yabancılaşma, kişinin hayatında özgürce hareket edememesi, istediği ve yaptığı şeyde kendine erişilemez olması anlamına gelir. Bunun üstesinden gelme de kendine erişilebilirliğin kademeli olarak geri kazanılması yoluyla gerçekleşir. Bu nedenle örneğimizdeki feminist kendine sorması gereken sorunun biçimi “Gerçekten ne istiyorum?” değil, “Zaten yaptığım şeyde aslında ne yapıyorum ve bu nasıl oluyor?” olmalıdır.
Bu arada belirtmek gerekir ki hedef içimizdeki tüm ikircikliliklerin, bölünmelerin ya da uyumsuzlukların tamamen çözülmesi değil, bu tür sorunlar ortaya çıktığında onlara tepki verebilme kapasitesidir.
KAYITSIZLIK
Kayıtsızlıkta kişi dünyayla ilişkisini kaybeder ve duyargalarını ondan çeker. Burada soru kayıtsızlığın ne ölçüde yabancılaşma olduğudur; çünkü dünyadan uzaklaşma yeteneği aynı zamanda özgürlük olarak da anlaşılabilir. Buradaki ana konu kendini gerçekleştirmenin dünyayla başarılı bir ilişki olmadan anlaşılamayacağı tezidir.
Pascal Mercier’in Perlmann’ın Sessizliği romanındaki Perlmann karakteri, kayıtsızlık olarak kendine yabancılaşmanın bir örneğidir. Bir dilbilim profesörüdür ancak akademik çalışmanın önemine olan inancını kaybetmiştir. Perlmann da bu durumda kendine yabancılaşır; dağınık ve gerçekdışı hale gelir. Bu dünyaya olan ilginin radikal bir kopuşudur. Daha önce benliğinin ayrılmaz parçaları olarak gördüğü şeyler artık ona dışsal ve uzak görünür.
Kendini gerçekleştirme, bireyin içsel büyümesi olarak değil, dünyayla belirli bir angajman türü olarak anlaşılmalıdır. Bu nedenle, dünyaya yabancılaşma kendine yabancılaşma olarak, kendine yabancılaşma da dünyaya yabancılaşma olarak kendini gösterir.
Özdeşleşme, bir şeyi kimliğinin bir parçası haline getirmektir. Kişi kaderini o şeye bağlar, onun kaderi kimliği için kurucu hale gelir. Mesela kişi, futbol takımının yenilgisini kendi yenilgisi olarak yaşar. Benlik, bu özdeşleşmelerin içinde var olur, onlardan önce veya ötesinde değil.
Perlmann artık hiçbir şeyle özdeşleşemediği için benliği küçülmüştür. Dünyaya kayıtsızlık, kendine kayıtsızlıkla el ele gider. Bir kişi olarak bir hayat sürmenin parçası, kişinin her şeye kayıtsız kalmayacağı projeler peşinde koşması veya hayatına dair özlemleri olmasıdır. Benlik, dünyada kendini gerçekleştirmeli (realize etmeli) ve böylece gerçek (real) olmalıdır.
Bu süreç özgürleştirici bir potansiyel de barındırır. Dünyadan geri çekilmek, kişinin saldırıya açık alanını küçültür. Ancak bu bir kendine yabancı olma halidir. Soru şudur: Kişi, dünyada hiçbir şey istemeden ve hiçbir şeye bağlanmadan kendisiyle uyum içinde olabilir mi?
Hiçbir şeyle ilgilenmeyen birinin kimliği yoktur. Dünyayı anlamlı kılmak ve ona önem atfetmek bir kişi olmanın zorunlu koşullarıdır. Benlik kendini dünyayla ilişki kurarak oluşturur. Dünyaya yabancılaşma, kendine yabancılaşmayla sonuçlanır.
Hegel’in antik Stoacılık eleştirisi, özgürlük ve kayıtsızlık arasındaki ilişkiye ışık tutar. Stoacı, dış dünyadan koparak, kayıtsızlaşarak içsel özgürlük kazanmaya çalışır. Perlmann’ın başına gelen (dünyaya kayıtsızlaşmak), Stoacı için bir stratejidir. Dünyanın onu etkileyebileceği, hayal kırıklığına uğratabileceği savunmasız alanı mümkün olduğunca küçük tutar.
Hegel, bu şekilde kazanılan içsel özgürlüğü boş ve soyut olarak eleştirir. Bu, özgürlüğün dünyasız kalmasıdır. İçsel olarak özgür olan özne kendine bir dünya vermez, kendini dışsallaştırmaz ve dünyada gerçekleştirmez.
Gerçek özgürlük, dünyadan soyutlanmak değil, onu sahiplenmektir. Başkasıyla ilişkide gerçek özgürlük, ondan kaçmakla değil, onunla mücadele edip onu kendine mal etmekle elde edilir. Kişi olmak, iradesini bir şeye koymak ve dünyada bir şeyi isteyerek kendine belirli özellikler vermektir. (Bkz. Hegel – Tinin GörüngüBilimi (Fenomenolojisi) – Özet)
Burada şunu vurgulamak lazım; Kayıtsızlık sürecinde dünyanın anlamsızlaşabileceğini görmek, anlamı verenin kişinin kendisi olduğunu deneyimlemeyi sağlar. Bu, güçsüzlüğün yanı sıra bir güç deneyimidir. (Bana şu kitabı hatırlattı. Bkz. Simone de Beauvoir – Belirsizlik (Muğlaklık) Etiği Üzerine – Özet). Ancak bu farkındalık, kişinin dünyaya kendisinin anlam vermesi gerektiği sonucuna varmadığında, yabancılaşma örneği haline gelir.
BOZULMUŞ BİR SAHİPLENİM OLARAK YABANCILAŞMA
Kendine hükmetmek, pratik bir kendilik ilişkisidir; kendini sahiplenme sürecidir. Bu, kişinin kendine aşina olma ve kendisiyle başa çıkma kapasitesine işaret eder. Yabancılaşma, böyle bir sahiplenme sürecinin bozulmasıdır.
Kendini sahiplenme, dünyanın sahiplenilmesi aracılığıyla gerçekleşir. Kayıtsızlık bu yüzden bir yabancılaşma örneği sayılır.
Kendine yabancılaşma, kişinin kendi eylemleri ve arzularıyla özdeşleşememesi ve kendi hayatına katılamamasıdır. Buna karşılık, kişi dünyaya dahil olduğunda yabancılaşmamış olur.
Özcü modeli eleştiriken ortaya koyduğumuz gibi; sorun benliğin olmadığı bir şeyi yapması değil, yaptığı şeyde mevcut olmaması olduğu. Feminist örneğinde, kişinin hangi arzularında gerçekten kendisi olduğuna karar vermek için özcü bir standarda gerek yoktur. Bahsettiğimiz örneklerde kişilerin yabancılaşma süreçlerinde onların gerçekte başka biri olduğu söylenemez. Sadece yaptıkları şeylerde tespit edilebilir bir tutarsızlık veya eksiklik vardır.
Eylemin ardındaki özel bir fail yoktur; benlik, eylemlerinde ortaya çıkar. Kendi olmak, böyle bir sahiplenme ve dışsallaştırma sürecinin sonucudur. Bu sürekli bir eklemleme sürecidir. Eklemeler, başlangıçta kötü formüle edilmiş olanı formüle etme girişimidir ve nesnesini değiştirir. Sahiplenme de bu gibi metodlarla içinde bulunduğumuz durumlarla başa çıkma ve onlara az ya da çok yeterli yanıtlar verme biçimleridir.
Toplarlarsak; Benlik, kişinin eylemlerinin toplamıdır. Ne olduğumuz, ne yaptığımız ve neyle özdeşleştiğimizdir. Benlik ötekiyle ilişkileri içinde ve yoluyla oluşur. Kimlikler akışkandır ve her zaman oluş halindedir. Kendini ancak dünyanın içinden ve onunla angajmanları yoluyla anlayabilir.
Birinin kendisi olup olmadığı sorusu, bir öze sadakatten çok yaşam öyküsündeki kopuşları ve kararsızlıkları bütünleştirebilen tutarlı bir “kendine mal etme öyküsü” anlatıp anlatamadığıyla ilgilidir.
Kimlik bir özden ziyade; içsel kararsızlıkların veya çatışmaların dengelenmesinde varlığını sürdüren şeydir. Önemli ve kurucu bağlılıklar konusunda temelde kararsız olduğumda da kendimimdir. Kişi temel yaşam yönelimlerinde radikal dönüşler yapmış olsa bile kendisi olarak kalabilir. Eğer kişi bunu yapamaz ve aralarında hiçbir bağlantı kurulamayan aşılamaz süreksizlikler yaşarsa, bu bir kendine yabancılaşma biçimi olarak tanımlanabilir.
Kendilik verili değildir; her zaman oluş halindedir. Süreklilik ve birlik için önemli olan çeşitli değişiklikleri veya gerilimleri, her zaman içinde bulduğumuz bir kendine mal etme tarihinin anlatı birliğine bütünleştirebilmektir. Bu, bir şeyin korunması gerektiği anlamına gelmez, bir şeyi diğerine anlamlı bir şekilde bağlayabilmek anlamına gelir.
Bazen kendine gelmek için dünyadan kısmen uzaklaşarak, belirli etkilerden ve beklentilerden mesafe korunan bir alan (mecazi anlamda) yaratılarak geri çekilinir. Ancak bu alanda üzerinde düşünülen şey hala dünyadır. Dünyasız olduğunu iddia eden içsellik yanılsamalıdır. Bu nedenle iç kaleyi bir metafor olarak görmek akıllıcadır. Birey, dış dünyanın talepleri karşısında bağımsız olarak bir konum alabildiği ölçüde bağımsızdır.
KENDİNİ İCAT ETME
Kendini icat etme fikrinin kurucu figürü Nietzsche için bu kavram gerçek kendini “bulma” fikrine karşıttır. (Bkz. Nietzsche – Böyle Buyurdu Zerdüşt – Özet). Görev, kendimizi yapmaktır. Foucault da “kendimizi bir sanat eseri olarak yaratmalıyız” der.
Bunun kendine mal etme modelinden farkı nedir? Temel fark, kendine mal etmede başarılı mal etme süreçleri ve dolayısıyla benlik ilişkilerindeki bozukluklar için ölçütler belirlemenin mümkün olmasıdır (başta bu ölçüte cevap arıyorduk hatırlarsanız). Buna karşın sanat eseri olarak benlik bu tür ölçütlerin dışlandığı bir anlayışa sahiptir (bu noktada boş yapma Foucault diyor aslında yazar… ).
Kendini icat etme ile kendine mal etme arasındaki fark, Aristoteles’in praxis ve poiesis ayrımı kullanılarak formüle edilebilir: kendini icat etme bir üretim paradigmasını takip ederken, kendine mal etme praxis olarak kavranır. Felsefe teknik terimlerini geçersek; mal etme, yoktan yaratma olmadığı için dönüştüren pratik bir süreç olarak anlaşılabilir.
Günümüzde online hayatlarda ikinci ve hatta birçok bir kimlik inşa edilebilir. Bu, geleneksel özgünlük ve tek bir benlik anlayışını sorgulatır. Ama bu kimliklerde de bir kişi ancak olma kapasitesine sahip olduğu şey haline gelebilir. Yeni medya, kimliklerle oynamak için daha fazla alan sunsa da, yabancılaşma ve kendine ait olma sorunları postmodern kimlikler için de geçerliliğini korur.
KENDİNİ BELİRLEME, GERÇEKLEŞTİRME VE ÖZGÜNLÜK
Yabancılaşmanın karşıtı, kişinin kendi hayatını kendine ait olarak yaşayabilmesidir. Kendine ait bir hayat yaşamak, sadece kendi kararlarını vermenin ötesinde, kararlarını kendine mal edebilmek, onlarla duygusal olarak özdeşleşebilmek ve dünyayla anlamlı bir ilişki kurabilmektir. Bunlar özerkliğin maddi koşullarını oluşturur.
Kendini gerçekleştirme etkinlik içinde kendine gerçeklik kazandırmaktır. Bu, kendini gerçekleştirmenin hem öz-belirleme hem de dünyayla ilişkiyi gerektirdiği anlamına gelir.
Bireysellik, ancak bir şeyle ilişki kurarak veya onunla etkileşimde bulunarak gelişir; kişi kendini ancak dünyayla ilişki kurarak gerçekleştirir.
İnsan asla kendi hayatını yalnız veya özel olarak yaşamaz. Dünya tarafından aracılık edilen kendiyle ilişki, kişinin başkalarına karşı davranışından ayrılamaz.
SONUÇ
Yabancılaşma bir anladam sosyal dünyadan yabancılaşma olarak ortaya çıkar. Yabancılaşmamak ancak yaşamlarımızı belirleyen sosyal pratiklerle uygun bir şekilde ilişki kurarak mümkündür. Bu da toplumsal rollerden kaçmak değil, onları benimsemek ve dönüştürmek anlamına gelir.
Başkalarının etkisini reddederek oluşturulan bir öz-ilişki (kendiyle ilişki) yanıltıcıdır. Kendine erişilebilirlik, kendini toplumsal olarak şekillenmiş özellikler içinde anlamayı varsayar. Kişiye ait eylemler asla sadece özel olarak kişiye ait değildir; başkalarından etkilenir ve onlarla iç içe geçer.
Kişi, kendi verilen koşullarına tepki veremiyorsa yabancılaşmıştır. Özgürlük ve yabancılaşma arasındaki alternatif, bu toplumsallığı nasıl ve ne ölçüde kendimize mal ettiğimize ve sahiplendiğime bağlıdır.
Toplumsal koşullarımızla ilişki kurmamız gerekir. Birlikte olduğumuz gerçeğini kabul etmek, kişinin kendi varlığını özgürce kontrol edebilmesinin temel koşullarından biridir.