Immanuel Kant – Yargı Yetisinin Eleştirisi – Özet

Yargı Yetisinin Eleştirisi, Immanuel Kant’ın eleştirel felsefesinin üçüncü büyük halkasıdır ve Saf Aklın Eleştirisi ile Pratik Aklın Eleştirisi arasındaki ayrımı bütünleyerek doğa ile özgürlüğü, zorunluluk ile amaçlılık düşüncesini birleştirmeye çalışır. Kant burada, insanın hem doğa yasalarıyla belirlenmiş hem de özgür ve ahlaki bir varlık olarak nasıl kavranabileceği sorusunu “yargı yetisi” üzerinden yanıtlamaya çalışır.

Bu özet notlarda Pratik yerine Kılgısal kelimesini kullandım. Felsefi eserlerin Türkçe çevirilerinde bu tarz tercihler anlaşılabilirliği çok etkiliyor. Ben de akademik olmayan bir okuyucu olarak yılmaya başladım artık :(.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

GİRİŞ

Felsefe Üzerine

Kant felsefeyi ikiye ayırır. Kuramsal Felsefe (Doğa Felsefesi) ve Kılgısal Felsefe (Pratik Ahlak Felsefesi). Bu ayrım, yalnızca düşünce biçimini değil, nesnelerin kendisini belirleyen kavramların dayandığı ilkeleri içerir.

  • Doğa kavramları, a priori ilkelere göre kuramsal bilgiyi olanaklı kılar.
  • Özgürlük kavramı ise kılgısal bilgiye, yani istenç (irade) ve ahlaka ilişkin bilgiye temel oluşturur.

İstenç yetisi doğadaki nedenlerden biridir, ama onun özgürlük kavramı ile bağlantısı olduğunda doğadan değil, akıldan türeyen bir belirlenim kazanır. Bu noktada kılgısallığın dayanağı belirginleşir:

  • Eğer kural doğa kavramına dayanıyorsa, bilgi uygulayımsal-kılgısal olur.
  • Eğer kural özgürlük kavramına dayanıyorsa, bilgi ahlaksal-kılgısal olur.

Sadece özgürlüğe dayanan salt duyulurüstü (transzendental) ilkelere dayanan kurallar yalnızca uygulama değil, zorunlu olarak geçerli olan ahlaki kurallardır.

Kant, doğa kavramının özgürlük üzerinde yasama gücünü etkilemediğini, ancak özgürlüğün doğa üzerinde edimsel etkisi olması gerektiğini savunur. Böylece, duyulurüstü (transzendental) ile duyulur dünya arasında, kuramsal bir bilgi sağlayamayan ama geçişe olanak veren bir birlik zemini gerektiği ortaya çıkar. Bu iki bölümü bütünleştirmenin bir aracı olarak Yargı Yetisinin Eleştirisini yapar. Kant’a göre insan zihninde üç temel yeti vardır:

  1. Bilme Yetisi – Anlak aracılığıyla doğaya yasalar koyar.
  2. Haz ve Hazsızlık Duygusu
  3. İstek Yetisi – Us aracılığıyla özgürlük alanında yasa koyar.

Yargı Yetisi, haz ve hazsızlıkla ilişkili olan orta yetidir ve bu nedenle doğadan özgürlüğe geçişi sağlayabilir.

Bir Yasama Yetisi Olarak Yargı Yetisi Üzerine

Yargı yetisi, tikeli evrensel bir yasa altında düşünme yetisidir.

  • Eğer evrensel yasa veriliyse, belirleyici yargı yetisi onu tikellere uygular.
  • Eğer yalnızca tikel veriliyse ve evrensel yasa bulunması gerekiyorsa, bu derindüşünen (reflektif) yargı yetisi olur.

Doğanın çok çeşitli yapısı nedeniyle derindüşünen yargı yetisi doğaya bir düzen ve birlik varsayımıyla yaklaşması gerekir. Bu, doğaya bir yasa dayatmak değildir, sadece onun kendi içinde bir dizgesel bütünlük taşıdığı varsayımıdır.

Kant, bu çerçevede “ereksellik” (amaçlılık) kavramını tanıtır. Bir nesnenin kavramı onun edimselliğinin zeminini kapsıyorsa, bu nesne erek olarak adlandırılır. Burayı açayım:

Örnek: Bir çekiç tesadüfen var olmaz. Onun kavramı şudur: Bir şeyi çakmak veya kırmak için kullanılan araç. İşte bu kavram, onun neden üretildiğini (var olmasının nedeni) açıklar. Dolayısıyla: Çekiç, çakmak gibi bir erek (amaç) için yapılmıştır. Kavramı (araç) onun edimselliğinin (varlığının) zeminidir. Bu yüzden çekiç bir erek olarak adlandırılır.

Erek olmayan bir nesne örneği: Bir taş doğada rastgele bulunur. Kavramı (örneğin: “katı doğal cisim”) onun neden var olduğunu açıklamaz. Yani taşı birisi belli bir amaçla üretmemiştir. Bu yüzden taş, erek değildir.

Yani Bir şeyin varlık nedeni, onun kavramında zaten varsa, o şey erektir.

Şimdi devam edelim…

Bu düşünceden doğan doğanın erekselliği, doğadaki çeşitliliğin sanki bir amaç doğrultusunda düzenlenmiş gibi anlaşılmasıdır. Bu düşünce, yargı yetisinin iç işleyişi için gereklidir. Yani aşkınsal ilkesidir. Aşkınsal ilke, nesneleri bilgi nesneleri olarak mümkün kılan bir a priori (deneyim öncesi) koşuldur. Bu birlik deneyimde gözlemlenmese de, deneyimin kendisinin mümkün olması için varsayılmak zorundadır.

Doğada yasaların çokluğu görgül olarak kavranamaz bir karmaşıklık arz edebilir. Buna karşın, yargı yetimiz, bu çokluk içinde bir düzen ve birlik arar. Bu, bilgi sürecimizin işleyebilmesi için kaçınılmazdır. Bu doğada gerçekten var olan bir amaçlılık değildir; bilme yetilerimizin gereksinimi olan bir epistemolojik zorunluluktur. Yani doğa (bizim için) bilinebilir olmalıdır; bu ise onun deneyimsel yasalarında bir düzenlilik ve amaçlılık varmış gibi düşünülmesini gerektirir.

Haz Duygusunun Doğanın Erekselliği Kavramı İle Birleşmesi

Doğanın yasalarında bir birlik varsayımı, yalnızca bilişsel değil, aynı zamanda duygusal bir boyut taşır. Bu birlik, yalnızca kavramsal değil, haz verici bir deneyimdir. Yani, farklı görgül yasaları ortak bir üst ilke altında birleştirebildiğimizde bundan bir haz duyarız.

Ancak bu haz, kılgısal ya da ahlaki bir haz değildir; istekle ilgili değildir. Bu, yalnızca bilme yetilerimizin uyumu sayesinde ortaya çıkan bir hazdır. İmgelem ile anlak arasında kavramsız, ama düzenli bir oyun varsa, bu haz verir. Bu, öznel ama evrensel olan bir hazdır. Bu haz, nesnede olan bir şeyden değil, öznenin bilme yetilerinin kendi arasındaki uyumundan doğar. Bu nedenle, estetik olarak tanımlanır ama bilgiyle doğrudan ilişkili değildir.

Doğanın Erekselliğinin Tasarımları

Kant burada iki tür ereksellik arasında ayrım yapar:

  1. Estetik (öznel) ereksellik: Kavramsız, doğrudan biçim üzerinden haz duygusuna dayalıdır.
  2. Mantıksal (nesnel) ereksellik: Bir nesnenin bir kavram ile açıklanması ve o kavrama uygun şekilde yapılandırılmasıdır.

Önce doğadaki erekselliği bir estetik tasarım olarak ele alalım. Eğer bir nesnenin biçimi, herhangi bir kavramla ilişkilendirilmeksizin haz duygusu yaratıyorsa, o zaman bu, öznel bir ereksellik yargısıdır. Bu tür bir yargı, nesnenin güzel olarak görülmesine yol açar.

Örneğin: Bir çiçeğin simetrik yapısını görüp bundan haz almak, bu çiçeğin bir “güzel nesne” olarak yargılanmasına yol açar. Bu yargı kavramlara değil, bilme yetilerinin (özellikle imgelem ve anlak) uyumuna dayanır. Bu haz, estetik hazdır. Kant, bu hazdan doğan yargının herkes için geçerli olması gerektiği iddiasını taşıdığını vurgular. Bu yüzden beğeni yargısı, öznel ama evrensel geçerlilik istemiyle karakterizedir.

Estetik yargı, güzel ile sınırlı değildir; Kant aynı zamanda Yüce (Sublime) kavramını da işin içine katar. Yüce, bilme yetilerinin sınırlarının hissedilmesiyle doğan bir başka estetik deneyimdir.

Öte yandan bir makine, tasarlanmış bir ereği gerçekleştirdiği için mantıksal bir ereksellik örneğidir.

Bu iki ereksellik biçimi kitabın iki ana bölümünü belirler:

  • Estetik yargı yetisi: Güzel ve yüce hakkında yargılarla ilgilenir.
  • Teleolojik yargı yetisi: Doğada (özellikle canlı varlıklarda) görülen erekselliği anlamaya çalışır.

Estetik yargı öznel ve duyguya dayalı, teleolojik yargı ise doğa ürünlerini erekler doğrultusunda değerlendiren mantıksal bir süreçtir.

Yargı Yetisinin Doğa ve Özgürlük Arasında Köprü Olması

Doğa yasaları (anlak – zekanın alanı) ile özgürlük yasaları (usun alanı) arasındaki farkta bahsetmiştik. Bu iki alan arasında doğrudan bir bağlantı kurmak mümkün değildir. Çünkü doğa duyusal deneyime dayanır; özgürlük ise duyulurüstü bir kavramdır.

Ancak, yargı yetisi, bu iki alan arasında dolaylı bir geçiş halkası sağlar. Doğayı bir ereksellik ilkesine göre düşünmemiz, doğadaki bazı şeyleri sanki bir amaç doğrultusunda yapılmış gibi görmemizi mümkün kılar. Bu da, doğada, özgürlük alanına uygun düşen sonuçların varlığını olanaklı düşünmemize izin verir.

Örneğin: Ahlaki bir eylemin doğada karşılığını görmek, yani iyi bir niyetin dünyada etkisini görebilmek, yalnızca doğa yasalarına göre değil, aynı zamanda bir amaçlılık (ereksellik) ilkesine göre doğayı düşünmeyi gerektirir. Bu anlamda doğanın erekselliği kavramı, özgürlüğün dünyadaki görünüşünü düşünmemizi olanaklı kılar.

Estetik Yargı Yetisinin Eleştirisi – Güzelin Analitiği

Beğeni Yargısının Niteliğe Göre Birinci Kıpısı: Evrensellik

1-Beğeni Yargısı Estetiktir

Bir nesnenin güzel olup olmadığını anlamak için, nesneyi anlak yoluyla bilgiye göre değil, imgelem yetisi aracılığıyla özneye, yani haz ve hazsızlık duygusuna göre değerlendiririz. Bu yüzden beğeni yargısı bir bilgi yargısı değil, estetik bir yargıdır.

Beğeni yargısı, tasarımın özne üzerindeki etkisiyle ilişkilidir. Bu yargı bilgiye katkı yapmaz, ancak öznenin içsel durumuyla, yani tüm tasarımlar yetisinin bir araya getirilmesiyle oluşur. Eğer bir yargı yalnızca özneye, onun duygusuna dayanıyorsa, bu yargı mantıksal değil estetiktir.

2- Beğeni Yargısını Belirleyen Hoşlanma Bütünüyle Çıkarsızdır

Bir şeyin güzel olup olmadığını değerlendirirken, onun varoluşu ile hiçbir ilgimiz yoktur. Yani beğeni yargısı, çıkarsız bir hoşlanmaya dayanır. Kant bunu şöyle açıklar: Güzel olduğunu söylerken onda nesnenin varoluşuna bağımlı olduğum şey ile değil, ama bu tasarımdan kendi içimde yaptığım şey ile ilgilenirim.

Yani güzel yargısı verirken, “bu bana faydalı mı?”, “ben bu nesneden ne kazanırım?” gibi sorular sormayız. Aksi halde bu yargı, çıkarla lekelenmiş olur ve saf bir beğeni yargısı olmaz.

3- Hoş Olandan Hoşlanma Çıkar İle Bağlıdır

Hoş olan, duyulara haz veren şeydir. Dolayısıyla hoş olan, nesnenin bizim üzerimizde uyandırdığı etkidir ve bu haz doğrudan bir çıkarla bağlantılıdır. Yani hoşlandığımız şeyin varlığından tatmin oluruz; bu bir eğilim doğurur. Hoş olan şey açısından nesnenin niteliği üzerine bir yargı yersizdir. Çünkü burada haz peşinde koşan kişi, nesneye ilişkin özgür bir yargı değil, içgüdüsel bir istek ile hareket eder. (Hoş bulduğunuz kişiye duyduğunuz ilgi diyor aslında çıkarla bağlantılıdır.)

4- İyiden Hoşlanma Çıkar İle Bağlıdır

İyi olan, usun kavramlarıyla belirlenen, dolayısıyla akıl yoluyla istemeye değer olan şeydir. İyi olan ya bir araçtır (bir şey için iyidir) ya da kendinde hoştur (kendi için iyidir). Her durumda iyi, bir erek kavramına ve çıkar ilişkisine dayanır.

Güzelden farklı olarak iyi yargısı verirken, mutlaka nesnenin ne olduğunu ve ne işe yaradığını bilmek gerekir. Ama güzel için bu gerekmez: Çiçekler, özgür hatlar, amaçsızca kıvrık çizgiler hiçbir anlam taşımazlar… ve gene de hoşa giderler.

5- Değişik Türlerdeki Üç Hoşlanmanın Karşılaştırması

Kant burada üç hoşlanma türünü açıkça karşılaştırır:

  1. Hoş olan, duyularla ilişkilidir ve eğilim üretir.
  2. İyi olan, akıl yoluyla kavranır ve saygı uyandırır.
  3. Güzel olan, hiçbir çıkar olmaksızın, yalnızca tasarımıyla beğenilir.

Beğeni yargısı yalnızca seyredicidir; bir nesnenin varoluşu açısından ilgisiz olarak yalnızca niteliğini haz ve hazsızlık duygusu ile karşılaştırır. Bu üç tür hoşlanma arasındaki fark, duyusal (hayvansal), ussal ve beğeniye özgü (özgür) olanı ayırt etmemizi sağlar. Güzel olanın beğenisi, çıkarsız ve özgür olan tek hoşlanma türüdür. Diğer bir deyişle; Beğeni bir nesneyi ya da bir tasarım türünü hiçbir çıkar olmaksızın bir hoşlanma ya da hoşlanmama yoluyla yargılama yetisidir. Böyle bir hoşlanmanın nesnesine güzel denir.

Dolayısıyla ne duyusal çıkar (eğilim), ne de ahlaki buyruk (saygı) bizim beğeni yargımızı belirlememelidir.

Beğeni Yargısının Niceliğine Göre İkinci Kıpısı: Çıkarsızlık

Güzel, bütünüyle çıkarsız hoşlanmanın nesnesidir. Yani kişi, bir şeyi güzel bulduğunda bu hoşlanmanın ardında herhangi bir çıkar ya da eğilim yoktur. Bu çıkar yoksunluğu sayesinde, kişi kendi hoşlanmasını başkalarına da atfeder; çünkü hoşlanmanın yalnızca bireysel şartlara değil, genel bir paylaşıma açık koşullara dayandığını düşünür.

Güzel olan, kavram olmaksızın ama herkes için geçerli olma iddiasında bulunan hoşlanmanın nesnesidir.

Estetik yargının evrenselliği mantıksal değil, öznel bir evrenselliktir. Yani güzel üzerine yapılan yargı, nesneye değil, öznenin duyusal tasarımı ile kurduğu ilişkiye dayanır, ancak yine de başkalarının da bu hoşlanmaya katılmasını ister.

Bu tür yargılar, kavramlardan bağımsız olduğu için tekil yargılardır. Örneğin “bu gül güzeldir” ifadesi, doğrudan deneyimle ilgilidir. Ancak birçok böyle tekil yargının karşılaştırılması sonucunda “güller güzeldir” gibi daha genel bir yargı elde edilebilir. Bu durumda yargı, artık sadece estetik değil, estetik temelli mantıksal bir yargı haline gelir.

Kant ayrıca bu öznel evrensellik fikrini bir evrensel ses (iç ses gibi) ideali olarak tanımlar. Bu ses, herkesin aynı şekilde yargıda bulunmasını bekler, ancak bunun olup olmayacağı deneyimsel olarak belirlenemez.

Beğeni Yargısında Haz Duygusunun yeri

Bu konu, Kant’a göre beğeni estetiğinin temelidir. Eğer haz önce gelirse, yargı yalnızca kişisel olur ve beğeni yargısı olamaz. Bu durumda yalnızca hoş olan bildirilmiş olurdu. Ancak estetik haz, nesneye ilişkin tasarımın ardından gelir. Yani önce bir nesne estetik olarak yargılanır, sonra bu yargıya bilme yetilerinin uyumlu çalışmasıyla bir haz eşlik eder.

Beğeni yargısı bir bilgi yargısı değildir. Ama bilme yetilerinin özgür uyumuna dayalı öznel bir duyumla ortaya çıkar. Bu duyum, herkesin bilme yetilerine uygun olduğu için, evrensel geçerlik iddiası taşır. Ancak bu evrensellik, salt öznel bir temele dayanır. Yani mantıksal değil, estetik evrensellik söz konusudur.

Güzel olan, kavram olmaksızın evrensel olarak haz verendir. Güzellik, bireysel çıkarlardan ve kavramlardan bağımsız, ancak herkesin hoşlanmasını talep eden bir duyusal yargının konusudur.

Beğeni Yargılarının Ereklerin İlişkisine Göre Üçüncü Kıpısı: Öznel Ereksellik

Kant, beğeni yargısının temelinde hiçbir öznel ya da nesnel ereğin olamayacağını vurgular. Beğeni yargısı bir estetik yargıdır, bir bilgi yargısı değil.

Tüm çıkar beğeni yargısını bozar. Güzel olan şey yalnızca biçimsel olarak güzel olandır; duygusal çekicilikler beğeni yargısının arı doğasına zarar verir.

Eksiksizlik (iç ereksellik) kavramı da beğeni yargısına temel olamaz. Bir nesnenin “güzel” oluşu, onun “iyi” ya da “tam” oluşuna bağlı değildir.

Güzel olan, biçimsel erekselliği (erek olmaksızın erek gibi görünmesi) sayesinde beğenilir. Bu yüzden, estetik yargı öznel ve kavramsız bir yargıdır. Kavram veya bir erek işin içine karışırsa o bağlı güzellik olur ve arılığını yitirir.

Güzellik İdeali

Beğeni yargıları kavramlarla belirlenemez, ama bazı nesneler örnek olabilir. Gerçek bir güzellik ideali, yalnızca insan formu için geçerlidir, çünkü insan us yoluyla ereğini belirleyen tek varlıktır.

Güzellik İdeali, sadece dışsal biçimi değil, aynı zamanda içsel erekleri, yani ahlaki iyi gibi törel ideaları da dış görünüşte ifade edebilmelidir. Bu tür bir ideal ancak arı imgelem ve ahlaki usun ideaları ile birleşerek oluşabilir.

Kipliğe Göre Beğeni Yargısının Dördüncü Kıpısı: Zorunluluk

Beğeni, hoşlanmanın zorunlu bir biçimi olarak düşünülür ama bu zorunluk, ne kuramsal (nesnel bilgiye dayalı), ne de kılgısal (ahlaki-pratik gerekçelere dayalı) bir zorunluluktur.

Bu, herkesin belirli bir kuralı bildiği için değil, ama herkesin onaylaması beklenen bir ortak duyunun örneği olduğu için böyledir. Beğeni yargısı apodiktik (kesin) bilgi gibi türetilemez, çünkü kavramlara dayanmaz. Güzelden hoşlanma, amaçlı bir tasarımdan değil, öznel bir sezgiden doğar.

Beğeni yargısı, herkesin aynı görüşte olması gerektiğini varsayar. Ancak bu evrensellik iddiası, koşulludur. Herkesten onay beklenir çünkü onlarla paylaşılan ortak bir zemine dayanıldığı varsayılır. Bu zemin, beğeni yargısının evrensellik istemini olanaklı kılar.

Ortak Duyu

Kant burada ortak duyu (sensus communis) kavramını tanımlar: Böyle bir ilke ancak ortak duyu olarak görülebilir ki kimi zaman sağ duyu da denilen sağlam anlaktan özsel olarak ayrıdır. Bu ortak duyu, bir nesnenin hoş bulunmasının duyguya dayalı evrensel geçerliliğini sağlar. Kavramsal bilgiye değil, duyguların iletilebilirliğine dayanır.

Ortak duyu zorunlu bir varsayımdır: Bilginin öznel koşulu olarak bilme yetilerinin uyumu evrensel iletilebilirliğe izin vermelidir. Bu uyum yalnızca duygu yoluyla belirlenebilir. Öte yandan ortak duyu, sadece beğeni yargılarının değil, tüm bilginin paylaşılabilirliği için de gereklidir.

Ortak duyu salt ideal bir normdur; yargının örneksel geçerliği onunla anlaşmayı haklı olarak kural yapar. Bu da beğeni yargısını yalnızca bireysel değil, paylaşılabilir ve evrensel bir duygu olarak konumlandırır.

Estetik Yargı Yetisinin Eleştirisi – Yücenin Analitiği

Güzelden Yüceye Geçiş

Güzel ile Yüce, her ikisi de haz verici olmaları bakımından ortaklık taşır. Hem Güzel hem de Yüce hakkında verilen yargılar tektir, ama evrensel geçerlilik iddiası taşır, çünkü bu yargılar öznel haz duygusuna dayanır.

  • Güzellik, sınırlı bir biçim aracılığıyla sezilir ve anlak kavramlarıyla ilişkilidir.
  • Yücelik ise biçimsizliği, sınırsızlığı ve bütünlüğü içerir; daha çok usun kavramlarıyla ilişkilidir.

Yücenin belirleyici farkı şudur: Doğal bir nesnede Yücelik hissedildiğinde, bu nesne özünde biçimsel olarak yargı yetisine aykırı görünür. Buna rağmen, bu zorluğa rağmen daha da yüce olarak değerlendirilir.

Bu nedenle, doğadaki güzellik bize doğada bir düzen, bir ereksellik olduğunu ima ederken, Yüce, doğada hiçbir düzen ya da erek olmadan, yalnızca bizim içimizdeki ideaları tetikleyen sezgisel tasarımlardır. Yücenin kaynağı içimizdedir, doğanın kendisinde değil.

Kant, Yüce’yi ikiye ayırır:

  1. Matematiksel Yüce: Niceliğe, büyüklüğe dayanan.
  2. Dinamik Yüce: Doğanın gücüyle ilgili olan.

Matematiksel Yüce Üzerine

Yüce, saltık (absolute) olarak büyük olandır. Bu karşılaştırmaya dayalı büyüklükten ayrıdır. Bir şeyin büyük olduğunu söylemek, genellikle bir ölçüye göre değerlendirme yapmaktır. Ancak yüce olan, her türlü ölçünün ötesinde olandır.

Yüce olan, biçimden bağımsız bir hazsız-haz yaratır. Bu haz, imgelemin kendi kendisini genişletmesi ile ilgilidir. Bu yüzden, bir şeyi yüce olarak yargılamak, bilgiye değil, öznel ölçünün aşılmasıyla uyanan bir duyguya dayanır.

Örneğin, Savary’nin Mısır piramitleri üzerine gözlemi: Çok yakında ya da çok uzakta olmak, onları tam olarak kavramayı zorlaştırır. İmgelem, bu büyüklüğü tam olarak toparlayamaz. Bu toparlamanın zorlanması, Yüce’nin duygusunu uyandırır.

Yüce, burada sezgisel değil, düşünseldir. Çünkü bu kadar büyük bir şeyi tek bir sezgide toparlayamayız. Bu yetersizlik, imgelemimizin sınırlarını ve buna karşın usumuzun ideallerini ortaya çıkarır. Yani Yüce yalnızca anlığın, duyunun her ölçününün ötesine geçen bir yetisini tanıtlayan düşünebilmedir.

Bu bakımdan, doğadaki sonsuzluk, uzayın ve zamanın sonsuzluğu gibi fikirler bize Yüce’yi düşündürür, çünkü duyusal araçlarla bu büyüklükleri tam olarak kavrayamayız.

Doğadaki Yücenin duygusu bizim kendi belirlenimimiz açısından saygıdır. Bu saygı, doğa nesnesine değil, bizdeki usun üstünlüğüne yöneltilmiş olur. Yüce’nin estetik duygusu, bir bakıma anlığın kendinde duyduğu bir yükselme duygusudur. Doğal nesneler sadece vesiledir; asıl Yücelik, bu nesneleri algılama biçimimizde ortaya çıkar.

Doğanın Dinamik Yücesi Üzerine

Bir doğa nesnesinin dinamik olarak yüce sayılabilmesi için korku yaratabilecek güçte olması gerekir. Korku uyandıran doğa olayları (fırtına, kasırga, volkan, uçsuz bucaksız okyanus vb.) estetik bir güvenlik içinde izlendiğinde “yüce” olarak deneyimlenebilir. Çünkü bu durum, insanın kendi doğa dışı yetilerini (özellikle us yetisini) fark etmesini sağlar.

Bu his doğa üzerinde bir egemenlik değil, onun üzerinde bir us ilkesi sayesinde yargı yürütebilme yetisidir. Böylece, doğanın korkutucu yönleri estetik yargı içinde bizi, doğada bulunmayan ama bizde bulunan ahlaksal öznelliğe taşır. Özetle Yüce, doğanın kendisinde değil, doğaya tepki veren insanda bulunur.

Güzel üzerine yargıda bulunduğumuzda başkalarının bizimle aynı fikirde olmasını bekleyebiliriz. Ama Yüce üzerine aynı zorunlu onayı bekleyemeyiz. Çünkü Yüce üzerine yargı, yalnızca estetik yargı yetisini değil, onun temelinde yatan bilgi yetilerinin (özellikle us ve imgelem) gelişmiş bir kültür düzeyini gerektirir.

Eğitim almamış kişiler, dağları yalnızca tehlike olarak görürken, bilgili bir gözlemci bunlarda ruhu yücelten bir değer bulur. Yüce üzerine yargı kültürle beslenir, ama yalnızca kültürün bir ürünü değildir. Aksine, temeli insan doğasında bulunur ve herkes için potansiyel olarak geçerlidir. Estetik yargılar (Güzel ve Yüce) öznel temellidir ama evrensel geçerlilik iddiasındadır.

Estetik Yargıların Tümdengelimi

Estetik yargılar, yalnızca öznel hoşlanmaya değil, herkese geçerli olma iddiasına sahiptir. Bu yüzden, bir tümdengelime, yani bu evrensellik savının dayandığı temelin gösterilmesine gereksinim duyar.

Estetik yargı bilgi yargısı değildir, çünkü ne doğa kavramlarına (kuramsal) ne de özgürlük ideasına (pratik) dayanır. Yalnızca bir nesnenin biçiminin bizde uyandırdığı haz ya da hazsızlık duygusuyla ilgilidir. Ancak bu haz duygusunun herkes için geçerli olmasını istememiz, evrensel geçerlik ve zorunluluk gibi özellikler içerir.

Genç bir şair, şiirini güzel bulduğunda, başkalarının yargısı onu bu düşüncesinden caydıramaz. Ancak zamanla ve alıştırmayla yargısı değişebilir. Bu da beğeni yargısının özerk olduğunu, öykünmeci değil, içsel kaynaklı olduğunu gösterir. Beğeni dayatma kabul etmez.

Bir beğeni ilkesinin olması, bir nesnenin kavramından yola çıkarak onun güzel olduğu sonucuna varılabilmesini gerektirir. Ancak Kant’a göre bu olanaksızdır. Yani beğeni yargısı kavramsal ilkelerle yönetilemez, çünkü yalnızca öznel duyguya dayanır. Ama gene de evrensel geçerlik ve zorunluluk taşır. Bu durumda, bu yargı yalnızca öznel biçimsel koşullara, yani yargı yetisine dayanır. Yargı yetisi, imgelenim ve anlak arasındaki uyumu gerektirir. Güzellik yargısı bu ikisinin özgür bir oyunda birleşmesiile oluşur. Bu oyun, estetik hazzın kaynağıdır. Böylece beğeni, nesnenin kendisinde değil, bizdeki bilgi yetilerinin bir etkileşiminde ortaya çıkar. (Kitabın üzerine oturduğu temel argümanlardan bir bu).

Bu herkesten paylaşılması beklenen bir hoşlanma olduğu için, Kant burada da bir tümdengelime gereksinim duyar. Biri bu nesne herkes için beğenilmelidir, diyorsa, bu a priori bir istem taşır. Beğeni yargısı yargılama yetisinin öznel koşullarıyla ilişkilidir. Bu koşullar, tüm insanlarda varsayılabilecek bilgi yetilerinin ortak yapısına dayanır. O yüzden bir estetik yargı, bireysel gibi görünse de, herkes için a priori geçerli olabilir.

Kant burada beğeniyi bir sensus communis (ortak duyu) olarak tanımlar. Duyular evrensel kurallar ileri süremez; ancak insanın sıradan anlağı, belli bir ortak insanlık perspektifi taşıdığı için “sensus communis” adını almaya hak kazanır. Sensus communis, herkesin yargılama yetisinin, düşünce yolunda diğer insanların düşünce tarzlarını dikkate alabilmesini içerir. Bu, yalnızca kişinin kendi yargısını değil, başkalarının olası yargılarını da düşünmesine, böylece kişisel yanılsamalardan uzak nesnel bir tutum almasına olanak tanır.

Güzeldeki Görgül Çıkar Üzerine

Güzel üzerine verilen beğeni yargısının çıkar temelli olmamalıdır ancak bu, beğeninin herhangi bir çıkarla birleşemeyeceği anlamına gelmez. Bu birleşme dolaylı olabilir: yani estetik haz, başka bir eğilim ya da ilgiyle ilişkilendirilirse, onun varoluşundan hoşlanma ortaya çıkar. Issız bir adadaki biri kendisi için hiçbir şey süslemez; çünkü başkalarına iletme ve paylaşma yönelimi yoktur. Bu yüzden beğeni, ancak toplumda anlam kazanır. Bu dolaylı çıkar, ahlaksal duyguya geçişte bir köprü oluşturabilir..

Doğanın güzelliğine duyulan ilgi tamamen dolaysız ve entelektüeldir. Yalnız bir insan bile doğadaki bir çiçeği zarafetle seyredebilir, ondan çıkar beklemeden haz alabilir. Doğa güzelliği, ahlaksal duyguya akraba bir ilgiyi uyarır. Zambak beyazlığı suçsuzluğu, kuş şarkıları sevinci anımsatır. Bu, yalnızca duyumsal değil, derin-düşünmeye açık duyumlar aracılığıyla olur.

Genel Olarak Sanat Üzerine

Sanat, özgürlük temelinde insanın bilinçli üretimidir. Doğa, içgüdüsel üretim yapar (örneğin arılar); sanat ise us yoluyla tasarımdan doğar.

  1. Sanat ≠ Zanaat: Sanat özgürdür, zanaat ise çıkar içindir. Sanat oyunsaldır, zanaat emek ister.
  2. Sanat ≠ Bilim: Bilgi yetisi değil, yapabilme yetisi ön plandadır.
  3. Özgür sanat: Yalnızca oyun olarak değil, aynı zamanda estetik olarak haz veren üretim biçimidir.

Sanatın iki türü vardır: Hoş Sanat (Geçici haz verir (müzik, eğlencelik hikâyeler, şaka vb.) ve Güzel Sanat( Duyuma değil, düşünmeye dayalı, evrensel iletilebilir hazzı amaçlar).

Güzel sanat, derin-düşünen yargı yetisini temel alır. Bir şeyi güzel kılan, onun yalnızca duyusal olarak haz vermesi değil, düşünsel olarak anlam taşımasıdır. Güzel bir sanat yapıtı, hem sanat olduğunu hissettirmeli, hem de doğal gibi görünmelidir. Bu görünümde amaçsız gibi görünen bir estetik biçimlenme görünür.

Deha, sanata yön veren doğa vergisi yetenektir. Özellikleri:

  1. Özgünlüktür – Deha, daha önce olmayanı yaratır.
  2. Örnek oluşturur – Ürünleri başkalarına öykünme değil, örnek olma değerindedir.
  3. Kural veremez – Deha, kendi üretimini açıklayamaz.
  4. Doğanın kuralı sanatçı yoluyla sanata verilir – Deha, doğanın bir aracı olur.

Sanatın özü, bu dehanın ürettiği ürünlerde yatar; fakat bu ürünler amacına göre biçimlenmiş, aynı zamanda kuraldan azade gibi görünen ürünler olmalıdır. Dehalık öğrenilebilir bir şey değildir.

Sanat, doğada hoş olmayan şeyleri bile estetikleştirerek sunabilir. Savaş, hastalık gibi temalar güzel bir şekilde betimlenebilir. Sanatsal biçimin ortaya çıkması saf bir esinle değil, çok defa deneme, düzeltme ve çalışmayla olur.

Estetik idealar, düşüncenin sınırlarını aşar, sezgiyi zenginleştirir ve imgelemi serbest bırakır. Bu idealar sayesinde yapıtlar sadece anlaşılan değil, duyulan ve hayal edilen anlamlara da kavuşur. Şairin görevi budur: görünmeyeni görünür kılmak, deneyim sınırlarını aşmak. Kant, dehanın temelinde bu estetik ideaları yaratma ve ifade etme gücünü görür.

Kant’a göre, şiir sanatı en yüce güzel sanattır. Çünkü kavramların ötesine geçen bir düşünceler bolluğu yaratır. Müzik, duyuları hızla devindirir, anlıkta heyecan yaratır; ama düşünsel bir içerik bırakmaz. Bu yüzden kültür bakımından alt sırada yer alır. Kant’a göre müzik, daha çok bir hoş sanattır. Biçimlendirici sanatlar (yontu, mimari, resim), duyusal sezgiye dayalı kalıcı ürünler sunduğundan, kültür açısından müziğe göre daha üstündür. Resim sanatı ise bu sanatlar içinde en üsttedir.

Törelliğin Simgesi Olarak Güzellik Üzerine

Güzellik ahlaki iyiliğin bir simgesidir, Çünkü:

  1. Güzel haz verir ama çıkar olmadan (ahlaki iyilik gibi).
  2. Güzel, imgelem yetisinin özgürlüğü ile anlağın yasallığı arasında bir uyumu gösterir (ahlaki yargıda olduğu gibi).
  3. Güzeli yargılama öznel ama evrensel geçerlik ister (tıpkı ahlak yasası gibi).

Bu nedenle beğeni, duyuların çekiciliğinden törel çıkara doğru geçiş için bir köprü oluşturur.

Kant ayrıca beğeninin öğretilip öğretilemeyeceği sorar. Ona göre beğeninin temellendirilmesi için gerçek ön-öğreti, törel ideaların ve ahlaksal duygunun ekininin gelişimidir. Estetik duyarlık, ancak törel temellere dayanarak sağlam bir biçim alabilir.

Teleolojik (Erek bilimsel) Yargı Yetisinin Eleştirisi

Kant doğada görülen düzenin, insan yargı yetisine göre öznel olarak ereksel (amaçlı) olduğunu belirtir. Yani doğada gördüğümüz birlik ve düzen, anlağımızın doğası gereği bir sistem olarak kavranabilir; ancak bu doğanın gerçekten ereğe göre yapılmış olduğu anlamına gelmez. Dolayısıyla teleolojik yargı, belirleyen değil, yalnızca derin-düşünen yargı yetisine aittir.

Irmaklar verimli toprak taşır., Çam ağaçları yalnızca kumlu topraklarda yetişir. Ren geyikleri kar altındaki yosunu eşeleyerek bulur. Bu örneklerde doğa, sanki belirli bir yarar gözetmiş gibi görünür; ancak bu sadece yararlılıktır, içsel ereksellik değildir.

Kant, doğada erekselliği yalnızca yargı yetimizin düzenleyici bir ilkesi olarak kabul eder. Teleolojik yargılar, doğanın düzenini kavramamıza yardım eder ama bu yargılar:

  • Doğaya gerçek bir erek yüklemez.
  • Deneysel bilimlerde belirleyici olmaz.
  • Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya yönelik kullanılmamalıdır.

Doğada amaçlılık görüyoruz çünkü: Bu erekselliği, kendi kavramsal yapımız gereği biz doğaya yansıtırız.

Teleolojik Yargı Yetisinin Diyalektiği

Amaçlılık fikrinin (örneğin bir bitkinin iç yapısının bir amaca göre oluştuğu düşüncesinin) da nesnel olarak temellendirilmesi mümkün değildir. Bu durumda:

  • Derin-düşünen yargı yetisi açısından amaçlılık fikrini kullanmak düzenleyici bir ilkedir: araştırmaya bir yön verir, ama nesnel doğruluk iddiası taşımaz.
  • Belirleyen yargı yetisi açısından bu, nesnel bir yasa haline gelemez; çünkü doğanın ötesine geçer ve metafizik bir önermeye dönüşür.

Burada Kant, tarihsel olarak doğadaki erekselliği açıklamaya çalışan sistemleri eleştirir. Epikuros, Demokritos, Spinoza gibi İdealist dizgeler erekselliği inkâr eder. Teizm, Hylozoizm gibi Realist dizgeler erekselliği kabul eder ama kanıtlayamaz. Bu nedenle, doğadaki amaçlılığı açıklamak için ortaya konan dizgeler ya çelişik, ya da yetersiz kalır.

Özetle; Doğada gerçekten amaçlı bir düzen var mı sorusu cevaplanamaz. Ancak biz, bazı doğa ürünlerini amaçlı gibi düşünmek zorundayız çünkü başka türlü anlayamayız.

İnsan Anlağı Üzerine

Anlağımız, bilgiyi kavramlar aracılığıyla işler; bu da onun gidimli (yani genel kavramdan tikellere doğru işleyen) bir yapı olduğunu gösterir. Bu yapı, belirli bir sınırlılığa yol açar. İnsan anlağı, doğadaki bazı ürünleri (örneğin canlı organizmaları) erekli yani amaçlı varlıklar olarak görmeye eğilimlidir.

Bu ereksellik kavrayışı, bizatihi doğada bulunan bir özelliğin bilgisi değil, bizim yargı yetimizin bir işleyiş biçimidir. Başka bir deyişle, ereklilik düşüncesi doğanın kendisinden değil, onun insan anlağı tarafından nasıl yargılandığından türetilir. Bu düşünce tarzı, doğa bilimlerini zenginleştirici bir işlev görür, çünkü araştırmayı yönlendirir, yeni sorular sordurur ve açıklama alanını genişletir.

Teleolojik Yargı Yetisinin Yöntemi

Teleoloji ne tanrıbilimin ne de doğa biliminin bir parçasıdır; yalnızca eleştirel felsefenin bir öğesi olarak yer alır. Doğa ürünlerini düzeneksel olarak açıklamak us için övgüye değerdir, ancak bu yöntem doğa ereklerinin tümünü açıklayamaz. Çünkü örgütlü varlıkların (mesela insanlar) açıklamasında yalnızca mekanik ilkeler yeterli değildir; teleolojik ilkeye de başvurmak zorundayız.

Kant bazı biyolojik açıklama modellerini tartışır:

Epigenesis, organizmanın zamanla geliştiğini, yaratıcı gücün doğaya yalnızca başlangıç koşullarını verdiğini savunur. Preformasyon, her bireyin daha baştan yaratılmış olduğunu ve zamanla “açığa çıktığını” varsayar.

Kant, epigenesis kuramına yakındır. Çünkü doğanın kendisini kendini üreten birşey olarak görür, yani doğa sadece gelişmez, üretir. Ayrıca Blumenbach’ın “oluşum itkisi” kavramını destekler. Bu kavram, özdeğin yalnızca mekanik değil, içsel, yönlendirici bir güce sahip olduğunu belirtir.

Bitkiler, hayvanlar ve insan arasındaki ilişkiler teleolojik dizgede bir zincir gibi işler: bitkiler hayvanlar için, hayvanlar insanlar için. Doğadaki bu zincirin en son ereği olarak insanı belirler. Bu konumu, onun özgürlüğüne, ahlaki özerkliğine ve doğaya bağımlı olmayan bir ereğe yönelmesine bağlıdır.

Doğanın Son Ereği Olarak Kültür

Kültür asıl son erektir. Çünkü insan, ereklere yönelme yetisini geliştirir ve doğayı araç olarak kullanma becerisini edinir. Bu kültür Beceri ve Terbiye ekseninde ilerler.

Kültür eşitsizlikle gelişir: Bazıları çalışan sınıf olurken, diğerleri bilim ve sanata yönelir. Bu eşitsizlik, kültürel ilerlemenin motorudur. Savaş, görünürde yıkıcı olsa da kültürün gelişimi için işlevsel olabilir; toplumları daha uygar yapmaya zorlar.

Yaratılışın Son Ereği

Yaratılışın bir son ereği var mıdır? Varsa başka hiçbir ereğe bağlı olmayan erek olmalıdır.

İnsan dışındaki tüm doğa varlıkları koşullu ereklerdir. Bu nedenle yaratılışın son ereği ancak insan olabilir. Burada Kant nümen olarak görülen insanı yani doğanın etkilerinden bağımsız, özgür yasa koyan bir varlığı kast eder.

İnsanın doğadaki konumu, onun yalnızca doğal bir varlık olmasıyla değil, özgürlük ve ahlaki yasa koyma yetisiyle belirlenir. Bu bağlamda doğanın son ereği olarak mutluluk değil, kültür ve ahlaki gelişim kabul edilmelidir.

Ruhbilimsel-Tanrıbilim Üzerine

  1. Ruhbilimsel tanrıbilim: Usun doğadaki ereklerden yola çıkarak Tanrı’nın doğasını çıkarsama girişimidir. Bu, doğanın görgül olarak bilinebilen amaçlarından hareketle Tanrı’ya ulaşmaya çalışır.
  2. Ahlaksal tanrıbilim: İnsan gibi ussal varlıkların a priori bilinebilen ahlaksal erekleri yoluyla Tanrı’ya ulaşmayı amaçlar.

Birincisi doğallıkla ikinciyi önceler; doğanın erekleri verili olmalıdır ki son ereği ve bu en yüksek nedenin nedensellik ilkesini araştırabilelim. Yani doğadan yola çıkan ruhbilimsel tanrıbilim, hiçbir zaman yaratılışın son ereğine ulaşamaz. Çünkü doğa bize bu ereği doğrudan açmaz ve “İnsan niçin varolmalıdır?” sorusunu cevaplayamaz.

İnsan, ancak ahlaksal varlık olarak, yani içsel ahlaki yasaya göre yaşayan bir varlık olarak, yaratılışın son ereği olabilir.

İnsanlar olmaksızın bütün bir yaratılış salt ıssız bir çöl, boşuna ve bir son erekten yoksun olurdu. İnsanın varlığı da ancak ahlaki bir niyetle, yani iyi istenç ile anlam kazanır. İnsan sadece doğayı anlamak için değil, doğada ahlaki bir amacı gerçekleştirmek için vardır. Bu da yalnızca özgürlük temelinde olan bir istençtir.

Buna bağlı olarak, Tanrı ancak ahlaksal bir düzenin temeli olarak düşünülebilir. Bu yaklaşım, fiziksel teleolojinin eksikliklerini tamamlar ve ilk kez gerçek anlamda bir tanrıbilimi temellendirir.

Özetle Kant’a göre Tanrı’nın varlığı hakkında bilgi sahibi olamayız; ama:

  • Ahlaksal yasanın uygulanabilirliği için,
  • Dünyada son ereğe ulaşabilme olanağı için,
  • Ve bu ereğin edimselleşmesi için,

Tanrı kavramı zorunlu bir varsayım olarak kabul edilmelidir. Burada Kant, Tanrı’nın varlığını doğadan değil, ahlaktan türetir.

Kant, ahlakın Tanrı’ya ilişkin kuramsal bilgiye bağımlı hale getirilmesini reddeder. Çünkü bu, içsel zorunluluk olan ahlak yasasının yerine, dışsal bir varlığın keyfi iradesini koymak olur ve ahlakı bozar. Bütün metafizik inançlar kılgısal akıl tarafından, bir amaç (ahlaksal son erek) için gerekli oldukları ölçüde kabul edilir. Bu kabul, bilgi değil, ama ahlaksal bir gerekçelendirmeye dayanır.

İnanç Üzerine

Kant burada inanmak kavramını detaylandırır ve görüş-şeyleriolgu-şeyleri ve inanç-şeyleri arasında ayrım yapar:

  1. Görüş-Şeyleri: Deneyime konu olabilecek, ama bizim için şimdilik bilinemez şeylerdir (örneğin başka gezegenlerdeki yaşam).
  2. Olgu-Şeyleri: Deneyim ya da a priori kavramlarla bilgisi mümkün olan şeylerdir (örneğin geometrideki teoremler ya da deneysel olgular).
  3. İnanç-Şeyleri: Sadece kılgısal usun (pratik aklın) gerektirdiği, ama kuramsal olarak bilinemeyen şeylerdir. Örnek: Tanrı, özgürlük ve ölümsüzlük.

Tanrı ve ölümsüzlük yalnızca inanç-şeyleridir. Onlara inanmak, yalnızca ahlaksal yasayı uygulamak için gereklidir. Tanrı’nın varlığı, ahlaksal dünyanın son ereğine ulaşmak için zorunlu bir varsayımdır. Bu anlamda inanç, bilgi değil ama ahlaksal davranışı yönlendiren bir tutumdur. Kuramsal tanıtlarla değil, kılgısal gerekçelerle temellendirilir.

Tanrı, özgürlük ve ölümsüzlük”ten yalnızca özgürlük, doğrudan deneyimle sergilenebilir. Bu nedenle diğer iki kavram (Tanrı ve ölümsüzlük) de yalnızca özgürlük kavramı aracılığıyla temellendirilebilir.

Teleoloji Üzerine Genel Not

Tanrı’nın varoluşu inançla mı, yoksa bilgiyle mi temellendirilebilir? Kant’a göre, tüm inanışlar olgulara dayanmalıdır. Tanrı’nın varoluşuna dair inanç da, ya kuramsal bilgi (doğa kavramı) ya da kılgısal bilgi (özgürlük ve ahlak kavramı) üzerinden gerekçelendirilebilir.

Metafiziksel Ontolojik Tanıtlamalar Tanrı’nın varoluşunu salt kavramdan çıkarsamaya çalışır (Örneğin Anselm). Kant için bu tanıtlamalar akademiktir ve sağlam anlak üzerinde bir etki yaratmaz.

Fiziksel Teleolojik Açıklamalar doğanın erekli yapısına, yani canlıların ve sistemlerin amaca uygun düzenlenmiş olmasına dayanır (designer argümanı mesela). Kant’a göre doğanın ereklerinden Tanrı’nın kavramı çıkarılamaz.

Tanrı’nın varoluşu hakkındaki esas kanı, insanın içinde taşıdığı ahlaksal yasadan gelir. Çünkü doğa üzerine kurulu fiziksel teleoloji, yalnızca bir yönlendirme yapabilir. Oysa ahlaksal yasa, özgürlük ve ödev temelinde bireyin içinde doğrudan hissedilir. Bu da Tanrı’yı, ahlaksal yasaların yasakoyucusu ve dünyanın son ereği olarak kavramlaştırmayı olanaklı kılar.

Bu anlayışla Tanrı kavramı doğrudan dine götürür. Din, ödevlerimizin Tanrı’nın buyrukları olarak bilinmesi demektir. Ödev olmada Tanrı’yı yalnızca doğanın nedeni olarak tanıtlamaya kalkarsak, ahlaksal içerikten yoksun, soğuk ve korkuya dayalı bir din ortaya çıkar.

Tanrıbilim doğa bilgisini artırmak için değil, yalnızca ahlak için zorunludur. Onun hakkında bilgi sahibi olmak değil, ancak ahlaksal amaçlar için düşünmek mümkündür.