Francis Fukuyama – Tarihin Sonu ve Son İnsan – Özet

Francis Fukuyama’nın 1992 yılında yayımlanan Tarihin Sonu ve Son İnsan adlı eseri, Sağuk Savaşın ardından küresel siyasi düzeni anlamlandırmaya çalışan bir başyapıttır. Yazar, bu tarihsel kırılma anında liberal demokrasinin ve serbest piyasa kapitalizminin insanlığın ideolojik evriminin nihai noktası olduğunu ve artık karşısında küresel bir alternatif kalmadığını ileri sürer. Dönemin iyimser iklimini somutlaştıran bu iddialı tez o günden bu yana kutuplaştırıcı bir referans kaynağı olmuştur.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

Hegel de Marx da insanlık en derin özlemlerine uygun bir toplum biçimine ulaştığında tarihin sona ereceğini varsaymıştır. Hegel için bu liberal devlet, Marx içinse komünist toplumdur. Acaba 20. yy sonunda, insanlık tarihinin bağlantılı ve amaca yönelik bir gidişinden söz etmek anlamlı mıdır?

Kitapta temel bir kavram Hegel’den alınan kabul görme mücadelesi (Bu kavram Platon’da thymos olarak geçiyor. Bkz. Hegel – Tinin GörüngüBilimi (Fenomenolojisi) – Özet). İnsan, hayvanlardan farklı olarak başkaları tarafından bir insan olarak tanınmayı da arzular. Bu arzu, insanı hayatını riske atmaya hazır kılar ve tarihin başlangıcındaki efendi-köle ilişkisini doğurur. Hegel için insani haklar bizzat amaçtır, çünkü insanı tatmin eden asıl şey konumunun kabul edilmesidir.

İnsanın arzusu ve aklı sanayileşmeyi açıklasa da, demokrasiye yönelimi timos sağlar. Ekonomik kalkınma ve eğitim arttıkça insanlar yalnızca zenginlik değil, aynı zamanda onurlarının tanınmasını talep eder. Bu kabul görme ihtiyacı, kültür, din, milliyetçilik ve savaş gibi olguları yeniden yorumlamayı sağlar.

ESKİ BİR SORUNUN YENİDEN SORULMASI

19.yy iyimserliğine kıyasla 20. yy derin bir karamsarlık yaratmıştır. Bireysel mutluluk konusunda iyimser olunsa da, tarihin anlamlı bir ilerleme kaydettiği fikri terk edilmiştir. 1. Dünya Savaşı ve Holokost gibi olaylar, ilerlemenin ahlaki bir anlam taşıyıp taşımadığını sorgulattı. 20. yy ikinci yarısında totaliter komünizmin kalıcı olduğuna inanıldı. Oysa 1980’lerin sonunda komünizmin beklenmedik çöküşü, bu karamsarlığın yanlış olduğunu gösterdi. Otoriter rejimlerin her türü (hem sağ hem sol) derin bir krize girdi. Bu dönüşümlerin ortak nedeni, otoriter rejimlerin çözümsüz bir meşruiyet problemi yaşamasıydı.

Meşruiyet, bir rejimin iktidar seçkinlerinin (ordu, parti, polis) sadakatine dayanmasını gerektirir. Faşizm, ideolojik bir meşruiyet ilkesi sunmuş ancak 2. Dünya Savaşı’nda askeri yenilgiyle yıkılmıştı. Demokrasi fikri, modem dünyada tek meşru hükümet biçimi olarak kendini kabul ettirmiştir.

Totalitarizm kavramı, 2. Dünya Savaşı sonrasında, geleneksel otoriter rejimlerden (Franko İspanyası, Latin Amerika diktatörlükleri) farklı olarak Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası için geliştirilmiştir. Geleneksel despotlar sivil toplumu ezmeye çalışmaz, yalnızca denetim altında tutmakla yetinirken, totaliter devlet ayrıntılı bir ideolojiye dayanır, sivil toplumu tamamen yok etmeyi ve yurttaşların yaşamı üzerinde bütünsel denetim kurmayı hedefler. (Bkz. Jason Stanley – Faşizm Nasıl İşler? – Özet)

Totaliter devletin nihai amacı bireyleri özgürlükten korkar hale getirerek güvenliği tercih etmelerini sağlamaktır. Bu, Ken Kesey’in Guguk Kuşu romanındaki timarhane metaforuna benzer: hastalar dış dünyadan korktukları için başhemşireye bağımlı olarak kalmayı seçerler.

Ancak 1980 sonlarında tabular ardı ardına yıkıldı, basın özgürlüğü yerleşti, çok partili seçimler yapıldı, Berlin Duvarı yıkıldı ve Doğu Avrupa’daki komünist rejimler çöktü. 1991’de Sovyetler Birliği dağıldı ve Komünist Parti yasaklandı. Hiçbir uzman bu gelişmeleri 1980’de öngöremezdi. 1989’dan sonra sivil toplum yeniden canlandı ve halk, her fırsatta komünist aygıta karşı oy kullanarak otoriter toplum sözleşmesini reddetti.

Komünizm artık liberal demokrasi için ideolojik bir tehdit oluşturmamaktadır. Liberal demokrasi, dünyanın bu bölümünde gelecekte meşruiyete sahip olabilecek tek politik fikirdir.

Liberal Devrim

Meşruiyet, bir tür nakit para rezervine benzer; kriz dönemlerinde başvurulabilecek bir dayanaktır. İnsanlık 2000’li yıllara yaklaşırken evrensellik iddiasına sahip yalnızca tek bir politik model kalmıştır: liberal demokrasi, bireyin özgürlüğü ve halk egemenliği doktrini.

Liberalizm ve demokrasi birbiriyle yakından ilişkili olmakla birlikte iki ayrı kavramdır. Liberalizm, belli kişisel hakları devletin denetiminden koruyan hukuk düzenidir. Temel haklar üç gruba indirgenebilir: sivil haklar, dinsel haklar ve politik haklar.

Demokrasi ise bütün yurttaşların politik iktidarın bir bölümünü birlikte taşıma hakkına sahip olması, yani seçebilme ve politik görevleri üstlenebilmeleridir. Demokrasi, diktatörlüğe karşı gerçek kurumsal engeller getirir.

Bir ülke demokratik olmadan da liberal olabilir (18. yy İngiltere gibi); aynı şekilde liberal olmadan demokratik olarak yönetilebilir (İran gibi). Ekonomik açıdan liberalizm, özel mülkiyet ve piyasa temelinde özgür ekonomik faaliyet ve ilişki anlamına gelir. Ekonomik hakları koruyan devletler liberal kabul edilir; bu hakları reddeden ya da başka ilkelere dayanan devletler liberal değildir.

İslam, evrensel geçerlilik iddiasında bütünsel bir ideolojidir ve liberal demokrasiyi bazı bölgelerde yenilgiye uğratmıştır. Ancak İslam, geleneksel kültür çevresinin dışında pek bir çekim gücüne sahip değildir. Uzun vadede İslam dünyasının liberal düşüncelere daha duyarlı hale geleceği söylenebilir.

Liberal demokrasiden esastan farklı ve daha iyi bir dünya tahayyül edebilmek mümkün değildir. Bu devrimin dünya çapında yaygınlaşması, bütün insan toplumlarını ortak bir gelişme şemasına zorlayan bir tarihsel yönelimin kanıtıdır. Demokrasinin bu kadar farklı bölgelerde ve farklı halklarda başarı kazanması, eşitlik ve özgürlük ilkelerinin insan doğasının temel özelliklerini ifade ettiğini göstermektedir.

Eğer bugün şu anki dünyamızdan esasta ayrılan başka bir dünyanın tahayyül edilemeyeceği bir noktaya ulaşmışsak, o zaman tarihin sonuna ulaşmış olma olasılığını dikkate almak zorundayız. (Bugün bu satırları okuyunca Fukuyama’nın ne kadar naif bir gelece tahayyülü yaptığını görüyoruz.)

İNSANLIĞIN YAŞLILIK ÇAĞI

Evrensel bir insanlık tarihi fikri insan toplumlarının genel gelişiminde anlamlı bir model bulma çabasıdır. Her evrensel tarih yazımı, tarihin sonunu kabul etmek zorundadır.

Rönesans ve bilimsel yöntemin gelişmesiyle modern ilerleme düşüncesi doğdu. İnsan doğanın yasalarını bilebilir ve bilgiler sistematik olarak birikebilir dendi.

En önemli evrensel tarih çabaları Alman İdealizmi geleneğinde ortaya çıktı. Immanuel Kant, insanlık tarihinin belli kurallara göre geliştiğini ve bir amaca, yani insan özgürlüğünün gerçekleşmesine sahip olduğunu savundu. Bu nihai amaç, tam adil bir sivil anayasadır. Rekabetçilik ve egemen olma arzusu, insanı sivil bir toplum içinde birleşmeye iter. (Bkz. Modern Felsefe 7 – Immanuel Kant Felsefesi)

Hegel, Kant’ın projesini tamamlayan kişidir. Hegel’e göre dünya tarihi, aklın kendisinin varlığına ilişkin bilgiyi işlemesinin sergilenmesidir. Tarihsel süreç, politik sistemlerin iç çelişkileri nedeniyle çöktüğü ve daha az çelişkili, daha üst sistemler tarafından ikame edildiği bir çatışmalar dizisidir (diyalektik). Hegel, tarihsel sürecin yeryüzünde özgürlüğün gerçekleşmesiyle sona ereceğine inanıyordu. (Bkz. Modern Felsefe 9 – Hegel)

Dünya tarihi özgürlük bilincindeki gelişmeden başka birşey değildir. Bu özgürlük, modern anayasal devlette, yani liberal demokraside ifadesini bulur. Liberal toplumlar, eski toplumların çelişkilerini barındırmaz ve tarihsel diyalektiğin sonunu oluştururlar.

Hegel’in en önemli katkısı, tarihselciliktir. Hakikatin tarihsel olarak görece olduğunu ortaya atmıştır. İnsan bilinci, içinde yaşadığı toplumsal ve kültürel koşullarla sınırlıdır. Geçmişin düşünceleri mutlak değil, ancak kendi zamanlarının ufkuyla bağlantılı olarak doğrudur. Bu nedenle insanlık tarihi, bilinç düzeylerinin birbirini izlemesidir.

Karl Marx, Hegel’in sistemini eleştirerek kendi evrensel tarihini yazdı. Marx, liberal devletin burjuvazi ile proletarya arasındaki sınıf çelişkisini çözemediğini ve yalnızca burjuvazinin özgürlüğünü temsil ettiğini savundu (bkz. Modern Felsefe 12 – Marx ve Diyalektik Materyalizm). Ona göre tarihin sonuna ancak proletaryanın zaferiyle ulaşılacaktı. Ancak 20. yy sonunda marksizm dünya çapında iflas etmiştir.

Peki soralım; İnsanlığın evrensel tarihi diye bir şey var mıdır?

Modern doğa biliminin amaca yönelik ve evrensel bir tarihsel değişime yol açmasının iki temel örneği vardır. Birincisi askeri rekabettir. Devletler arasındaki askeri rekabet, toplumsal yapılar üzerinde ilerleme odaklı bir etkide bulunur. İkincisi ekonomik gelişme çabasıdır. Rekabet odaklı bu iki kavram bir ilerleme dayatır. Bu anlamda bilim dönüşümün nedeni değil, düzenleyicisidir. Burada diyebiliriz ki bu bakış bilimin belli bir yönde geliştiğini kabul etmek için yeterli nedenler olduğunu gösterir. Ancak bu gelişmenin ahlaki bir ilerleme olduğu tartışmalıdır.

Geriye Dönüş Yok

Modern teknolojik uygarlığın yıkılması ve barbarlığa geri dönülmesi olasılığını sorgularsak: Teknolojinin bilinçli olarak reddedilmesi pratikte mümkün değildir. Gönüllü sanayisizleşme, toplumları yoksul 3. Dünya ülkelerine dönüştürür.

Global bir felaket (nükleer savaş, ekolojik çöküş) sonucu teknolojinin zorla terk edilmesi de mümkün değildir. Bilimin ürünleri yok edilebilir, ancak bilimsel yöntemin anısı belleklerden silinemez. Askeri avantaj sağlama gereği, felaketten sonra da devletleri teknolojik yenilenmeye zorlayacaktır. Modern doğa bilimi o kadar güçlüdür ki, insan soyunun toptan fiziksel yokoluşu dışında unutulması veya ortadan kaldırılması mümkün değildir. Bu nedenle tarihin amaca yönelik gidişi ilkesel olarak geri döndürülemez.

Burada kavramları bağlayabilmek için modern doğa biliminin gelişmesi neden sonunda ekonomik ve politik liberalizme de yol açtığını açıklamak gerekir. Kapitalizm, teknoloji geliştirme ve kullanmada planlı ekonomilerden çok daha verimlidir. Teknolojik yeniliklerin ticarileşme süresi kısalırken, dünya çapındaki işbölümü genişler ve teknik bilgiye talep sıçramalı olarak artar. Bu durum, karar almada ve piyasalarda decentrilazisayon (tek merkezden yönetilememeyi) kaçınılmaz kılar.  Teknolojik yenilenme, özgür düşünce, iletişim ve yeniliklerin ödüllendirildiği bir özgürlük ortamında gelişir.  Bu gibi nedenler; ileri ülkelere evrensel kapitalist kültürün temel kurallarını izleme, yani ekonomik rekabete katlanma ve fiyatların piyasa mekanizmaları tarafından belirlenmesine izin verme yönünde güçlü bir itki verir; tam ekonomik modernleşmenin izlenebilir başka bir yolu yoktur.

Ekonomik gelişme ile liberal demokrasi arasında bir bağlantı var gibi görünür ama bu nedensellik değildir çünkü tersi örnekler vardır. Tarihsel olarak piyasa yönelimli otoriter rejimler (Alman İmparatorluğu, Meici Japonya’sı, Pinochet Şili’si, Asya’nın Yeni Sanayileşen Ülkeleri) demokrasilerden daha yüksek büyüme oranları yakalamıştır. Otoriter rejimler, kısa vadeli tüketim baskılarından bağımsız olarak uzun vadeli yatırımları zorlayabilir, ücret taleplerini bastırabilir ve sektörel sanayi politikalarını uygulayabilir. Oysa demokrasilerde çıkar grupları ve seçmen baskısı, rasyonel ekonomik kararları engeller.

Teknoloji tarafından belirlenen ekonomik büyüme ve kapitalist sosyal ilişkiler etrafında evrensel bir dünya kültürü oluşmuştur. Bütünleşmeye karşı koyan toplumlar (Tokugawa Japonya’sından Sovyetler Birliği’ne, Çin’den İran’a kadar) bu direnişi ancak bir ya da iki kuşak sürdürebilmiş, ya askeri güce ya da maddi dünyanın çekiciliğine yenik düşmüşlerdir. Bugün dünyada önüne tüketim toplumu hedefini koymayan neredeyse tek bir ülke yoktur (Tüketim toplumu demişken bkz. Jean Baudrillard – Tüketim Toplumu – Özet).

20. yy sonunda, Hitler ve Stalin gibi Totaliter sistemlerin en saf biçimleri bir insan ömründen kısa sürede çökmüştür. Faşizm konusunda, özellikle gelişmiş bir ülkede ortaya çıkan Alman nasyonal sosyalizmi modernleşme sürecinin bir yan ürünü olarak görülmelidir. Holocaust, tarihsel olarak bir kerelik koşulların ürünü olan benzersiz bir kötülüktür; bu koşulların gelişmiş ülkelerde tekrarlanması çok zor, hatta imkansızdır. (Bu argüman günümüzde geçerliliğini çoktan yitirdi bence: bkz. Filistin …)

İnsanlığın ahlaki ilerleme içinde olduğundan kuşku duyulsa bile, tarihin belli bir amaca yönelik ve bağlantılı olduğuna inanılabilir.

Demokratlar Olmadan Demokrasi Olmaz

İnsana en eşit temelde mümkün olan en büyük sayıda ürünü üretme ve tüketme olanağını komünist değil, kapitalist toplum vermiştir. Kapitalist-liberal-demokratik sistem dışında iyi işleyen modernlik türü yoktur; İspanya, Portekiz, Sovyetler Birliği, Çin, Tayvan ve Güney Kore gibi tüm ülkeler modernleşmede aynı yöne yönelmiştir (Bence Çin modeli günümüzde farklı bir yönde evrildi; bu da pek geçerli bir argüman değil diyebiliriz).

Ancak Ekonomik modernleşme demokrasinin maddi önkoşullarını yaratır ama demokrasinin kendisini açıklamaz. Amerika ve Fransa’daki ilk büyük demokratik devrimler, sanayi devrimi henüz başlamamışken gerçekleşmiştir. Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzalayanlar, ekonomik verimlilik perspektifiyle değil, özgürlük talebiyle hareket etmiştir. Yani demokratlar olmadan demokrasi olmaz; demokrasi, onu özleyen, biçimlendiren ve onun tarafından biçimlendirilen demokratik insan tipini gerektirir.

Hegel’e referansla tarihsel sürecin diyalektik geliştiğini kabul edersek, soru şudur: Günümüz liberal demokratik toplum düzeninde, yeni ve daha yüksek bir düzen ortaya çıkaracak çelişkiler var mıdır? Bir problemin çelişki haline gelmesi için, sistemin meşruiyetini zayıflatacak ve çöküşüne yol açacak kadar ciddi olması gerekir. Eğer mevcut toplumsal ve politik örgütlenme biçimi insanlar için tamamen tatmin edici ise, tarih sona ermiş demektir. Bunu yanıtlamak için insanı doğa durumunda, tarihsel sürecin başında var olduğu şekliyle görmek gerekir (bkz. J.J. Rousseau – Toplum Sözleşmesi – Özet).

KABUL GÖRME MÜCADELESİ

Hegel’e göre insan, yalnızca maddi ihtiyaçları değil, aynı zamanda başka insanların arzusunu, yani kabul görme arzusunu arzular. İnsan ancak başkaları tarafından kabul edildiğinde kendisinin bilincine varır.

İnsan, hayvani doğasını aşma yeteneği sayesinde metafizik anlamda özgürdür. Gerçek ahlaki tercihler yapabilir. Saygınlık mücadelesinde hayatını feda edebilmek, insanın en güçlü içgüdüsüne (kendini koruma) karşı koyabildiğini gösterir. Bu özgürlüğün en önemli kanıtıdır. Tarih, her iki tarafın da kabul görme ihtiyacının eşit bir temelde karşılandığı bir toplumsal düzene ulaşma arayışıdır.

Hobbes’un doğa durumu da şiddetle belirlenir ve savaşın nedenleri arasında şöhret tutkusu yani kabul görme mücadelesi vardır (bkz. Thomas Hobbes – Leviathan – Özet). Her iki filozof da kendini koruma içgüdüsünü en güçlü tutku olarak kabul eder.

Ancak Hobbes ve Hegel, gurur ve ölüm korkusuna verdikleri ağırlıkta kökten ayrılırlar. Hegel hayatını bir saygınlık mücadelesinde riske atma yeteneğini ve bu gururu ahlaki olarak önemser. Buna karşılık Hobbes bu kabul görme arzusunu ve bu uğurda mücadeleyi insan sefaletinin kaynağı olarak görür. Hobbes’a göre en güçlü ahlaki buyruk, kendini korumaktır. Hobbes’tan Locke’a ve Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ne uzanan liberal gelenek insanları, gururlarından vazgeçmeye ve en küçük ortak payda olan kendini koruma içgüdüsü adına ehlileştirmeye zorlar. Bu liberalizm insanı neredeyse tamamen kendi özkorunmasına ve maddi refahına adamış bir burjuva olarak tanımlar.

Kabul görme arzusunun ilk ayrıntılı çözümlemesi Platon’un Devlet’inde bulunur (bkz. Platon – Devlet – Politeia – Özet). Thymos, doğuştan gelen bir adalet duygusudur: İnsanlar belli bir değere sahip olduklarına inanır, başkaları bu değeri tam kabul etmediğinde öfkelenir, kendi değerlerine uygun davranmadıklarında utanç duyar, hak ettikleri gibi değerlendirildiklerinde ise gururlanırlar.

Thymos, yalnızca adalet ve özverinin değil, aynı zamanda bencilliğin de kaynağıdır. Adam Smith’in belirttiği gibi, insanlar zenginlik peşinde koşarken asıl peşinde oldukları şey dikkat ve beğenidir. Fransız Devrimi’nden günümüz kürtaj tartışmalarına ve ırkçılığa kadar birçok politik ve toplumsal çatışmanın temelinde thymotik kabul görme arzusu yatar.

Thymos, kişinin kendini ahlaki bir etmen olarak hissetmesiyle ilgilidir; bu duygu her insanda vardır ve başkalarına hayır diyebilme gücü verir. Ancak thymos aynı zamanda çatışmaların kaynağıdır, çünkü insanlar sürekli olarak kendi değerlerini başkalarınınkiyle karşılaştırır ve tartışırlar.

Thymos’un iki temel ifade biçimi vardır:

  • Megalothymia: başkalarından üstün kabul edilme arzusu. Bu tiranlık ve emperyalizmin motorudur.
  • Isothymia: eşit kabul edilme arzusu.

Amerikan Kurucu Anayasası; megalothymia ve isothymia’yı bastırmak yerine, onları güvenli kanallara (demokratik katılım, kuvvetler ayrılığı gibi) yönlendirerek hırsı hırsla dengelemeyi amaçlar. Ancak modern liberalizmin thymos’u dışlama çabası gurur ve özdeğer duygusundan yoksun bireyler üretmektedir. Nietzsche bu duruma tepki gösterir. Ona göre insanın özü thymos’tur; insan öncelikle değer biçen bir yaratıktır. Nietzsche, iktidar istenci doktriniyle thymos’a yeniden öncelik kazandırmaya çalışır (bkz. Nietzsche – Güç İstenci – Özet).

Günümüzde megalothymia artık kabul edilebilir bir amaç değildir; tiranlara atfedilen bir özellik haline gelmiştir. Onun yerine iki şey geçmiştir: hayatın ekonomikleştirilmesi (arzu eden yanın yükselişi) ve genel bir isothymia (eşit kabul edilme arzusu).

Efendiler ve Köleler

Hegel’in diyalektiği, insanın salt saygınlık uğruna ölümü göze aldığı kanlı mücadeleyle başlar (bkz. Modern Felsefe 9 – Hegel). Bu mücadelede bir taraf ölüm korkusuna yenilir ve ötekini tanıyarak köle olmayı kabul eder; böylece efendi ve köle ilişkisi doğar. Ne var ki iki taraf da tatmin olmaz ve bu tatminsizlik tarihsel ilerlemenin motorudur.

Efendi hayatını ortaya koyarak özgür olduğunu kanıtlamıştır. Ama kendisini efendi olarak tanıyan köle, ölüm korkusuyla teslim olmuş, tam insan olamayan bir varlıktır. Bir köle tarafından tanınmak, efendiye gerçek bir tatmin vermez. Efendinin yaşamı statik ve tekrarlayıcıdır; fetih ve tüketim döngüsünden ibarettir. Tarihsel ilerlemeye katkıda bulunmaz.

Köle ise zaman içerisinde çalışma yoluyla insanlığını yeniden kazanır. Doğayı dönüştürür, aletler geliştirir, teknolojiyi ve bilimi yaratır. Yani köle çalışarak özgürlük fikrini geliştirir ancak henüz özgür değildir. Tarih boyunca çeşitli ideolojiler (stoisizm, skeptisizm, Hristiyanlık) geliştirir. Hristiyanlık, bunların en önemlisidir. Çünkü Hristiyanlık, bütün insanların ahlaki seçim yapabilme yeteneğiyle eşit olduğu ilkesini temellendirir. Ama bu kurtuluşu öteki dünyaya erteler. Bu yüzden bir köle ideolojisi olarak kalır. Bir anlamda köleyi bu dünyadaki köleliğiyle uzlaştırır, ondan kurtuluşun yolunu göstermez.

Hegel’e göre tarihsel sürecin tamamlanması bu özgürlük düşüncesinin burada ve şimdiye taşınmasını gerektirir. Bu, kölenin efendisine karşı bir kanlı savaş daha vermesiyle olur. Bu aralıksız kabul görme arzusu, tarihi ilerleten asıl güçtür.

Liberal demokrasi, yurttaşlarına yaşam, mülk edinme, düşünce ve ifade özgürlüğü, din özgürlüğü ve siyasi katılım hakları sağlar. Herkes efendi rolüne katılma hakkına sahiptir. Efendilik, demokratik yasalar aracılığıyla kolektif özyönetim biçimini alır. Devlet ile yurttaş arasındaki tanınma karşılıklıdır: Devlet haklar sunar, yurttaşlar yasalara uymayı kabul eder.

Liberal demokrasi, efendi ve uşak ahlakını başarıyla sentezlemiş, aralarındaki uçurumu kaldırmıştır. Ancak bazı sorular açıkta kalır: İnsan eşit kabul görmekten her zaman hoşnut olacak mı, yoksa daha fazlasını mı talep edecek?

RODOS’UN ÜZERİNDEN ATLAMAK

Tarihin sonunda liberal demokrasinin ciddi ideolojik rakipleri kalmamıştır. Ancak liberal demokrasinin evrenselleşememesi halklar ile devletler arasında yeterli bir iletişim olmamasından kaynaklanır.

Devletler amaca yönelik politik yapılar, halklar ise iyi ve kötü konusunda ortak varsayımlara sahip ahlaki topluluklardır. Devlet kendisini halka dayatır (bkz. Louis Althusser – İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları – Özet); bazı durumlarda halkı biçimlendirir, bazı durumlarda ise aralarında gerilimler oluşur. Liberal demokrasinin başarısı için yalnızca evrensel ilkelerin geçerli olması yetmez; halk ile devlet arasında belli ölçüde bir anlaşma gereklidir.

Halklar ve onların yarattığı kültürler, din ve milliyetçilik de psikolojik bakımdan kabul görme arzusu üzerinde yükselir. Bu tutkular timotik kökenleri nedeniyle çok güçlüdür ve Demokratikleşme sürecinden iyi anlaşılması gerekir. Bu sürece olası engeller:

  • Ulusal, etnik ve ırksal bilinç: Etnik aidiyetin çok güçlü olduğu ve farklı grupların kendilerini aynı ulusun üyesi hissetmediği ülkelerde demokratik sistem kurulamaz.
  • Din: Demokrasi ile çatışma dinin hoşgörülü ve eşitlikçi olmaktan çıktığı noktada başlar. Fundamentalist İslam ve ortodoks Musevilik liberalizmle uyum sağlamakta zorlanır.
  • Sosyal eşitsizlik: Büyük çaplı sosyal eşitsizlikler ve hiyerarşik yapılar demokrasiyi engeller.

Çalışmanın Kökeni Olarak Thymos

Günümüzün başarılı ekonomileri kapitalisttir, ancak tüm kapitalist ekonomiler eşit derecede başarılı değildir. Hükümet politikaları dışında halkın çalışma karşısındaki tutumu da önemli bir faktördür.

Geleneksel liberal ekonomi teorisi (Adam Smith) çalışmayı hoş olmayan bir faaliyet olarak görür. Çalışma, boş zamanın tadını çıkarmak için gerekli olan maddi kazancı sağlamak amacıyla yapılır. İnsanlar çalışmanın rahatsızlığını sonuçların zevkiyle karşılaştırarak rasyonel bir hesap yapar. Ancak bu model, çalışma ahlakına sahip insanları açıklamakta yetersiz kalır. Bu kişiler, aldıkları ücretle karşılaştırılamayacak kadar sıkı çalışır, boş zamanları yoktur ve hatta aile yaşamları zarar görür. Onların motivasyonu, arzudan çok thymos’a (statü, kabul görme ve özdeğer duygusu) dayanır.

Max Weber’in Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu çalışması (bkz. Max Weber – Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu – Özet) ilk kapitalist girişimcilerin sınırsız servet biriktirme arzusunu dinsel bir çağrı anlayışıyla açıklar. Kalvinist doktrindeki bu dünyaya ilişkin çilekeşlik, çalışmayı kendi başına bir amaç haline getirmiştir. Japonya’da Budist Yodo Şinşu tarikatı ve Şingaku hareketi, samuray sınıfının busido ahlakıyla birleşerek benzer bir çalışma disiplini yaratmıştır.

Buna karşılık Hinduizm, kast sistemi ve yoksulluğu kutsayan öğretisiyle ekonomik gelişmeyi engellemiştir. Kastın talep ettiği itaat, bireyselliğin reddi ve toplumsal atalet, rasyonel özçıkarı teşvik eden kapitalizmle taban tabana zıttır.

Gerçekçiliğin Gerçek Dışılığı

Uluslararası sistemde gerçekçi bir yaklaşım içi prensipler:

  • Güvenlik ancak güç dengesiyle sağlanabilir.
  • Dostlar ve düşmanlar ideolojiden çok güce göre seçilmelidir.
  • Tehdit değerlendirmesinde niyetlerden çok askeri potansiyele bakılmalıdır.
  • Dış politikada ahlakçılığa yer yoktur; meşru devlet sistemleri devrimci olanlara tercih edilmelidir.
  • Gerçekçiler, güç dengesi kurarken en güçlü düşmanla anlaşma yollarını ararlar.

Gerçekçilik teorisi, uluslararası devletler sisteminde tehdit, saldırı ve savaşın her zaman mümkün olduğunu ve bunun insanın değişmez doğasından kaynaklanan bir insanlık durumu olduğunu savunur (Ki böyledir, bunu bugün görüyoruz ne yazık ki).

Modern liberal toplumlar, köle bilincinden ve Hristiyanlık’tan etkilenmiştir. Merhamet artmış, şiddet ve ölüm kabul edilmez olmuştur. Ölüm cezası kalkmakta, savaş kayıpları daha az hoşgörülmektedir. Savaşın ekonomik maliyeti de hızla artmış; nükleer silahlar potansiyel maliyeti kat kat yükseltmiştir. Liberal demokrasiler birbirleriyle neredeyse hiç savaşmamıştır. Kendi aralarında güvensizlik ve düşmanlık yoktur çünkü evrensel eşit haklılık ilkesini tanır ve birbirlerinin meşruiyetini sorgulamazlar.

Avrupa’da 19. yy gibi hasım güçlerin geri döneceğini düşünmek, burjuva karakteri anlamamak demektir. Liberal Avrupa devletleri birbirine güvenmektedir çünkü hırslı prensler değil, işadamları ve yöneticilerle doludurlar (Günümüzde bu öngörü test ediliyor).

Milliyetçilik modern bir olgudur. Milliyetçilerin talep ettiği onur evrensel değil, kendi gruplarının onurudur. Bu durum başka gruplarla ihtilafa yol açarak emperyalist politikalara zemin hazırlayabilir. Ernest Gellner‘e göre milliyetçilik insan psikolojisinde derin köklere sahip değildir. Milliyetçilik, sanayileşmenin ve onunla birlikte gelen demokratik, eşitlikçi ideolojilerin bir ürünüdür. Modern ekonomi toplumları homojen ve eğitimli hale gelmeye zorlamış, eski toplumsal bağlanma biçimlerini köreltip ortak dil ve kültürü öne çıkarmıştır.

Milliyetçiliğin liberalizmi yenilgiye uğratacak kadar güçlü olduğunu öne sürenler, kurumsallaşmış dinin gelişmesine bakmalıdır. Din de bir zamanlar politik yaşamın zorunlu bir parçası sayılıyordu, ama liberalizm dini saf dışı bırakarak özel alana indirgemiştir. Milliyetçilik de din gibi ehlileştirilebilir.

Barışçı Bir Birliğe Doğru

Demokratik olmayan devletler arasında hala güç politikası geçerlidir. Dünya, tarih sonrası liberal demokrasiler ve tarihsel dünya olarak ikiye ayrılacaktır.

  • Tarih sonrası dünyada devletler ekonomik partnerler olarak ilişki kuracak, güç politikasının eski kuralları önemini yitirecektir.
  • Tarihsel dünya ise dinsel, ulusal ve ideolojik çatışmaların yaşandığı bir alan olarak kalacaktır.

İki dünya arasında birçok temas noktası bulunur. Bunların en önemlisi petroldür. İkinci temas noktası göçlerdir; yoksul ve istikrarsız ülkelerden zengin ülkelere sürekli insan akışı yaşanmaktadır. Gelişmiş ülkeler göç dalgasını durdurmakta zorlanmaktadır. Çünkü liberal demokrasiler olarak evrensel hukuk ilkelerini zedelemeden adil düzenlemeler bulmakta güçlük çekerler ve vasıfsız işçi ihtiyacı duyarlar. Üçüncü temas noktası, nükleer silahlar, balistik füzeler, kimyasal ve biyolojik silahlar gibi teknolojilerin tarihsel dünyada yayılmasını engelleme ortak çıkarıdır.

Liberal demokrasinin evrensel yayılımı için Amerikan dış politikasının insan haklarına ve demokratik değerlere gösterdiği ilgi haklıdır. ABD’nin ve diğer demokrasilerin, demokrasinin etki alanını korumada ve genişletmede uzun vadeli çıkarı vardır. Batı’nın güvenliği, Doğu Avrupa ve eski Sovyetler Birliği’nde istikrarlı demokrasiler kurulmasına bağlıdır. (Bu politikanın ne savaşlar çıkardığını aradan geçen yıllar içerisinde gördük.)

SON İNSAN

Liberal demokrasilerin dış tehditler karşısında ayakta kaldığı varsayılsa bile, bu rejimlerin içten içe çürüyüp çürümeyeceği ve insanlara gerçekten tatmin edici bir yaşam sunup sunmadığı incelenmelidir.

Bu noktada liberalizmin eleştirmenleri thymos ile arzu (ekonomik çıkarı) arasındaki gerilime işaret eder. Sol, liberal toplumlarda evrensel kabul görme vaadinin, özellikle kapitalizmin yarattığı ekonomik eşitsizlik nedeniyle, özünde karşılanmadığını ileri sürer. Bu eşitsizliğin kaynakları gelenekler, doğal yetenek farklılıkları ve kapitalist piyasanın işleyişidir.

Kapitalizm, kendinden önceki tarım toplumlarından çok daha eşitlikçidir; geleneksel ayrıcalıkları tasfiye eder ve yüksek toplumsal hareketlilik sağlar. Modern demokrasiler ayrıca piyasaya müdahale ederek ve sosyal güvenlik ağları kurarak eşitsizliği azaltır. Tüm bu süreçler orta sınıf toplumunu oluşturmuştur. Bu toplumda hala eşitsizlikler vardır, ancak bunlar artık büyük ölçüde doğal yetenek farklılıklarına, zorunlu işbölümüne ve kültüre indirgenmiştir. Doğal ihtiyaçlar karşılanmıştır ve insanlar minimum çalışmayla istediklerini alabilmektedir. (Bu kısım baya optimist bir değerlendirme olmuş.)

Zamanla zenginlik ve yoksulluk arasındaki uçurum, bir kabul görme sorununa dönüşür. Yoksullar fiziksel esenlikten çok onur yaraları alır; toplum tarafından ciddiye alınmaz, hakları yeterince savunulmaz ve özgüvenlerini kaybederler. Arzuyu tatmin eden kurumlar, thymos’u tatmin edemez.

Özgürlük ile eşitlik arasında sürekli bir gerilim vardır. Eşitsizlere aynı onuru vermeye yönelik her çaba, başkalarının özgürlüğünü kısıtlar. Bu gerilim de gerekli ve giderilemezdir. Komünizm, bu gerilimi özgürlüğü tamamen feda ederek çözmeye çalışmış ve iflas etmiştir. Artık tartışma daha çok özgürlük ve eşitlik arasındaki dengenin nerede kurulacağına odaklanmıştır. Sınıf mücadelesinin yanında günümüzde ırkçılık, cinsiyetçilik gibi yeni eşitsizlik biçimleri ortaya çıkmıştır.

Evrensel, homojen devletteki karşılıklı kabul görme birçok insanı tam olarak hoşnut etmez. Yoksul utancından, zengin ise gururundan vazgeçmez. Solun liberal demokrasiye alternatif arayışı bu nedenle devam edecektir. Ancak liberal demokrasiye yönelik en yaygın eleştiri (eşit insanlara eşit olmayan kabul görme) kadar; eşit olmayan insanlara eşit kabul görme sağlamaya çalışmanın yarattığı tehlike de büyüktür. (Bu ikinci tehlike son 10 yıldaki woke kültürünü hatırlattı bana)

Son İnsan Tahayyülleri

Hegel’e göre teorik olarak evrensel homojen devlet, efendi-köle ilişkisindeki çelişkileri ortadan kaldırır. Her birey özgür ve kendi değerinin bilincinde olarak diğer bireyleri kabul eder.

Marx, kabul görmenin evrenselliğine toplumsal sınıflar nedeniyle karşı çıkar.

Nietzsche ise daha derin bir eleştiri getirir: Böylesi evrensel bir kabul görme aslında amaçlanmaya değer midir? Nietzsche’nin son insanı, muzaffer köledir (bkz. Nietzsche – Böyle Buyurdu Zerdüşt – Özet). Liberal demokratik devlet kölelerin mutlak zaferidir. Demokratik insan yalnızca akıl ve arzudan ibarettir; önemsiz ihtiyaçlarını tatmin eder.

Bu çizgide ilerlendiğinde Modern demokratik toplumlardaki bazı çelişkileri özetlersek:

  • Demokratik toplumlar hoşgörüyü en önemli erdem haline getirir, ama bu, yaşam tarzları arasında hiyerarşi kabul etmeyi engeller. Herkes aynı şeyi ister, farklı hisseden tımarhaneye gider.
  • Bireyler, dev apartmanlarda yabancılaşmış halde yaşarken, sanayi öncesi toplumlarda karşılıklı saygı daha güçlüydü.
  • Ahlaki sorunları ciddi ele almak demokratik toplumlarda zordur, çünkü iyi-kötü ayrımı hoşgörüyü zedeler.
  • Son insan kişisel sağlık ve güvenlikle ilgilenir; sigara eleştirilebilirken dinsel inanç eleştirilemez. Varlığı sürdürmeyi her şeyden üstün tutar.
  • Modern eğitim, relativizmi destekler: Relativizm sıradan olanı kurtarır, çünkü utanılacak bir şey olmadığını söyler.
  • Özellikle gençler inanç seçiminde tarihte hiç olmadığı kadar özgürdürler; sayısız seçenek şaşkına çevirir. Geleneksel toplumlarda inanç otoriterken; demokratik toplumda seçim daha az maliyetli ama daha az tatmin edicidir.

Tarihin sonunda insan, kabul görme ve maddi bolluğa ulaşmıştır; artık ne çalışacak ne de arzulayacaktır. O zaman gerçek anlamda insan yok olur: Eylem ve yanılgı, özne ortadan kalkar. Savaşlar ve devrimler biter; insanlar amaçlarda görüş birliği içinde olur. Tarihteki kanlı kavga öncesindeki gibi hayvan olurlar; tıpkı karnı tok bir köpek gibi.

Tarihin sonu, büyük sanat ve felsefenin de sonudur; artık temelde yeni hiçbir şey söylenemez. Son insanın yaşamı fiziksel güvenlik ve maddi bolluktur. Bu batılı politikacıların seçmenlerine vaat ettiği yaşamdır. Ama insanın binlerce yıllık tarihi gerçekten bu mudur?

Özgür ve Eşitsiz

Nietzsche’nin psikolojik gözlemlerinin çoğu doğrudur: adalet ve ceza isteği genellikle zayıfın güçlüye duyduğu nefretten kaynaklanır; merhamet ve eşitlik zayıflatıcı olabilir (bkz. Nietzsche – Ahlakın Soykütüğü – Özet).

Liberal demokrasi megalothymia’yı (üstün olarak tanınma arzusu) yaşamdan dışlayıp yerine rasyonel tüketimi geçirdikçe, insanlar son insanlar haline gelmektedir. Ancak insanlar buna direnecek, evrensel ve homojen bir devletin birbirinin aynısı üyeleri olmaya karşı çıkacaklardır. İnsanlar uğrunda yaşayıp ölebilecekleri idealler ve hayatlarını tehlikeye atma arzusu duyacaklardır. Liberal demokrasi bu çelişkiyi henüz çözmemiştir.

Kimse ötekilerden daha iyi sayılmak istemezse; toplumda çok az sanat, edebiyat ve müzik olur, düşünce hayatı fiilen ortadan kalkar, ekonomik dinamizm kaybolur ve böyle bir toplum kendini diğer toplumlar karşısında koruyamaz.

Çağdaş liberal demokrasiler ise megalotimia’yı tamamen dışlamaz, onu girişimcilik gibi çeşitli subaplara yönlendirir. Yani Kapitalizm düzenlenmiş megalothymia’yı teşvik eder. Spor, dağcılık ve araba yarışı gibi biçimsel etkinlikler de megalothymia için yeni supaplar oluşturur.

Devletin sağladığı kabul görme (thymos tatmini) anonimdir, ancak toplulukta sağlanan kabul görme çok daha kişisel düzeydedir. Bu topluluktan gelen kabul kabaca; aynı ilgi, değer yargıları, din veya etnik gruba sahip insanlar tarafından gelir. Ancak topluluk yeteneği demokratik eşitlik ilkesi tarafından da sınırlanır. Demokratik toplumlar bütün yaşam tarzlarını eşit görür (Cemaatlere bugün bakışı düşünün mesela…). Mesela liberal ilkeler üzerine kurulu bir aile uzun ömürlü olamaz. Yüksek boşanma oranları ve otorite kaybı, aile üyelerinin aşırı liberal anlayışından kaynaklanmaktadır.

Liberal ilkeler tahrip edici olabilir. Mesela yüksek eğitim ve sosyal hareketlilik talebi, insanların içinde yetiştikleri topluluklarda yaşamasını azaltır. Bir toplulukta kök salmak ve kalıcı bağlar kurmak giderek zorlaşır (Günümüzdeki beyin göçünü düşünün …).

Ortak ahlak normlarına ve Tanrı inancına dayalı topluluklar, yalnızca özçıkara dayalı topluluklardan daha sıkı bir birliğe sahiptir. Bu nedenle liberal demokrasilerde topluluk yaşamı liberalizmden farklı bir kaynağa sahip olmak zorundadır.

Maneviyat Savaşları

Topluluk yaşamının çöküşü, insanları yalnızca özel rahatını düşünen, yüksek amaçlara ilgi duymayan, benmerkezci son insanlar haline getirme tehlikesi taşır.

Hegel‘e göre hakiki yurttaşın ayırt edici özelliği ülkesi için ölebilmektir, bu nedenle tarihin sonunda devlet askerlik görevini kaldıramaz ve savaş yapmaya devam etmelidir. Bu halka ortak ideallere dayalı bir topluluğa ait olduklarını hatırlatır. Her 20 yılda bir kısa, kararlı savaşlar yürütebilen bir liberal demokrasi, sürekli barış içinde yaşayan bir liberal demokrasiden çok daha sağlıklı olurdu. Savaş deneyimi, büyük acı ve korkuya rağmen, insana her şeyi yeni bir açıdan gösterir. Amerikan İç Savaşı gazileri için barış döneminde ortak bir amaç bulmak zor olmuştur. Buna karşın; 1. Dünya Savaşı, barış ve refahtan bıkmanın kötü sonuçlarına örnektir. Avrupa’da birçok insan, sivil yaşamın can sıkıntısından ve yalnızlığından bıktığı için savaş istemiştir.

Dünyanın her yanı demokratik olursa insanlar sırf mücadele için mücadele ederler. Can sıkıntısı yüzünden mücadeleye atılırlar, çünkü mücadelesiz bir dünyayı gözlerinin önüne getiremezler. Mayıs 1968 Paris olayları gibi patlamaların ardında, özgür ve refah içindeki bir toplumun şımartılmış gençlerinin, mücadele ve özverinin eksikliğine karşı isyanı yatmaktadır.

Hiçbir hükümet biçimi bütün insanları hoşnut edemez. Hoşnutsuz olanlar her zaman tarihi yeniden başlatmak isteyecektir.

Gelecekte barış ve refahtan bıkılıp yeni timotik mücadelelere atılırsa, nükleer ve diğer yığınsal kırım silahları yüzünden sonuçlar çok daha korkunç olacaktır. Bu korkunç senaryonun önündeki en önemli dalgakıran modern rasyonalitedir (inşallah…).

Demokrasiye yönelik en ciddi tehlike, neyin önemli olduğu konusunda kafa karışıklığıdır. Özgül onurun neden oluştuğu konusunda görüş birliği kalmamıştır. Bu yeteneksizlik, aşırı hak eşitliği talebine ve megalothymia’nın yeniden zincirlerinden boşanması arzusuna yol açar.

Bu kitabın yazıldığı dönemde liberal demokrasinin son noktasında durduğu doğrusal bir evrensel tarih fikri akla uygun görünebilir. Ancak günümüzde yükselen totaliter, anti-demokratik iktidarlarlar bu görüşün pek de doğru olmadığını göstermektedir.