Merleau Ponty – Göz ve Tin – Özet

Maurice Merleau-Ponty’nin hayattayken son çalışması olan 1960 tarihli Göz ve Tin onun beden, algı ve sanat arasındaki ilişkiyi doruk noktasına ulaştırdığı kült bir felsefe metnidir. Kitap, rasyonalizmin kör noktalarını sanatın, özellikle de resmin gücüyle aşmayı hedefler. Merleau-Ponty bu kısa ama yoğun metinde, görme eyleminin sadece gözle yapılan mekanik bir süreç olmadığını, bedenin dünyayla kurduğu et ve tırnak ilişkisinden doğan, tinsel ve ontolojik (varlıksal) bir deneyim olduğunu savunur.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

GÖZ VE TİN

Bilim, şeyleri manipüle eder. Kendine, şeylerin modellerini alır ve bu göstergeler üzerinde değişiklikler yaparak şimdiki dünyayla ancak uzaktan karşılaşır. Oysa bilimin amacı kapalı olan dünyaya ulaşmaktı.

Bugünkü bilim felsefesinde fenomenler aygıtlarımızın ürettikleri işlenmiş şeyler haline gelir. Bilim bir model başarılı olduğunda onu her yerde dener. Bu hız güzel ancak kendinin bir kurgu olarak unutmamalı. Bu düşünce insanı ve tarihi de soyut göstergelerle kurmaya girişirse, insan artık ne doğrunun ne de yanlışın kaldığı bir kültür düzenine girer.

Bilim düşüncesinin, hissedilir dünyanın ve işlenmiş dünyanın alanına yeniden felsefe ile yerleşmesi gerekir. Sanat ve özellikle resim, bilimin tanımak istemediği bu ilkel anlam örtüsünden beslenir.

Ressam tektir; hiçbir değerlendirme zorunluluğu olmadan her şeye bakma hakkı olan. Peki nedir resmin gizemi ve belki de bütün kültürün bu temel yanı?

Ressam, ona vücudunu vererek dünyayı resme dönüştürür. Görme eylemi, sinir mekanizmasının bilgisini gerektirmeksizin, bir şeye ulaşma olanağını içerir. Görünür içine vücuduyla batmış olan gören, gördüğünü ele geçirmez; ona yalnızca bakış ile yaklaşır, dünyaya açılır.

Dünyayı gerçekten anlamak istiyorsak, onu sadece inceleyen bilim insanının gözüyle değil; dünyayı bedeniyle hisseden, onun içinde yaşayan ve bunu tuvale aktaran ressamın gözüyle de görmeliyiz.

Vücut hem görendir hem de görünürdür. Kendini, gören olarak görür; kendine, dokunan olarak dokunur. Şeylerin arasında tutulmuş, bir yüzü ve sırtı, bir geçmişi ve geleceği olan bir kendi. Gerçek canlılık, bizim kendi bedenimizle kurduğumuz bu paradoksal ilişkidedir. Biz dünyayı dışarıdan izleyen ruhlar değiliz; dünyanın içinde, onun kumaşından yapılmış, hem dünyaya dokunan hem de dünyanın bize dokunmasına izin veren canlı varlıklarız. İnsan bilinci, et ile dünyanın birbiriyle karşılaştığı, birbirine karıştığı o ten bağındab doğar.

Vücudun görüşü, şeylerde gerçekleşir. “Doğa içeridedir,” der Cezanne. Nitelik, ışık, renk, derinlik, ancak vücudumuzda bir yankı uyandırdıkları için oradadır. Resim zayıflamış bir suret ya da aldatıcı bir görünüş değildir. Tabloya, bir şeye bakıldığı gibi bakılmaz; bakış onda Varlığın halelerinde gezer. Onu gördüğümden çok onunla birlikte görmekteyimdir.

İmgelem (imagination) şimdi olana hem çok daha yakın hem çok daha uzaktır. Yakındır, çünkü şimdi olanın vücuttaki diyagramıdır; uzaktır, çünkü şeyleri oluşturan ilişkileri vermez sadece iç görüşün izlerini sunar. Resim bu sunuşla bilimin aksine, dünyaya canını geri verir.

Göz; ışıklar, renkler ve çizgiler için alıcı olmaktan daha fazlasıdır; dünyanın görünürlük yeteneğine sahip bilgisayarlarıdır (kompütür). Ressamın görüşü ancak görerek öğrenir, ancak kendinden öğrenir. Göz, dünyada tablo olmak için eksik olanı, tabloda kendisi olmak için eksik olanı, palette tablonun beklediği rengi ve tamamlanan tabloyu görür. Lascaux’dan (en eski mağara resimleri) günümüze dek, resmin kutladığı, görünürlüğün bilmecesinden başka bir şey değildir.

Ressamın dünyası, sadece görünür bir dünyadır. Görmek, uzaktan sahip olmaktır; resim bu sahip oluşu Varlığın bütün yönlerine yayar.

Ressam, resim yaparken; dağın kendisidir, oradan ressama kendini gösteren; odur ressamın bakışıyla sorguladığı. Ressamlar bir büyülenme içinde yaşar; en özel edimleri, şeylerin kendisinden kaynaklanıyormuş gibi gelir. Kendiyle görünür arasında roller kaçınılmaz olarak yer değiştirir. Bu yüzden ressamlar, şeylerin kendilerine baktığını söylemişlerdir.

Özetle resim yapmak, dünyayı dışarıdan izleyip fotoğrafını çekmek değildir. Ressam, kendi bedeni ve gözü aracılığıyla dünyanın kendi kendini görmesini sağlayan bir araçtır. Göz ve dünya arasındaki bu etkileşim, rasyonel zihnin ötesinde, Varlık’ın en derin dokusunda gerçekleşen büyüsel bir süreçtir.

Sıradan insan (veya modernist bilimci), dünyaya hükmetmek, onun bir nesne gibi analiz etmek ister. Merleau-Ponty’ye göre gerçek ressam bunun tam tersini yapar: Ressam egosunu geri çeker; dünyanın onun içine sızmasına, onu istila etmesine izin verir.

Van Eyck resmindeki ıssız içmekanların aynanın yuvarlak gözü tarafından hazmedilmesi bir rastlantı değildir; bu bakış, ressamınkinin simgesidir. Bu ayna neden önemlidir? Ben dünyayı görürüm ama aynı zamanda dünyadaki nesnelerden biriyimdir, yani başkaları tarafından da görünürüm. İşte ayna, benim hem “bakan bir özne” hem de “bakılan bir nesne” olduğumu bana fiziksel olarak kanıtlayan şeydir. Ressamların kendilerini resim yaparken göstermeyi sevmeleri de bundandır.

Klasik felsefe dünyayı keskin çizgilerle ayırır: Bir şey ya gerçektir ya hayaldir; ya görünürdür ya görünmezdir. Halbuki resim sanatı bu sınırları yıkar. İyi bir tabloya baktığınızda: O bir hayaldir (boyadır, tuvaldir) ama yaşattığı his gerçektir. Onda sadece görünür olanı (bir insan yüzünü) görmezsiniz; o yüzün arkasındaki görünmez olanı (acıyı, zamanı, ruhu) yani sessiz anlamları da görürsünüz.

Descartes görme eylemini yanılsama gibi görür. Bunu rasyonelleştirmek için onu dokunma duyusuna benzetir: Kör bir insan önünü nasıl elindeki değneği nesnelere çarptırarak (fiziksel temasla) anlıyorsa, Descartes’a göre göz de ışık taneciklerinin nesnelere çarpıp gözümüze gelmesiyle görür. Bu modelde görmek, bir nevi gözle dokunmak haline gelir. Bu görüşte resim sanatı tüm büyüsel gücünü (ikonik gücünü) kaybeder. Resim, bir kitaptaki harfler gibidir. Harfler nasıl nesnenin kendisine benzemeyip sadece onu işaret ediyorsa, resim de akla ipuçları veren bir kod haline gelir. Ressam ile dünya arasında hiçbir tensel karışım kalmaz. Merleau-Ponty dünyayı hisseden ve yaşayan bir beden olarak geri kazanmaya çalışmaktadır.

Klasik uzay anlayışı onu homojen, kendinde var olan, her noktası olduğu yerde olan mutlak bir olumluluk olarak tanımlar. Halbuki Dünya rasyonel formüllerle veya geometrik çizgilerle tamamen hapsedilebilecek statik bir nesne değildir. Rönesans perspektifi dünyayı kaydetmek için harika ve şairane bir üsluptur ama yanılmaz bir doğa yasası değildir. Gerçek sanatçılar (örneğin Cézanne) uzayın geometrik bir şemadan ibaret olmadığını, dünyanın insanın bakışından kaçan, her an yeniden kurulan, derin ve gizemli bir yapısı olduğunu bilirler. Resmin dili bu yüzden sabitleşemez; hep yeniden yapılması gerekir.

Descartes’a göre görmenin mantığında Merleau-Ponty bir eksiklik yakalar: üzerine düşünülen görüş fiili (soyut bir düşünsel eylem) ve gerçekleşen görüş (canlı) ayrımı. Canlı görüş; yani şu an sizin bu yazıyı okurken, gözünüzün yorulmasıyla, etrafınızdaki odanın sıcaklığıyla, oturduğunuz koltuğun ağırlığıyla hissettiğiniz fiili görme eylemi. Descartes bu canlı görüşü felsefi formüllerine oturtamaz. Çünkü ruh ile beden arasındaki o canlı bağ düşünülemez, sadece yaşanarak uygulanabilir. Descartes bu yüzden bu alana Tanrı’nın kurduğu bir düzen deyip geçiştirmiştir.

Aslında iyi kötü Descartes ruhu ve bedeni ayırarak bir denge kurmuştu: Mekanik dünyayı bilime verip ruhu ve Tanrı’yı felsefeye/dine bırakmıştı. Ancak modern bilim bu sınırı yıktı. Modern bilim artık Tanrı’yı veya felsefi temelleri umursamakta. Dünyayı sadece formüllerle, manipüle edilecek verilerle açıklamaya çalışır ve onu bedensiz bir nesneye dönüştürür; felsefe ise dünyasız bir ruh aramaya kalkışır.

Halbuki dünya çevremdedir, karşımda değil. Biz dünyaya sinema perdesine bakar gibi karşıdan bakmayız. Onun içindeyizdir. Beden bir aracı değildir. Bedenimiz, ruhumuzun dünyaya açılan doğum uzayıdır. Biz bedenimiz sayesinde dünya ile et tırnak gibi bütünleşiriz.

Bu bağlamda ressam dünyayı rasyonel felsefecilerden ve bilim insanlarından çok daha iyi anlar. Paul Cézanne dağları çizerken, o dağın rengini, ışığını ve derinliğini kendi bedeninde, fırçasının hareketinde hisseder. Fırçayı salladığı an, düşünce ile beden, özne ile nesne arasındaki ayrım yok olur. Bu yukarıdan bakan soyut zihni bırakıp, dünyanın içine gömülmüş, etten kemikten olan canlı bedene geri dönme çağrısıdır.

Yapıtlara sonradan verilen anlam, yapıtın kendisinden (derinliğinden) çıkmıştır; Bu etkin var olma tarzı, yapıtta açığa çıkan olanak, felsefi bir düşünceyi temellendirir. Derinlik bütün bir yaşam boyunca araştırılmayı gerektirir. Bu kavram üçüncü boyut gibi anlaşılmamalıdır. Derinlik, odadaki masanın arkasındaki sandalyeyi kısmen örtmesi, sandalyenin de duvarı gizlemesi arasındaki o büyülü bağdır. O sonradan eklenen bir boyut değil; eni ve boyu da mümkün kılan, her şeyin aynı anda bir arada bulunduğu o canlı varlık zeminidir.

Renk, beynimizle evrenin buluştuğu yerdir… Bilim rengi dalga boylarından ibaret mekanik bir veri olarak görür; klasik resim ise nesnelerin dış hatlarını (formunu) boyamak için bir araç sayar. Ressamın tuvale sürdüğü yeşil veya sarı, dışarıdaki bir yaprağın rengini taklit etmek için değildir. Renk, dünyanın maddeselliğini, dokusunu tuval üzerinde yeniden var eden bir boyuttur. Tablo ilk önce kendi kendini var eder (otofigüratif), sonra bize dünyanın özünü gösterir.

Suyun derinliği içinden havuzun dibindeki taş döşemeyi görmek, suya ve yansımalara rağmen değildir. Eğer dünyaya rasyonel bir bilim insanı gibi baksaydık, havuzun dibindeki taşı net görebilmek için suyu, ışıktaki kırılmaları aradan çıkarmak isterdik. Çünkü su algımızı bozmaktadır. Oysa felsefi ve sanatsal gerçeklik tam tersidir: Biz o taşı, o suyun dalgalanmaları ve güneşin çizikleri sayesinde havuzun dibinde olarak görürüz. İşte ressamın aradığı şey, bu geometrik formüllerin ötesindeki görünürün parıldayışı ve suyun içsel canlılığıdır. Sanat bir kurgu değil, doğanın bu saf varoluşunun tuvaldeki vahşi çığlığıdır.

Klasik resimde çizgi, bir elmanın bittiği ve masanın başladığı yeri ayıran sınır (kontur) çizgisidir. Ama doğada nokta nokta çekilmiş sınır çizgileri yoktur. Elma kendi rengi ve hacmiyle havada biçim alır. Modern resim (özellikle Paul Klee ve Henri Matisse) çizgiyi bu hapishaneden kurtarmıştır. Modern resimdeki çizgi, bir nesnenin dış kabuğunu sınırlamaz. O çizgi, nesnenin oluşumunun öyküsüdür. Matisse bir kadının yüzünü ya da bir çiçeği tek bir dinamik çizgiyle çizdiğinde, o varlığın gücünü, yumuşaklığını ve hareketini içinde barındıran gizli bir işleme dönüşür.

Klasik düşünce dünyayı şöyle görür: Arkada bomboş, pasif bir fon vardır; nesneler ise bu fonun üzerine yerleştirilmiş katı, pozitif varlıklardır. Matisse ise tek bir çizgiyle, o zamana kadar dümdüz duran beyaz kâğıdın dengesini bozar.

Merleau-Ponty için fotoğraf, zamanı ve hareketi dondurduğu için yalan söyler. Bir koşucunun fotoğrafını çektiğinizde, onun bacağını havada asılı bir an olarak dondurursunuz. Ama gerçek hayatta o bacak hiçbir zaman o mikrosaniyede donup kalmaz. Fotoğraf hareketi taşlaştırır.

Ressam ise bedenin farklı parçalarını (gövdeyi, kolları, bacakları) zamanın farklı anlarından alıp tek bir figürde eritebilir. Uyuşmaz gibi görünen bu parçalar, gözümüze gerçek bir süreklilik ve hareket hissi verir.

Sanat dünyası yüzyıllardır “Dünyayı aynen resmedenler (figüratif)” ile “Tamamen soyut çalışanlar (non-figüratif)” olarak ikiye bölünmüştür. Bu anlamsız bir ayrımdır. En gerçekçi ressamın tuvale çizdiği üzüm bile hiçbir zaman manavdaki gerçek üzüm değildir; o, ressamın gözünden geçmiş bir varlık yorumudur. Öte yandan en soyut, sadece çizgilerden ve renklerden oluşan resim bile bu dünyadaki uzay, ışık ve renk deneyiminden beslenmek zorundadır varlığı es geçemez.

Sanat, doğrusal bir yol değil, unsurların sürekli birbirini çağırdığı canlı bir ağdır. Bu nedenle resimde ne ayrı sorunlar ne gerçek anlamda ne de kesin çözümler vardır. Her şey açık uçlu, canlı ve sonsuz bir labirenttir. Öte yandan bilim, üst üste yığılan bilgilerle bir gün her şeyin teorisine ulaşabileceğini iddia edebilir. Ancak resim (ve felsefe) için böyle bir son durak yoktur.

Dünya, ressamın karşısında durup şifresi çözülünce bitecek bir bulmaca değildir. Biz dünyanın içinde yaşadıkça, dünya yeni biçimler, yeni ışıklar ve yeni anlamlar üretmeye devam eder. Bu yüzden dünya asla tamamlanmış olarak bitmez.

Peki eğer mutlak bir doğruya ulaşamayacaksak, sanat ve insanlık ilerlemiyorsa her şey boşuna mıdır? . Merleau-Ponty için ilerleme fikri bir yanılsamadır. Bugün Louvre Müzesi’ndeki modern bir tablo, 20 bin yıl önce bir mağara duvarına çizilen ilk hayvan resminden daha üstün değildir. O ilk resmi çizen insan, daha o günden Varlığın ve görmenin gizeminin en dibine kadar inmişti.

Sanat eserleri üretilip tüketilen nesneler değildir. Bütün yaşamları kendi önlerindedir. Bugün yapılan her yeni yaratı, geçmişteki yapıtları da değiştirir, onları yeniden aydınlatır ve canlandırır. Bu alçakgönüllülüğe bir davettir. Eğer şeyler tamamına ermiyorsa, ya da erecek bir tamam yoksa herşeye vakıf olmama durumunu kabul etsek mi?

Bu insanın kendi sınırlarını kabul etmesidir. Biz bu dünyanın içindeki etten kemikten birer parçayız. Bir ağaca baktığınızda onun hem önünü hem arkasını, hem atomlarını hem de yaprağındaki tüm damarları aynı anda göremezsiniz. Görüşünüz sınırlıdır. Burada yetinmek, bu sınırlılıktan şikayet etmeyi bırakıp, Ben şu an bu ağacın bana dönük olan yüzünü, ışığını ve gölgesini bedenimle deneyimliyorum ya, bu bana yeter diyebilmektir. Dünyanın geri kalan gizemine saygı duymaktır.

Eğer dünya tamamlanmış, her şeyi çözülmüş statik bir yer olsaydı, sanat da felsefe de çoktan ölürdü. Yapılacak bir şey kalmazdı. Dünyanın asla bitmeyecek ve tamamlanmayacak olduğunu kabul ettiğinizde, üzerinizdeki mutlak doğruyu bulma baskısı kalkar. Ressam tuvalin başına Dünyanın tek ve kesin fotoğrafını çekeceğim diye geçmez. Sadece o anki ışığın, rengin ve hareketin labirentine dalar.

Ressamın ve filozofun büyüklüğü, her şeyi çözmesinde değil; dünyanın bu bitmeyen gizemine, bu muazzam yaratım oyununa coşkuyla, sevgiyle ve bedeniyle katılmasıdır. Sınırlarını bilmek ve o sınırların içinde dünyayla bütünleşmek insan için en büyük bilgeliktir. Biz dünyanın efendisi değil, onun sadece bir parçasıyız.