Adorno – Minima Moralia – Özet

Minima Moralia, Adorno’nun Max Horkheimer’a ellinci yaş gününde hediye olarak vermesiyle ortaya çıkan bir kitaptır ve geneli itibarı ile bir iç diyaloğa tanıklık eder. Tematik olarak birbirine bağlanan aforizma ve denemelerden oluştuğundan özeti ağırlıklı olarak altını çizdiğim düşünce ve ifade parçalarından oluşturdum.

Doğru yaşam öğretisi, felsefenin en eski alanı olarak görülmüş olsa da yöntemleşme süreciyle birlikte düşünsel ihmale ve unutuluşa terk edilmiş bir bölgedir. Felsefecilerin bir zamanlar yaşam olarak bildikleri şey, önce özel yaşamın, sonra da sadece tüketimin alanı haline gelmiştir. Dolayısıyla, yaşama bakışımız, artık yaşam olmadığı gerçeğini gizleyen bir ideolojiye dönüşmüştür.

Yaşamla üretim arasındaki ilişki saçmadır; araçlar amaçların yerine geçmiştir. Ancak, bu durumun farkında olan cılız bir sezgi direnmektedir. İnsanlar bu düzende büsbütün erimeyi reddederek insana daha yakışan bir dünyanın doğmasını sağlayabilirler.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

1. BÖLÜM – 1944

Anababalarımızla ilişkilerimiz, sıkıntılı bir dönüşüm geçirmektedir. Ekonomik iktidarsızlık, eski otoriteyi almıştır. Karşımızdaki yeni kuşak, otoriter gücünü çatışmaya girmeksizin kendi isteğiyle teslim etmiş bir kuşaktır.

Bütün toplum hiyerarşikleştiği için, geçmişte özgürlüğün görüntüsünün olduğu her yerde kirli bağlantılar üremektedir. İnsanlar, geçimlerini iktidarın koridorlarında bağlantı kurarak ve gönüllü propagandistliği üstlenerek sağlamaktadırlar. Bu tip insanlar, zekâ ve duygusal yeteneklerini kullanarak spekülasyon haline gelmiş bir diğerkâmlık sergilerler; ancak bu, kendilerini başkalarına kaptırmak istemedikleri bir kâr olarak değerlendirmelerinden kaynaklanır.

Sonunda huzur

Bir işadamının ölümünden sonra yazılan bir anma yazısında görüldüğü üzere, vicdanın rahatlığının kalbin iyiliğiyle yarıştığı bir noktadır. Bu tür bir huzur, aslında her şeyi bağışlayan bir yüce gönüllülük değil, kişinin kendi suçlarıyla başkalarınınki arasındaki hesabı kapatmasıdır. Gerçek bir kişilik sağlamlığı, huzurda değil; aksama, yalın ve bakir bir katılık ile hoşgörüsüzlükte bulunur. Burjuvazi hoşgörülüdür oysa: İnsanları oldukları gibi sever, çünkü onların olabileceklerinden nefret etmektedir.

Doğal ve kendiliğinden davranışlardan kuşkulanılmalıdır, çünkü bunlar varolanın üstün gücü karşısında fazla bükülgen bir tavır anlamına gelir. Eskiden sadece kadeh tokuşturma sahnelerinde görülen rahatlık, artık daha dostane duygulara da bulaşmıştır; trendeki rastlantısal söyleşilerde, sonucun cinayet olduğunu bildiğimiz halde onayladığımız sözler bizi ihanetin içine çekmiştir. Kolay kaynaşma yeteneği, bu soğuk dünyada birbirimizle konuşabileceğimiz yanılsamasını besleyerek adaletsizliğin suç ortağı olmaktadır.

Tatlı sözlülük ve sokulganlık, aslında sessizliğin sürmesine hizmet eder; alçakgönüllülük ve tenezzül birleşmiştir. Ezilenlerin zaaflarına uyum sağlamak, iktidarın önkoşulunu onaylamak ve egemenliğin gerektirdiği şiddeti kendimizde geliştirmektir. Paylaşılması gereken insanların hazları değil, acılarıdır.

Antitez

İnsanlara mesafeli duran kişi, kendisinin daha iyi olduğunu sanma ve eleştirisini kişisel çıkar olarak kullanma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Aydın, protesto ederken bile egemen evrenselin içinde taşır kendini ve uygarlık yeniden cehalete dönüşür.

Burjuva ideolojisinin rekabet ilkesi, toplumsal sürecin atomlarına sızmıştır. Aydınlar, varoluşun yeniden üretimi karşısında düşünmeye yeltenerek halen ayrıcalıklı bir grup gibi davranırlar; ancak bu işi orada bırakmak, bu ayrıcalığın boşluğunu ilan etmektir.

Aydın için artık sabit bir kategori kalmamıştır; uyumluluk baskısı aydının standartlarını düşürmektedir. Zihinsel öz-disiplin çözülmektedir. Bugün kültürel çamuru yadsıyabilmek için, ona bulaşmış ama onu reddedebilecek güçte olmak gerekir.

Evlilik kurumu, kokuşmuş bir bataklıkta yaşayan iki suç ortağının, birbirlerine yaptıkları kötülüğün sorumluluğunu dışarıya yönelttikleri bir sağkalma hilesidir.

Toplumun rasyonelleşmesiyle birlikte, eski kaçamak mutluluk imkânları ortadan kalkmıştır; bugün hafifmeşrep kadınlar bile kitle kültürünün mantığına sıkı sıkıya bağlıdır. Hiçbir hesapsız aşkın kalmamıştır bu düzende.

Modern dünyada insanın kendi evinde bile kendini yabancı hissetmesi, ahlaklı kalabilmenin bir gereğidir. Çünkü bu adaletsiz düzende bir eve veya mülke tamamen yerleşip huzurlu hissetmek, dışarıdaki yanlışı ve sömürüyü görmezden gelmek anlamına gelir. İnsan iki arada bir derede kalmıştır:

  • Mülkiyet önemsizdir deyip nesneleri tamamen boş verirsek, bu bizi nesnelere ve nihayetinde insanlara karşı sevgisiz bir umursamazlığa (yıkıma) götürür.
  • Mülkiyete tutunarak yani muhtaç olmamak için mecburen bir şeylere sahip olmaya çalışırsak, bu sefer de rahatsız bir vicdanla kendi malını mülkünü korumaya çalışan bencil bir ideolojiye teslim oluruz.

Sistem o kadar çarpıktır ki, mülkiyeti reddetsen de kabul etsen de ahlaki olarak temiz kalamazsın. Özetle:

Yanlış yaşam, doğru yaşanamaz!

Kapıyı vurmadan girin.

Teknoloji, insan hareketlerini düşüncelilikten ve edepten arındırarak onları nesnelerin amansız taleplerine bağımlı kılar. Yeni insan tipi, çevresindeki nesneler dünyasının sürekli etkisindedir; sürgülü camlar, döner tokmaklar ve yok olan bahçe duvarları özneyi etkilemiştir.

İnsani niteliklerin köreltilmesi, kâr ekonomisinin bir sonucudur. Zaman tasarrufunun ahlaklı bir davranış gibi sunulması, insani temastaki yabancılaşmanın belirtisidir.

Hediyeleşme, yerini planlı ve resmi lütufkârlığa bırakmıştır. Vermenin asıl sevinci, ötekini bir özne olarak görmek ve onun sevincini hayal edebilmektir; ancak bugün bu zahmete katlanılmamaktadır. Vermeyen insanın yetileri dumura uğrar ve bu durum kişiyi şeyleştirerek dondurur.

Kültür, varoluşun kötü ekonomik belirlenimini gizleyen bir ideoloji olarak işlev görür. Maddi olanı örten her şey samimiyetsizlik taşır.

Erkeklik jestleri, gizli bir suç ortaklığı ve yönetme gücüne güvenin ifadesidir. Modern erkek modelinin hazzı, aslında bastırılmış bir şiddet ve geçmişteki acının (tiksinmenin) haz olarak kaydedilmesinden ibarettir. Yönetici katman kendi cinsinden olmayan her şeyi yadsır. (Bu bağlamda Simone Beavoir kitapları da tavsiyemdir – Simone Beauvoir – İkinci Cinsiyet – Yaşanmış Deneyim – Özet)

Kültür, reklamdan başka bir şey değildir; parlak ve süslü sözcüklerin yarattığı neon ışıkları altında anlam, popüler sloganlara dönüşmüştür.

Modern öz-bilinç, artık sadece kişinin kendi hiçliğini ve iktidarsızlığını fark etmesidir.

Sahte zenginlikleri ve pahalı üretimi reddetmeyen, renkli filmleri, televizyonu, milyoner dergilerini ve Toscanini’yi geri çevirmeyen hiçbir sanat yapıtının veya düşüncenin sağkalma şansı yoktur.

Baklayı çıkarmak

Sosyalizmin en onurlu davranışı olan dayanışma hastadır. Kendi yaşamlarını tehlikeye atan insanların kişisel tasalarını bir kenara bırakarak birbirleri için fedakarlık yapabilmesi, bilgi ve karar verme özgürlüğünün bir sonucuydu. Ancak dayanışma kutuplaşmıştır: Bir uçta umutsuz sadakat, diğer uçta ise şantaja maruz kalanların durumu vardır.

Ateş hattından uzakta

Modern savaş, kopuk hareketlerden oluşan mekanik bir ritme sahiptir. Bu mekaniklik, insanın savaşla ilişkisini ve deneyimi belirler; makinelerin enerjisi ile insan bedeni arasındaki oransızlık gerçek deneyimi imkânsızlaştırır. İkinci Dünya Savaşı ise deneyimden bütünüyle kopuktur; süreklilikten ve bir epik öğeden yoksundur, her evresinde sıfırdan başlar gibidir. Gelecek için asıl ürkütücü olan, yakında tüm bunların üzerinde düşünülebilecek şeyler olmaktan çıkacak olmasıdır. Savaşın enformasyon ve propaganda ile görünmez kılınması, deneyimin kuruyup büzüşmesinin ifadesidir; insanlar bir belgesel canavar filminin figüranlarına indirgenmiştir.

Bilginin iktidarla ilişkisi sadece uşaklıkla değil, hakikatle de ilgilidir. Güçler ilişkisiyle orantılı olmayan bilgi, biçimsel olarak doğru olsa bile geçersizdir.

Ölüme Götüren Sağlık

Çağın psikolojisi analiz edilseydi, çağın özgül hastalığı normallik olarak tanımlanırdı. (Bu bağlamda alakasız gibi görünse de (Gabor Mate – Myth of Normal – Normal Efsanesi – Özet tavsiye ederim). Bugün bireyin sağlıklı görünmesi için sergilediği performans, derin bir sakatlanma pahasına elde edilmektedir. Modern insanın içsel sağlığı, hastalık nedenlerini değiştirmeden ondan kaçış yolları bulmasıyla sağlanmaktadır. Toplumun tüm bireylerin hastalığını kendi üzerine aldığı bu durumda, sağlık aslında ölümü ve tahnit edilmiş cesetleri gizlemektedir.

“Yaşam her şeye karşın iyidir” önermesi, reklamcılıkla birlikte bir ahmaklık haline gelmiştir. Gerçek bir kurtuluş (katharsis), insanın bu iğrenç düzenden ve sahte doyum yanılsamalarından yoksun kalmasını sağlamalıdır. İnsan, ancak kendisine sunulan sahte hazlardan tiksindiği anda gerçek deneyimin potansiyel boyutlarını anlamaya başlayabilir. (Alakalı okuma Ronald Purser – McMindfulness – Özet)

Psikoloji, öznenin aslında toplumsal bir nesne olduğu gerçeğine müracaat ederek, topluma mevcut düzeni koruyacak silahları sunmuştur. İş bölümünün bir yansıması olan ayrıştırılmış insan, daha kârlı biçimde kullanılmaya çalışılmaktadır. Psiko-teknik, psikolojinin yozlaşmış bir biçimi değil, onun temel ilkesinin içkin bir boyutudur. (Bu cümleler bana şu kitabı anımsattı: Byung-Chul Han – Psikopolitika: Neoliberalizm ve Yeni İktidar Teknikleri – Özet)

İçerde ve dışarda

Felsefe, akademik bir hendekte ilerlemekte ve örgütlenmiş totolojiye dönüşme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Akademidışı düşünce ise ekonomik baskılar nedeniyle ciddi bir tehlike altındadır; yazarlıkla geçinmeye çalışan felsefeci, sürekli parlak buluşlar sunmak zorundadır. Akademisyenlerin savunma mekanizmaları ile karşıtların sergilediği tavırlar, her iki tarafın da nesnelliğini yitirmesine yol açmaktadır. Düşüncede eksik olan temel unsur eleştirelliktir; dış kabuğun sorgulanmaması, içerideki boşluğun kabul edilmesine neden olur.

Bilimin felsefeyi yerinden etmesi, düşünme ve spekülasyon arasındaki birliği koparmıştır. Hakikat dünyası, soğuk bir tavırla düşüncenin belirlenimlerine teslim edilmiş; spekülasyona ise sadece hipotez üretmeye yetecek kadar küçük bir alan kalmıştır.

Sağduyu, dogmalardan arınmışlık sunsa da tutkulu bağlanmalardan uzak durması nedeniyle eleştirel aklın düşmanıdır; çünkü kanaat dediğimiz şey toplumun mevcut haline ve karşılıklı kabullenişlere aittir. Diyalektik, egemenlerin ölçü olarak sunduğu muazzam ölçüsüzlüğü deşifre etmekle görevlidir.

2. BÖLÜM – 1945

Güzellikten başka amacı olmayan güzel anlatım dekoratiftir ve çirkindir. Gerektiği gibi yazılmış metin bir örümcek ağına benzer: Gergin, eşmerkezli, saydam ve sıkı örgülüdür; uçuşan her şeyi kendine çeker. Konu ve malzeme kendiliğinden ona doğru kanat çırpıyordur. Nesnesiyle gerçekten ilişki kurabilmiş olmanın ilk kanıtı, çok geçmeden çevresinde başka nesnelerin de billurlaşmasıdır; kendi özgül konusuna yöneltilen ışık altında başka konular da parlamaya başlar.

Dişil kişilik ve model aldığı kadınlık ideali, erkek toplumunun ürünleridir. Eril toplum, kadınları kendi düzelticisine dönüştürerek aslında efendinin yine kendisi olduğunu açığa vurur. İstisnasız bütün dişil kişilikler konformisttir; zira dişiliğin kendisi de bir kamçı efektidir. Doğanın kurtuluşu, onun kendi kendini imal etmesine son vermesinden geçer.

Nietzsche, umudu hakikat sanmanın bir yanılsama olduğunu savunmuştur. Ancak amor fati (yazgıyı sevmek) doktrini de tehlikelidir; varolanı sırf varoluyor diye yüceltmek, taşlaşmış gerçeklerin en yüksek değer olarak kabul edilmesidir. Umut, hakikatin görünmek için büründüğü tek biçimdir.

Toplumun monotonlaştığı bir çağda ün artık rastlantısal değildir; sadece ücretli propagandacıların çabasına ve çıkar grupların yatırımlarına bağlıdır. Ancak bu ün ve anımsama, kaçınılmaz biçimde hiçliğe ve yokluğa mahkûmdur. Ünlüler mutlu değildir; birer marka olmuşlardır ve kendi yaşayan imgelerine dönüştükleri ölçüde de ölüdürler.

Hakikatin yalan, yalanın da hakikat gibi göründüğü bir dönemdeyiz. Her açıklama, kültür endüstrisinin merkezlerinde biçimlendirilmiş olarak gelir. Faşizm, tahakküm ilkesini açıkça ortaya koyduğu ölçüde daha az ideolojik sayılır. Doğruyla yalan arasındaki ayrımın yüreğine saldırıldığı bu dönemde, mutlak yalan doğruyu söyleyebilir. Hakikatle ilgili her sorunun iktidar sorununa dönüşmesi, eski despotik düzenlerdeki gibi hakikati bastırmakla kalmıyor, doğruyla yalan arasındaki ayrımı yok ediyor.

Yetenek, belki de yüceltilmiş öfkeden başka bir şey değildir; inatçı nesneleri yok etmek amacıyla uç noktalara götürülmüş enerjilerin sabırlı gözlemeye dönüşmesidir. Sanatın uzlaşmacılığı, belki de yıkıcılığından alınmış bir ödündür.

Sapma

İşçi hareketinin mensuplarının iyimserliğini konuşmak gerekir. Kapitalist dünya pekiştikçe artan bu iyimserlik, aslında bir saptırmadır. Bugün, kitlelerin bilinci üzerindeki denetimin arttığı bir ortamda, radikal dönüş çabaları gericilik olarak nitelenmektedir. Teknolojinin imkânlarına duyulan güven, değişimi çok yakın bir olasılık gibi göstererek beklemeyi reddetmeye yol açmıştır. Bu durum, bireysel eylem istencini dışarıda bırakan bir örgüt tapıncına ve her şeyin iyiye gideceğine inanma yükümlülüğüne dönüşmüştür.

Gala yemeği

Teknik imkânlar, mekanik yeniden-üretim süreçleri aracılığıyla özerkleşmiş ve ilerleyici kabul edilmiştir. Ancak bu durum, ihtiyaçların bu aygıta uyarlanmasıyla sonuçlanmakta ve haklı taleplerin ölümüyle neticelenmektedir. Teknik ilerleme, revaçta olmayan hiçbir şeyi satın almama inadını beraberinde getirerek eski rasyonel ihtiyaçların yerini yüksek yenilik arzusuna bırakmıştır. Kitle toplumunun müşterileri, her şeyi tüketme zorunluluğu hissettikleri için kültüre doyamaz hale gelmişlerdir. Bu aşırı tüketim bolluğu, kişinin kendi yolunu bulmasını imkansızlaştırır.

Teknoloji lüksü tasfiye etmektedir; ancak bunu bir insan hakkı yaratarak değil, doyumu imkansızlaştırarak yapmaktadır. Artık lüks de seri imalatın bir parçasıdır; bir Chevrolet’yi Cadillac’a dönüştürmek için üretim sürecinde küçük değişiklikler yeterlidir. Bu evrensel değiştirilebilirlik ortamında, nitelikli olanın yerini hesaplanabilir olan almıştır.

Şantaj

Yardım edemeyenlerin öğüt vermemesi gerekir; çünkü bütün fare deliklerinin tıpalarla kapatıldığı bir düzende nasihat vermek kişiyi mahkûm etmekle birdir. Yardımseverlik adı altında yapılan çağrılar, bazen kolektif güçlerin üstünlüğüne dair zımni bir gönderme taşır ve dayanışma sözcüleri, katı yüreklilerin habercisi haline gelirler.

Sözler artık geçmişteki selamlaşma ve vedalaşma formüllerini andırmaktadır; dilin toplumsal beklentilere göre uyarlanması, konu ile ifade arasındaki ilişkinin kopması demektir. Vicdanın sesi, toplumsal olarak hazırlanmış bir mekanizma tarafından en ince tonlamalarda bile yer değiştirmiştir. Bu işleyişteki duraksamalar panik yaratmakta; insanlar vicdanla yüklü konuşmalardan kaçarak karmaşık oyunlara ve boş zaman faaliyetlerine yönelmektedir. Konuşma artık bir güç gösterisine, puan toplama mücadelesine ve inatçı bir haklı çıkma çabasına dönüşmüştür.

Sanatın sonu, tarihsel olayları temsil etmenin zorlaşmasında görülür. Yazarlar, siyasal gerçekliği anlatırken psikoloji veya çocuksuluk gibi estetik açıdan miadını doldurmuş yöntemlere sığınmaktadır. Tarihin gayri insaniliğini meşrulaştıran bir eğilim vardır. Günümüz tiyatrosu, siyasal iktisadı şematik mesellere indirgeyerek özü çarpıtmaktadır. Faşizmin portresini yapmanın imkansızlığı, faşizmin kendisinde ve onu seyreden bakışta öznel özsel özgürlüğün ortadan kalkmış olmasından kaynaklanmaktadır. Tümel esaret görülebilir ama temsil edilemez.

Siyasal kişilik azalmaktadır; bu azalış sadece siyasal kişiliklerle sınırlı değildir. Epikuros örneğinde görüldüğü üzere, bireyin yitip gitmekte olduğu ortam, aynı zamanda her şeyin mümkün olduğu bir azgın bireycilik ortamıdır.

Baskıcı toplumda bireyin özgürleşmesi ona zarar verir; çünkü toplumdan özgür olmak, toplumu özsel özgürleşme gücünden de yoksun bırakır.

Mutlak bireysellik düşüncesi, toplumsal ilişkinin evrensel dolayımının tasfiye edilerek, en güçlü olanın iktidara el koyduğu bir dolaysız tahakküm düzenine geçildiğini gösterir. Birey, toplumsal öznenin parçası kılan dolayımların yok olmasıyla yoksullaşarak sadece bir toplumsal nesne haline gelir.

Altın ayarı

Burjuva ahlakının elindeki değerli gibi görünen kavram sahiciliktir. Schopenhauer’in belirttiği üzere, öz-düşünümle kendimizi kavramaya çalıştığımızda yakaladığımız şey tözsüz bir hayalettir; saf benlik denen şey aslında bir hiçliktir. Birey, mülkiyet ilişkilerinin bir yansımasıdır ve toplumsal bütünden ancak zor yoluyla yalıtıldığı halde bir hakikat standardı olarak sunulur. Sahiciliğin aksine insan ancak başka insanlara öykünerek (mimetik miras) insan haline gelir. Sahicilik kavramı, milyonlarca standartlaşmış metânın benzersizlik yanılsamasını yaydığı bir ortamda doğan bir fetiştir.

3. BÖLÜM – 1946 ve 1947

Erken olgunlaşan kişi, sezgici bir duyarlılıkla eşyanın gelecekteki hallerini yakalar ancak bu durum onu kendi hatalarını yakalama zorunluluğuna sürükler.

Korkulan şeyler arsızca gerçekleşme eğilimindedir; çünkü psikoloji, felaketleri düşleyenin onları arzuladığını bilir. Herkeste örtük olarak var olan sadizm, zulmedilme fantazisine yönelir. Zulmedilme fantazilerinin doğru çıkması, toplumsal şiddetin bir sonucudur: Uygarlığın temeli olan şiddet, herkesin herkese zulmetmesidir. Faşizm, kurbanlarının tüm zulmedilme kaygılarını gerçek kılan noktadır.

Anıların tek mülk olduğu düşüncesi, iktidarsız öznenin duygusal avunma aracıdır; özne, vazgeçtiği tatmini iç dünyasına çekilerek orada bulduğuna inanmak ister. Proust ve Bergson’a göre şimdiki an, belleğin dolayımıyla kurulur. Deneyim, geçmişi şimdinin çamurlu akıntısından tamamen koruyamaz; sonraki deneyimler, kişinin en mutlu anısını bile ondan koparıp alabilir. Umutsuzlukta bir dönüşsüzlük vardır çünkü çürüyüş, geçmişi de kendi girdabına çekmektedir. (akla gelen: Emil Cioran – Çürümenin Kitabı – Özet)

Burjuva toplumu her yerde irade kullanımı üzerinde ısrar ederken, aşkı irade dışı bir duygu dolaysızlığı olarak görür. Ancak bu saflık, ekonomik sistemin içinde bir bahaneye dönüşür. Aşkın toplumsal bir karşı duruş sergileyebilmesi için, burjuvanın yasakladığı o iradilik öğesini içermesi gerekir. Sadakat, toplumun dayattığı bir esaret aracı olabileceği gibi, özgürlüğün toplumun buyruğuna karşı isyan edebileceği tek yol da olabilir.

Oyunbozan

Çilecilik, haz düşmanlığıyla bir suç ortaklığı içindedir. Schopenhauer’e göre, varoluşun güvence altına alınmasıyla ortaya çıkan can sıkıntısı, kaçınılmaz bir zaman öldürme çabasına dönüşür (Bakınız Arthur Schopenhauer – İsteme ve Tasarım Olarak Dünya – Özet). Bu can sıkıntısı tamamen burjuva karakteridir; yabancılaşmış emeğin tamamlayıcısı olan negatif bir boş zaman deneyimidir. Pazar günü bile kişiyi tatmin etmez çünkü sadece çalışmadan kurtulmuş olmaya duyulan bir özlemdir. En nihayetinde, hazzın kurumsal ve izinli hale gelmesi, onu ölümcül bir kasvete büründürür; haz, kalıba döküldüğü anda ölür.

Bir kişinin iyi niyetinin şaşmaz ölçüsü, bizimle ilgili zalim ve düşmanca sözleri bize nasıl aktardığıdır. Tanıdıklar, tanışıklığın sıkıcılığını sarsmak için herkes hakkında küçültücü şeyler söyleseler de, aslında başkalarının yargılarına karşı duyarlıdırlar ve sevilmeyi isterler. İnsanlar arasındaki yabancılaşma kadar genel bir şey varsa, o da bu yabancılığı kırma arzusudur.

Birey, deneyimin boyutu kendi kapasitesini aştığında, olayı deneyimlemek yerine sezgisel bilgiden kopuk kavramlarla doğrudan kaydeder. Benzer bir durum ahlaki alanda da görülür: Büyük suçlar, kireçleşmiş normlar nedeniyle birey için basit bir konvansiyon ihlali gibi görünebilir ve vicdan alanının dışında kalabilir. Kişi, ahlaki suç karşısındaki kayıtsızlığında, kararın nesnesi büyüdükçe kişisel karar yeteneksizliğinin de arttığını sezmektedir. Gazetelerdeki veya polisiye romanlardaki cinayetler nasıl iğrenme veya sempati uyandırmadan anlamsız kalıyorsa, büyük facialar da benzer bir sakillik taşır. Buna karşılık, en ufak münasebetsizlikler ahlak duygusunu özneye bütünleştirmemizi sağlar; oysa bu ahlak yasası, gökyüzünün zayıf bir taklidinden ibarettir.

Fazilet timsali

Ahlak ile bastırma arasında bir bağlantı vardır; ahlaki düşünceler doğrudan doğruya baskıcıların varlığından türemiştir.

Tarih boyunca mülkiyet ve iyilik kavramları iç içe geçmiştir: İyi insan, kendini de mülkünü yönettiği gibi yöneten insandır. Servet, adaletsizliğe karşı bir yalıtım sağlar; zenginlerin cömertliği ve yarattıkları mutluluk aylası, eşitsizliği perdelemeye yarar. Günümüzün barbarca ahlakı, Batı’nın eve dönüşüdür: Her türlü ahlak modeli ahlaksızlıktır ve her ikisi birbirini yeniden üretir.

Monogramlar

“Biz” derken aslında “ben”i kastetmek, hakaretlerin en örtülüsüdür. Dışavurumculuğun bütünlüğü, yaşamı sadece kendi iç dünyalarında kabul eden, birbirine yabancılaşmış kişilerin ölü olduklarını dışa vurmalarından kaynaklanır.

Ünli birinin bir olayda birahane serserisi yerine konması, kitlelere “insanlar kardeştir” inancını destekleyen bir “Oh olsun!” vesilesi sunar. Mutlak adaletsizlik, adaletin aldatıcı bir kopyasına, yani değersizleşmiş bir eşitliğe dönüşür. (Bu günümüzde görece ünlü insan linçlerindeki kitlesel hissiyata dair fikir verebilir?!)

Sinema

Sinema, bugün kendini insanlara bağlayan bir faaliyet gibi görünse de, aslında insanların yazgılarına en uzak faaliyettir. Sinema, özneleri toplumsal işlevlere dönüştürme çabasında o kadar başarılı olmuştur ki; insanlar kendi çarpıtılmalarını ve insansızlaştırılmalarını çok sıcak ve insani bir şey gibi zevkle izlemektedirler. (Bakınız – Adorno – Kültür Endüstrisi ve Kültür Yönetimi – Özet)

Yayıncılık dünyasında Nietzsche gibi derin düşünürler, kitlelerin zevklerine uyacak şekilde çarpıtılmaktadır. İki Nietzsche vardır: Biri sloganları şaibeli ortak mülkiyeti haline gelmiş son-moda-filozof, diğeri ise derinliklerine varılamayan gerçek düşünürdür. Yayınlanan eserler, aydınlanma feneri gibi süslü övgülerle pazarlanmakta; Nietzsche’nin trajik derinliği değersizleştirilmektedir.

Kültürlü zevksizler, bir sanat yapıtının kendilerine bir şey vermesi gerektiğini düşünürler; radikal yapılara karşı ise “Anlamıyorum” diyerek alçakgönüllü bir mazerete sığınırlar. Bu tavır nesneyi sıradan bir tüketim malı haline getirir. Kişi kendini ne kadar küçültürse zamanın ruhunun (Zeitgeist) yargılama gücünü o kadar şişirir.

Sanat nesnesi

Sanatın amaçsız amaçlılık ilkesi, onun rasyonel amaçlılıktan kopma çabasını yansıtır; ancak yapılmış şeyin üretim tarzı maddi üretime yaklaştıkça, sanat da “ne için?” sorusuna maruz kalır. Kusursuzluk arayışı, yapımın izlerini silmeye çalışırken sanatı parçalı hale getirir. Sinema ve popüler müzik gibi sektörler, sanatı tasfiye etmekle kalmayıp, en eski sanat yapıtlarının içindeki o hezeyanı gün ışığına çıkarmaktadırlar.

Oyuncakçı dükkânı.

Hayatın büyüsünü yok eden şey her şeyin sadece geçinmek için yapıldığının fark edilmesidir. Ancak çocuklar, kullanım değerinin mübadele değerine dönüştüğü bu tuhaflığı görürler. Oyuncaklar, kullanım değerini koruyarak, toplumsal lekeyi silmeye çalışan birer alegori gibi dururlar. Oyunlar, gerçekliğin henüz gerçek olmadığının işaretidir; onlar doğru yaşamın bilinçsiz provalarıdır.

Abartmayın

Modern toplumun eğilimlerini eleştirenler, herkesin bildiği veya devranın değişmezliği gibi otomatik itirazlarla karşılaşır. Felaketin apaçıklığı, mazeretçiler için bir artıya dönüşür ve suskunluk örtüsü altında ilerlemesine izin verilir. Ölüm kamplarını veya kitlesel katliamları tarihsel bir ayrıntı olarak görenler, diyalektiğin ufkundan geri dönmektedirler. Tarihsel olarak değişmeyen öğeleri soyutlayarak tarafsızlık iddiasında bulunmak, gerçekliği gizleyen bir sis perdesi yaratır.

Mistisizme Karşı Tezler

Gizlicilik eğilimi bir bilinç gerilemesinin belirtisidir; rasyonelleşmiş topluma karşı yapılan rasyonel bir istismardır. Mistisizm nesnel gerçekliğin sağır bulunması karşısında bir refleks davranışıdır; insanlar anlam yakıştırmak için abrakadabra”derler. Tarihsel olarak çözülmekte olan özne, dünyada hiçbir anlam bulamadığı için kendi çürüyüşünü andıran anlamlar aramakta ve ölümü andıran bir figüre yansıtmaktadır.

Bu hakikat açlığı çeken bilincin, toplumsal ilerlemenin kendisinden esirgediği bulanık bilgiyi basit reçeteler aracılığıyla ele geçirdiğini sanmasından beslenir. Bu durum, toplumun topyekûn felakete yönelmekte olduğunun bilgisidir.

Falcı bir sahtekârın kehaneti, avuçla sınırlı olsa da, müşterilerin asıl kaçındıkları kolektif alanda tümüyle geçerli olacaktır. Bu kalın kafalıların metafiziğidir. Ruhçuluğun sunduğu mesajların sıradanlığı, insanların yitirdiklerini ötelerde ararken sadece sahip oldukları hiçlikle karşılaşmalarından kaynaklanır.

Astrologlar ve ruhçular, her soruya verdikleri kesin cevaplarla sorunları çözmez; sadece bazı kaba dayanaklar aracılığıyla her türlü çözüm imkânının ötesine atarlar. Bu konformizmi pekiştirir; orada olanın, orada olmanın kendi başına bir anlam olması, kişiyi mevcut durumuna memnun eder.

Son olarak; Umutsuzluk karşısında sorumlu biçimde sürdürülebilecek tek felsefe, her şeyi kurtarılmanın bakış açısından düşünme çabasıdır. Bilginin tek gerçek ışığı, dünyayı bir gün mesih ışığında görüneceği gibi tüm çatlakları ve yara izleriyle birlikte göstermek olan perspektiflerdir. Düşüncenin görevi, nesnelerle temas yoluyla bu perspektiflere ulaşmaktır. Düşünce, kendi koşulluluğunu ne kadar yadsırsa, dünyaya da o kadar yıkıcı bir şekilde teslim eder kendini.