Michael Sandel’in The Tyranny of Merit (Liyakatin Tiranlığı) adlı eseri 2020 yılında, küresel ölçekte yükselen popülizm, artan ekonomik eşitsizlikler ve liberal demokrasilerin meşruiyet krizinin yoğunlaştığı bir dönemde yayımlandı. Sandel bu kitapta, liyakat ideali etrafında şekillenen modern başarı anlayışının yalnızca kazananları yüceltmekle kalmayıp kaybedenleri aşağılayan yeni bir ahlaki hiyerarşi ürettiğini savunur.
Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.
İçindekiler
GİRİŞ
Mart 2019’da federal savcılar, çocuklarını Yale Üniversitesi, Stanford Üniversitesi gibi seçkin üniversitelere kabul ettirmek için hile yapan otuz üç zengin ebeveyni suçladı. Bu olayın merkezinde, son derece rekabetçi üniversite kabul sistemini manipüle eden William Singer vardı. Singer, SAT ve ACT puanlarını yükseltmek için gözetmenlere rüşvet verdi, koçlara rüşvet vererek başvuru sahiplerini sporcu olarak kabul ettirdi ve sahte referanslar uydurdu. Skandal, genel bir öfkeye neden oldu. Rüşvet ve hile bir yana, kimin neden öne çıktığına dair daha büyük sorular ortaya attı.
Büyük bir yasal bağış veya rüşvet zengin çocuklara daha nitelikli adaylara göre avantaj sağlıyor. Her ikisi de paranın liyakati gölgede bırakmasına izin veriyor. Ancak para, liyakat sisteminde de etkin. Örneğin SAT puanları aile gelirini yansıtıyor. Zengin ebeveynler, sınava hazırlık, özel danışmanlar, elit sporlar ve özgeçmiş oluşturmaya yatırım yapıyor.
Skandal şu soruyu gündeme getirdi: Neden elit üniversiteler o kadar rağbet görüyor ki ebeveynler sahtekarlık yapmaya kadar gidiyor? Cevap basit; Bu kabul takıntısı aslında artan eşitsizliğin sonucu. Elli yıl önce, Amerikalıların beşte birinden azı, genellikle evlerine yakın bir üniversiteye gidiyordu. Derecesi olanlarla olmayanlar arasındaki gelir farkı genişledikçe, üniversite, yukarı doğru hareketlilik için bir araç ve aşağı doğru hareketliliğe karşı bir kalkan olarak daha fazla önem kazandı.
Eşitsiz bir toplumda, tepedeki kişiler başarılarının ahlaki olarak haklı olduğuna inanmak isterler. Meritokraside bu, başarılarını yetenek ve sıkı çalışma sayesinde elde ettiklerine inanmak anlamına gelir.
Bu, gençler için de ağır bir yüktür. Sivil duyarlılığı aşındırır. Kendimizi ne kadar çok kendi başımıza ve kendi kendimize yeten olarak görürsek, şükran ve alçakgönüllülüğü öğrenmek o kadar zorlaşır. Bu duygular olmadan, ortak iyiliği önemsemek zordur.
Liyakatla ilgili tartışmalar sadece adalet ve fırsat eşitliği ile ilgili değildir. Aynı zamanda başarı ve başarısızlığı nasıl tanımladığımız ve kazananların daha az başarılı olanlara karşı nasıl bir tutum sergilemesi gerektiği ile de ilgilidir.
Kutuplaşmış siyasetin ötesinde bir yol bulmak, liyakatle hesaplaşmayı gerektirir. Elitlere karşı öfkenin demokrasiyi uçurumun eşiğine getirdiği bir zamanda, kendimize şunu sormalıyız: Liyakat ilkesine daha sadık bir şekilde mi yaşamalıyız, yoksa ayrım ve çabaların ötesinde bir ortak iyilik mi aramalıyız?
KAZANANLAR VE KAYBEDENLER
İngiltere’de Brexit’in zaferi ve 2016’da Donald Trump’ın seçilmesi gibi durumlar; on yıllardır artan eşitsizliğe ve sıradan vatandaşları güçsüz hissettiren, tepedeki kişilere fayda sağlayan bir küreselleşme modeline karşı öfkenin bir sonucuydu.
Trump, ana akım partilerin ikna edici bir cevabı olmayan endişe, hayal kırıklığı ve meşru şikayetlerine odaklanarak seçildi. Avrupa demokrasileri de benzer bir çıkmaza girmiş durumda. Halkın desteğini geri kazanmak istiyorlarsa, bu kızgınlıkla iç içe geçmiş meşru şikayetleri ciddiye alarak misyonlarını yeniden düşünmeleri gerekiyor. Bu şikayetler sadece ekonomik değil, aynı zamanda ahlaki ve kültürel de. Sadece ücretler ve işlerle ilgili değil, aynı zamanda sosyal saygınlıkla da ilgili.
Bir teşhis, popülist öfkeyi ırksal, etnik ve cinsiyet çeşitliliğine karşı bir tepki olarak görmektedir. Beyaz erkek işçi sınıfı seçmenler, politik doğruculuktan dolayı baskı altında hissediyor ve ayrımcılığın kurbanı olduklarına inanıyor. İkinci bir teşhis ise, küreselleşme ve teknolojik değişim karşısında yaşanan şaşkınlığa öfkeyi bağlıyor. Birçok işçi, işlerini kaybettiği veya otomatikleştirildiği için öfkeleniyor. Göçmenlere ve serbest ticarete karşı saldırıya geçiyorlar.
Her iki teşhis de bir parça doğruluk içeriyor. Ancak popülist protestoları ya kötü niyetli ya da yanlış yönlendirilmiş olarak yorumlamak, yönetici elitlerin sorumluluğunu ortadan kaldırıyor. Çalışmanın saygınlığının aşınması ve güçsüzlük hissi kaçınılmaz bir sonuç değildir. Bunlar, ana akım partilerin ve elitlerin yönetme biçimlerinin sonucudur. Tanık olduğumuz ayaklanmalar, tarihi boyutlarda bir siyasi başarısızlığa verilen siyasi bir tepkidir.
TEKNOKRASİ VE PAZAR DOSTU KÜRESELLEŞME
Bu başarısızlığın merkezinde, ana akım partilerin son kırk yılda küreselleşmeyi tasarlama ve uygulama biçimleri yatmaktadır. İki özellik belirleyicidir:
- Kamu yararının teknokratik bir anlayışla ele alınması
- Kazananları ve kaybedenleri belirlemede meritokratik bir yaklaşım
Teknokratik anlayış, piyasalara olan inançla bağlantılıdır. Daha açarsak piyasa mekanizmalarının kamu yararını sağlamak için birincil araçlar olduğu inancı diyebiliriz. Bu, kamusal söylemi önemli ahlaki tartışmalardan yoksun bırakır. İdeolojik olarak tartışmalı konuları ekonomik verimlilik meseleleri olarak ele alır ve en iyi uzmanlara devredilir. Bu tür piyasa odaklı küreselleşmede başta duranlar, kozmopolit kimlikleri aydınlanmış ve ilerici olarak kutladılar. Onlara göre gerçek ayrım sol ile sağ arasında değil, açıklık (ilericilik) ile kapalılık arasındaydı. Bu nedenle demokratik tartışmalar daraldı. Kamuoyu tartışmaları boşaldı. Alttakilerin güçsüzlük hissi arttı.
Bu piyasa dostu küreselleşme, hem sol ve hem sağ partiler tarafından benimsendi. 1980’lerde Ronald Reagan ve Margaret Thatcher, sorunun hükümet, çözümün ise piyasalar olduğunu savundu. Bill Clinton, Tony Blair, Gerhard Schröder gibi halefleri piyasa inancını pekiştirdi. Finansallaşmayı ve serbest ticareti benimsediler. Derinleşen eşitsizlik ve siyasette paranın artan gücü büyük ölçüde ele alınmadı.
Popülist ayaklanma bu bağlamda liberal ve merkez sol partileri en şiddetli şekilde vurdu. Halkın güvenini yeniden kazanmadan önce, sadece teknokratik yaklaşımlarını değil, artan eşitsizliğin beraberinde getirdiği başarı ve başarısızlığa karşı tutumlarını da yeniden gözden geçirmeleri gerekiyor. Neden başarılı olamayanlar, kazananların kendilerine tepeden baktığını hissediyorlar?
YÜKSELME RETORİĞİ
Elitlere karşı öfkeyi ne tetikledi? Her şey artan eşitsizlikle başladı, ancak bununla bitmedi. Bu durum, sosyal tanınma ve saygınlığın değişen koşullarıyla ilgilidir.
ABD’de, 1970’lerin sonlarından bu yana elde edilen gelir artışının çoğu en üst yüzde 10’luk kesime gitti; alt yarısı ise neredeyse hiç pay almadı. Yine de Amerikalılar, yukarı doğru hareketliliğe olan inançları nedeniyle eşitsizliği uzun süredir tolere ettiler; herkesin yoksulluktan zenginliğe yükselebileceğine inanıyorlardı.
Buna bağlı olarak, ana akım politikacılar eşitsizliğe daha fazla fırsat eşitliği çağrısıyla yanıt verdiler: işçilerin yeniden eğitilmesi, yükseköğretime erişimin iyileştirilmesi, ırk ve cinsiyet engellerinin kaldırılması. Slogan şöyleydi: çok çalışan ve kurallara uyanlar, yeteneklerinin elverdiği ölçüde yükselebilirler. Tüm partilerden politikacılar bu mottoyu tekrarladılar.
Ancak bugün bu söylem boş geliyor. Yükselmek kolay değil. Yoksul doğan Amerikalılar genellikle yoksul kalıyor. Sosyal hareketliliğin eşitsizliği telafi ettiği inancı artık gerçeklerle uyuşmuyor.
Düşünürsek; Mükemmel bir meritokrasi bile ahlaki ve siyasi endişelere yol açardı. Ahlaki olarak, yetenekli kişiler piyasa toplumlarının onlara cömertçe verdiği büyük ödülleri neden hak ediyorlar? Yeteneklerimiz gerçekten bizim eserimiz mi? Meritokrasiyi övenler bu ahlaki soruyu göz ardı ediyorlar. Ayrıca meritokrasinin beslediği tutumları da görmezden geliyorlar. Kazananlar arasında kibir, kaybedenler arasında ise aşağılanma ve kin yaratıyor.
“Denersen başarabilirsin” fikri, kazananları tebrik ederken, kaybedenleri kendi gözlerinde bile küçük düşürür. Mücadele edenler, başarısızlıklarının kendi hataları olduğu sonucuna varabilirler.
Elitler, üniversite diplomasını ilerleme ve saygınlık için bir yol olarak o kadar değer vermişlerdir ki, bunun yarattığı kibri ve diploma sahibi olmayanlara uygulanan sert yargıyı görememektedirler. Günümüz Amerikan siyasetindeki en derin bölünmelerden biri, üniversite diploması olanlarla olmayanlar arasındadır. 2016 yılında Trump, üniversite diploması olmayan beyaz seçmenlerin üçte ikisini kazanırken, Clinton yüksek lisans diploması olanlar arasında kesin bir zafer elde etti. Brexit referandumunda da benzer bir bölünme ortaya çıktı.
TEKNOKRATİK LİYAKAT VE AHLAKİ YARGI
Liyakatli kişilerin yönetmesi gerektiği fikri çok eskilere dayanır. Konfüçyüs, Platon, Aristoteles ve Amerikan cumhuriyetinin kurucuları liyakati çok değer vermişlerdir. Ancak onların versiyonlarında liyakat, ahlaki ve yurttaşlık erdemleriyle bağlantılıydı. Onlar, kamu yararının ahlaki eğitimi de içerdiğine inanıyorlardı.
Günümüzde Teknokratik meritokrasimiz, liyakati ahlaki yargıdan ayırır. Ekonomide, kamu yararı GSYİH olur; katkıların değeri piyasa fiyatına eşittir. Hükümette, liyakat teknokratik uzmanlık haline gelir. Bu ekonomistlerin artan otoritesine, piyasalara olan bağımlığa neden olmaktadır.
Teknokratik liyakat, söylemi boşaltmanın ötesinde, sosyal tanınırlığı yeniden şekillendirerek, diplomalı profesyonelleri yüceltirken diğer çalışma biçimlerini değersizleştirmiştir. Bu saygınlığın aşınması, kutuplaşmış siyaseti beslemektedir.
POPÜLİST AYAKLANMA
On yıllar önce, meritokrasi terimini icat eden Michael Young bu tehlikeyi öngörmüştü. Sınıf engelleri ortadan kalkarsa ve herkes eşit fırsatlara sahip olursa, kazananlar başarılarını hak ettikleri bir ödül olarak görür ve diğerlerini küçümserler. Kaybedenler ise kendilerini suçlarlar. Meritokrasi, kibir ve aşağılanmayı besler; bu da toplumsal uyumsuzluğun reçetesidir.
Bu nedenle bugün sorun sadece durgun ücretler değil, aynı zamanda sosyal saygınlığın kaybıdır. Toplum, üretimden para yönetimine geçerken ve finansçılar ile profesyonellere aşırı büyük ödüller akarken, geleneksel işlere duyulan saygı zayıfladı.
Ahlaki ve siyasi yargıları piyasalara ve uzmanlara devrederek, demokratik tartışmanın anlamını boşalttık. Günümüzde bu boşluklar, dini köktencilik veya aşırı milliyetçilik gibi sert kimlik ve aidiyet biçimleriyle doldurulur.
Demokratik siyaseti yeniden canlandırmak için, ortak yaşamımızı oluşturan sosyal bağlar üzerinde meritokratik çabaların yıpratıcı etkileriyle yüzleşen, ahlaki açıdan daha sağlam bir kamusal söylem geliştirmeliyiz.
LİYAKATİN KISA AHLAKİ TARİHİ
Kişileri liyakate göre işe almak yanlış bir şey değildir. Tuvaletimi tamir edecek bir tesisatçıya veya dişimi tedavi edecek bir dişçiye ihtiyacım varsa, bu iş için en uygun kişiyi bulmaya çalışırım. Liyakat en az iki nedenden dolayı önemlidir: verimlilik ve adalet.
Eğer liyakat iyi ve mantıklı bir uygulama ise, nasıl olur da demokratik toplumların siyasetini dönüştürecek kadar güçlü bir öfke selini tetikleyebilir? Liyakat ne zaman ve nasıl toksik hale geldi?
MERİTİN ÖNEMİ
Çaba, inisiyatif ve yeteneği ödüllendiren bir ekonomik sistem, herkese aynı ücreti ödeyen veya kayırmacılık temelinde pozisyon dağıtan bir sistemden daha verimli olma eğilimindedir. İnsanları yalnızca liyakatlerine göre ödüllendirmek adalet açısından bir erdemdir; başarı dışında hiçbir temelde ayrımcılık yapılmaz.
Meritokratik bir toplum, hırslı insanlar için de caziptir. Bu sistem, belirli bir özgürlük fikrini onaylar: kaderimiz bizim elimizde, başarımız kontrolümüz dışındaki güçlere bağlı değil, bize bağlıdır. Bizler koşulların kurbanları değil, kaderimizin efendileriyiz. İnsan iradesine ilişkin bu vizyon heyecan vericidir ve ahlaki açıdan rahatlatıcı bir sonuca sahiptir: hak ettiğimizi alırız. Meritokratik bir toplum özgürlüğü onaylar ve insanlara kazandıkları ve dolayısıyla hak ettikleri şeyi verir.
Meritokratik idealin karanlık tarafı, ustalık ve kendini yaratma vaadinde yatmaktadır. Kişisel sorumluluğa büyük önem verir. İnsanları ahlaki davranışlarından sorumlu tutmak bir şeydir; hayatımızdaki kaderi (şans, lütufu yok sayarak) tamamen kendimizden sorumlu olduğumuzu varsaymak ise başka bir şeydir.
İLAHİ MERİTOKRASİ
Kaderimizin liyakatımızı yansıttığı düşüncesi, Batı ahlak anlayışının derinliklerinde yer alır. Bir gemi fırtınalı denizlerle karşılaştığında, insanlar Tanrı’yı kimin kızdırdığını sorardı. İncil’de bile Tanrı, ödülleri ve cezaları keyfi olarak değil, insanların liyakatine göre dağıtır. İnsanlar kaderlerini hak ettiklerinden bahseder. Ve bu düşünce biçimi, talihsizlik yaşayanlara karşı sert tutumlar doğurur.
Liyakat sorunu, Hıristiyanların kurtuluşla ilgili tartışmalarında da ortaya çıkar. 5. yy’da yaşamış bir keşiş olan Pelagius, Tanrı’nın lütfunu kazanmak için özgür iradeyi ve bireysel sorumluluğu savunmuştur. Ancak Hippo’lu Augustine ona şiddetle karşı çıkmıştır. Ona göre insanlara bu tür bir özerklik atfetmek, Tanrı’nın her şeye kadir olduğunu zayıflatır ve alçakgönüllülüğü gururla değiştirir. Ancak kilise uygulamaları yavaş yavaş liyakati yeniden getirmiştir. 11yy sonra, Martin Luther liyakate karşı bir argüman olarak Protestan Reformu’nu başlatmıştır. Kurtuluş, ısrarla, tamamen lütuf meselesidir; cennete girmek için dua etmek, oraya para ile girmek kadar imkansızdır. Yine de, paradoksal olarak, Reformasyon şiddetli bir meritokratik iş ahlakına yol açtı. Protestan ahlakı, kendi kendine yardım etmeyi ve kişinin kaderine karşı sorumluluğu teşvik etti. Bu bir zenginlik yarattı, ancak sorumluluğun ve kendini yaratmanın karanlık yüzünü de ortaya çıkardı. Lütufun teşvik ettiği alçakgönüllülük yerine kişinin kendi erdemine olan inancının teşvik ettiği kibre yol açtı.
Luther ve Calvin için liyakat kurtuluşla ilgiliydi. Bizim için ise dünyevi başarıyla ilgili. Yine de yapı benzerdir. Modern meritokrasi, başarılı olanların başarılarını hak ettikleri inancını sürdürür. Zenginler, daha çok hak ettikleri için zengindir. Bu düşünce biçimi, kazananları kutsallaştırır ve kaybedenleri aşağılar.
Başarı ve lütuf arasındaki dengeyi korumak kolay değildir. Başarı, lütfu ortadan kaldırır veya onu hak ettiğimiz bir şey olarak yeniden şekillendirir. Kişisel veya ulusal başarımızı erdemimizin kanıtı olarak gördüğümüzde, alçakgönüllülükten kibirliğe kayarız. Ve bu, başarı diktatörlüğünün tohumudur.
YÜKSELİŞ İDEALİNİN RETORİĞİ
Günümüzde, eğer servet, güç ve prestij kazanmışsam, bunları hak etmiş olmalıyım. Başarı, erdemin bir işaretidir. Bu düşünce biçimi insanı güçlendiricidir. Kendimizi, kontrolümüz dışındaki güçlerin kurbanları olarak değil, kaderimizin sorumlusu olarak görmemizi teşvik eder. Ancak, kendimizi ne kadar çok kendi başımıza ve kendi kendimize yeten olarak görürsek, daha az şanslı olanların kaderini o kadar az önemseriz. Bu şekilde, liyakat, diğerkamlığı aşındırır.
1980 yılından beri siyaset felsefesi dersleri verdiğim Harvard Üniversitesi’ndeki öğrencilerimi dinleyerek, meritokratik düşüncenin yükselişini ilk kez fark ettim. Adalet, piyasalar, ahlak gibi çoğu konuda öğrenciler her zaman çok çeşitli görüşler dile getirmişlerdir. Ancak 1990’lı yıllardan itibaren, giderek daha fazla öğrenci başarılarının kendi çabalarıyla, kendi hak ettikleri bir şey olduğuna ikna olmuş görünüyordu. Şansın veya diğer tesadüflerin rol oynadığına dair öneriler güçlü bir dirençle karşılanıyordu.
PİYASALAR VE LİYAKAT
Piyasalar geleneksel olarak ortak fayda ve özgürlük gerekçesiyle savunulmuştur. Ancak 1980’lerde üçüncü bir gerekçe öne çıktı: Adil fırsat eşitliği içinde işledikleri sürece, piyasalar insanlara hak ettiklerini verir. Herkesin eşit rekabet şansı varsa, piyasa sonuçları liyakati ödüllendirir.
O dönemde refah devleti hakkındaki tartışmalar dayanışmadan bireysel sorumluluğa kaydı. Sorumluluk artık ülkeye karşı bir görev değil, kendimize bakma ve başarısız olursak sonuçlarına katlanma sorumluluğu anlamına geliyordu (Bu konuya aslında biraz şu kitapta da değiniliyor: Byung-Chul Han – Yorgunluk Toplumu – Burnout Society – Özet ).Bu, yükseliş retoriği ile meritokratik etik arasındaki bağlantıdır: Fırsatlar eşitse, başarı sizin kendi başarınızdır ve ödülü hak edersiniz.
POPÜLİST TEPKİ
2016 yılına gelindiğinde Donald Trump, yukarı doğru hareketlilikten bahsetmiyordu. Bunun yerine, kazananlar ve kaybedenlerden bahsediyor ve Amerika’yı yeniden büyük yapacağına söz veriyordu.
Trump’ın birçok işçi sınıfı destekçisi, küreselleşmeyi kutlayan ve onun faydalarından yararlanan meritokratik elitlere kızgındı. Onlar, diplomalı profesyoneller tarafından hor görüldüklerini hissediyorlardı.
Meritokrasinin tiranlığı, bir dizi tutumdan kaynaklanıyor: Yaygın eşitsizlik ve durgun hareketlilik koşullarında, hak ettiğimizi aldığımızı ısrarla savunmak dayanışmayı zayıflatır. Üniversite diplomasının iyi bir yaşamın ana yolu olduğunu ısrarla savunmak, diploması olmayanları aşağılayan bir önyargı yaratır. Ve sorunların en iyi şekilde yüksek eğitimli uzmanlar tarafından çözüleceğini ısrarla savunmak, demokrasiyi bozar ve vatandaşları güçsüzleştirir.
DENERSEN BAŞARABİLİR MİSİN?
Eşitsizlik ürkütücü boyutlara ulaştığında (en zengin %1’in, en alt %50’nin toplamından daha fazla gelir elde ettiği durumlarda), sıkı çalışmanın sizi ileriye götüreceği fikri boş bir söz haline gelir. Bu boşluk, iki tür hoşnutsuzluk yaratır. Birincisi, sistem vaatlerini yerine getiremediğinde ortaya çıkar. İkincisi, daha moral bozucu olanı, insanlar vaadin yerine getirildiğine inandıklarında ve kaybettiklerini fark ettiklerinde ortaya çıkar. O zaman başarısızlık onların hatası olarak görünür.
Yükseliş retoriği umut ve gerçeği birbirine karıştırır. Meritokrasi bir özlem ise, başarısız olanlar sistemi suçlayabilir. Eğer bu bir gerçekse, kendilerini suçlamaları istenir.
DİPLOMAYA VERİLEN AŞIRI ÖNEM
Üniversite diplomalarının silah olarak kullanılması, liyakatın nasıl bir tür tiranlığa dönüşebileceğini gösterir. Fırsatlar gerçekten eşit olsaydı, en yükseğe çıkanların başarılarını hak ettikleri söylenebilirdi. Şu anki durum ise daha büyük bir eşitlik değil, daha büyük ve daha adil bir hareketlilikti. Genişleyen eşitsizliği kabul ediyor ama insanların merdiveni tırmanmak için daha adil bir şekilde rekabet etmelerine yardımcı olmayı teklif ediyordu.
EŞİTSİZLİĞİN ÇÖZÜMÜ OLARAK EĞİTİM
Gerçek fırsat eşitliği, ayrımcılığı ortadan kaldırmaktan daha fazlasını gerektiriyordu. Her türlü geçmişe sahip insanların bilgiye dayalı küresel ekonomide rekabet edebilmeleri için eşit şartlar yaratılması gerekiyordu.
Argüman açıktı: küreselleşme doğanın bir gerçeğiydi. Siyasi soru, onu nasıl yeniden yapılandıracağımız değil, ona nasıl uyum sağlayacağımızdı. Cevap: işçilerin küresel ekonomide rekabet edebilmeleri ve kazanabilmeleri için eğitim niteliklerini iyileştirmekti. Fırsat eşitliği birincil projeyse, yükseköğretime erişimi genişletmek en önemli zorunluluk haline geldi.
Üniversiteye gitmeyi teşvik etmek iyidir. Üniversiteye erişimi kolaylaştırmak da iyidir. Ancak eşitsizliğin çözümü olarak, tek taraflı olarak eğitime odaklanmanın zararlı bir yan etkisi vardı; üniversiteye gitmemiş olanların sosyal saygınlığını zedelemek. Bir grup çalışanlara yetersiz eğitimlerinin suçlu olduğunu söyleyerek, meritokratlar başarı ve başarısızlığı ahlaki bir mesele haline getirir ve diplomaya önem vermeyi teşvik ederler; bu da üniversiteye gitmemiş olanlara karşı sinsi bir önyargıdır.
Bu diplomacılık önyargısı, meritokratik kibrin bir belirtisidir. Meritokratik varsayımlar güçlendikçe, elitler yükselemeyenleri küçümseme alışkanlığı edindiler.
2016 yılına gelindiğinde, birçok çalışan, iyi eğitimli elitlerin kendilerine tepeden baktığını hissetmeye başladı. Birleşik Krallık, Hollanda, Belçika ve Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan araştırmalar, eğitim düzeyi düşük olanların en çok aşağılananlar olduğunu ortaya koydu. Elitler, düşük eğitim başarısını çaba eksikliği ve dolayısıyla suçlanacak bir şey olarak görürler. Dikkat çekici bir şekilde, bu olumsuz yargı, eğitim düzeyi düşük olan katılımcılar tarafından da paylaşılmaktadır. Bu, meritokratik görüşün ne kadar derinlemesine nüfuz ettiğini ve ne kadar moral bozucu olabileceğini gösteriyor.
DİPLOMA UÇURUMU
2000’li yıllarda, üniversite diploması olmayan vatandaşlar sadece hor görülmekle kalmadı, aynı zamanda seçilmiş görevlerde de neredeyse hiç yer almadılar. Bugün bazıları, iyi eğitimli mezunların yönetiminin memnuniyetle karşılanması gerektiğini savunuyor. Yüksek eğitimli mühendisler ve doktorlar istiyorsak, neden yüksek eğitimli liderler istemeyelim? Ancak iyi yönetmek için pratik bilgelik ve yurttaşlık erdemleri, yani kamu yararı hakkında düşünme yeteneği gerekir. Bu yetenekler, en prestijli üniversiteler dahil çoğu üniversitede yeterince geliştirilmemiştir.
Parlamentoları diplomalıların tekelinde hale getirmek, hükümeti daha etkili hale getirmedi. Hükümeti daha az temsil edici hale getirdi ve çalışanları ana akım partilerden uzaklaştırarak siyaseti eğitim düzeyine göre kutuplaştırdı.
20. yy büyük bir bölümünde, sol partiler daha az eğitimli kişileri, sağ partiler ise daha fazla eğitimli kişileri çekmiştir. Meritokrasi çağında bu model tersine dönmüştür. Bugün, daha fazla eğitimli kişiler merkez sol partilere oy verirken, daha az eğitimli kişiler sağ partileri desteklemektedir.
Örneğin, Fransa’da sol partiler eğitimli elitlerin partileri haline gelmiştir. 1980’lerden bu yana, üniversite mezunu olmayanlar bu partilerden uzaklaşmıştır. Sol partilerin entelektüel ve profesyonel elitlerin partilerine dönüşmesi, bu partilerin artan eşitsizliğe neden güçlü bir tepki vermediklerini açıklamaya yardımcı olabilir. Elit kimlik belgelerine sahip olmayanlar küreselleşmeden hoşnutsuzdur ve Trump ve Marine Le Pen gibi popülist adaylara yönelmektedir.
Yönetim meseleleri genellikle uzmanlar tarafından cevaplanacak bilimsel sorular değildir. Bunlar güç, ahlak, otorite ve güvenle ilgili sorulardır. Bunlar demokratik vatandaşlar için sorulardır. Kırk yıldır, meritokratik elitler bu tür soruları siyasi tartışmanın merkezine koymamışlardır. Onların teknokratik vizyonu, popülist otoriterlerin istismar ettiği hoşnutsuzluğu doğurmuştur. Ortak yarar politikasını yeniden tasarlayacaksak, meritokrasi ve teknokrasinin başarısızlıklarıyla yüzleşmek kaçınılmazdır.
BAŞARI ETİĞİ
Bir toplumun aristokrasi olduğunu hayal edin. Gelir ve servet, doğumla belirlenen ve nesilden nesile aktarılan bir tesadüf sonucu belirlenir. Soylu ailelere doğanlar zengindir; köylü ailelere doğanlar fakirdir. Şimdi ikinci toplumun meritokrasi olduğunu hayal edin. Bu toplumdaki eşitsizlikler, kalıtsal ayrıcalıkların değil, insanların çabaları ve yetenekleri sayesinde kazandıklarının sonucudur.
Çoğu insan ikinci toplumu tercih eder. Aristokrasi, insanları doğdukları sınıfa mahkum ettiği için adaletsizdir. İnsanların yükselmesine izin vermez. Buna karşılık, meritokrasi, insanların yeteneklerini ve yaratıcılıklarını kullanarak durumlarını iyileştirmelerine olanak tanır.
Ancak meritokratik bir toplumda bile, en üstte yer alan bazı kişiler avantajlı bir başlangıç noktasından yararlanmış olacaktır. Adil olduğunu ilan etmeden önce, politikaların tüm çocukların, geçmişlerine bakılmaksızın, potansiyellerini tam olarak gerçekleştirebilecekleri eğitim ve kültür fırsatlarına sahip olmasını sağladığını bilmek isteriz.
Öte yandan, zenginlik ve yoksulluk aynı zamanda sosyal statü ve özgüvenle ilgili anlamlar da taşır. Aristokrasiye mensup bir ailede doğduysanız, sahip olduğunuz ayrıcalığın kendi çabalarınızın değil, şansınızın bir sonucu olduğunu bilirsiniz. Ancak, çaba ve yeteneklerinizle meritokrasinin zirvesine tırmandıysanız, başarınızın miras değil, kendi çabalarınızın sonucu olduğu gerçeğiyle gurur duyabilirsiniz. Meritokratik başarı, bir başarı duygusu getirir.
Benzer nedenlerle, meritokraside fakir olmak özellikle moral bozucudur. Feodal bir toplumda, zorluklara katlanabilirsiniz, ancak alt konumunuzun başarısızlığınızı yansıttığını düşünmezsiniz. Toprak sahibinin sizden daha haklı olmadığını, sadece daha şanslı olduğunu bilirsiniz. Ancak meritokratik bir toplumun en alt basamağında, dezavantajınızın kısmen kendi çabalarınızın sonucu olduğu düşüncesine direnmek zordur. Yükselişi kutlayan bir toplum, bunu başaramayanlara sert bir hüküm verir.
MERİTOKRASİNİN KARANLIK YÜZÜ
“Meritokrasi” terimi, İngiliz sosyolog Michael Young tarafından 1958 tarihli The Rise of the Meritocracy (Meritokrasinin Yükselişi) adlı kitabında ortaya atılmıştır. Young için meritokrasi bir ideal değil, bir distopya anlamına geliyordu.
Eski sınıf sistemi ahlaki açıdan keyfi ve açıkça adaletsizdi, ancak üst sınıfın kendini beğenmişliğini dizginliyor ve işçi sınıfının alt sınıf konumunu kişisel bir başarısızlık olarak görmesini engelliyordu. Başka bir deyişle, sınıf sisteminin keyfiliği öz saygıyı koruyordu.
İşleri ve fırsatları liyakate göre dağıtmak eşitsizliği azaltmaz; eşitsizliği yeteneklerle uyumlu hale getirmek için yeniden yapılandırır. Ancak bu, insanların hak ettiklerini aldıkları varsayımını yaratır. Bu varsayım, zengin ve yoksul arasındaki uçurumu derinleştirir.
Meritokraside, başarılı olanların kendilerinden şüphe duymaları için çok az neden vardır ve niteliklere sahip olmayanlarla ciddi tartışmalara girmeleri için de çok az neden vardır.
Meritokrasinin asıl sorunu, onu gerçekleştiremememiz değil de, idealin kendisinin kusurlu olması olabilkir mi? Rekabetçi bir meritokraside insanların merdiveni tırmanmasına yardım etmek boş bir siyasi proje olabilir mi?
MÜKEMMEL BİR MERİTOKRASİ ADİL OLUR MU?
Her çocuğun, yetenekleri ve çalışkanlıkları ile ulaşabilecekleri kadar yükselme şansı eşit olduğunu varsayalım. Mükemmel bir hareketlilik içeren toplum ilham vericidir, çünkü özgürlüğü ifade eder: kaderimiz doğumumuzla belirlenmemelidir. Ayrıca, elde ettiklerimiz hak ettiğimiz şeyi yansıtır.
Ancak yine de meritokratik ideal hareketlilikle ilgilidir, eşitlikle değil. Zengin ve yoksul arasındaki uçurumlara itiraz etmez; sadece insanların liyakatlerine göre yer değiştirebilmelerini savunur. Merdivenin basamaklarının ne kadar uzak olması gerektiği konusunda hiçbir şey söylemez. Eşitsizliğin çaresi değildir; eşitsizliğin gerekçesidir.
Savunucuları, herkes aynı noktadan başlarsa, kazananların ödülü hak ettiğini savunurlar. Ancak, adil bir yarışta bile kazananlar ve kaybedenler vardır.
YETENEKLERİMİZİ HAK EDİYOR MUYUZ?
Neden yeteneklerimizin kaderimizi belirlemesi ve onlardan elde ettiğimiz ödülleri hak ettiğimizi varsayalım?
İlk olarak, bu ya da şu yeteneğe sahip olmak benim yaptığım bir şey değil, şans meselesi. Şansın getirdiği faydalar benim hak ettiğim bir şey değil. Piyangoyu kazanırsam, bu talih kuşunun benim kazandığımı iddia edemem.
İkincisi, sahip olduğum yetenekleri ödüllendiren bir toplumda yaşamak da benim eserim değildir. LeBron James’in, fresk ressamlarının rağbet gördüğü Rönesans Floransa’sında değil de basketbolu seven bir toplumda yaşaması şanstır. Dünya şampiyonu bilek güreşçisi, LeBron’un basketbolda olduğu kadar bilek güreşinde de iyi olabilir, ancak toplum onu aynı şekilde ödüllendirmez.
Yeteneklerimizin birer armağan olduğunu kabul ettiğimizde, kendi kendimizi yarattığımız fikri karmaşıklaşır. Yeteneklerimizden elde ettiğimiz tüm faydaların hakkını verdiğimizi varsaymak kibir olur.
Bir de çaba/emek konusu vardır. Sıkı çalışarak yükselenler, başarılarından kendileri sorumludur. Çaba gerçekten önemlidir. En yetenekli müzisyen bile pratik yapmalıdır; en yetenekli sporcu bile antrenman yapmalıdır.
Ancak başarı nadiren sadece sıkı çalışmayla elde edilir. Birçok basketbolcu LeBron kadar sıkı antrenman yapar, ancak çok azı onunla boy ölçüşebilir. Gece gündüz antrenman yapsam da Michael Phelps kadar hızlı yüzemem. Çaba her şey değildir.
Çaba üzerine yapılan meritokratik vurgu, başarımızın sorumluluğunun bize ait olduğu fikrini haklı çıkarmaya çalışır. Doğal yeteneklerin yarattığı utanç karşısında, çabalamanın ahlaki önemini abartırız. Bunu, ham yeteneklerden çok aşılan zorluklara odaklanan Olimpiyat yayınlarında ve çoğu insanın yeterince çalışırsa başarılı olabileceği inancında görürüz.
MERİTOKRASİYE İKİ ALTERNATİF
- Serbest Piyasa Liberalizmi: Serbest piyasa liberalizminin en etkili savunucusu Friedrich A. Hayek özgürlükle bağdaşan tek eşitliğin kanun önünde eşitlik olduğunu savunur. Devlet, başarı için eşit fırsatlar yaratmaya çalışmamalıdır. Şaşırtıcı bir şekilde, Hayek piyasa sonuçlarının liyakati yansıttığını savunmamaktadır. O, liyakat ile değer arasında bir ayrım yapmaktadır. Liyakat ahlaki bir yargıyı içerirken, değer tüketicilerin ödemeye razı oldukları şeyi yansıtır. Piyasa ödülleri erdemleri değil, değeri yansıtır.
- Refah Devleti Liberalizmi: John Rawls fırsat eşitliğinin bile toplumu adil hale getirmeyeceğini savunur. Yetenek farklılıkları, sınıf farklılıkları kadar ahlaki açıdan keyfidir. Rawls, yetenekli kişileri dezavantajlı duruma düşürmek yerine, farklılık ilkesini önerir. Doğal olarak avantajlı olanlar, en az şanslı olanların durumunu iyileştirecek koşullarda bu şanslarından yararlanabilirler. Rawls, çabanın bile şanslı aile ve sosyal koşullara bağlı olduğunu savunur. Zenginler ahlaki olarak servetlerini hak etmezler. Ancak bu, toplumun servete ahlaki bir hak iddia ettiğini otomatik olarak kanıtlamaz. Bunun için, başarımızı mümkün kılan topluma borçlu olduğumuzu göstermemiz gerekir.
Hem serbest piyasa liberalizmi hem de refah devleti liberalizmi, piyasa sonuçlarının ahlaki hakları yansıttığı fikrini reddeder. Ancak hiçbiri, kazananların kibrine ve kaybedenlerin aşağılanmasına karşı bir panzehir sunmaz. Bu şekilde, hiçbiri liyakat tiranlığından kaçamaz.
PİYASA DEĞERİ VE AHLAKİ DEĞER
Ekomonik katkının etik açıdan pek bir önemi yoktur. Daha açık bir ifadeyle, fiyatla ölçülen ürün, etik değer veya insani öneme pek uymaz. Fiyatları belirleyen talep, sistemin şekillendirdiği zevkleri ve satın alma gücünü yansıtır.
Diğer bir deyişle, para kazanmada iyi olmak ne bizim değerimizi ne de katkımızın değerini ölçer. En fazla, tüketici talebini etkili bir şekilde karşılamak için bir tür deha veya kurnazlık, zamanlama, yetenek, şans veya cesaret karışımıyla başardığımızı gösterir.
Bu görüş, başarılı olanları alçakgönüllü kılmalı ve dezavantajlı olanları teselli etmelidir. Başarımın kendi çabamdan ziyade şansa bağlı olduğuna inanırsam, başarımı paylaşma olasılığım daha yüksektir. Ancak bu tarz bir alçakgönüllülük nadirdir.
YETENEKLERİ DEĞERLENDİRMEK
Liberalizmler, liyakati bir ilk ilke olarak reddetmelerine rağmen, meritokratik bir eğilimi paylaşırlar. Doğal yeteneklerin keyfi olduğunu ısrarla savunurlar, ancak yetenekleri inanılmaz derecede ciddiye alırlar. Eşitlikçi liberaller, eşitsizliği genetik piyangoya bağlar ve doğuştan gelen yetenekleri telafi etmek için planlar yaparlar. Bunu yaparken, zeki olanları değer verir, daha az yetenekli olanları ise küçümserler.
Günümüzün şaşırtıcı eşitsizliklerinin doğuştan gelen deha ile pek ilgisi yoktur. Hedge fon yöneticilerinin kazançlarının öğretmenlere göre genetik üstünlüğü yansıttığını düşünmek saçmadır. Eşitlikçi liberaller, eşitsizliğin temel kaynağı olarak doğal yeteneğe odaklanarak, onun rolünü abartır ve prestijini artırır. Para kazanmada başarı, doğuştan gelen zeka ile pek ilgisi yoktur. Ancak meritokraside, insanlar yeteneklerinin elverdiği kadar yükselirse, en başarılı olanların en yetenekli olduklarını varsaymak cazip gelir.
AYRIM MEKANİZMASI
Eğer meritokrasi sorunsa, çözüm nedir? Meritokrasinin zulmünü aşmak, onu terk etmemiz gerektiği anlamına gelmez. Amaç; başarıyı algılama biçimimizi yeniden düşünmek, zirvede olanların bunu kendi başlarına başardıkları şeklindeki meritokratik kibri sorgulamaktır. Bu, merit adıyla savunulan, ancak kin besleyen, siyasetimizi zehirleyen ve bizi birbirimizden uzaklaştıran servet ve saygınlık eşitsizliklerine meydan okumak anlamına gelir. Bu yeniden düşünme, meritokratik başarı anlayışının en merkezi iki alanına odaklanmalıdır: eğitim ve iş.
JAMES CONANT’IN MERİTOKRATİK DARBESİ
Rekabetçi üniversiteye giriş sınavlarının fırsatlara açılan kapı olduğu fikri nispeten yenidir. 20.yy başlarında, Harvard, Yale ve Princeton’a giriş büyük ölçüde sosyal geçmişe ve seçkin yatılı okullara devam etmeye bağlıydı. Kadınlar dışlanıyordu, siyahi öğrenciler kabul edilmiyordu veya çok azdı, Yahudilerin kayıtları kota ile sınırlandırılmıştı.
Elit üniversitelerin meritokratik kurumlar olduğu fikri, 1940’larda Harvard Üniversitesi rektörü James Bryant Conant tarafından dile getirildi. Conant, kalıtsal bir üst sınıfın ortaya çıkmasına karşı çıktı ve onu, her kesimden ve geçmişten gelen zeki, özenle eğitilmiş, kamu ruhuna sahip erkeklerden oluşan meritokratik bir elit ile değiştirmeye çalıştı. Bunu başarmak için Conant’ın mütevazı geçmişlere sahip gelecek vaat eden öğrencileri belirlemenin bir yoluna ihtiyacı vardı. Entelektüel yetenek testine (SAT) dayalı bir burs programı oluşturdu. Zamanla SAT, Amerikan nüfusunu sınıflandırmanın temel mekanizması haline geldi.
Conant’ın daha geniş kapsamlı hedefi, Amerikan toplumunu meritokratik ilkeler üzerine yeniden şekillendirmekti. Onun başkanlığı döneminde Harvard, onun ideallerini tam olarak gerçekleştirememiş olsa da, onun ortaya attığı meritokratik ideoloji, o günden bu yana Amerikan yüksek eğitiminin geleneği haline geldi. Retorik ve felsefi olarak, meritokrasi galip geldi. Ancak beklendiği gibi sonuçlanmadı.
SAT, sosyal geçmişten bağımsız olarak yeteneği ölçmez. SAT puanları, zenginlikle yüksek oranda ilişkilidir. Aile geliri ne kadar yüksekse, SAT puanı da o kadar yüksek olur. Bu nedenle SAT, ayrıcalıklı kesime yardımcı olurken, dezavantajlı kesime zarar verme eğilimindedir.
MERİTOKRASİ EŞİTSİZLİĞİ PEKİŞTİRİYOR
Bazı alanlarda ilerleme olsa da (kadınlar, siyahilerin yüksek eğitime katılımı gibi) bugünün meritokratik eliti, yerini aldığı elit kadar ayrıcalıklı ve köklüdür. Profesyonel sınıflar, ayrıcalıkları esas olarak miras yoluyla değil, çocuklarına meritokratik bir toplumda başarıyı belirleyen avantajları kazandırarak aktarmayı öğrenmiştir.
Bazıları, meritokrasinin sorunlarının çözümü için daha kapsamlı bir meritokrasi gerektiğini savunuyor. Üniversiteler, sınıfa dayalı pozitif ayrımcılık uygulayabilir, miras ve bağışçı tercihlerini ortadan kaldırabilir ve SAT puanlarına olan bağımlılığı azaltabilir. Hükümet, daha fazla şeffaflık zorunluluğu getirebilir veya vergi muafiyeti statüsünü sosyoekonomik çeşitliliğe bağlayabilir. Bu önlemler adaletsizliği azaltacak ve erişimi iyileştirecektir. Ancak daha derin bir soruyu cevapsız bırakmaktadır: Üniversiteler, kimin ilerleyeceğini belirleyen bir ayırma mekanizması olarak mı hizmet etmelidir?
Yükseköğretimi aşırı rekabetçi bir eleme yarışmasına dönüştürerek, eşitsizliği pekiştiren, diplomalı kişilere yönelik sosyal saygıyı şişiren, seçilmeye çalışanlara ise endişe yaşatan bir sistem yaratmış olduk.
YARALANMIŞ KAZANANLAR
Meritokratik mücadele, müdahaleci, başarı odaklı ebeveynlik anlayışının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Helikopter ebeveynlik, yoğunlaşan meritokratik rekabetle birlikte ortaya çıkmıştır. 1976’dan 2012’ye kadar, Amerikalı ebeveynlerin çocuklarının ödevlerine yardım etmek için ayırdıkları zaman beş kattan fazla artmıştır. Altı ila sekiz yaş arası çocuklarda bile, serbest oyun zamanı keskin bir şekilde azalırken, ödevler iki kattan fazla artmıştır.
Anlaşılabilir olsa da, meritokratik başarı için çocukluğu yönetme dürtüsü, psikolojik olarak ağır bir bedel ödetti. Zengin ailelerin dıştan bakıldığında başarılı görünen birçok genci depresif, endişeli, öfkeli, aşırı bağımlı ve bağımsızlıktan yoksun hale geldi. Bu sıkıntının nedeni nedir? Cevap, meritokratik zorunlulukta, yani performans gösterme ve başarıya ulaşma konusunda sürekli baskı altında olmada yatıyor. Mutluluğa giden tek yolun, prestijli üniversitelere gitmekten elde edilen para olduğunu söyleyen mesajı görmezden gelmek neredeyse imkansız.
Mükemmeliyetçilik, meritokratik sistemin simgesel hastalığıdır. Başarı veya başarısızlık, kişinin değerini ve özgüvenini belirler.
Meritokrasi rejimi, iki yönde zulüm uyguluyor.
- Zirveye ulaşanlar arasında, kırılgan özgüvenlerini gizleyen endişe, mükemmeliyetçilik ve kibir yaratıyor.
- Geride kalanlara ise aşağılama ve moral bozukluğu yaşatıyor.
Her ikisi de ortak bir ahlaki kaynağı paylaşıyor: kaderimizden tamamen kendimizin sorumlu olduğuna olan inanç. Başarılı olursak, bu bizim eserimizdir; başarısız olursak, suçlu sadece kendimizizdir. Bu da dayanışmayı zorlaştırıyor.
AYIRMA MAKİNESİNİ SÖKÜP ATMAK
Elit okullara girişin önemini azaltarak ve başarıyı dört yıllık bir diplomaya daha az bağımlı hale getirerek meritokratik ayırma makinesini durdurmalıyız. Bunun için kamu yükseköğretiminden geri çekilmeyi tersine çevirmek, teknik ve mesleki eğitimin ihmal edilmesini aşmak ve dört yıllık üniversiteler ile diğer yükseköğretim kurumları arasındaki prestij hiyerarşisini yıkmak gerekir.
Birçok elit kurum özel olsa da develet fonlarına ve vergi avantajlarına dayanmaktadır. Hükümet bu avantajı, kayıtları genişletmek veya kura sistemlerini benimsemek için kullanabilir. Daha da önemlisi, kamu üniversitelerine erişimi genişletmek ve toplum kolejlerini ve mesleki eğitimi desteklemek olacaktır.
Meritokrasinin zararlarını onarmak, çalışmaya verdiğimiz değeri de yeniden düşünmemizi gerektirir. Tesisatçı, elektrikçi veya sağlık personeli olmayı öğrenmek, Üniversite puanlarının yetersizliği için bir teselli olarak görülmemeli, kamu yararına değerli bir katkı olarak saygı görmelidir.
EMEĞİ TAKDİR ETMEK
İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan 1970’lere kadar, üniversite diploması olmayanlar iyi bir iş bulabilir, bir aileyi geçindirebilir ve rahat bir orta sınıf hayatı sürebilirdi. Bugün bu çok daha zor. Küreselleşme çağı, iyi bir diplomaya sahip olanlara zengin ödüller getirmiş olsa da, çoğu sıradan işçiye hiçbir fayda sağlamadı. 1970’lerin sonunda, CEO’lar ortalama bir işçiden 30 kat daha fazla kazanıyordu; 2014’te ise 300 kat daha fazla kazanıyorlardı.
Ekonomik zorluklar, sıkıntının tek kaynağı değildir. Meritokratik çağ, çalışanlara daha sinsi bir zarar vermiştir: emeğin saygınlığını aşındırmıştır. Sistem, referansı olmayanlara, yaptıkları işin kamu yararına daha az katkı sağladığını ve bu nedenle daha az takdir ve saygı hak ettiğini söyler. Piyasanın kazananlara verdiği cömert ödülleri ve üniversite diploması olmayan işçilere verdiği düşük ücretleri meşrulaştırır.
Kimin neyi hak ettiğini belirleyen bu düşünce biçimi ahlaki açıdan savunulabilir değildir. Yine de, kazandığımız paranın toplumsal katkımızın değerini yansıttığı fikri, kamu kültüründe derin bir şekilde yerleşmiştir.
KİNİN KAYNAKLARI
Ana akım elitler, bir süredir gelişmekte olan küçümseme kültürünün farkında olmadan, Trump’ın seçilmesinden şok oldular. Bu kültür, meritokratik ayrımı ve küreselleşmeden doğdu, ancak Amerikan yaşamının her alanında kendini gösterdi. Televizyondaki işçi sınıfı babalar (The Simpsons’daki Homer Simpson) soytarılar olarak tasvir ediliyor. Mavi yakalı babalar beceriksiz ve aptal; profesyonel babalar ise daha olumlu bir şekilde tasvir edilmektedir.
Ciddi bir adım için; elitlerin küçümseme önyargısıyla mücadele edilmelidir. Emeğin saygınlığını siyasi gündemin merkezine koyulmalıdır. Bir toplumun çalışmayı onurlandırma ve ödüllendirme biçimi, ortak yararı nasıl tanımladığına dair merkezi bir öneme sahiptir.
1980’lerden bu yana ana akım proje küreselleşmeyi benimsedi ve yeniden dağıtım yoluyla kaybedenleri telafi etme sözü verdi. Ancak bu hiçbir zaman gerçekten uygulanmadı. Kazançlar en tepeye gitti. Mesele sadece para değil, saygıdır. Emek, en iyi haliyle, toplumsal entegrasyon sağlayan bir faaliyettir, tanınma alanıdır, katkıda bulunma yükümlülüğümüzü yerine getirmenin bir yoludur.
KATILIMCI ADALET
Ana akım siyaset neden katılımcı adaletine direnç gösteriyor? Çünkü ekonomik büyümeyi en önemli hedef haline getirmek, çoğulcu toplumlarda tartışmalı ahlaki tartışmalardan bizi kurtaracak gibi görünüyor. Tüketici refahını en üst düzeye çıkarmak, değer açısından tarafsız görünüyor.
Katılımcı adalet, ortak iyiliğe katkıda bulunduğumuzda saygınlık kazanmayı öğretir. Temel insan ihtiyacı, ihtiyaç duyulmaktır. Emeğin saygınlığı, bu tür ihtiyaçlara cevap vermek için yeteneklerimizi kullanmaktan ibarettir.
Sadece GSYİH ile ilgilenen bir politik ekonomi, emeğin saygınlığını zedeler ve sivil hayatı yoksullaştırır. Robert F. Kennedy’nin dediği gibi, dostluk ve topluluk hissi birlikte mal satın almaktan değil, bir kişinin “Bu ülkeyi inşa etmeye yardım ettim” diyebileceği, saygın ve makul ücretli bir işten gelir.
EMEĞİN ONURU ÜZERİNE TARTIŞMA
Emeğin saygınlığı, yüzeysel olarak bakıldığında, tartışmalı bir ideal değildir. Hiçbir politikacı buna karşı çıkmaz. Ancak işi gerçekten ciddiye alırsak, rahatsız edici sorularla yüzleşmek zorunda kalırız.
Zengin bir kumarhane patronunun bir çocuk doktorundan bin kat daha fazla topluma katkı sağladığını iddia edebilir misiniz? 2020’deki pandemi, birçok kişiyi, market çalışanları, teslimatçılar, evde bakım hizmetleri sağlayıcıları gibi işi hayati önem taşıyan ancak mütevazı ücretler alan diğer kişilerin önemini, kısa da olsa düşünmeye sevk etti. Yine de, piyasa toplumunda, kazandığımız parayı, kamu yararına yaptığımız katkının değeriyle karıştırma eğilimindeyiz.
Bu karışıklık, meritokrasideki ” dünyanın, aldığımızın hak ettiğimizle uyumlu olacak şekilde düzenlendiğine” dair rahatlatıcı inançtan doğar. Başarının erdemin bir işareti olduğu seküler bir fikirdir. Buna direnmek için, kamu yararına gerçekten değerli bir katkı olarak neyin sayılacağı konusunda demokratik bir şekilde tartışmalı ve piyasanın kararlarının nerede yanlış olduğunu kabul etmeliyiz.
İşin saygınlığına odaklanan iki siyasi gündemi ele alalım; biri muhafazakar, diğeri ilerici yaklaşım dersek:
Muhafazakar olan: serbest piyasalara olan ortodoks bağlılığı terk etmeyi öğütler. GSYİH’yi artırmak umuduyla kurumlar vergisi indirimleri ve sınırsız serbest ticaret peşinde koşmak yerine, işçilerin güçlü aileleri ve toplulukları destekleyecek kadar maaş veren işler bulmalarını sağlayan politikalara odaklanabiliriz. Ekonomik büyüme bundan daha az önemlidir.
Koronavirüs salgını sırasında, Birleşik Krallık, Danimarka ve Hollanda gibi ülkeler, şirketlerin işçileri işten çıkarmak yerine tutabilmeleri için ücretlerin büyük kısmını karşılayan dramatik ücret sübvansiyonları uyguladılar. Buna karşılık, ABD işsizlik sigortasına daha fazla güvendi. Aradaki fark ahlaki açıdan önemlidir: işsizlik yardımları kaybedilen ücretleri telafi eder, ancak işçileri işlerine bağlı tutmanın yaptığı gibi işin saygınlığını onaylamaz.
Emeğin saygınlığını yeniden kazanmaya yönelik ikinci bir yaklaşım, ilerici kesimlerin daha çok ilgisini çeken, finansın artan rolüne odaklanıyor. 2008 finans krizi, kamuoyunun dikkatini Wall Street’e çekti, ancak tartışmalar kurtarma paketleri ve düzenleyici reformlar üzerinde yoğunlaştı. Finansallaşmanın liyakat ve başarının anlamını nasıl dönüştürdüğüne çok daha az dikkat edildi.
ABD’de finansın GSYİH içindeki payı 1950’lerden bu yana neredeyse üç katına çıktı ve 2008 yılına gelindiğinde şirket kârlarının yüzde 30’undan fazlasını oluşturuyordu. Finans sektöründe çalışanlar, başka sektörlerdeki benzer niteliklere sahip çalışanlara göre yaklaşık yüzde 70 daha fazla kazanıyor. Ancak finans, en iyi durumda bile kendi başına üretken değildir. Finansın asıl rolü, sermayeyi toplumsal açıdan yararlı amaçlara, yani yeni işlere, altyapıya, okullara, hastanelere ve konutlara tahsis etmektir.
Tahminlere göre, finansal akışların sadece küçük bir kısmı (yaklaşık %15) mevcut varlıklar üzerinde spekülasyon yapmak yerine yeni üretken işletmelere fon sağlamaktadır. Ahlaki ve politik açıdan, bu durum piyasanın sağladığı kazançlar ile kamu yararına yapılan gerçek katkı arasında büyük bir uçurum olduğunu ortaya koymaktadır. Bu uçurum, yararlı mal ve hizmetler üretmek için emek verenlerin onurunu zedelemektedir.
İşin saygınlığını tanıyan bir siyasi gündemle: Maaşlara ağır vergiler uygulamak yerine, maaş vergilerini azaltabilir veya ortadan kaldırabilir ve tüketim, servet ve finansal işlemler üzerinden alınan vergilerle kamu yaşamını finanse edebiliriz.
Vergilendirme sadece gelir elde etmekle ilgili değildir; aynı zamanda neyi onurlandırdığımızı ve neyi caydırdığımızı gösteren yargıları somutlaştırır. Tütün veya karbon emisyonlarını vergilendirmekle, zararlı faaliyetleri onaylamadığımızı ifade ederiz. Sermaye kazançlarından daha ağır bir şekilde emeği vergilendirmekle, sermayeden elde edilen gelirin çalışmaktan elde edilen gelirden daha değerli olduğunu dolaylı olarak belirtiriz (Sermaye gelirlerinin artışını kapsamlı şekilde ele alan Piketty – 21. yüzyılda Kapital – Özet kitabını tavsiye ederim).
Şu soruyu sormalıyız: Hangi tür işler takdir ve saygı görmeye layıktır? Vatandaşlar olarak birbirimize ne borçluyuz? Ortak yaşamımızın amaçları ve hedefleri hakkında birlikte düşünmeden, neyin değerli bir katkı olduğunu belirleyemeyiz. Ve sosyal aidiyet duygusu olmadan ortak amaçlar hakkında tartışamayız.
SONUÇ: Liyakat ve Ortak Yarar
Birkaç kişinin kahramanca yükselişinden ilham alarak, diğerlerinin kendilerini baskılayan koşullardan nasıl kurtulabileceklerini soruyoruz. İnsanların kaçmak istediği koşulları düzeltmek yerine, hareketliliği eşitsizliğin çözümü haline getiren bir politika oluşturuyoruz.
Yukarı doğru hareketlilikte daha başarılı bir toplum bile, yükselemeyenlerin bulundukları yerde gelişmelerini ve kendilerini ortak bir projenin üyeleri olarak görmelerini sağlamalıdır. Bunu başaramadığımızda, meritokratik niteliklere sahip olmayanların hayatı zorlaşır. Bu da onların aidiyetlerini sorgulamalarına neden olur.
Fırsat eşitliğinin tek alternatifinin, verimsiz ve baskıcı bir sonuç eşitliği olduğu sıklıkla varsayılır. Ancak başka bir olasılık daha vardır: geniş bir koşul eşitliği. Bu, büyük bir servet veya prestijli pozisyonlara ulaşamayanların, nezaket, haysiyet ve sosyal saygınlık içinde yaşamalarını, yaygın bir öğrenme kültürünü paylaşmalarını ve diğer vatandaşlarla kamu işleri hakkında müzakere etmelerini sağlar. Bireysel mutluluk, sadece rahat ve ayrıcalıklı pozisyonlara yükselme özgürlüğünü değil, yükselip yükselmediğine bakılmaksızın onurlu ve kültürlü bir hayat sürme yeteneğini de gerektirir.
DEMOKRASİ VE ALÇAKGÖNÜLLÜLÜK
Bugün koşullar açısından pek eşitlik yok. On yıllardır süren piyasa odaklı küreselleşme, gelir ve servet eşitsizliklerini o kadar belirgin hale getirdi ki, bizi ayrı yaşam tarzlarına sürükledi. Zenginler ve mütevazı gelirli kişiler nadiren birbirleriyle karşılaşır. Farklı yerlerde yaşar, çalışır, alışveriş yapar ve eğleniriz. Çocuklarımız farklı okullara gider.
Meritokratik ayırma makinesi işini bitirdiğinde, tepedeki kişiler başarılarını hak ettiklerini ve alttaki kişilerin de yerlerini hak ettiklerini düşünmekten kendilerini alamazlar. Bu, zehirli bir siyaset ve partizanlığı besler. Büyük kamu meseleleri hakkında birlikte akıl yürütme yeteneğimizi yitiririz. Hatta dinleme yeteneğimizi bile yitiririz.
Meritokrasi, çalışma ve inanç yoluyla Tanrı’nın lütfunu lehimize çevirebileceğimiz güçlendirici bir fikir olarak başladı. Seküler versiyonu heyecan verici bir özgürlük vaat ediyordu: “kaderimiz bizim elimizde; denersek başarabiliriz”. Ancak bu özgürlük vizyonu, bizi ortak bir demokratik projenin yükümlülüklerinden her geçen gün uzaklaştırmaktadır.
Ortak yarar ancak vatandaşlar arası müzakere ederek elde edilebilir. Mükemmel eşitlik gerektirmez. Ancak farklı yaşam tarzlarına sahip vatandaşların ortak alanlarda ve kamusal mekanlarda birbirleriyle karşılaşmasını gerektirir. Bu şekilde farklılıklarımızı müzakere etmeyi ve bunlara uymayı öğreniriz. Bu şekilde ortak yararı önemser hale geliriz.
İnsanların yeteneklerine piyasanın bahşettiği zenginlikleri hak ettikleri şeklindeki meritokratik inanç, dayanışmayı neredeyse imkansız hale getirir. Tüm çabalarımıza rağmen, (özellikle başarılı olanlar) kendi başımıza başarmadığımızı kabul etmeliyiz. Yeteneklerimizi takdir eden bir toplumda yaşamak bizim şansımızdır, hakkımız değildir. Kaderimizin tesadüfi olduğu konusunda canlı bir farkındalık, alçakgönüllülüğe ilham verebilir: Tanrı’nın lütfu, doğumun tesadüfü veya kaderin gizemi olmasaydı, orada olmazdık. Böyle bir alçakgönüllülük, bizi birbirimizden uzaklaştıran acımasız başarı ahlakından geri dönüş yolunun başlangıcıdır. Bu, liyakatın zulmünün ötesinde, bizi kazananlar ve kaybedenler olarak ayırmak yerine bir araya getiren ortak iyilik kavramına işaret eder.