Emil Cioran – Çürümenin Kitabı – Özet

Çürümenin Kitabı filozof Emil Cioran tarafından 1949’da kaleme alınmıştır. II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından yayımlanan bu eser, Avrupa’nın hem fiziksel hem düşünsel yıkımının hemen sonrasına denk gelir; bu yönüyle savaşın, Tanrı fikrinin suskunluğunun, ilerleme düşüncesinin çöküşünün ve insan doğasının karanlık yüzünün yarattığı entelektüel boşluğun yansımalarını taşır.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

ÇÜRÜMENİN KİTABI

FANATİZMİN ŞECERESİ

Başlangıçta her fikir yansızdır, ama insan ona kendi tutkularını yükler. Böylece fikir saflığını yitirir. İdeolojiler ve doktrinler, işte bu şekilde doğar: Saf fikirler, insanların ateşli inançlarıyla kanlı şakalara dönüşür. Bu sahte mutlaklar yaratır. Din yok olduğunda bile, dinsel zihniyet sürer; Bir tanrıyı yakışıksızca seven kişi, başkalarını da onu sevmeye zorlar.

Tarih, sadece Engizisyon veya Reform gibi dinî aşırılıklarla değil, akıl, ulus, ırk gibi fikirlerle de kanlı marifetler üretmiştir. Luther’in köylü katliamları buna bir örnektir. Doğruyu elinde bulundurdurduğunu sanan fanatik, şeytandan bile tehlikelidir.

Kesinlik, cinayetin zeminidir: Fanatizmin panzehiri kuşkudur. Pyrrhon gibi kuşkucular, tarafsız kalmaları ve hiçbir şey önermemeleri nedeniyle insanlık için gerçek birer velinimettir.

Cioran, doktrinsiz, umursamaz insanları över. Onlar, insanlığa zarar vermez, idealistlerin batırdığı toplumları gevşeklikleriyle kurtarırlar.

ANTİ-PEYGAMBER

Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar. İnsanın vaaz verme arzusu, neredeyse biyolojik bir zorunluluk gibidir. Herkes kendi mutluluk reçetesini başkalarına dayatmak ister. İçimizdeki bu peygamberi öldürmek, hakikate yaklaşmaktır.

TANIMLAR MEZARLIĞINDA

Tanımlamak, anlamak değil; öldürmektir. Zihin, isim vererek şeyleri yok eder. Tanımlar, şeylerin gerçekliğini siler, onları yavan hale getirir. Sözcüklere tutkun olan zihin, sessizlikten ve gizemden nefret eder.

DÜŞMÜŞLÜĞÜN TAHLİLİ

İnsan, doğuştan yalnızlığa eğilimli bir saflıkta iken bu insanlarla etkileşim yoluyla kirlenir. Toplulukla temas, ruhu çürütür; insan, yalnızlığını yitirir. Bu düşüş, bir yozlaşmadır.

İletişim, insanın kendisini boşluğa doğru alçaltma biçimidir. Öte yanda şiir, kanıtlama zorunluluğundan azade olmasıyla felsefenin ve ideolojinin yalanlarını aşar.

ÖLÜME KARŞI ORTAKLIK

Ötekilerin hayatına duyulan ilgi yüzeysel ve tahammülsüz değil midir? Başkasının arzuları ve kanaatleri, dışarıdan bakıldığında gülünçtür. Herkes kendi boş mimarisi içinde acı çeker. Birinin acılarını dinlediğimizde “Nasıl oluyor da kendini öldürmüyor?” diye sorabiliriz. İntihar, açık ve basit bir iş gibi görünmesine rağmen nadirdir. Çünkü ölümün karşısında, akıl ne kadar ölümü onaylasa da, fiiliyata yönelten hiçlik daha güçlüdür. Hiçlik, yalnızca varoluşun simgesi değil, varoluşun ta kendisidir.

SIFATIN ÜSTÜNLÜĞÜ

Tarih, yalnızca çehrelerin değişiminden ibarettir. Istırap hep vardır ama her çağ farklı nitelemelerle onu yüce, doğru ya da saçma yapar.

İnsan, mutsuzluğunu sıfatlarla süsleyerek ona katlanabilir. Sıfatlar, Tanrı’yı bile ayakta tutar. Ama dil artık tükenmiştir. Uygarlık, sıfatların bayatlamışlığına gömülür; zeka, sıfatların üzerine ışık tutmaya çalışır ama bu bir havai fişek gösterisidir: Arkasında yokluk vardır.

KAYGILARINDAN KURTULMUŞ ŞEYTAN

Tanrı fikri güncel değildir, bize benzemez. Ona yüklediğimiz nitelikler zayıf ve içi boştur. Buna karşın Şeytan, insanla daha çok benzerlik taşır. Ama Şeytan’a tapılamaz çünkü o apaçık gerçekliktir; tapınma nesnesi değildir.

İSTİFA

Yaşlı bir kadının basit dertleri, onun evrenidir. Sıradan acı, evrensel trajedi karşısında işte bu kadar basit bir şekilde mutlaklaşır. İnsan olmak anlamsızdır. Keşke istifa edebilsek.

DOLAYLI HAYVAN

Felsefe ve diğer uğraşlar hep insanı değiştirmeye çalışmıştır, ama nafile. İnsan metafizik olarak başıboştur; yaratılış içinde tuhaf kaçan bir yaratıktır.

KURTULUŞ YOLUYLA İPTAL

Acıyı sona erdiren her öğretiden şüphe etmek gerekir. Bu öğretiler eksikliği ortadan kaldırır. Fakat eksiklik hayatın kendisidir. Hakiki yaşam, acıdan kurtulmayı reddetmektir. Acı çektiği ölçüde var olur insan; tahammül edilmezliğin içinde ruh büyür ve ölür.

MUTSUZLUĞUN BİLİNCİ

Her şey, varlıklar ve olaylar insanı yaralamak için birleşmiştir. Acı durdurulamaz. Varoluşa karşı ilaç yoktur; ümitsizliğe karşı panzehir de yoktur.

Bütün varlıklar mutsuzdur; ama ne kadarı bunu bilir? Mutsuzluk bilinci sıradan acılardan daha ağır, cehennemin itibarını düşüren bir farkındalıktır.

Acı, nedensiz bir kaderdir; hakiki ıstırap, gerekçesizliğini kabullenmektir. İnsan, zaman içinde bir virgül iken, mutsuzluk bilinci onu bir nokta gibi sabitleyerek durdurur.

KENDİNİ İMHA ETMENİN KAYNAKLARI

İnsan ağır bir hapishanede doğar; tek tesellisi, kendini öldürme özgürlüğüdür. İntihar düşüncesi, en mutlak özgürlüktür. Bu fikir hem korkutucu hem caziptir. Kendini ortadan kaldırmayı hiç düşünmemiş olan, evrenin leşi üzerinde sürünen bir solucandır. Dinlerin intiharı yasaklaması, tanrılara karşı en büyük itaatsizlik olması yüzündendir.

Antik bilgeler, olgunluklarının nişanesi olarak hayatlarına son verebilmişlerdi; modern insan ise bunu başaramaz. İntihar imkanı, kullanılmasa bile, insanın içindeki en büyük zenginliktir.

TEPKİCİ MELEKLER

Kader, insanın anlamlandıramadığı acı ve adaletsizliğe bulduğu bir isimdir. Mağluplar terminolojisinin gözde sözcüğüdür. İnsanın başına geleni anlamlandırmak için başvurduğu irrasyonel bir avuntudur.

Bu kaotik düzeni kuran veya sürdüren güce isyan etmek anlamsızdır. Çünkü adaletsizlik heryerdedir. Peki, bu durumda öfkemizi nereye yönelteceğiz? İsyanımız, onu uyandıran dünya kadar kötü tasarlanmıştır.

Toplumun düzenini reddetmek de kabul etmek de aynı şekilde abestir. Yaşamın temel yasası çürümedir.

EDEP KAYGISI

Acı bireyleşme ve farkındalık doğurur. Istırap, insanı şeylerle olan bağlardan kurtarır. Bu durumda insanlar arasında sahici bir iletişim kalmaz. Eğer herkes içindeki gerçekliği açığa çıkarsa, dünya yaşanmaz olur.

Toplumun edep anlayışı ise içimizdeki cüzzamı haykırmamıza engel olur. Bu bastırma, uygarlaşmanın bedelidir.

BOŞLUĞUN YELPAZESİ

Her çaba, kökeninde anlamdan yoksundur; yararsız fiiller, icat edilmiş sebeplerin ürünüdür. Bu nedenle insanları anlamaya çalışmak, boşluğun farklı şekillerini incelemek gibidir. Samimiyet, ancak işin aslını sezdiği ölçüde kendini feda etmeye hazır bir kahraman için mümkündür. Sonuçta, kişi normal olmak, yani boşluğu kabullenmek için her çabayı gösterir.

Bilimler insanın hiçliğini ispatlar ama kimse buna göre davranmaz. Hakikatler bize karşıdır ama onları içselleştirmeden yaşarız. Bu çürümeye rağmen insanlar hala faaliyet içindedir.

Öte yandan her insan, ebediyetin ve hiçliğin farkına da varır ama bu bilgiden sonuç çıkarmaz. Metafizik yeteneği olan insanlara ender rastlanır. Buda’nın yoluna benzer bir şekilde vazgeçmeyi başarabilen insan yoktur.

FELSEFEYE VEDA

Cioran, Kant’ta hiçbir insani zayıflık görmediği için felsefeyi terk ettiğini belirtir. Felsefe, kansız fikirlere sığınmadır ve hayatı kavramaktan uzaktır.

Varoluş açıklanamaz; ancak yaşanır, tapınılır, ya da nefret edilir. Felsefenin görevi, kargaşanın berisinde bir rehberlik sunmaktır ama insan gerçekten yaşamaya ancak felsefenin yıkıntıları üzerinde başlar. Yani gerçek meseleler, ancak felsefe tüketildikten sonra başlar. Filozoflar sadece terim icat eder; varoluşun hakikatine ulaşamaz.

UNSURLARA DÖNÜŞ

Derinlik, bilgiyle değil sezgiyle oluşur. Kant, Herakleitos’un teorik halidir. Bizim sıkıntımız da Elea’cılığın modern hali gibidir. Yani eski düşünceler yeni maskelerle sürer.

ÖZGÜRLÜĞÜN İKİLİ YÜZÜ

Özgürlük, korkutucudur. Sınırsız imkanlar karşısında, insan şaşkına döner. Herkes içinde çekingen bir düşünce celladı taşır. Düşüncede öldürdüklerimiz gerçekleşseydi, dünyada birşey kalmazdı.

Özgürlük, şeytani bir etik ilkedir. Bize hem kurtuluş hem mahvolma imkânı verir. Nadiren gerçekten özgür hissederiz.

SEMAVİ KÖPEK

Kimse Diogenes’den daha dobra olmamıştır. Onun ölçüsüz dürüstlüğü, ahlaki dogmaları ve toplumsal ikiyüzlülükleri yıkıma uğratır. İnsan olmanın gülünçlüğünü, çıplak ve sahici bir biçimde ortaya koyar;

Diogenes, sadece bir düşünce değil, bir davranış biçimidir. Kinizm okulda öğrenilmez. Hıristiyanlık ve modern yasalar bu tür vahşi dürüstlüğü evcilleştirdi. Diogenes (semavi köpek) Tanrı’nın değil, çıplak hakikatin havlayan elçisidir.

MUTSUZLUĞA TAPINMA

İnsani yaratıcılığın ve derinliğin kaynağı mutsuzluktur. Eylemlerimizin anlaşılır etkenidir. İnsan, acıdan kaçarken yaşamı anlamlandırır. Mutsuzluk, varoluşun cevheri haline gelirken, bu mutsuzluğu kaybetme korkusu da yaşamın yitimi anlamına gelir.

İBLİS

İblis içimizdeki karanlığın ve tiksintinin kişileştirilmiş halidir. Benliğimizin bir bileşeni; fizyolojimizden gelen, ruhsal rahatsızlıklarımızı mitolojik maskelerle örtme çabamızın sonucudur. İnsan, İblis kavramı ile kendi varoluşuna saldırır. Bu tür düşsel semboller, sadece acıya açıklanabilirlik kazandırma aracıdır.

KONUSUZ HAYAT

Hayat artık ne büyü, ne de umut içerir. Kendine seyirlik bir yer seçmek, hayatta anlamsızlığa karşı tek savunmadır.

Tarihten ve insandan kopuş gerekir. İnsan içi boşaltılmış bir karikatür haline gelmiştir.

FELSEFE VE FUHUŞ

Cioran, sokak kadını ile filozof arasında çarpıcı bir benzerlik kurar. Hayat kadını gibi filozof da her şeyden kopmuş ve herkese açıktır; fikir değiştirir, müşterisinin fikirlerini benimser, maskeler takar ve çıkarır.

İnsanlar ve kendisi hakkında kanaati olmamak fuhuşun öğrettiği en derin felsefi tavırdır. Cioran’a göre gerçek düşünür, bu kuşkucu ve kayıtsız tavrı benimsemelidir.

ESAS SAPLANTISI

Metafizik saplantı, varoluşun anlamını kavrama çabasıdır, ama bu çaba yıkıcıdır. Artık çekip çevrilemeyen bir konu karşısında kapılınan paniktir bu. Bu evrenin karşısında yaşanan anlam yitimi, bir yenilgidir.

MÜNDEMİÇ YALAN

Yaşamak, doğası gereği yalandır: inanmak ve ümit etmek; yalan söylemek ve kendine yalan söylemek. İnsanların tarih boyunca kurdukları inanç sistemleri, mitler ve felsefeler başarısız veya başarılı aldatmacalardır. Bir aldatmaca eğer zafer kazanırsa, din ya da öğreti olur; yoksa sadece bir saçmalık veya kurgu olarak kalır.

Yalanlar hiyerarşisinde hayatın yeri birinci, aşkın yeri ise hemen ikinci sıradadır. Aşk bağlamında evrenin sunamadığını bir çift gözden beklemek ise aklın aşağılanmasıdır.

DUANIN KÜSTAHLIĞI

Dua akıl almaz bir küstahlıktır. Yalnızlığın ve cinnetin son noktasında ortaya çıkar. Ancak bu diyalogda, insan sonsuzu elinin altında sanır. Gerçek tevazu, duaya bile cesaret edememek; Tanrı’nın dualarımıza teslim olmasını istememektir.

UZLET DÜŞKÜNLÜĞÜ

Gözyaşı hakikate ulaşmak için görmekten daha doğrudur: Gözlerin işlevi görmek değil, ağlamaktır.

Gözyaşı dökebilmek, gülünçlük korkusunu yenme anlamına gelir. Azizler bu korkuyu aşabilmiş, ağlamanın ilahi tarafını kabul etmişlerdir. Bizlerse, kuraklığımızla ve utanmamızla hareketsiz kalmışızdır.

YOLSUZLUĞUN SAVUNULMASI

Tarihsel olarak ilkesizlik, bağlılıktan daha zararsızdır. Fanatikler, selamet formülü önerirken içlerinde bir de giyotin kurarlar.

MODASI GEÇMİŞ EVREN

İnsanlık, evreni sıkıldığı için yeniden adlandırır. Yeni fizikler, evrenin sıkıcılığına karşı uydurulan maskaralıklardır. Gün gelecek, hayatın da modası geçecektir; artık hiçbir şey büyüleyici olmayacak, hiçbir umut yürekte doğmayacaktır.

İnsan çocuk yapmaktan utanacaktır. Tarih bile, yaşama hatasının kabulüyle sona erecektir.

TESADÜFİ DÜŞÜNÜR

Fikir, önceden hissedilir, kuşatılır, ama dile gelince elden kaçar.

Düşünmek, yalnızca zihinsel bir eylem değil, varoluşsal bir hastalık halidir. Uykusuzluk, iç çekişler, bir huzursuzluk hali… işte bunlar hakiki düşüncenin kaynağıdır. Bu yüzden de hakikate inanmak hiçbir şeye mal olmaz diyen düşünürler, sadece bilgi taşıyıcısıdır.

Cioran, ideal bireyi yerer. Mutluluğun bir lanet olduğuna inanır: Birini mutlu diye adlandırmaktan daha ciddi bir hakaret olamaz.

FATİHLERİN CANSIKINTISI

Hiçbir makul varlık tapınma nesnesi olmamıştır.

İnsanlık yalnızca kendini telef edenlere tapmıştır. Yıkım, tarihin temel dinamiğidir. Bir felakete katkıda bulunmadıysanız iz bırakmadan yok olacaksınızdır. Çünkü rezalet, tarihin motorudur. Dürüstlük değil; ihanet, cinayet, sefahat ilgi çeker.

ROBOT

İnsanın doğasında sahtekârlık vardır. Hepimiz sahtekâr olduğumuz için birbirimize tahammül ederiz. Otantik yaşamak mümkün değildir çünkü hayat, içine kattığımız sahtelik derecesiyle hoşgörülebilirdir. Hakikatin fazlası, insanı yok eder.

GERİLEMENİN ÇEHRELERİ

Bir uygarlık hayatı mutlak bir amaç haline getirdiğinde, kendi tükeniş sürecini başlatır. Hayat bir vasıta olmaktan çıkar ve kendi başına değer kazandığında, artık gerileme kaçınılmazdır.

Bir uygarlığın doruk çağlarında İnsan yaşamayı bilmez, sadece yaşar; yani bilinçli olarak hayatı amaç edinmez, kendini aşan değerlerin ve biçimlerin hizmetindedir. Bu dönemde birey mutlu köledir. Ancak zamanla duygular tükenir. Bu aşamada yaratıcı dönemler biter, gerileme başlar. Antik Yunan ve Roma Cumhuriyeti bunun örnekleridir. Doruk dönemlerinde kolektif bilinç mitoslar yaratır; çöküşte ise birey, kendi hayatına kapanır, ayrıcalıklı bir istisna olmak ister.

Bilinç, İncelik ve Çürüme

Roma imparatorluğunun sonlarında ordu yalnızca süvarilerden oluşur, çünkü fetihlerin ve inançların tükenişi, lejyonerin savaşma iradesini yok etmiştir. Yani yaşamı bilinçli bir şekilde amaç edinmek, içgüdülerin körelmesine ve çöküşe yol açar.

Bir halkın nadir hislere, estetik zevklere ve inceliklere yönelmesi, aslında onun tehlikeli bir olgunluk düzeyine ulaştığını gösterir.

Bir halk yeni tanrılar ve mitoslar yaratma yeteneğini kaybettiğinde ölür. Tanrılar silikleşir, inançlar çöker. İnsan, yalnız kalır. Cioran burada bir paradoksu vurgular: Tanrıların öldüğü aralıkta insan özgürdür ama kısırdır; Tanrıların çoğaldığı aralıkta köledir ama yaratıcıdır. Yani yaratıcı güç (özellikle sanatta), çoğu zaman baskıcı bir inanç ve tiranlık döneminde ortaya çıkar.

Diyalog ve akıl yürütme uygarlıkları zayıflatır. Diyalog hiçbir zaman abidevi bir şey üretmez. Modern insan her şeyi açıklayan, haklı çıkaran, bilinçle denetleyen biridir.

Bir topluluğun dayanıklılığı, onun önyargılarının devamına bağlıdır. Önyargılar yanlış da olsa organik bir hakikattir. Doğu halklarının kalıcılığı, kendi özlerine sadık kalmalarındandır; Batı uygarlıkları ise hızla yükselip çökerek tarih yaratmışlardır.

Kelimeler, Soyutlamalar ve Hayatta Kalma

İnsanın en büyük kurtuluş mekanizması soyutlamadır. Ölüm sözcüğü, onun dehşetini hafifletir. Kavramlar sayesinde çıplak gerçekliği unutabiliriz. Adem’in cennetten kovulduktan sonra yaptığı ilk işin şeylere ad vermek olması da bundandır: unutmak ve katlanmak için. Eğer kelimeler ortadan kalksaydı, insan çıplak gerçekle yüzleşmek zorunda kalacak, bu da tahammül edilemez bir acı olacaktı.

Özetle insan paradoksal hayvandır. Yaratır ama yaratırken kendini tüketir. Mahvolmamak insanın elinde değildir. Uygarlıklar kendi sonlarını hazırlar. Bu tablo karanlık olsa da Cioran için bir tek onurlu tutum vardır: Yakasında bir çiçekle tarihin sonuna doğru yol almak. Yani ona eşlik etmek, Kaos’un dalkavuğu olmaktır.

AZİZLİK VE MUTLAĞIN YÜZ BURUŞTURMALARI

DÜNYAYA ÇOCUK GETİRMENİN REDDİ

Yaşamı sürdüremeyecek kadar isteksizleşmiş bir birey türsel devamı da reddedecektir. Böyle biri için aile, genetik miras, doğa yasaları gibi kavramlar bir anlam taşımaz. Bu tutum, yaratılışa, türe, Tanrı’ya karşı meydan okumadır. Bu dünya artık sadece haşerat ve çirkinlik üretebilmektedir.

AZİZELER

Bir yosmayı ya da Tanrı’yı sevmek, aynı arayışın farklı tezahürleridir. Aşk her durumda bir tapınma ihtiyacına yanıt verir, nesne değişse de tutku aynıdır.

BİR MANASTIRDAN SAYIKLAMALAR

Cioran, manastır keşişlerini mutlak gevişçiler, olarak görür. Onların sabırlı tekrarlamaları, hep aynı konuda süren monoton deneyimleri onu şaşırtır. Sabah duaları, çan sesleri, ayinler… Cioran’ın bakışında bunlar anlamını yitirmiş jestlerdir. Tanrı bile kendi ayinine katılsa, sıkılırdı.

BİLGİNİN DEKORU

Modern düşünce kendi mitoslarını kavramlarla değiştirerek geliştiğini sanır, ama bu bir yanılsamadır. İyilik ve kötülük, mitolojide sembollerle anlatılmıştır; modern ahlakta ise kavramlarla. Ancak her iki sistem de aynı ölçüde sınırlı, aynı ölçüde ifadelidir.

Bilgi derininde hiçbir zaman değişmez: Yalnızca dekoru çeşit arz eder.Eski efsanelerin yerini formüller, kutsal figürlerin yerini kavramlar almıştır, ama insanlık hâlâ aynı sorularla boğuşur.

Kendimizi bütün geçmiş yüzyıllardan daha aydınlanmış ve daha derin zannederiz. Halbuki Modern felsefe ne Çin, ne Hint, ne de Yunan düşüncesine özgün bir katkı sunar. Her şey daima bilinmiştir, en azından esasla ilgili olarak. Düşünce tarihinde gerçek bir yenilik yoktur. Düşünce sınırlarına çoktan ulaşılmıştır.

Hegel’in ilerleme anlayışı, modern iyimserliğin baş sorumlusudur. Halbuki bilincin sadece biçim ve tarz değiştirdiğini, ama hiç ilerlemediğini nasıl görmemiştir?

Bilgi, her yöntemle elde edilebilir ve hiçbiri üstün değildir. (Bu Feyerabend’i anımsatır) Akıl yürütme, sezgi, tiksinti, coşku … Hepsi geçici evrenler üretir. Bir evren kurarız, ona inanırız, sonra başka bir kesinlik ya da şüphenin saldırısı ile o evren yıkılır.

Gerçek bilgi ancak gecenin sessizliğinde ve uykusuzlukta filizlenir. Uykusunu rahat uyuyan, anonim güruhu kalabalıklaştırır. Gündüz, bilgiye düşmandır.

Neşeli doğrular kuşkuludur. Hakikat, acı ve hüzünle sınanır.

Cioran’a göre tarih, ilerlemekte olan istihzadır (sarcasm) . Bugün kutsanan inançlar, yarın lanetlenir. Sonra yeniden diriltilirler. Bu sürekli gülünç yenilenme döngüsünde her yüzyıl bir mutlakla zehirlenir. Calvinizm, pozitivizm, devrimler… Tarih, bu sapkınlığın kronolojisidir.

EL ETEK ÇEKME

MEZARTAŞI KİTABESİ

Her şeyden elini çekmiş, neredeyse varoluşunu bile unutmuş bir insanın olası mezar yazıtında ne yazardı? Doğmaktan bezmiş olarak doğduğu için, gölge olmak istedi.

GÖZYAŞLARININ DİNDEN BAĞIMSIZLAŞMASI

Beethoven’a kadar müzik, Tanrı’ya yönelikti. Bach mesela insanın değil, Tanrı’ya yükselen gözyaşlarının mimarıdır. Beethoven’la birlikte müzik insana döner ve ruhsal bir disiplinden çıkar.

İYİLİK TEORİSİ

Neden kötülük yapmıyorsun? Eylemden (bütün kusurların anasından) tiksindiğimden.

İyiliğin özü, eylemsizlik, ilgisizlik, hatta tembelliktir. Gerçek iyilik, meleklerin ihtirassızlığı gibidir. Aktif iyilik eylemi kutsallaştırır ve iyiliği yozlaştırır.

ZAAFIN HARİKALARI

Cioran, zaafı kutsar: İnsan, hataları, eksiklikleri ve sapkınlıklarıyla derinleşir. Ruh denilen şey, içsel rezaletlerin ürünüdür. Saf, kusursuz olanın ruhu yoktur.

MAĞARALARIN MİMARI

İnsanın uygarlık içindeki varlığı, aslında boyundurukla başlar. Uygarlık bireyi bir kimliğe hapseder, itaat ve aidiyetin dışına çıkan toplumdan dışlanır. Toplum oluştuğundan beri, ondan kaçmayı isteyenler çeneleri kapatılarak susturulmuştur. İnsan mağaradan çıksa da, yeni mağaralar inşa etmiş, onların mimarı olmuştur.

NİHAİ YIPRANMA

Artık hiçbir sözcük eldeğmemiş değildir. Hepsi ağızlarda çiğnenmiş, yabancı bir tükürüğün tadını taşır. Dili tazelemek için insanlığın konuşmayı bırakması gerekir.
Kelimeler de tıpkı uygarlıklar gibi yıpranmış; bu kanı çekilmiş simgelerle yaşamın anlamının aktarılamayız..

ÇÜRÜTÜLEMEZ HAYAL KIRIKLIĞI

Hiç sarsılmayan, her şeyden beslenen hayal kırıklığı negatif bir mutlaktır. Bu hayal kırıklığı karşısında hiçbir gençlik ateşi, hiçbir zihin özürü direnemez. O, şu dünyadaki son kelimedir; tek hayal kırıklığına uğratmayan budur.

KAHRAMANLARIM

İntihar edenler kahramanlardır. Çünkü sadece onlar ölümle doğru sonucu çıkarmışlardır. Cioran da otuzuna gelmeden bu işi bitirmeye karar verir ama yıllar geçer, hayatta kalışı ona bir tevazu dersi gibi gelir. Kendini asan bir kapıcı yaşayan bir şairden daha değerlidir.

HOŞGÖRÜ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

Hoşgörü bir erdem değil, yorgunluğun ve tükenmenin bir işaretidir. Gerçek yaşam belirtileri: Zalimlik, fanatizm ve hoşgörüsüzlüktür.

Tarihte yer edinmiş her güçlü kurum, farklı düşünce ve inançları katlederek, dışlayarak, bastırarak kuvvet kazanmıştır. Hoşgörü hakim olduğunda ise artık inançlar güçlerini yitirmiştir. Artık adına öldürülmeyen bir tanrı da gerçekten ölmüş demektir.

GİYİM KUŞAM FELSEFESİ

Kravat takan birinin ölebileceğini düşünmek zordur çünkü giysi ölümlülüğün bilincini örter. Giysiler, kibarlık ve saygınlık gibi toplumsal değerler, doğrudan çürüyüşün üstünü örten maskelerdir. Cioran, bu bağlamda çöldeki keşişlerin ve kiniklerin yoksunluğuna imrenir.

MİZAÇ GERÇEKLERİ

Düşüncenin kaynağı kişilik ve mizaçtır. Kierkegaard, Nietzsche gibi figürler kendi mizacının ateşiyle yanmış, yaşamlarıyla fikirlerini ödemiştir. Her evrensel teori bile aslında bir bireyin ıstırabının maskesidir. Düşünce, öznel kökeninden asla bağımsız değildir.

BİZ, MAĞARA ADAMLARI…

İlerleme fikri yalandır. Hiçbir değer birikmez; her nesil bir öncekini tahrip ederek gelir. Modern insan hala mağara adamı gibi titrer. İlerlemenin bize kazandırdığı tek şey yıkımımızı daha iyi düzenlemiş olmamız.

QUOUSQUE EADEM? (daha ne kadar aynı şeylere dayanabiliriz?

Altında doğduğum yıldıza hepten lanet olsun…

SON SÖZ

Görüldüğü üzere Cioran’ın düşüncesi, dilsel ihtişamla ifade edilmiş bir karamsarlık felsefesidir. Kitap parçalı ve aforizmatik bir yapıda yazılmış olsa da, temaları arasında süreklilik görülüyor.

Kitaptaki temel argümanlar:

1. Hayat, başlı başına bir felakettir. Bizzat doğmak bir hatadır ve var olmak bir lanettir. Yaşam, bir çürüme sürecidir. Bu argümana cevaben Sisifos Söylenini okumanızı tavsiye ederim.

2. Gerçek özgürlük, yok olma hakkıdır. İntihar, Cioran’ın sıkça ve ciddiyetle ele aldığı bir konu. Ona göre intihar düşüncesi insanı özgürleştirir; çünkü insan, bu dünyada var olmama hakkını her an elinde tutar.

3. Tanrı’nın yokluğu konusu: Tanrı fikri Cioran için hem özlem hem öfke kaynağıd. İnancını kaybetmiş ama inancın bıraktığı boşluğu başka hiçbir fikirle dolduramamıştır. Tanrı yoksa bile, yokluğuyla iş görüyor.

4. İnsanlık, mağara adamlığından hiç çıkmadı. Cioran’a göre tarih, ilerleme değil tekrardır. İnsan, teknik olarak ilerlese de varoluşsal olarak yerinde sayar.

5. İnsan, kendi kendisinin kurbanıdır. Düşünce, mutluluğu olanaksız kılar; bilinç arttıkça yaşam dayanılmaz hale gelir. Tefekkür etmek, aslında kendi cehennemini kazmaktır.