Nietzsche – Güç İstenci – Özet

Nietzsche’nin ölümünden sonra, not defterlerinden kız kardeşi tarafından derlenerek yayımlanan Güç İstenci, filozofun nihai eseridir. Belirtmek gerekir ki eserin bu hali, Nietzsche’nin doğrudan kontrolünden geçmediği için hem felsefi yoruma hem de filolojik eleştiriye açık bir metindir.

Ben bu kitabı diğer bütün kitaplarındaki fikirlerinin bir derlemesi ve son sözü olarak okuyorum.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

1. KİTAP – AVRUPA NİHİLİZMİ

Nihilizm basitçe bir ahlaksızlık ya da psikolojik dejenerasyon sonucu değildir. Çağımız aslında en terbiyeli ve en şefkatli çağdır. Yani sorun toplumun çürümesinde değildir.

Nihilizmin asıl kaynağı Hristiyan ahlakıdır. Hristiyan ahlakı cezbedicidir, çünkü: tesadüfi varoluşa rağmen insana mutlak değer kazandırır. Ayrıca kişiye mutlak değerler hakkında bilgi sahibi olduğunu düşündürür.

Bu ahlak, uzun süre pratik ve teorik nihilizme karşı panzehir işlevi görmüştür. Fakat Ahlakın temel çelişkisi şudur: üstün değerler, Tanrı’nın emirleri gibi sunulmuştu. Ama bu dayanaksız çıkınca dünya anlamsız görünür.

Pesimizm, nihilizmin hazırlığıdır. Dünya, sahip olduğunu düşündüğümüz değere sahip değilmiş itirafı yeni değerler arayışını başlatır. Ardından dünya amaçsız ve gerçek değil düşüncesi gelir. İnsan, artık hiçbir metafizik dünyaya da inanamamaktadır.

Tarih, tükenmişlerin en verimlilerle karıştırıldığının örnekleriyle doludur. Bu büyük bir yanılgıdır. Nietzsche, Tüm üstün değer yargılarının tükenmişlerin yargılarından türetildiğini farkeder. Merhamet bile, Schopenhauer’in düşündüğünün aksine, en tehlikeli ahlaksızlıklardan biridir. Tükenmişler nasıl oldu da değerler hakkında kanun koyucu olabildi?

AVRUPA NİHİLİZM TARİHİ

Günümüzde insanların hiçbir sağlam inancı yoktur, gelecek belirsizdir, herkes sadece günü kurtarmaktadır.

Fransız Devrimi olmasa bile orta sınıfların yükselişi kaçınılmazdı. Bu süreçle birlikte acıya dayanıklı asalet kültürü geriledi. Ahlak ikiyüzlü hale geldi (merhamet, ılımlılık gibi) sürü erdemleri öne çıktı. Modern insan ile İlerleme, özgürlük, insanlık, adalet gibi kavramlar yalnızca sloganlar haline gelmiştir. Bu süreçte kaybedilen şeyler: neşe, hafiflik, tin açıklığıdır. Yaratıcı olan şey açlık mıdır, yoksa bolluk mu?

Modernliğin temel saldırısı, içgüdü ve gelenek istencine yöneliktir. Geçmişte sürekliliği sağlayan araçlar (atalara inanç, kahraman kültü) artık yok olmuştur. Yerine gazeteler, demiryolları, telgraf gibi sürekli değişken unsurlar geçmiştir. Bu, insan ruhunu parçalamaktadır.

Modern insan kesin içgüdüden yoksundur. Bilgiyi yaratmak için değil anlamak için ister (bu ona göre aşağı bir seviyedir). Bilimlerde nedensellik boş bir yasallığa indirgenmiştir. Bu Nietzsche’nin Güç İstenci‘ni yazma nedenidir.

Modernleşme, sürekli izlenim bombardımanı yaratır. İnsan sindirme gücünü kaybeder, yalnızca dış uyarıcılara tepki veren bir varlık haline gelir. Bu yüzden tarihçiler, eleştirmenler, yorumcular, yani tepkisel tipler yükselmiştir. Modern hayat aracılar (yazar çizerler, siyasetçiler, temsilciler) tarafından şişirilmiş, pahalı ve yapay bir hale gelmiştir. (Bu çok ileri görüşlü bir tespit bence: günümüzde halen devam eden bir süreci ifade etmiş – Yorgunluk Toplumu kitabı güncel bir perspektifi sunuyor bu anlamda.).

Pesimizm, Avrupa’da farklı biçimlerde yayılır: Rus romanlarında (Tolstoy, Dostoyevski), felsefede Schopenhauer’in fenomenalizmi, hatta Budist merhamet dini.

Özetle Avrupa’da nihilizm bir çöküş süreci olarak yaşanmaktadır: değerlerin yıkımı, geleneğin kaybı, içgüdülerin zayıflaması, sahte ideallerin yükselişi. Ancak bu teşhis yalnızca bir yıkım değil, aynı zamanda bir yeni değerler yaratma çağrısıdır. Güç İstenci bu bağlamda doğar: çekiçle mevcut değerleri parçalamak ve yerine yaşamı güçlendiren yeni değerleri koymak amaçtır.

2. KİTAP – EN YÜCE DEĞERLERİN ELEŞTİRİSİ

A- DİNLERİN ELEŞTİRİSİ

Nietzsche’ye göre dinin kökeni, insanın aşırı güç duygusunda yatar. İnsan bu güç duygusunu açıklayamaz ve onu kendinden daha büyük bir kişiliğe, yani tanrısallığa atfeder. Tanrı kavramı bu bakımdan bir kişilik değiştirme (atfetme) olayıdır; hem korku ve terör duygusunu, hem de olağanüstü mutluluk ve coşkunluğu kapsar.

İnsan, güçlü ve şaşırtıcı dürtülerini kendinden bilmeye cesaret edememiştir. Sonuçta din, insanın bütünlüğüyle ilgili bir şüphenin ürünü olmuştur. Bu anlayış, insanı küçültür.

Rahip, insanüstü gücün aktörüdür. Duruşları, tavırları ile Tanrı’ya inancı taşırlar. Filozof da rahibin mirasını taşır. O da üstün otoriteyi Tanrıya dayandırmak zorunda kalır. İnsanları Tanrıya başka bir yoldan ulaşmanın imkânsız olduğuna inandırarak kendilerini vazgeçilmez kılarlar.

Kutsal Yalan; dindarlığın ve rahipliğin vazgeçilmez aracıdır. Rahipler ve filozoflar (özellikle Platon) bu yalanı bilinçli kullanmıştır. Kutsal yalan, doğal olayların yerine manevi amaçlar koyar; sonuçları da doğaüstü olarak yorumlar. Nietzsche’ye göre bu insanın tinini hadım eder.

Özetle dinler, özellikle rahiplerin eliyle, insanı küçültmüş, güçlü ve yaratıcı olanı insandan alıp Tanrıya atfetmiştir. Kutsal yalan aracılığıyla doğa ve yaşam reddedilmiş, yerine korku ve umut (ceza ve ödül) dayalı bir vicdan yerleştirilmiştir. Hristiyanlık bu sürecin en uç biçimidir: yaşam karşıtı, nihilist ve doğallığın düşmanı bir dindir.

Hristiyanlık Tarihi

Nietzsche modern Hristiyanlığı, İsa’nın öğretilerinden neredeyse tamamen kopmuş bir yapı olarak tanımlar. Zira bugün Hristiyanlık diye anılan her şey, İsa’nın reddettiği şeylerdir.

İsa’nın öğretisi özde manevidir. Cennet Krallığı kalpte başlar ve tarihsel bir olay değil, içsel bir dönüşüm anlamına gelir. Tanrıyla buluşma, dini formalitelerle değil, yaşam biçimiyle mümkündür. Paulus, İsa’nın öğretilerini bir pagan gizem dinine dönüştürmüştür. Bu değişim, kilise, teoloji ve hiyerarşi gibi İsa’nın karşı çıktığı her şeyin doğmasına neden olmuştur.

İlk Hristiyan topluluklar, devlete ve hiyerarşilere karşı dururken, zamanla Hristiyanlık bir devlet dini haline gelmiş; yoksullar, çile çekenler ve hasta ruhlular adına başlayan bir hareket, egemen sınıfın ideolojisine dönüşmüştür. Artık ödül-ceza sistemi, yeniden diriliş ve günahkârın kurtuluşu gibi unsurlar öne çıkmış; dini içtenlik yerini formalitelere bırakmıştır.

Bu çöküşe, ahlaki üstünlük maskesi takılmış ve yaşamın güçlü, yaratıcı, coşkulu yanları günah sayılmıştır. Hristiyanlık, doğaya ve güç istencine karşı manevi bir hadım etme sürecidir.

Gerçekte Hristiyanlık bir yaşam tarzıdır, inançlar sistemi değil. Nasıl hareket edeceğimizi söyler, neye inanmamız gerektiğini değil. Yani Hristiyanlık, metafizik veya dogmalar değil, eylem ve tutum meselesidir. O, bireyin içsel dönüşümünü, ahlaki cesaretini ve yaşam tarzındaki sadeliği esas alır.

Hristiyan İdealleri

Günümüz Hristiyan idealleri basitlerin, safların, sefillerin ve talihsizlerin üstünlüğünü kutsar. Bu bir yaşam ideali değildir; bir yozlaşmadır. Bu bağlamda Nietzsche, Budizm ve Hıristiyanlığı iki büyük nihilist hareket olarak görür. Bunlar türümüzü yaşatmaktan çok, onu bastırmaya yönelik bir değerler sistemi kurmuştur.

Günah psikolojik manipülasyon aracıdır. İnsan bedenini zayıflatarak tövbe duygusunu tetikler, ardından kurtuluş hissini bir mucize gibi yaşatır. Bu döngüsel hastalık hali, ancak psikolojik açıdan zayıf bireylerde işe yarar.

Bu değerler sistemi içerisinde bireylerin aşırı korunmasını getirerek türün zararına olmuştur. Özellikle hasta, zayıf, yoksul, talihsiz bireylerin değerli sayılması türü zayıflatmıştır. Nietzsche’nin temel itirazı: Hıristiyanlığın kendine güvenen, güçlü, bilgili, bağımsız bireyi değil; uysal, sade, teslimiyetçi bireyi idealize etmesidir. Bu haliyle Hıristiyan ahlakının değeri var mıdır?

B- AHLAKLILIĞIN ELEŞTİRİSİ

Hristiyan bakış açısı dünyaya bir kutsallık yüklese de bilimsel düşüncenin artışıyla bu bakış açısı artık inandırıcılığını yitirmiştir. Nietzsche bu noktada iki temel eğilimi özetler:

  1. Tanrı bilinemezdir (epistemolojik tutum – Kant).
  2. Tanrı gösterilebilir ama yalnızca tarihin ve sürecin bir parçası olarak (tarihsel tutum – Hegel).

Fakat bu yaklaşımlar nedenlere odaklanmaz. Peki inancın böylesine güçlü olmasının kaynağı nedir? Nietzsche’nin cevabı nettir: Yaşam, güç istencidir.

Manevi değerler, doğrudan gerçekler değil, yorumlardır. Nietzsche, ahlakı bir yaratığın yaşam koşullarına uyumlu değer sistemi olarak tanımlar ve köken aldığı toprağı (tarihsel, fizyolojik koşulları) ele verir. Yani manevi fenomenler yoktur, yalnızca onların manevi yorumu vardır.

Manevi Değer Takdirlerinin Kökeni

Tüm değer yargıları belirli bir perspektiften yapılır: bireyin, topluluğun, ırkın ya da kültürün korunması. İnsan, bu perspektifleri unutunca kendi içinde çelişkilerle dolu olur.

İstemek = bir sonu istemek = değer biçmek demektir. Fakat değerler kendi kendine var değildir; hep bir perspektife bağlıdır. Modern insanda çok çeşitli değerler bir araya gelmiş, ancak artık yaratıcı güçlerini kaybetmişlerdir.

Ahlak, yaşam için hem koruyucu (bir topluluğun iç düzeni için), hem de zararlı (bireyin gelişimi için) olabilir. Sonuçta ahlak, bir bilmecedir. Komşunun refahı neden benimkinden daha önemli olsun? Yapmalısın’ın anlamı nedir? Nietzsche’ye göre bu süreçte bireyler kurban edilmiştir.

Sürü

“Yapmalısın” buyruğu Tanrı’dan değil, sürü içgüdüsünden türemiştir. Tanrı ortadan kalktığında geriye kalan otorite sürüdür. Sürü, bireyi kendi bütünlüğü için değersizleştirir. İnsan eşitliği arzusunun da ardında sürü içgüdüsü yatar.

Sürü, istisnalardan nefret eder; onları tehlike sayar. Doğruluk erdemi de sürü içinde güvenlik için doğmuştur: herkesin bilinebilir ve güvenilir olması gerekir. Güven, sevgi, sempati, tarafsızlık, tahammül, bütünlük gibi erdemler de aslında tembellikten doğar. Böylece ahlaklılık oluşur. Fakat bu, yaratıcı değildir; sadece türü korur. (Bence amacı bireysel bir ahlak değildir ama bireye de alan açmak gerektiğini söyler)

Ahlak, özgür istenç teorisiyle (Burada sanırım taş Kant’a geliyor) birlikte insana gurur verir. Ancak Nietzsche’ye göre bu bir yanılsamadır: Özgür istenç yalnızca bir psikolojik kurgudur ve sorumluluk kuramı bir yanılgıdır.

Yararcıların (utilitarian) ahlak anlayışını da eleştirir: bir eylemin değerini sonuçlarından çıkarmak imkânsızdır, çünkü sonuçlar bilinemez. Dolayısıyla bir eylemin değeri aslında belirsizdir.

Hiçbir eylem kendi içinde ayıplanacak değildir. Ayıplama da bir perspektiftir, bir yaşam tarzının ifadesidir. Vicdan da yeni değerler yaratmaz, sadece eski alışkanlıkların tekrarını yapar. Sonuçta iki bin yıl boyunca vicdanın işlediği çarpıtmalarla karşı karşıyayız: Güçlü duyguları günah yaptık. Zayıflığı kutsallaştırdık. Sevgi ve fedakârlığı çarpıttık. Yani Ahlaklılık adı altında doğallığı yozlaştırdık.

Erdemin Egemenliği

Erdemli olma fikri nasıl bu kadar egemen hale gelmiştir?

Nietzsche’ye göre tek bir ahlak standardı istemek, farklı türlerin ve sınıfların yok olmasını istemektir. Bu, egemen bir türün diğerleri üzerindeki tiranlığıdır. Erdem, aslında bir tür güç kurma aracıdır; erdemli olarak adlandırılan pek çok şey aslında farklı sınıfların kendilerini dayatmasıdır.

Nietzsche’ye göre günümüzde iyi insan; düşman olma, zarar verme ve öfke duyma kapasitesinden yoksun, eksik bir insandır. Bu anlamda, erdemli görülen kişi aslında ideal bir köledir: amaca sahip olamayan, özgecilikte onur bulan biri.

Bu manada İdealistler de genellikle “herkes için iyi olan”ı savunurlar, oysa bu bir tür tiranlık kurma arzusudur. Bu “medenileşme” uğruna insan büyük işler yapamaz hale gelir.

C- FELSEFENİN ELEŞTİRİSİ

Filozoflar mutlak bilgiye, bilgi uğruna bilgiye, erdem ile mutluluk arasında zorunlu bir bağ olduğuna ve insan davranışlarının anlaşılabilirliğine inanırlar. Bu inançlar önceki kültürel koşulların içgüdüsel bir mirasıdır. Onlarda tarihsel bilinç, bilimsel bilgi ve geleceğe dair bir hedef eksiktir.

Filozoflar, duyulara hiç güvenmezken kavramlara ve soyutlamalara fazla güvenirler. Ancak kavramlar da atalarımızdan kalma miraslardır ve her zaman güvenilir değildir. Bu nedenle, kavramlara karşı radikal bir şüphecilik gereklidir.

Gerçeğin mutlak ve saf bir bilgiyle kavranabileceği fikri bir illüzyondur. Farklı düşünce sistemleri aslında farklı içgüdülerin ürünüdür. Bu nedenle felsefi sistemleri salt bilgi arayışı olarak değil, birer içgüdü ifadesi olarak değerlendirmek gerekir.

Tüm felsefe tarihi ahlakın gölgesi altında şekillenmiştir.

Filozof, değerleri belirleyen kişidir; bilgin ise mevcut değerleri sorgulamaksızın bilgi toplayan bir sürü hayvanıdır.

Nasıl eylemeli? sorusu aslında ahlaki bir içgüdüden çok, tarihsel bir yanlış anlamadan ibarettir. Ahlaki değerler, belli türlerin kendi tarzlarını evrensel standart haline getirme çabasıdır. Ahlakçılar, aslında çöküş içgüdülerini ahlak formülüne çeviren kişilerdir.

Gerçek filozof objektif değil, kendine kayıtsız biri olmalıdır. Gerçek bilgiye ulaşmak isteyen biri, kendi erdemiyle ya da ruhunun kurtuluşuyla ilgilenmez. İç gözlem, Nietzsche’ye göre bir dejenerasyon işaretidir.

Filozofları ahlakın hizmetkarları olmaktan kurtulup değer yaratan varlıklar olmalıdır.

Yunan Felsefesinin Eleştirisi

Yunan felsefesi, bir yükseliş değil bir çöküş belirtisidir. Şehir devlet otoritesi ve Yunan içgüdüleri zayıflarken, Yunan karşıtı içgüdüler baskın hale gelmiştir. Bu durum onları yeni bir tür otorite arayışına, eski kurumlara, hatta egzotik dinlere yöneltir.

Bu dönemde filozofların hiçbiri güce duyulan zevki açıkça savunmamıştır çünkü bu ahlaksızlık sayılmıştır. Halbuki gerçek haz, güç duygusudur. Ahlak, doğası itibariyle kurgusaldır.

Sokrates, değerler tarihinde bir sapkınlığın temsil eder. (??) Pyrrho, diyalektiğe karşı tükenmişliğin protestosudur. O, sade bir yaşam sürer, gösterişli erdemleri küçümser, hatta onları küçümseyici isimlerle anar. Epiküros ise bu tutumu daha naif ve şükran dolu biçimde sürdürür. Her iki düşünür de mutluluk-erdem-bilgi kimlik doktrinine karşı çıkarlar.

Nietzsche’ye göre gerçeğe ulaşma iddiası, aslında bir güç oyunudur. Gerçek, çoğu zaman inanca dayalıdır. Ahlaki değerler de mutlak değildir.

3. KİTAP – YENİ BİR DEĞERLENDİRMENİN PRENSİPLERİ

A- BİLGİ OLARAK GÜÇ İSTENCİ

Nietzsche’ye göre bilgiye yöneliş, aslında istirahata karşı duyulan hoşnutsuzluk ve muammanın cazibesine duyulan çekimle başlamıştır. Bu entelektüel dürtü, insanlığın Tanrı’ya olan inancından türemiştir.

Ancak bilinç gerçekleri çelişkilidir. Tüm bilinç içerikleri, yorumlanmış, şemalaştırılmış ve sadeleştirilmiştir. Aslında nedensellik ve düşünce arasında doğrudan bir bağ yoktur, sadece hayalidir. Gözlem daha zordur çünkü hatalar, gözlem koşullarının ayrılmaz bir parçasıdır.

İçsel deneyim temelde neden ve etki sırasının ters çevrilmesinden ibarettir. Anlamak bile, sadece eski ve alışılmış bir şeyin dilinde yeni bir şeyi ifade etmekten ibarettir. Bu bağlamda filozofun görevi, bir metni herhangi bir yorumda bulunmadan sadece bir metin olarak okuyabilmektir.

Nietzsche’ye göre Ne “tin”, ne “özne”, ne de “gerçek” vardır. Var olan gerçekler değil, sadece yorumlardır. Özne de bir yorumdur. Bilgi de perspektivizm çerçevesinde yalnızca belli bir bakış açısından anlamlıdır.

Descartes’in “Düşünüyorum, öyleyse varım” argümanı bile dilbilgisel alışkanlıkların bir sonucudur. Her eyleme bir eylem yapan kişi eklenir. Bu varsayım, madde anlayışına olan inancımızın temelini oluşturur.

Bedenin önemi en azından ruhtan daha temellidir. Bilgi, sinirlerin, duyuların, beynin besin bulma zorluğuna verdiği evrimsel yanıttır. Bilgi dürtüsü yaşamla ilişkilidir. Gerçek, bir türün onsuz yaşayamayacağı bir defodur.

Bilgiyi oluşturan süreçler çokça soyutlamaya dayanır ve eşit hale getirme dürtüsü (indirgeme) ile yürür. Hafıza, ayırt etme değil, eşitleme temelli çalışır. Bu nedenle “Gerçek” inanca ve değerlere dayanır. Yani bir şeyin gerçek kabul edilmesi gerekir; gerçek olması değil.

Özetle; Bilgi, doğaya dair yansız, sabit bir hakikat değil, yaşamı sürdürmenin bir aracıdır. Bilinç, özne, madde, nedensellik gibi kavramlar kurgulardır. Gerçeklik dediğimiz şey, aslında yorumlarımızın ürünüdür. Bu yorumlar ise türümüzün güç istencine, korunma içgüdüsüne ve duyu organlarının yapısına dayanır.

Nedenin ve Mantığın Kökeni

Mantığın ve nedenselliğin kökeni metafizikte değil, yaşamın pratik ihtiyaçlarında ve sürü içgüdüsündedir.

Mantık, eşitlik ve benzerlik varsayımları üzerine kuruludur. Bu ise canlıların karşılaştıkları durumları “aynı” veya “eşit” görme eğiliminden doğar. Bu, yaşamı kolaylaştıran bir tür uyum sürecidir. Eşitlik istenci de aslında bir güç istencidir: yani şeyleri tanımlama, hükmetme ve hesaplanabilir kılma arzusudur. Bu, mantığın özünü oluşturur.

Mantıklı düşünme, gerçekliğin sistematik olarak çarpıtılmasını gerektirir. Çünkü mantık, benzerliklerin ve düzenin olduğu bir dünya varsayar. “Neden”, “özne”, “nesne”, “varlık” gibi kategoriler, insanların güvenlik ihtiyacından doğan kısaltma araçlarıdır. Bu kavramlar, gerçekliğe ait değil, yaşamda yön bulmaya yarayan dilsel ve düşünsel inşalardır.

Nietzsche’ye göre bu yapılar, hayatı basitleştirmekavranabilir kılma ihtiyacının ürünüdür; gerçeğe değil, yararlılığa dayanır.

Yargı, Doğru-Yanlış

Kant’ın felsefesi naiftir. Nietzsche için yargı, özünde bir inançtır: bir şeyin öyle olduğuna dair bir varsayım. Bu, hafızanın yardımıyla bir özdeşliği varsayma eğilimidir. Yargının oluşabilmesi için asimilasyon süreci gerekir: farklı olanı benzer hale getirme, yani bilinçsiz eşitleme faaliyetidir.

Doğru bilgi, sadece daha eski, daha güçlü ya da vazgeçilemeyen yanılsamalardır. Nietzsche, bu yanılsamaların yaşam için yararlı olduğu sürece kabul gördüğünü söyler.

Basit olan hayalidir; gerçek olan karmaşıktır ve indirgenemezdir.

Nedenselliğe ve Özcülüğe Karşı

“Kendi içinde bir şey”, “kendi içinde gerçek” veya “öz” gibi kavramlar, aslında yalnızca belirli bakış açılarının sonucudur. “Bu nedir?” sorusu da her zaman “Bu benim için nedir?” sorusuna indirgenebilir. Böylece “öz”, nesnel bir gerçeklik değil, bir yorumdur.

Nesnelerin özellikleri yalnızca diğer şeylerle ilişkileri üzerinden tanımlanır; bu ilişkiler kalktığında, o şeyin kendine ait özellikleri de kalmaz. Yani “kendi içinde şey” diye bir şey yoktur. Bir şeyin özellikleri, onun diğer şeylerle olan etkileridir.

Objektiflik iddiası da bir yanılsamadır. Her güç merkezi, kendi değerlerini dayatır. Gerçeklik, bu bakış açılarının toplamıdır. Böylece, görünüş ile gerçeklik arasında bir ayrım yapılamaz. Kısacası, görünüş dünyası tek dünyadır. “Kendi içinde şey” ya da “idealar dünyası” varsayımları, sadece çeşitli değerlerin, yorumların ve güç istencinin tezahürleridir.

Metafizik İhtiyaç

İnsan, ıstıraptan kaçmak için bir idealar dünyası uydurur. Bu ihtiyaç özellikle ahlaki ve metafizik kaynaklıdır. Örneğin Kant’ın, bilgiye ulaşamayacağımız ama var olduğunu varsaymamız gereken bir dünya fikri böyledir.

Metafizik, koşullu olanı koşulsuzdan türetmek gibi saçma bir varsayıma dayanır.

Nietzsche’ye göre bilgi, aslında geriye dönük bir illüzyondur. Metafizik, ıstırabı anlamlandırmak için çelişkili dünyalar kurgular. Ancak bu yalnızca, acının varlığına bir neden aramaktan ibarettir.

Bu nedenle, gerçek dünya inancı ya da arayışı, sadece hayatla baş edemeyen, acıdan mustarip, güçsüz bir insan türünün inancıdır. Bu insanlar, anlam vermek yerine anlam aramayı bir saplantı haline getirirler. Nihilizmin kökeni de buradadır: Anlam yaratma gücünün yitimi.

Özetle gerçek istenci (hakikat istenci), aslında yaratma gücünün yokluğundan doğan bir yorumdur. Bu yorum zayıfladığında dünyayı olduğu gibi kabul edemeyen ve onu olması gerektiği gibi görmek isteyen verimsiz bir insan türü açığa çıkar.

Bilginin Biyolojik Değeri

Bilginin değeri, onun kesinliğinde değil, yaşama katkısında yatar. Fikirler ve algılar arasında bir varoluş değil, bir egemenlik mücadelesi vardır. Gerçek sandıklarımız, sadece daha güçlü olan fikirlerin yorumlarıdır.

Bilgi, “şöyle olmalı” diye bir irade göstermekle başlar. Salt gözlem değil, yorum ve güç uygulamasıdır. Bu da bilginin salt nesnellikten uzak, biyolojik bir değer taşıdığını gösterir.

Bilim

Bilim, başlangıçta kaosa duyulan nefretin bir sonucudur. İnsan, dünyayı anlamak değil, yönetilebilir kılmak ister. Bu nedenle bilim, ahlak gibi, düzen sağlayan bir araç haline gelir.

Bilimin de bir tür aldanmadır ama bu aldanma yararlıdır. Bilimdeki arayış, aslında insanın kendini koruma güdüsünün bir sonucudur. Dolayısıyla bilim de bir güç istencidir.

Nietzsche’ye göre bilim, anlam yaratmaz; ama anlamı takdim eder. Bilimsel gerçek, bir tür yorumdur.

B- DOĞADAKİ GÜÇ İSTENCİ

Bir olayın matematiksel formülü varsa onu anladık sanmak, bir illüzyondur. Kanun denen şeyler doğada sabit değil, sadece güç ilişkilerinin görünüşleridir. Düzenlilik bir mecazdır, bir gerçeklik değil. Gerçekte her olay, belirli bir gücün mevcut koşullara göre gösterdiği direnişle biçimlenir.

Bu nedenle mekanik olarak gerçek diye adlandırılan şey, sadece bağıntılar düzeyinde anlamlıdır. Güç istenci ise bir nesne değil, bir oluş değil, bir pathos‘tur; yani oluşun ve etkinin temelidir.

Her güç merkezi, dünyayı kendi görüş açısından biçimlendirir. Perspektif, yaşamın içkin özelliğidir. Her güç merkezi, gücünü artırmak için diğer güçlerle çatışır, uzlaşır ya da birleşir.

Yaşam Olarak Güç İstenci

Nietzsche’ye göre yaşam, farklı güçlerin belirli bir tarzda birbirine bağlanmasıdır. Darwin’e karşı çıkar: Bir özelliğin yararlılığı, onun kökenini açıklamaz. Yararsız gibi görünen şeyler bile evrimsel ilerleme açısından önemli olabilir.

İnsan bedeni, fizyolojik bir aristokrasidir: hükmeden hücreler, itaat eden diğer yapıların egemenidir. Bedenin birliğini sağlayan şey, güç istencidir. Ruh düşüncesi bile bu sürecin bir sonucu olarak ortaya çıkar.

Bilinç, yaşamın esas süreçlerini anlamakta yetersizdir. Tüm değerlendirmeler ve içgüdüler, daha yüksek bir bedensel sürecin araçsal parçalarıdır.

Özgür İrade Eleştirisi

Özgür irade bir kurgudur; her eylem aslında çok daha uzun süreçlerin sonucu olarak meydana gelir. Bilinç, bir olayın ancak çok sonrasında onunla ilgili yorumda bulunur. Güç istenci, tüm bu süreçlerin arkasında işleyen ve çoğu zaman farkında bile olunmayan temel dürtüdür.

Değerler Eleştirisi

Tüm değer sistemleri, bilinçli kurguların ürünüdür. Bu sistemler, gücün nasıl örgütlendiğini ve yönlendirildiğini gösterir.

Hayat, zayıf olanların egemenliğinde ilerlemektedir. Bu nedenle evrim, daha güçlü olanların değil, daha dayanıklı, ortalama olanların egemenliğini tesis eder.

Güç İstenci ve Değerler Kuramı

Tüm psikolojik süreçlerin temelinde güç istenci yatar.

  • Güç istenci, ani heyecanın en ilkel biçimidir; diğer tüm heyecanlar ondan türemiştir.
  • Mutluluk değil, güç kazanımı arzunun temelidir: Keyif, sadece elde edilen güç duygusunun bir semptomudur. Keyif için değil, güç için çabalanır.

Bilimin nedensellik anlayışı, neden ve sonucu eşdeğerlik bağıntısına indirger. Gerçekte bir değişim, ancak bir gücün başka bir güce tecavüzüyle açıklanabilir.

Bu bağlamda Spinoza’nın “kendini koruma içgüdüsü” kavramına karşı çıkar. Çünkü canlı varlıklar kendini korumaya değil, daha fazla olmaya çalışır. Yaşam, bir güç birikimi olarak işler. Yaşamın özü, kendini korumak değil, daha güçlü hale gelmektir.

Keyif, gücün artışı ile hissedilen bir farklılık bilincidir. Ancak bu, güdü değil sonuçtur. Keyif genellikle direncin üstesinden gelinmesiyle oluşur.

Özetle İnsanlar mutluluk değil güç arar. Mutlu insan kavramı, sürü insanının idealidir.

Nietzsche, tüm evrensel ahlaki ve dini değerleri eleştirir:

  • Tanrı, iyi, erdem gibi kavramlar birer araç iken, son (amaç) haline getirilmiştir.
  • Bilinçli dünya, değerlerin kaynağı olamaz. Bilinç, sadece yaşamı daha güçlü hale getiren bir araçtır.
  • Hayatın amacını keyif, erdem ya da bilgelik gibi kategorilerle açıklamak naifliktir.
  • Bu değerlerin savunusu, aslında yaşamı küçümsemenin başka biçimleridir.

Felsefenin büyük hatası; Bilinç, Tanrı, tin gibi kavramları toplam yaşamın standardı olarak sunmaktır. Bu kavramlar yaşamı ucubeye çevirir, çünkü araçları amaca dönüştürürler.

Tüm oluşu, nihai amaçsız, sürekli dönüşüm halinde ve değer açısından nötr olan bir kaos olarak kavramak gerekir. Bu yaklaşım yaşamı olduğu gibi savunmanın temelini kurar.

C- TOPLUM ve BİREY OLARAK GÜÇ İSTENCİ

Toplum ve Devlet

Toplumlar bireyin yapamayacağı şeyleri gerçekleştirmek için vardır. Bireyden daha dürüst ve öğreticidir. Toplumun erdem anlayışı daima kuvvet, güç ve düzene hizmet eder. Toplumlar özgeci değildir. Komşunu sev emri hiçbir zaman komşu ulusları kapsamayacak kadar sınırlı kalmıştır.

Devlet, organize bir ahlaksızlıktır. Devlet; içeride polis, aile, ticaret, hukukla; dışarıda savaş, intikam, güç ve yarış istenciyle şekillenir. Bu ahlaksızlık sorumluluğun bölünmesiyle gizlenir: emir, uygulama, itaat birbirinden ayrılmıştır.

Devletin gücü, bireye doğasına aykırı şeyler yaptırma kapasitesindedir. İtaat, görev, sadakat gibi erdemler bireyin vicdanını susturur. Bu süreçte Ahlak, zayıfları korumak için yapılmış bir sistemdir. Özgürlük dürtüsü, aslında güç dürtüsüdür. Ahlak bu dürtüyü bastırır. Zorbaları kötüleyerek, sürünün gücünü yüceltir.

Adalet ve eşitlik toplum içi gerilimi azaltır ama mutluluğu garanti etmez. Toplumsal düzen, zayıf olanları korumak için tasarlanmıştır. Bu ise güçlülerin gelişimini engeller. Aptallık ve psikolojik yalanlar sistemin devamı için gereklidir.

Toplum düzenini bozan suçlar değil, bireyin içgüdüsüdür. Suçluya hor görmekle değil, onurla yaklaşılmalıdır. Suç, bir yandan cesaret göstergesidir.

İntikam psikolojisi, özgür irade mitine dayalıdır. Eski rahipler, cezalandırmak için insanları özgür ve sorumlu ilan etmişlerdir. Oysa kimse kendi doğumuna, çevresine veya varlığına dair sorumlu değildir.

Birey

Sürü sadece bir araçtır. Sürüyü yüceltmek bireyin değerini küçültür. Hedef bireyi yüceltmek olmalıdır. Birey yeni ve yaratıcı bir varlıktır. 

Bireysel özgürlük, daima zorluğun içinden çıkar. En güçlü bireyler, özgürlüğün en üst seviyesine ulaşmışlardır. Birey ya yukarıda olur, ya aşağıda ezilir. Zorba olmadan özgür olunamaz. Sevgi ve sempati bile bencildir. Özveri, aslında kişinin arzusuna duyduğu sadakattir.

İnsan doğasına karşı ahlaki baskılar psikolojik çarpıtmadır. Kutsallık diye yüceltilen şeyler aslında yaşam karşıtlığıdır: mutlak iffet, mutlak itaat, mutlak yoksulluk vs.

D- SANAT OLARAK GÜÇ İSTENCİ

Din, ahlak ve felsefe insanda zayıflatıcı etkilere sahiptir; buna karşılık sanat, yaşamın olumlanması ve gücün dışavurumu olarak ortaya çıkar.

Sanatçı, yalnız kalabilen ve kendini şekillendirebilen bir münzevidir. Sanatçı filozof dünyayı bir sanat eseri olarak şekillendirir.

Sarhoşluk bir güç artışıdır. Sanatsal yaratıcılık bu artışla mümkündür. Güzellik, bu artışın yoğunlaşmış ve sadeleştirilmiş dışavurumudur. Sanatçılar, dünyayı daha dolu, daha güçlü görürler ve bunu yansıtmak için yaşamlarını sürekli bir sarhoşluk hali içinde geçirirler.

Nietzsche’ye göre sanat, yüceltilmiş bir yalandır (eleştirdiği gerçekliğin karşısına koyduğundan yalan diyor). Aşk bunun en yoğun halidir. Sanat, bu yalan aracılığıyla insanı yaşama bağlar, çünkü sanat gerçeğin değil, yaşamanın hizmetindedir.

Sanatın amacı: yaşama Evet demektir.

4. KİTAP – DİSİPLİN VE ÖĞRETİM

A- RÜTBE DÜZENİ

Modern çağ, yani evrensel oy hakkı çağı aynı zamanda evrensel ıstırap çağıdır. Bu çağda herkesin her konuda yargıda bulunabildiği bir noktadayız bu nedenle rütbe düzenini yeniden oluşturmak gerekir. Bu, yalnızca siyasal bir mesele değil, aynı zamanda kültürel ve ontolojik bir meseledir: İnsanlar arasında hiyerarşik bir fark olması gerekir, çünkü herkesin eşit şekilde söz hakkına sahip olması tehlikeli bir değersizlik sistemine yol açar.

Bir kişinin ya da varlığın rütbesi sadece ve sadece sahip olduğu güç miktarıyla belirlenir. Ahlaki veya hukuki eşitlik anlayışları bu yüzden bir namertlik, yani gücün yerini sahte değerlerin almasıdır.

Eşitlik ideali yüzünden herkes her konuda hak sahibi olduğuna inanıyor. Herkesin fikir belirtmeye hakkı olduğu bir düzende hakikatin kendisi erozyona uğrar.

Sıradanlık egemenliğine karşı yüce insanların savaşı verilmelidir.

Güçlü Olan ve Güçsüz Olan

Güçlü birey, yaratıcı ve hareketli olandır. Buna karşılık kitle, yani güçsüzlerin toplamı, yavaş, savunmacı ve üretken olmayan bir yapıdadır.

Fransız İhtilali ve eşitlik idealleriyle birlikte, köleliğin içgüdüleri açığa çıkmıştır. Her şeyin ayaktakımı haline geldiği bu dönemde, güçlü bile artık onları pohpohlamak zorundadır. Artık istisna olanlar, ayaktakımına hizmet etmek mecburiyetinde kalır. Bilim ve sanat da bu sıradanlığın hizmetine girer.

Yüce insan, özdeşleşmiş bir ahlak anlayışının, tek tipleştirmenin ötesindedir. O, kendini koruyan, ayrıksı, aristokrat bir figürdür. Modern ekonomik yapılar insanı bir makineye çevirmeye çalışırken, Nietzsche üst-insan (Übermensch) figürü bunun karşısına koyar. İnsanlığın geleceği, bu güçlü varlığın ortaya çıkmasıyla anlam kazanacaktır.

Nietzsche’nin amacı istenç gücünü öne çıkarmaktır. Büyük insan, tutkularını hizmetine alan (ani heyecanlara göre hareket eden bireyi değil, bunları kontrol edebilen kişi) insandır. Ahlak, sürünün değeridir; yaratıcı ve güçlü bireyin önünde bir engeldir.

Ona göre Kültür, sıradanlıktan değil, istisnai olandan doğar. Yeni bir değerler düzeni kurulmalı ve bu düzen, yaşamı en güçlü şekilde onaylayanlar tarafından yürütülmelidir.

Asil İnsan

Asil insan, özgürlüğünü ve zarafetini koruyan bir istisnadır, ve toplumdan ayrı durmalıdır. Aksi halde, ortalamaya ve çoğunluğun hükmüne girer. Asaletin gerektirdiği şeylerden bazıları:

  • Güçlü duygular, bireysellik, yüksek tutkular.
  • Emir verme gücü, sessiz kalma yeteneği, büyük trajedilere göğüs germe.
  • Sadece eşitlerine karşı görev hissi; altlara karşı adalet (ama eşitlik değil).

İnsan en çok tehlike, baskı ve eşitsizlik içinde gelişmiştir. Asıl gelişim, rahatlık, güvenlik, eşitlik değil; gerilim, mücadele, seçkinlik ortamında olur.

Nietzsche’nin burada dünyanın efendileri olarak tanımladığı insanlar; Platon, Muhammed, Sezar, Napoleon gibi yaratıcı, yasa koyucu, yönlendirici ruhlardır. Bu insanlar yalnızdırlar, anlaşılmazlardır ve kendi kaderlerini taşıyan varlıklardır. Onların tüm uğraşları İnsanları daha iyi yapmak için değil, daha güçlü insanlar için uygun koşulları yaratmak içindir.

Hedef, insanlık değil, insanüstü insandır!

B- DIONYSSOS

Her şeyin gerektiği gibi olduğunu kavrayabilmek için yükseklikten bakmak gerekir.

Tanrı fikrinden ahlaki yükler sökülüp atılmalıdır. Tanrı’nın üstün iyi veya bilge olması gerekmez. Yeni tanrılar, yeni anlamlarla mümkündür. Zerdüşt’ün “sadece dans edebilen bir Tanrıya inanırım” sözü bu özgür tanrılar vizyonunun ifadesidir.

Nietzsche, Yunan sanatını iki arketiple açıklar:

  • Apollon: Düzen, ölçü, bireysellik.
  • Dionyssos: Taşkınlık, birliğe yönelme, yaratım ve yıkımın iç içeliği.

Gerçek Yunan ruhu bu iki gücün çatışmasıyla biçimlenmiştir. Bu çatışma sanatın ve insanın gelişiminin motorudur.

Dionyssos tarzı; yaşamın ve çelişkinin kutsanmasıdır. Şehvet, zulüm, üretim ve yıkımın birlikteliği ile karakterizedir. Trajedi, Dionyssos tarzının en büyük ifadesidir: acı bile kutsanabilir.

Nietzsche’ye göre Dionyssos, yaşamın ta kendisinin kutsanmasıdır. Amor fati (kaderi sevmek) bu bağlamda Nietzsche’nin felsefesinin doruğudur.

D- EBEDİ TEKERRÜR

Nietzsche, Ebedi Tekerrür fikrini bir kehanet gibi sunar. (Daha önce Şen Bilim kitabında bu kavramı ortaya atıyordu sanırım). Bu kavram kişinin yaşamı onaylama kapasitesini ölçen bir turnusol kağıdıdır.

“Her şeydeki, ‘Bunu tekrar ve sayısız kez istiyor musun?’ sorusu, eylemlerinizin üzerinde en ağır yük olarak duracaktır!”. Hayatınızın her anını tekrar tekrar yaşama ihtimaline verdiğiniz tepki, gerçekliğinizi (dobralığınızı) anlama yeteneğinizin önemli bir ölçüsüdür. Yani hayatınızın her anının, tüm sevinçlerinin, tüm acılarının ardı ardına sonsuza dek tekrarlandığını ve tekrar edeceğini fark etseydiniz nasıl tepki verirdiniz? Memnun olur muydunuz? Yıkılır mıydınız? Bu, hayatınızın geri kalanını nasıl yaşayacağınızı etkiler miydi?

Bu fikre tahammül edebilmek için insanın ahlaktan ve nedensellikten kurtulması, acıyı keyifli bir araç olarak görmesi, bilginin mutlaklığını reddetmesi gerekir. Bu dönüşüm insanı “insanüstü” yaratacak bilinçtir.

Dünya bir varlık değil, oluş halindedir. Yoktan yaratılış kavramı bir batıl inançtır. Dünya belirli bir güç miktarı ve güç merkezlerinden oluşur. Zar oyunu gibi, her kombinasyon sonsuz kez tekrar eder. Böylece dünya: Dairesel, Tekrarlayan, Sonsuza giden bir yapıdır.

Ve en nihayetinde Siz de bu güç istencisiniz (bu gücün bir tezahürüsünüz)!