Sosyolog Frank Furedi’nin ilk olarak 1997 yılında yayımlanan eseri Korku Kültürü, Soğuk Savaş sonrası Batı toplumlarında yükselen kolektif kaygı ve risk saplantısını sosyolojik bir süzgeçten geçirir. Kitap modern insanın çevresel, tıbbi, teknolojik veya kişisel tehditler karşısında kendisini nasıl giderek daha kırılgan ve çaresiz hissettiğini inceler.
Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.
İçindekiler
Risk Altında mıyız?
90’lardan itibaren güvenlik, toplumsal yapının temel değeri konumuna yükselmiş ve dünyayı değiştirme arzusunun yerini güvenliği sağlama kaygısı almıştır. Kamusal ve özel alanlar tamamen güvenlik perspektifinden yeniden yapılandırılmaktadır. Hastaneler, okullar ve gündelik yaşam mekanları, potansiyel tehditleri bertaraf etmeye yönelik teknolojik denetim ve kontrol mekanizmalarıyla donatılmıştır. (Bu kitaba bir ön okuma olarak önerim: Ulrich Beck – Risk Toplumu – Özet)
Ekonomik hayat da doğrudan risklerin önlenmesi ekseninde biçimlenmektedir. Sağlık harcamalarındaki artış, alternatif tedavi pazarları, ambalajlı su tüketimindeki patlama ve sigortacılık sektörünün genişlemesi, bireylerin riskleri en aza indirme arayışından beslenmektedir. Ayrıca çevresel tehditler ve gün aşırı yenilenen potansiyel tehlike uyarıları aracılığıyla insanoğlunun varlığı sürekli bir risk altında tanımlanmakta; bu durum güvenliği kalıcı bir toplumsal kaygıya dönüştürmektedir. Riski mutlaklaştıran bu yaklaşım, toplumsal değer yargılarının esasını oluşturmaktadır.
Risk Bilinci
Risk kavramının kendisi devasa bir danışmanlık ve medya endüstrisine dönüşmüştür. Çelişkili uzman tavsiyeleri, bireylerin neyin güvenli neyin riskli olduğu hususunda derin bir kafa karışıklığı yaşamasına yol açmaktadır. Risk insan tecrübesini çevreleyen özerk ve her yerde hazır bir durum şeklinde kurgulanmaktadır. Böylece risk altında bulunmak, modern insanın konumunu belirleyen temel dinamik haline gelmektedir.
Geleneksel risk anlayışı, günümüzün geçmişe kıyasla teknolojik ve bilimsel gelişmeler nedeniyle daha riskli olduğu varsayımına dayanır. Çernobil kazası veya çevresel felaketler, doğanın yıkımının doğrudan bireysel duyularla hissedildiği iddialarını desteklemek için kullanılır. Oysa toplumu paniğe sevk eden riskler ile gerçek hayati tehlike arz eden olaylar aynı değildir. Bir felakete verilen toplumsal tepki, olayın kendisinden ziyade o dönemin toplumsal ruh hali ve derin bilinci tarafından belirlenir.
Güvenliğin Yüceltilmesi
Güvenliğe verilen aşırı değer, dönemin güvensizliğinden ziyade bu durumun oldukça muhafazakar bir tutumla yaşanmasıyla ilgilidir. Bu yaklaşımın temelini oluşturan “önlem alma ilkesi”, sonucu öngörülemeyen hiçbir yeni riske girilmemesini savunur. İhtiyatlılığı kurumsallaştıran bu ilke; beklentileri küçültmekte, büyümeyi sınırlandırmakta, deney ve değişimi engellemektedir. Siyasetin genelinde güvenlik ve aşırı ihtiyat varsayılan olumlu değerler olarak kabul edilmekte, bu durumun taşıdığı muhafazakar karakter gözden kaçırılmaktadır.
Güvenliğin yüceltilmesi, insanın potansiyeline dair karamsar bir bakış açısını yansıtır. Bu yaklaşıma göre bilginin kendisi bir tehlike kaynağı olarak görülmekte ve insanoğlunun kendi eylemlerinin sonuçlarını denetleme yetisinden yoksun olduğu ileri sürülmektedir. İnsanı sorun çözücü değil, sorunun kendisi olarak tanımlayan bu anlayış; bireyin çaresizliğini ve başarısızlığını doğal bir durum olarak kabul eder. Bireylere sürekli psikolojik rahatsızlık ve travma teşhislerinin konulması, mağduriyet kültürünü pekiştirmekte ve toplumun en zayıf üyelerin standartlarını benimsemesine yol açmaktadır. (Nietzsche bu duruma çıldırırdı: bkz. Nietzsche – Ahlakın Soykütüğü – Özet).
Risk alma korkusu, cesaret ve aktif eylemlilik yerine pasifliği, korunmayı ve kurban olmayı yücelten bir toplumsal düzen ortaya çıkarmıştır. Bu çerçevede şekillenen çaresiz birey kurgusu, karmaşık ve felaketlerle dolu bir dünyada yalnızca varlığını sürdürebilmeyi tek başarı ölçütü olarak kabul etmektedir.
Risk patlaması
Toplumda giderek büyüyen bir risk takıntısı var. Takıntı, çünkü çoğu zaman insanların neyin tehlikeli olduğuna dair algıları ile gerçekten zarar görme olasılıkları arasında neredeyse hiç ilişki yoktur.
Risk, belirli bir tehlikeyle bağlantılı olarak hasar, ölüm gibi olumsuzlukların meydana gelme olasılığıdır. Hiçbir risk tanımı kavramın bütün yönlerini kapsayamaz. Bütün risk tanımları gerçeklik ile olasılık arasındaki ayrıma dayanır. Risk altında kavramının ortaya çıkışıyla birlikte bireyin davranışı ile bir tehlikenin meydana gelme olasılığı arasındaki geleneksel ilişki kopmuştur. Kişinin kendini risk altında görmesi toplumda yaygın bir ruh halidir ve davranışları genel olarak belirler.
Tehlike enflasyonu
Günümüz toplumunun gündemi tümüyle tehlikelere odaklanmıştır. İnsanoğlunun varlığına yönelik o kadar çok tehdit bildirilmiştir ki hayal gücü olayları hep en olumsuz şekilde yorumlamaktadır. Risk değerlendirmesi enflasyonu sistematik olarak üretilmekte ve yaygın kabul görmektedir.
Hastalık korkularındaki ortak nokta tehlikenin boyutunun sistematik olarak abartılmasıdır. Sendrom ve salgın kelimeleri 1990’ların en gereksiz kullanılan kavramlarıdır. Kanser oranlarıyla ilgili çarpıcı ifadeler kullanılarak bir kanser salgını olduğu izlenimi yaratılmaktadır. Oysa bunun nedeni genel sağlık düzeyinin yükselmesiyle insan ömrünün uzamasıdır. Geçmişte bir çok insan kanserle karşılaşacağı yaşa kadar yaşamıyordu.
Yan etki korkusu
Geçmişte doğanın tehditkar ve yıkıcı bir güç olduğu fikri hakimken, günümüzde tehlike bilinci insan yapımı risklere yoğunlaşmaktadır.
Yeni salgın tehlikelerine odaklanan günümüz kültürünün temelinde insanoğlunun kendinde güvensizliği yatar.
Açıklanamayan ve gözle görülemeyen risklerle ilgili saplantı yüzünden, yakın zamana kadar güvenli sayılan süreçler yeniden gözden geçirilmiştir. İnsan ilişkileri de yeni ve keşfedilmemiş risklerin kaynağı olarak görülmektedir. Bu yaklaşım, insanların sadece çevreyi değil birbirini de kirlettiği fikrine dayanır.
Toplumsal sorunlarla ilgili tartışmalarda, bir sorunun “sanıldığından daha büyük” olduğunu iddia etmek adet haline gelmiştir. İnsan yaşamının hiçbir alanı şiddet riskinden muaf değildir. En büyük riskin ne olduğu tartışmalı olsa da, giderek daha tehlikeli hale gelen bir dünyada yaşandığına dair bir konsensüs oluşmuştur.
Neden paniğe kapılırız?
Panik literatüründe çifte standart vardır.
- Liberal ve feminist yazarlar sağın suç ve aile konusunda yaydığı paniklere dikkat çekerken, çocuk istismarı gibi konulardaki panikleri panik olarak görmez.
- Muhafazakâr ve sağ görüşlü entelektüeller de çevre felaketleri ve aile içi istismar paniklerini eleştirirken kanun ve nizam kampanyalarının yarattığı histeriyi atlar.
Toksik şok sendromu (TSS), önemsiz bir sorunun nasıl milyonlarca kadının hayatını etkileyen büyük bir dehşete dönüştürüldüğünün klasik örneğidir. Yerfıstığı alerjisi de benzer bir örnektir. Bu kampanyalar, yeni risklerin keşfedilip toplumsal sorunlara dönüştürülmesi akımının örnekleridir. İddialar hiçbir eleştiri süzgecinden geçirilmeden kabul ediliyor.
TEKNİK AÇIKLAMALAR
Medya, riski algılayış biçiminin şekillenmesinde ciddi bir rol oynar. Belirli suçlara ya da hastalıklara vurgu yapıldığında kamuoyunun tehlike duygusu artar. Medyanın risk saplantısı sorunun belirtisidir, kaynağı değildir.
Bugün tarihte görülmemiş ölçüde güvenli bir dünyada yaşıyoruz. 1950’den beri tahmini yaşam süresi dünya çapında %17 arttı. Günümüzde karşı karşıya bulunduğumuz belirsizliklerin birçoğunun kaynağı bizzat insanoğlunun bilgisindeki artıştır; tehlikenin kaynağı artık cehalet değil bilgidir.
NEDEN PANİĞE KAPILIRIZ
Risk bilincindeki büyüme, insanın özne olarak rolünün küçülmesiyle doğru orantılıdır. Riskler insanın yönlendirmesinden uzak, özerk güçler olarak resmedilir; aktif özne risktir, insanlar nesne konumundadır.
2. Dünya Savaşından beri ilk defa ana-babalar çocuklarının kendilerinden daha kötü bir yaşam geçireceğini düşünüyor. Geleceğin tehlikeli olacağı düşüncesi bugünün toplumunu lanetler ve riskleri en aza indirmek için gelecekte sonuç doğuracak davranışlardan kaçınmayı şart koşar. Risk giderek bilinemezlikle tanımlanıyor.
Günümüzdeki güvensizliğin yoğun bir risk bilincine yol açmasının nedeni, toplum-birey ilişkisindeki değişimde gizlidir. Ekonomik koşullardaki değişim emek piyasasını güvensiz hale getirmiş, toplumsal hizmetlerin sağlanması sorumluluğu büyük ölçüde devletten bireyin omuzlarına kaymıştır. Evlenenlerin büyük bir yüzdesi boşanıyor. Yardımlaşma grupları, danışma hatları ve danışmanlık hizmetleri organik bağların eksikliğini telafi edemiyor.
Bireyselleşen kişi kendini korumasız hissediyor; toplumsal yalıtılmışlık güvensizlik duygusunu şiddetlendiriyor. Normlarla ilgili bir uzlaşma olmadığı için temel davranış normları daha sık ve daha yoğun sorgulanıyor, kafa karışıklığı derinleşiyor. Bütün bu süreçler sonucunda ortaya pimpirikli bir birey çıkıyor.
Bu değişimlerin en önemli sonucu, kişisel kontrol duygusundaki azalmadır. Tutum ve davranış biçimlerini olduğu gibi kabullenmek imkânsız olduğunda, o zamana kadar gayet normal görülen hareketler birden riskli olarak kabul edilmeye başlanır.
Bireyselleşme süreciyle toplumsal karamsarlık örtüştüğünde, toplum yaşamına katılımın önemini küçümseyen bir kinizm ortaya çıkıyor. İnsanoğlunun sorun çözme becerisine duyulan güvensizlik, savunmasızlık duygusunu artırıyor. Toplumdaki panik eğilimini besleyen şey, güvensizlik hissinin ve insanın çözümlerinin tükendiği duygusunun çakışmasıdır.
Taciz Kültürü
Risk patlaması süreci, tacizin abartılmasıyla paralel ilerler. 80lerden beri tacizin müthiş yaygın olduğu ve birçok insanın zarar gördüğü fikri yaygın kabul görmektedir. Önceleri insanların birbirlerine karşı bu ölçüde kuşku hissettiği pek görülmezdi. Ana-babalar da kendi çocuklarını kucaklayan öğretmenlerin masum olup olmadığından şüphe ediyor. Bu güvensizlik akrabalara ve komşulara da yöneltiliyor. Henüz 5-6 yaşında olan çocuklar tetikte olmaları konusunda uyarıılyor ve güvensizlik duygusuyla büyüyor.
Taciz teması Batı kültürünün en ayırt edici niteliklerinden biri haline gelmiştir artık. Terimin bu kadar sık kullanılması ve taciz olarak tanımlanan olayların sayısındaki artış, bu olgunun günümüz kültüründe ne kadar önemli olduğunun göstergesidir.
Tacizin medya tarafından rutin bir olgu olarak sunulmasına, aile içi şiddet literatüründeki müthiş artış eşlik etmiştir. Çocuk ve eşe yönelik istismar dışında; yaşlılar başta olmak üzere, ana-babaya yönelik şiddete ve flörtlerde yaşanan şiddet ve tacize yönelik birçok araştırma gerçekleştirilmiştir.
Panik tarafından yönlendirilen bu tür araştırmaların bir örneği de Kanada’daki kadınların yüzde 98’inin cinsel tacize uğradığını iddia eden CanPan araştırmasıydı. Bu araştırmalarında taciz olgusunun abartılmasının nedeni, tacizin keyfi bir biçimde tarif edilmesi. Taciz edimi, tacize uğradığını düşünen kişinin bakış açısından tanımlandığı için sabit bir yapıya sahip değildir. Bu durumun getirdiği sonuçlardan biri, tacize uğradığını söyleyen tarafın her zaman haklı kabul edilmesidir. Bu yüzden kanıtlara ve iddianın soruşturulmasına gerekli özen gösterilmez.
Tacizin yaygınlığına dair var olan a priori inanç yüzünden talep edilen kanıt düzeyi iyice esnek hale gelmiştir. Hatta neyin taciz olduğu bile tamamen kurbanın yorumlarına göre belirlenir. Taciz, saldırı ve zorbalık konulu kitapçıklarda bu edimin “davranışın niyetine göre değil, kurbanın üzerindeki etkisine göre tanımlandığı” belirtilir.
Eril şiddetin yorumlanış tarzının giderek genişlemesiyle beraber kadın kurbandır yaklaşımının temelleri atılmış olur. Bu görüşün bir sonucu, bütün kadınların, çoğu hiçbir zaman şiddete maruz kalmamış olsa da, sanki buna maruz kalmış gibi davranması gerektiğidir. Böylece kadınlar kolektif bir kurbana dönüşür.
Taciz Döngüsü
Taciz döngüsü teorisi tacizin bir kuşaktan diğerine geçtiğini ileri sürer. Tacizin uzun vadeli zararları olduğu iddiasına entelektüel açıdan ciddiyet kazandırır. Dolayısıyla taciz kurbanda son bulmaz. Bu iddiayı destekleyecek ciddi kanıtlar olmadığı halde tartışılmaz bir gerçek konumuna yerleşmiştir. Dolayısıyla taciz asla sonu gelmeyen bir deneyimdir. Yapılan yanlış bir daha düzeltilemez.
Taciz kültürü, güçsüzlük kavramını yeniden tanımlar. Geleneksel suç anlayışının aksine şiddet bir seferlik bir olay değildir. Tacizin etkileri kurbanın bedeninde ve ruhunda süregider. Taciz patolojisinin en zararlı yönlerinden biri, insanın kendi hayatını kontrol altına alma çabasını kırmasıdır. Taciz kültürü kişisel güçsüzlüğü olumlar ve insanların hedeflerini aşağıya çeker.
Yetersiz İnsanlar
İnsanların karşılaştıkları sorunlarla baş etme ve bunları çözme çabaları tamamen yetersizmiş gibi gözüküyor. Profesyonel rehberlik hizmetlerindeki devasa artış, “baş edememe” eğiliminin en açık göstergelerinden biri.
Danışmanlık devriminin temel varsayımı olan baş edememe sorunu, hastalık ve bağımlılık terimleriyle açıklanır. Birçok deneyim, hastalık dili kullanılarak tıbbi bir niteliğe büründürülür. Bu bozuklukların tümü -sosyal fobi, travma sonrası stres bozukluğu, dikkat eksikliği vb. taciz deneyimiyle aynı modeli izler. Bunlar davranışları şekillendiren ve yaşam boyu süren koşullardır. Aynen virüsler gibi, insana bir kere bulaştığında bunların etkisini azaltacak pek bir şey yapılamaz. Kişinin davranışları tamamen bunların varlığıyla açıklanır.
Çoğu insanın paylaştığı bu deneyimi anlatmak için günümüzde hastalık ve bağımlılık söylemine başvuruyoruz. Davranışlarımızın tıbbi terimlerle betimlenen kısmı büyüdükçe, insan eylemine ayrılan alan daralıyor.
Mağduriyet kurumu günümüzde moda; kumar müptelalarından abur-cubur bağımlılarına kadar birçok grup kurban kimliğine sahip çıkıyor. Toplumun bütün kesimleri mağduriyet iddiasında bulunuyor. Bireyin iç acılarını kamuoyunda teşhir etmesi büyük takdir topluyor. Bu durum bireyleri ve grupları acılı deneyimlerine dayanarak çeşitli talepler ileri sürmeye teşvik ediyor.
Mağduriyet kavramını savunan kişiler, bir kere kurban konumuna düşen kişinin sonsuza kadar kurban kalacağını ima eder. Son zamanlarda ikinci ve üçüncü kuşaktan kurban olma iddiaları da moda olmuştur. Yıllar önce kurban konumuna düşen bir kişinin akrabası olmak dahi kişinin yaşamında travmatik bir etki yapar (Bkz: Seninle Başlamadı – Mark Wolynn – Özet).
Kurban kelimesi yakın zamanlara kadar bu kelime bir tanrıya ya da doğaüstü güce adanan bir insanı anlatmak için kullanılırdı. Ardından işkence gören ya da öldürülen bir kişi için de eklendi. 19.yy kavram kötü muamele gören kişileri kapsayacak biçimde genişletildi. Günümüzde kurban kavramı sosyal bir icattır. Son yıllarda kurban araştırmaları büyük önem kazandı. İngiltere ve ABD’de suç korkusunun artması ve risk algısının büyümesi, herkesin potansiyel bir kurban olarak görülmesine yol açtı.
Davranışların büyük ölçüde dış güçlerin kontrolünde olduğu anlayışı, insanı hayatın öznesi değil nesnesi konumuna indirgiyor. Toplum, zarar gören kişileri kayıplarına büyük anlam yüklemeye itiyor.
Kurban kimliğinin yaygınlığı, herkesin risk altında olduğu düşüncesinin doğal sonucudur. “Risk altında” olma bilinci kolaylıkla kurban kimliğine dönüşür. Bugün kurban kültürünü eleştiren sağcılar, bu kültürün neden Reagan ve Thatcher döneminde kurumsallaştığını sorgulamaz. 80’ler aynı zamanda kurbanların keşfedildiği dönemdir. Ardından feminist, solcu ve liberal inisiyatifler de bu alanda önemli rol oynadı. 1970’lerin sonlarından itibaren “kurban kadın” vurgusu öne çıktı ve bütün kadınların risk altında olduğu anlayışı yayıldı.
Tehlikeli yabancılarla dolu bir dünya
İlişkilerdeki belirsizliğin en yaygın nedeni davranış kurallarındaki netliğin kaybolmasıdır. Taciz tartışmaları neyin serbest neyin yasak olduğu konusunda belirsizlik yaratıyor. Buna ek olarak boşanma oranları ve iş güvencesinin yok olması “her an her şey olabilir” kanısını güçlendirdi.
En nadir ve istisnai olaylara dayanılarak her şeyin olabileceği ispatlanmaya çalışılıyor. Tehlikeli yabancı imgesi en akla gelmeyecek durumları tehdide dönüştürüyor. En kötü olasılığı düşünme eğilimi, düşük riskleri büyük tehlike olarak yorumlatıyor.
Mesela doktor ziyareti gibi sıradan bir davranış ele alalım. Bir taraf hasta şiddetine dikkat çekiyor; diğer taraf cerrahi terör diyor. İlişkilerdeki belirsizlik ve gerginlik yabancı addedilen insanların sayısını artırdı. İhtiyatlılık bu muğlak ilişkilerde en doğru tavır olarak beliriyor.
İhtiyatın kurumsallaşması en yoğun biçimde çocukların yaşamında görülüyor. Çocukların yalnız bırakılmaması gerektiği konusunda güçlü bir ortak görüş var. 1970 ve 1990 araştırmaları, ilkokul çocuklarının bağımsız faaliyetlerinin yaklaşık yarıya indiğini gösteriyor.
Denetlenmeyen faaliyetler çocuk gelişimi için hayati önem taşır. Çocuklar, yapılandırılmamış ortamlarda hata yapmayı, ders almayı ve sosyal beceriler edinmeyi öğrenir. Aşırı denetim inisiyatif ve girişim yeteneğini köreltir.
İnsan kime güvenebilir?
Yabancılardan ve risklerden duyulan korku arttıkça güven azalır.
Bu durumu anlatan komşusuz mahalleler kavramı, yan yana yaşayan ama birbirinden yalıtılmış insanları tarif eder. Komşular tanınmadığında onların kötü işler çevirdiği kolayca varsayılır. Karşılıklı sorumluluk duygusu kaybolur. Güven, ortak normlara dayanan bir toplulukta diğer üyelerden dürüst ve işbirlikçi davranış beklenmesidir. Normların belirsizleşmesi güveni zayıflatır.
Toplum bilime ve teknolojiye daha bağımlı hale geldikçe onlara daha kuşkucu yaklaşır. Kamuoyunun uzmanlara yaklaşımı seçicidir. Bilimsel araştırmalara yönelik düşmanlık özellikle en yeni, maceracı ve çığır açıcı girişimlere yönelir. Buna karşılık ihtiyatlı olmayı, kendini sınırlamayı ve riskten kaçınmayı salık veren uzmanlar saygı görür.
Güvensizlik toplumu yeni uzmanlar üretmiştir. Danışmanlar ve kolaylaştırıcılar, insanların kendi başlarına yaşamın belirsizlikleriyle baş edemeyeceği inancından beslenir. Mesela sağlık alanında güvensizlik artarken sağlık merakı da artar; “doğal”, “bütünsel” ve “antik” olduğunu iddia eden uzmanlar bundan yararlanır. (Bu konu bana biraz da Gabor Mate – Myth of Normal – Normal Efsanesi – Özet hatırlattı).
Güven sorununu açıklayan bir diğer argüman, toplulukların çözülmesi ve bireyciliğin güçlenmesidir. Dayanışmanın zayıflaması özgüvenli bir bireycilik kültürüyle el ele yürümemiştir. Günümüz toplumunun belirleyici özelliği hem kolektivite duygusunun hem de bireysel azmin zayıflamasıdır.
İNSAN KENDİNE GÜVENEMEZSE
Günümüz kültürü etkili insan eylemine çok küçük bir rol atfeder. Kahraman imgesinin yerini kurban imgesi almıştır. Çaresiz özne kavramı, insan düşmanı bir dünya görüşüne dayanır. Güven sorunu özünde kendine güvenememe sorunudur.
Bugün iş arkadaşları birbirini potansiyel düşman, komşular tehdit olarak görmektedir. Toplumun bütün katmanlarında işleyişe güvensizlik hakimdir. Otorite sahipleri de kendilerine güvenmemektedir. Bilim adamları kendi çalışmalarının sorumluluğunu etik komitelere ve mahkemelere devretmekte, şirket yöneticileri en temel kararları danışmanlara bırakmakta, öğretmenler öğretmekten, ebeveynler çocuk yetiştirmekten çekinmektedir.
Bu riskten kaçınma temalarına dayanan yeni bir ahlak anlayışına yol açmıştır.
Yeni Etiket
En temel değerler etrafında dahi bir uzlaşmanın bulunmayışı, bir belirsizlik ve şüphe atmosferi yaratır. Temel muğlak olduğunda, yaşamla ilgili önemli kararlar almak giderek riskli bir işe dönüşür.
Risk bilinci beraberinde belirli bir ahlak anlayışı getirir. Bu ahlak, bireylerden davranışların sınırlandırılmasını ve ihtiyat içermesini talep eder, başkasını riske atan kişiyi lanetler. Cinsellik, beslenme ve alkol tüketimi gibi bireysel alışkanlıklar bile sürekli olarak güvenlik açısından teftişten geçirilir.
Yaşamlar ve arzular hiçbir zaman homojen olmadığı için ortak değerlerimizi savunma çabaları engellere takılır. Geleneksel ahlak zeminini yitirmiştir; varlığını ancak toplumun en etkisiz kesimleri arasında devam ettirebilmektedir.
Geleneksel ahlakın marjinal bir konuma düşmesi yüzünden ortaya çıkan boşluğu, risk bilinciyle ilişkili bir değer ve davranış sistemi (yeni etiket) doldurdu.
Yeni Etiket
Bu yeni etiketin paradokslarından biri, hiçbir değer yargısı içermediğini iddia etmesidir. Tam da kesinliğin bulunmaması yüzünden sürekli ihtiyat mesajları veriliyor. İhtiyat mesajı ise meşruiyetini risklerin sürekli olarak abartılmasından alıyor.
Sağlık bilincinin, bireyin yaşamının düzenlenmesinde dinin yerini aldığı söylenebilir. Yeni etiketin içerdiği ihtiyatlı olma, kendini kısıtlama ve sorumluluk taşıma gibi temel değerler, açık bir ahlaki söylem kullanılarak savunulmak yerine, çeşitli davranışlarla çeşitli riskler arasında bağlantı kurularak aktarılır.
Sorumluluk taşıyan davranışlara yapılan vurgu, kişisel yaşama müdahale etme tehdidini her zaman örtük olarak barındırır. Ortaya, yargılama, sansürleme ve cezalandırma hakkına sahip olduğunu düşünen otoriter bir ahlak anlayışı çıkar. Kamunun özel yaşama müdahalesi yardım amaçlı bir görünüme bürünür.
Ahlakçı İtki
Geleneksel değerlerin toplum üzerindeki etkisini kaybetmesinin nedeni, bu değerlerin bireyleşme sürecine çözüm üretememesidir. Burada yeni etiketin başarılı olmasının nedeni, atomize olan bireye doğrudan yönelmesi ve yabancılaşma deneyimini anlamlandırmaya çalışmasıdır.
Yeni etiketin başarısı geleneksel ahlakın birtakım öğeleriyle oluşturulan bir senteze dayanıyor. Doğum kontrol haplarını ele alalım. Gelenekçiler, hapların sorumsuz bir seks anlayışını teşvik ettiği için lanetlediler; ancak bu argümanların toplum üzerinde pek az etkisi oldu. Fakat risk söyleminin kullanılması, uzun vadeli yan etkilerin gündeme getirilmesi sayesinde hap giderek sorunlu bir meseleye dönüştü. Sekse ihtiyatı sokmayı başaran kesim, gelenekçiler değil yeni etiketi savunanlar oldu. Bugün kadınlara verilen öğütlerle, namuslu kızların içki içmemesi gerektiğini savunan eski ahlak yasaları arasında enteresan paralellikler var.
Sonuç: Güçsüzlüğü Kabullenmek
Toplumun risk takıntısı yüzünden oluşan kaygının taşıdığı mesaj, “başka seçenek yok” mesajıdır.
“Dikkatli ol yoksa başına geleceklere katlanırsın!” insan iradesinin rolünü aza indirger. Bu, insanları risklerden kaçınmaktan fazlasına gücü yetmeyen, çaresiz varlıklar olarak resmeder.
Bu düşünce biçiminin en önemli sonuçlarından biri, insanların karşılaştığı sorunların sosyal kökenlerini gizlemesidir. Kontrolden çıkan bireylerin gerisinde rotasını kaybetmiş bir toplum vardır. Topluma değil sorunlu insanlara yoğunlaşmak çözüm umudunu yok eder, çünkü sadece toplumsal sorunlara etkili bir biçimde müdahale etmek mümkündür. (Ronald Purser – McMindfulness – Özet hatırlattı…)
Toplumsal bağların zayıflaması yüzünden insan, istese de istemese de geçmişte bireyleri birarada tutan ilişkilerden bir anlamda özgürleşti. Kağıt üzerinde kendi yaşam tarzını ve ilişkilerini seçmek özgürlüğüne sahip oldu. Fakat bu serbestlik paradoksal olarak yabancılaşma ve güçsüzlük duygusunu yoğunlaştırıyor.
Toplumun yeni idolleri, acı çeken kişilerdir. Risk alan kahramanlar, yerini strese katlanan kahramanlara bırakıyor. Azimlw kendi yaşamını kontrol etmeye çalışan insanlara kaçık gözüyle bakılır.
Mağduriyetin dayandığı temel, sizin ne yaptığınız değil, size ne yapıldığıdır. İnsan eylemine şüpheyle yaklaşılan bir toplumda hayatın anlamı bilinçli eylemde değil acı çekmede gizlidir.
Ne yazık ki, acı çekmenin hiçbir derin anlamı yoktur. Günümüz toplumunun kurbanlara ahlaki erdemler atfetmesi, toplumun insanın etkin yönüne olan inancını yitirdiğini gösterir.
İnsanlık, acı çekerek değil mücadele ederek ilerlemiştir. Bugün toplum, ortak yönümüzün güçsüzlüğümüz olduğunu söyledikçe, topluluk duygusunun temeli acı çekmek oluyor. Bu, kolektif bir teslimiyet duygusudur. Bu teslimiyet duygusunun yarattığı cesaretsizlik; bizi ve gelecek nesilleri risk konusunda çekingenleştirmektedir.