Lyotard – Libidinal Ekonomi – Özet

Jean-François Lyotard’ın 1974 yılında yayımlanan Libidinal Ekonomi adlı eseri, arzunun politik iktisadını geleneksel Marksist ve psikanalitik sınırların ötesine taşıyarak arzunun saf yoğunluk olarak her türlü toplumsal yapıdan önce geldiğini savunan radikal bir metindir.

Normalde özetlerken çoğunlukla kitaptan altını çizdiğim yerleri temize geçiyorum ama burada biraz kitabın dışında çıktım. İlk okuyuşta anlayamadığım çok yer olduğundan biraz ikincil kaynaklardan bazı metaforlara dair yorumları da özetime dahil ettim.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

Büyük Geçici Zar

Sözde bedeni açın ve tüm yüzeylerini gözler önüne serin: Kıvrımlar, kırışıklıklar, yara izleri, gözkapaklarına takılan takma kirpikleri, topuk altındaki şeffaf çıkıntıları, tırnakları, meme başlarını, büyük dudakları, küçük dudakları, anal büzgenin diyaframını, rektumun, kalınbağırsağın ve körbağırsağın siyah kanalını; incebağırsağın sözde içine, boş bağırsağına, kıvrım bağırsağına kadar açın. Bu süreç sadece bedenle sınırlı değildir: sesbilimsel sistem, yani seslerin seçmeli ağı da libidinal bedene aittir; çünkü renkler, dokular ve kokular da bu bedenin parçasıdır.

Burada Lyotard’ın Sözde Bedenden kastı Bizim “vücut” dediğimiz şey (kol, bacak, mide), aslında toplumsal ve biyolojik olarak düzenlenmiş, paketlenmiş bir yapıdır. Libidinal Zar ile bu düzenli bedeni açmamızı ve her şeyi (bağırsaklar, kelimeler, metal parçaları, renkler) uçsuz bucaksız, devasa bir yüzey üzerine yaymamızı ister. Bu yüzeyde hiyerarşi yoktur; bir mide parçasıyla bir şiir dizesi yan yana durur. Bu, arzunun aktığı dev bir pist gibidir.

Bu yapı, arka yüzü olmayan bir Möbius şeridi gibi tek yüzlüdür; dolayısıyla ne dışı vardır ne de içi. Yani Arzunun iç dünyası ve dış dünyası diye bir ayrım yoktur. Arzu, sadece yüzeyde akan bir enerjidir.

Bu beden bir tiyatro veya derinlik değildir; burada ve orada akan, kendini gösteren yoğunluklardır. Batı düşüncesini dünyayı bir tiyatro sahnesi gibi kurgulamıştır. Yani bir “görünen” (sahne) vardır, bir de onun arkasında yatan “gerçek/derinlik” (sahne arkası). Burada Derinlik yoktur, her şey yüzeydedir‘in anlamı buradan gelir. Tiyatro temsili arzuyu hapseden bir kutudur.

Geleneksel felsefe ve din (özellikle Augustinus üzerinden verdiği örnek), her zaman bir “Eksiklik” (Sıfır) üzerinden konuşur.: “Bir şeyimiz eksik, o yüzden arzularız”. Halbuki Lyotard buna karşı çıkar: Libido bir şeyi elde etmek için akmaz, sadece akar. Bu bağlamda Eleştiri yapmak bile aslında yukarıdan bakmaktır. Bu da aslında bir iktidar biçimidir.

Antik dönemdeki “çok tanrılı” anlayışı daha yeğdir. Orada her duygu (öfke, aşk, neşe) kendi başına birer tekilliktir ve yaşanır. Bir merkeze bağlanmaz. Halbuki günümüzde arzuyu bir merkeze (Tanrı/Eksiklik) bağlanmıştır ve sistem onu iyi/kötü diye yargılar. Bu, arzunun enerjisini dondurmaktır.

Bu noktada ihtiyaç duyulan şey bir etik değil, belki de bir yaşama sanatı olabilir.

Özetle Dünyayı anlamlandırmaya, onu bir tiyatro sahnesi gibi kutulara bölmeye, ‘bu iyidir, şu eksiktir’ demeye bir ara vermek lazım. Arzu (enerji), bedenlerin, makinelerin, yazıların ve her türlü nesnenin üzerinde durmadan akan, kıvrılan devasa bir yoğunluk tabakasıdır. Bu akışı yargılamayı bırakın ve onun nasıl işlediğine bakmak lazım.

Çubuğun Dönmesi

Lyotard’ın çubuk dediği şey, yapısalcılığın ve mantığın ayırıcı çizgisidir. Geleneksel mantıkta bu çizgi: İçerisi / Dışarısı, Doğru / Yanlış gibi ayrımlar yapar.

Peki bu ayırıcı çubuğu bir merkez etrafında sonsuz bir hızla döndürürsek ne olur? Çubuk o kadar hızlı döner ki artık bir sınır olmaktan çıkar ve bir yüzey (Libidinal Şerit) oluşturur. Bu yüzeyde “bu” ve “bu-olmayan” aynı anda mevcuttur. Yani mantığın “ya o ya bu” çelişmezlik ilkesi çöker; yerini yoğunlukların ve enerjinin aktığı bir labirent alır.

Toplum, din, bilim ve devlet birer Büyük Sıfır’dır (merkezi nokta anlamında). Bu merkezler, karmaşadan korkar. Her şeyi bir merkeze göre hizalamak isterler. “Doğru budur, yanlış budur” diyerek o hızla dönen şeridi yavaşlatmaya çalışırlar. Sıfır noktası, her şeyi anlamlı kılmak için enerjiyi dondurur. Lyotard ise buna karşı çıkar; çünkü anlamın başladığı yer, arzunun (libidonun) evcilleştirildiği yerdir.

Hayat (olumsuz anlamda) bir tiyatro sahnesine gibidir. Tiyatro (yani temsil), dayanması zor duygularımızı bir oyun haline getirerek bizi yatıştırır ama aynı zamanda bizi gerçeğin kendisinden (saf libidodan) koparır. Gerçek bir olay yaşadığımızda (örneğin büyük bir aşk ya da büyük bir acı), bu bir yoğunluktur ve bizi sarsar. Zihnimiz bu sarsıntıyla başa çıkamayınca onu bir temsile dönüştürür. Acıyı kelimelere dökeriz, ona isim veririz, onu bir hikayeye hapsederiz. Bu tarz temsiller de Libidinal derinin hareketi yavaşladığında “çubuk” tekrar bir sınır haline gelir ve anlam doğar. Yani anlam, enerjinin yavaşlaması ve pıhtılaşmasıdır. Lyotard ise bu pıhtılaşmaya karşı hızı ve akışı savunur.

Labirent, öğrenilmesi gereken bir mimari yapı değil, her karşılaşmada yeniden kurulan bir terör alanıdır. Hayat, önceden çizilmiş bir harita üzerinde ilerlemez. Her karşılaşma yeni bir labirent açar. Bu labirentlerin bir merkezi veya çıkışı yoktur.

Burada bir çığlık metaforundan bahseder. Bu iki farklı yoğunluğun (örneğin sadakat ve ihanetin, neşe ve acının) aynı anda ve aynı yerde bulunmasının yarattığı enerji patlamasıdır. Bu bağlamda Çığlık, bir özneye ait değildir. Çığlıkssız ve labirentsiz yoğunluk yoktur. Yıldırım gibi çarpan güç, etrafını çığlık artırarak tüketir ve akışların kıvrımlarını açar. Her labirent bir çıkışa doğru kaçış olarak çizilir ama çıkış yoktur; sadece yeni bir karşılaşma ve yeni bir labirent açılır. Aşk yıldırım çarpan yerlerin yakınında çığlık atmak zorunda kalmaktır.

Özetle hayat, üzerine işaretler kaydedilen bir Libidinal Şerittir. Her şey sürekli kaybolur, her an yeni bir devrimdir. Önemli olan haklı olmak değil, yoğunluğu (akışı) hissetmek ve temsilin tuzağına (Büyük Sıfır’a) düşmemektir.

Tensör

Bir kelime veya işaret (gösterge), her zaman bir şeyin yerini tutar. Fakat Bir şeyin yerini tutan şey, o şeyin kendisi değildir. Örneğin, sevdiğin birine “Seni seviyorum” dediğinde, o anki gerçek yoğunluk ve bedensel sıcaklık gider, yerine soğuk bir cümle gelir. Bu demateryalizasyondur (maddesizleşme). Gerçek duygu pıhtılaşır ve bir sembole dönüşür. Bu durum Sermaye (Kapital) gibidir: Nasıl ki para, gerçek emeğin ve malın yerini alan soyut bir sayıysa; kelimeler de gerçek duyguların yerini alan soyut işaretlerdir. (Bkz. Karl Marx – Kapital kitap özeti)

İşaretler dünyasında gerçek anlam her zaman bir sonraki kelimededir. Hiçbir zaman tamama eremeyiz. Bu sistem bize şunu der: “Sen eksiksin, anlam bende; beni çözmeye çalış.” Bu, insanı sürekli bir arayışa ve sisteme bağımlı olmaya iter.

Bu işaretleri çözme işi (semiyotik) bir fetihe benzer. Mesela Bir sömürgeci için yabancı bir halk (Afrikalılar, Japonlar vb.), sadece çözülmesi gereken bir koddur. Onları anlamaya çalışmak, aslında onları kontrol etmek ve kâr elde etmek (sömürmek) içindir. Yani anlamak, her zaman masum bir eylem değildir; bazen bir iktidar kurma biçimidir.

Yani Sistem seni anlam ile oyalarken, senin gerçek yaşam enerjini çalıyor. Bu tiyatrodan çık ve bedensel yoğunlukların, yani çığlığın ve arzunun sesini dinle.

Simülakra ve Fantazma

Lyotard, Pierre Klossowski üzerinden iki farklı gösterge biçimini karşılaştırır:

  • Augustinusçu Simülakra (Temsil): Bir şeyin yerini tutan ama o şey olmayan sahte bir görüntüdür. Örneğin; bir oyuncu sahnede kralı oynar ama kral değildir. Burada bir yalan veya eksiklik vardır.
  • Klossowski’ci Fantazma (Yoğunluk): Bu bir yalan değil, saf bir üretimdir. Fantazma, arzunun (libidonun) bir nesneyle birleştiği andaki patlamadır. Bir hayalden öte, bedensel bir şiddet ve yoğunluktur.

Örneklendirirsek; Simülakra bir tiyatro maskesiyken, fantazma o maskenin altındaki yüzün terlemesi ve kasılmasıdır. (Simulakra üzerine bkz. Baudriallard Simularklar ve Smülasyon özet)

Ekonomik mantıkta dilin ve paranın işleyişini incelerken yoğunluktan düzene geçilir. Misal Fahişelikte içinizdeki kontrol edilemez bir arzu (fantazma), herkesin anlayabileceği ve değiş tokuş edebileceği bir göstergeye (paraya veya genel kelimelere) dönüşür. Arzu, piyasaya çıkmak için kendini satar ve evrensel bir ölçü birimine (paraya) boyun eğer.

Zina da (Libidinal Mantık) ise düzenden yoğunluğa gidilir. Mevcut bir sistemi (örneğin evlilik veya dilin kuralları), onu içten içe patlatacak bir tutku için kullanmaktır. Kuralı bozmazsınız ama kuralın içinde yasak bir yoğunluk yaşarsınız.

Para sadece kağıt veya rakam değildir, aslında dondurulmuş arzudur. İnsanın kendi bedeni veya duygusu bir ödeme aracı haline gelirse canlı para olur. Klossowski’nin hayal ettiği bu durumda, para artık soğuk bir rakam değil, bizzat arzunun kendisidir.

Sade’ın öykülerindeki zengin sapkınlar, parayı biriktirmek için değil, onu yok etmek ve onunla acı/keyif satın almak için kullanırlar. Onlar için para, ekonomik bir araç değil, libidinal bir mermidir.

Bir bakıma her ekonomik işlem bir arzu aktarımıdır: Bir şeyi satın aldığınızda sadece para vermezsiniz, oraya bir libidinal enerji de yatırırsınız. Sistem bu arzulardan beslenir; Kapitalizm (Sermaye), bizim fantazmalarımızı yakalar, onları “simülakra” (ürünler, markalar, reklamlar) haline getirerek bize geri satar.

Yaşam, bu ekonomik göstergelerin (para, yasa, dil) altından akan durdurulamaz bir enerji (libido) akışıdır. Gerçek politik ekonomi, bu enerji akışlarının nasıl yönetildiğini anlamaktır.

Marx Adlı Arzu

Marx’ı tarafsız bir bilim insanı gibi incelemeyi bırakmalıyız. Onu, tıpkı Hegel veya Aristoteles gibi tozlu bir klasik olarak rafa kaldırmak yerine arzularını uyandırdığımız ve kendi bastırılmış tutkularımızla birleştirdiğimiz duygu dolu bir yaratıcı olarak görmeliyiz. Onun metinleri rasyonel teorilerden öte bir tür çılgınlık veya koca bir haz atlasıdır. Onu düzeltmeye ya da doğru Marx’ı bulmaya çalışmak yerine, Marx’ın içindeki arzunun (libidonun) metne nasıl sızdığını anlamalıyız.

Marx’ın en ünlü eseri Kapital’i bir türlü bitirememesi (bir bölümün kitap, bir alt başlığın koca bir bölüm olması) rastlantı değildir. Bu bitmeyen yazma süreci, Marx’ın içindeki iki farklı kişiliğin çatışmasıdır: Bir yanda savaşan fikirlerle dolu, ağır başlı Savcı bir Marx, diğer yanda ise Ren kıyısında gezinen genç bir aşığın yumuşak gövdesine sahip küçük kız Marx. Savcı Marx, kapitalizmin dosyasını titizlikle incelerken, aslında sanığa (kapitalizme) gizli bir hayranlık duyar. Bu yüzden inceleme hiç bitmez; çünkü incelemenin kendisi, yani erteleme, Marx için gizli bir haz kaynağıdır.

Marx’ı eleştirirken önemli olan, Marx’ın ekonomi politikasının aslında bir libidinal ekonomi olduğunu göstermektir. İlkel toplumlarda da, kapitalizmde de aynı şiddetli arzular (haz ve ölüm dürtüsü) farklı kılıklarda dolaşmaktadır.

Her Politik Ekonomi Libidinaldir

Sermaye sadece paradan ve fabrikadan oluşmaz; o aynı zamanda tonlarca sperm, demir çubuklar, şehvet çığlıkları ve atölye gürültüsüdür. Kapitalizmdeki o korkunç çalışma temposu bile içinde bir tür proletarya hazzı barındırır. Madenlerde ve fabrikalarda bedeni paramparça olan işçiler, kimliklerinin ve aile bağlarının yok olduğu o canavarca anonimlikte (meyhanelerde ve gecekondu mahallelerinde) tuhaf, yıkıcı bir haz bulurlar. Bu, ahlaki bir haz değil, bedenin sınırlarının zorlandığı libidinal bir yoğunluktur.

Siyasetle uğraşan entelektüeller, genellikle işçilere acıyarak onlara akıl hocalığı yapmaya çalışırlar. Onları kurtarılması gereken günahkarlar gibi görüp, onlara saygınlık kazandırmaya çalışmak aslında kibirli bir rahip tavrıdır. Entelektüeller, işçilerin çektiği acının içindeki o karanlık keyfi anlamazlar. Onlar için devrim, işçileri özgürleştirmek değil, onları kendi ahlakçı kalıplarına sokmaktır.

Dünyanın bürokratikleşmesi sadece bir yönetim sorunu değildir; bu, arzunun dondurulmasıdır. Kendiliğindenlik ve yaratıcılık gibi süslü kavramlar çoğu zaman birer teselliden ibarettir. Gerçek devrim, mevcut sistemin içinde konumları tersyüz etmek (uşağın efendi olması gibi) değil, bilginin ve iktidarın kurduğu o kalın duvarları tamamen aşmaktır.

İnsan bedeni aslında organik bir bütün değildir; o, parçalardan oluşan bir fantezi alanıdır. Sermaye bu bedeni mekanikleştirir, kafayı (zihinsel üretimi) bedenden ayırır ve hiyerarşik bir yapı kurar. Marksistlerin hayalini kurduğu o mutlu ve bütünleşmiş çalışan beden aslında bir masaldır. Gerçekte var olan şey, sermayenin sayısal yoğunluğu ve bedenin parçalanmış yüzeylerinde dolaşan kontrolsüz enerji akışlarıdır.

İlkel Toplum Yoktur

Lyotard, antropolojideki armağan (hediyeleşme) kavramına değinir. Yaygın inanışa göre ilkel toplumlar karşılıksız hediyelerle bağ kurar. Lyotard ise bunun bir tiyatro olduğunu söyler. Lacan’ın dediği gibi Sevgi, sahip olmadığın bir şeyi vermektir. Eğer hiçbir şeye sahip değilseniz, aslında verecek bir şeyiniz de yoktur. Sembolik değiş tokuş denilen şey, aslında bir akışın durması, enerjinin döngüye girememesidir; Bu bir çeşit depresyondur.

Sembolik değiş tokuş, bizzat modern ekonominin kendi bağrında icat ettiği bir kavramdır. Lyotard’a göre, bir şeyi takas etmek için önce onu parçalara ayırmanız gerekir. Bu yüzden üretimi eleştiriyorsanız, değiş tokuşu da eleştirmelisiniz. Özetle her şey üretimin bir parçasıdır.

Baudrillard gibi düşünürlerin vahşilerin bilinçdışı yoktur demesi, Lyotard’a göre gizli bir emperyalizmdir. Bu, vahşileri konuşamayan, arzusu olmayan varlıklar gibi görmektir. Oysa ilkel diye bir şey yoktur; hepimiz aynı ölçüde vahşiyiz ve hepimiz sermayeleşmiş durumdayız. İbrahim’in oğlunu kurban etme hikayesi üzerinden şunu söyler: Orada karşılıklı bir hediyeleşme (armağan) yoktur, sadece dehşet ve boyun eğme vardır. Ne Tanrı ne de İbrahim gerçek bir efendidir; bu yapı sadece bir esaret döngüsüdür. (Bkz. Kierkegaard Korku ve Titreme özeti)

İnorganik Beden

Marx, parayı insan ihtiyaçları ile yaşam arasında duran kayıtsız bir aracı olarak görür. Para, her şeyi birbirine eşitleyerek insanın kendine ve emeğine yabancılaşmasına neden olur. Bu aracıyı (parayı) yok etme isteği Hristiyanlıktaki günahlardan arınma ve kurban edilme hikayesine benzer. Marx, paranın ve dolayımın olmadığı saf ve kalpten bir iletişim özlemi içindedir; bu aslında dini bir nostaljidir.

Marx’ın bahsettiği inorganik beden kavramı çok önemlidir. İşçi için toprak, hammadde ve doğa onun inorganik bedenidir. Kapitalizm bu bağı koparır. Eskiden insan doğayla bir bütündü; kapitalizmde ise insanın canlı bedeni ile hayatta kalma koşulları (üretim araçları) birbirinden ayrılır.

Marx’ın tüm politikası, kapitalizmin yarattığı bu bölünmeyi (insan-doğa, özne-nesne ayrımı) ortadan kaldırmayı ve doğal büyük bedeni (komünizmi) yeniden kurmayı hedefler. Ancak bu çaba, dünyayı Robinson Crusoe gibi basit bir yer olarak görme fantezisidir.

Kapitalizm sadece arzumuzu dışlamaz, aynı zamanda arzumuzun bu ekonomik sistem içinde nasıl evrildiğini de bizden gizler. Sembolik değiş tokuş gibi romantik kavramlara sığınmak, aslında kapitalist sistemin nihilizmini korumaktan başka bir işe yaramaz.

Yani eskiden her şey çok doğaldı, sonra kapitalizm geldi bizi bozdu diye düşünmek bir yanılgıdır. Arzu (libido), her zaman bu karmaşık, parçalanmış ve vahşi oyunun içindedir.

Edwarda ve Küçük Kız Marx

Lyotard, Marx’ın düşüncesinde ikilik gödüğünden bahsetmiştik:

  1. Küçük Kız Marx: Bölünmemiş, temiz ve organik bir dünya hayal eden duygusal taraf.
  2. Teorisyen Erkek Marx: Kapitalizmin işleyişini rasyonel ve soğuk bir dille çözen taraf.

Birincisi kapitalizmin getirdiği her şeyi bir fuhuş olarak görür. Ona göre aile, mülkiyet ve değerler pazara düştüğünde kirlenmiştir.

Bu bağlamda Lyotard, Georges Bataille’ın Madame Edwarda (tanrı olduğunu iddia eden bir fahişe) karakterini Marx’ın karşısına diker. Küçük Kız Marx, bu kaos ve kirlilikten korkarken, Sermaye (Kapital), ise her şeyi (emeği, parayı, makineleri) birbirine bağlayan devasa bir pezevenk gibidir.

Sermaye, canlı olanı (emeği) emer ve onu mekanik, soğuk bir yapıya dönüştürür. Sermaye sistemi, vücudun organlarını doğal işlevinden koparıp onları birer kullanım aracı haline getirir. Bu, arzunun çılgınca ama amaçsızca (sadece kar için) akmasıdır.

Marx, kapitalizmi sadece sömürü ve yıkım olarak görür. Oysa Lyotard’a göre, insanlar kapitalizmin sunduğu o yıkıcı cazibeye (sinemalar, bürolar, tüketim nesneleri) de kapılırlar. Kapitalizm sadece acı vermez, aynı zamanda sapkın ve yoğun bir haz da sunar. Eleştiri, sadece bu kötüdür demekle yetinmemeli, bu sistemin içindeki o tuhaf arzuyu da anlamalıdır.

Marx, makinelerin gelişmesiyle fakir işçinin üretimden dışlanacağını ve yerini toplumsal bireye (bilgiyi kullanan gelişmiş insan) bırakacağını öngörmüştü. Ancak bu yeni özne de özgür bir organik beden değil, makinelere itaat eden devasa bir kafadır. Bilgi artık sermayenin bir parçasıdır; bizler sistemi yönettiğimizi sanırken, aslında sistemin enerji ihtiyacını karşılayan piller gibiyizdir.

Totoloji

Marx hep bir dışarısı arar; yabancılaşmamış bir insanlık hali, bir kurtuluş günü. Bu yüzden değerin arkasında insan emeği gibi ahlaki bir gerçeklik arar. Piero Sraffa ise değeri ahlaki veya insani bir temele oturtmaz. Ona göre değer, sadece sistemin kendi kendini tekrar edebilmesi için gereken matematiksel bir orandır (örneğin: şu kadar buğday = şu kadar demir).

Bu sistem tamamen kendi içine kapalıdır (totoloji). Mallar malları üretir, fiyatlar birbirini belirler. Burada artık yabancılaşma veya insan onuru gibi kavramlara yer yoktur. Sistem sadece çalışmaya devam etmek için kendi dengesini kurar.

Halbuki Marx, kapitalizmin bir gün kendi iç çelişkileriyle patlayacağını ve insani olana döneceğimizi umuyordu. Ancak Sraffa’nın gösterdiği gibi, sermaye sistemi o kadar esnektir ki, her şeyi (bilgiyi, arzuyu, emeği) kendi içine katarak sonsuz bir döngü oluşturabilir.

Özetle Marx kapitalizmi bir hastalık olarak görmüştü, ancak kapitalizm aslında insanların arzularını, sapkınlıklarını ve enerjilerini de içine alan, kendi kendini sürekli yeniden üreten devasa bir arzu makinesidir.

Ticaret

Değiş tokuş mantığı bir bakıma bir sıfırlama (hadım etme) mekanizmasıdır. Antik Yunan’da ganimetlerin toplandığı orta nokta (mezon) ile Aristoteles’in para kavramı aynı işlevi görür (Bkz. Aristoteles Nikomakhos’a Etik Özet). Para, her şeyi birbirine eşitleyen, farklılıkları yok eden bir yargıç gibidir. İki kişi takas yaptığında, aradaki farklar para sayesinde silinir ve durum sıfırlanır. Bu bağlamda şehir (polis) ve kanunlar da bu karmaşık arzuları kontrol altına almak için onları bir merkeze toplar. Yurttaş dediğimiz kişi, dürtülerini bu merkeze (mantığa ve toplumsal kurallara) feda etmiş kişidir.

Toplum için tehlikeli olan aşırı arzu/sapıklık, fahişelik gibi kurumlar aracılığıyla paraya (sermayeye) dönüştürülür. Fahişe, tehlikeli enerjiyi paraya çevirerek onu sistemin içine geri sokar ve böylece toplumsal düzeni korur. Bu bir enerji denetimidir.

Para, arzunun katili olan ihtiyaç üzerinden çalışır. Arzu tekil ve benzersizdir, ölçülemez. Ancak toplum (Politeia), bu arzuyu ihtiyaç olarak adlandırdığında onu ölçülebilir ve parayla satın alınabilir hale getirir. Para da ihtiyacın sıfırlandığı yerdir. Cebimizdeki para, gelecekteki bir ihtiyacı gidereceğimizin garantisidir, yani arzunun belirsizliğini ortadan kaldırır. Bu durum bir tür nihilizmdir: Her şey gelip geçicidir, sadece sistemin döngüsü (ölüm) kalıcıdır.

Lidyalılar’a Övgü

Herodot’un bahsettiği Lidyalılar, parayı bulan ve kızlarını fahişeliğe zorlayan halktır. Lyotard bunu libidinal tutarlılık olarak görür. Ticaret toplumu aslında kısır bir topluluktur. Para sadece el değiştirir, sistemde yeni bir arzu (libido) üretilmez, sadece mevcut olan döndürülür. Bu, her şeyin önceden belirlendiği, sürprizsiz bir sistemdir.

Lyotard’a göre modern kapitalizm Lidyalıların yöntemini evrenselleştirmiştir. Bugün hepimiz bedenimizin parçalarını (emeğimizi, zekamızı, cinselliğimizi) pazara çıkarıyoruz. Bu anlamda modern insan, kendi bedeninin pezevenki haline gelmiştir; yani kendi arzu alanlarını kontrol eden ve satan bir işletmeci gibidir.

Bu esnada Eğitim ve toplum bizi duygusal sıfır noktasına getirmeye çalışır. Arzularımız karmaşık bir labirent gibidir ama ticaret bizi bu labirentten çıkarıp kâr-zarar hesaplayan rasyonel bireylere dönüştürür.

Özetle ticaret ve para, senin o vahşi, tahmin edilemez ve eşsiz arzularını alıp; onları herkesle aynı olan, ölçülebilir ve sıkıcı ihtiyaçlara dönüştürür. Dünya dev bir pazar yerine dönüştüğünde, artık ben dediğin şey, sadece elindeki sermayeyi (bedenini ve yeteneklerini) pazarlayan bir tüccardan ibarettir.

Normalde size özel, tekil ve paha biçilemez olan bir duygu ya da bedensel haz, kapitalizmde fahişeleşir. Yani bir ölçü birimine (paraya) bağlanır. Politika ve ticaret, her şeyi birbiriyle kıyaslamaya dayanır. Akıl, aslında bu kıyaslamayı yapan bir araçtır. İki farklı hazzı veya emeği birbiriyle eşitlemek için ortak bir sıfır noktası (para veya sistem kuralları) yaratılır.

Kaçış Bedelinin Ödenmesi

Sistem, değiş tokuş edilemeyen fazla enerjiyi (yoğun duygular, aşırı hazlar) bir şekilde tahliye etmek zorundadır. Bunu kurban ritüelleri, fahişelik veya psikanaliz yoluyla yapar.

Kurban töreninde kişi aslında kendi bedeninden vazgeçip bir haz anı yaşamak ister. Dönüş Bileti, kesilen kurbandır kesilir, bu geri dönüşü olmayan bir harcamadır. Ancak rahibe ödenen bahşiş (Daksina), o kişiyi tören bittikten sonra normal hayatına, yasaların dünyasına geri bağlar. Yani ödeme yapmak, bizi koruyup güvenli, sıkıcı hayatımıza döndüren bir sigortadır.

Lyotard, fahişelik ile psikanaliz arasında şaşırtıcı bir benzerlik kurar.

  • Kişi, toplumsal yasaların dışındaki yasak hazzı yaşamak için fahişeye gider. Ancak ona para ödediği anda o hazzı, ticaretin yasal döngüsüne (para döngüsüne) dahil etmiş olur. Para, hazzın vahşiliğini evcilleştirir.
  • Psikanalist de bir nevi zihinsel fahişelik yapar. Hasta, içindeki karmaşık, yıkıcı ve yoğun duyguları (libidoyu) analiz seansına getirir. Analiz sürecinde hastanın bu yoğun duyguları sözcüklere dökülür. Bunlar duyguyu değiş tokuş edilebilir hale getirir.

Kısaca; Modern dünyada ne yaparsak yapalım (ister aşık olalım, ister tedavi olalım, ister haz peşinde koşalım) her şey eninde sonunda hesaplanabilir, alınıp satılabilir ve yönetilebilir bir sisteme dahil edilir.

Gümüş Savaşı ve Kralın Görkemi

Merkantilizmde para (gümüş ve altın) sadece alışveriş aracı değildir; o bir ganimettir. Komşu ülkelerin gümüşünü çalmak veya onları yoksullaştırmak, doğrudan Kralın görkemini artırmak demektir. Bu sistemde ekonomi pastası sabittir. Eğer Fransa zenginleşecekse, İngiltere veya İspanya mutlaka fakirleşmelidir. Yani birinin kazancı diğerinin birebir kaybıdır. Bu yüzden ticaret, barışçıl bir alışveriş değil, bir gümüş savaşıdır.

Kapitalizm parayı yeniden yatırım yapmak için biriktirirken, Merkantilizm parayı gösterişle yok etmek için biriktirir. Fransada bakan Colbert gümüşleri toplar, Kral ise Versay Sarayı’nda bu zenginliği devasa eğlenceler, lüks binalar ve görkemli törenlerle adeta yakar. Merkantilist, parayı kar etmek için değil, onu har vurup harman savurmanın verdiği o tanrısal güç hissi için sever.

Yani Para sadece ekonomik bir değer değildir, aynı zamanda birinin yıkımından duyulan sadistçe bir keyfin aracı olabilir. Kapitalizm bu vahşi arzuyu yatırım ve mantık maskesiyle gizlemiştir; ancak Merkantilizmde bu arzu, tüm çıplaklığı ve görkemiyle Versay’ın altın salonlarında sergilenmekte idi.

Sermaye

Coitus Reservatus (Spermi Tutma Ekonomisi)

Klasik Çin cinselliğini modern ekonomik sisteme benzer. Buradaki anahtar kavram Coitus Reservatus, yani boşalmadan (spermi dışarı atmadan) yapılan cinsel ilişkidir.

Bu sistemde sperm sadece biyolojik bir sıvı değil, bir yatırım aracıdır. Erkek, spermini dışarı atıp harcamak yerine, onu vücudunda tutarak kendi yaşam enerjisini (Yang) güçlendirmeyi hedefler. Cinsellik bir haz anından ziyade bir strateji savaşına dönüşür. Erkek, kadının enerjisini (Yin) emerken kendi enerjisini (Yang) korumaya çalışır. Bu, bir tüccarın mal alırken parasını en az düzeyde harcayıp karını maksimize etme çabasına benzer.

Kapitalizm, tıpkı spermini dışarı atmayıp onu güç elde etmek için vücudunda saklayan antik bir stratejist gibidir. Sistem, her türlü özgür hazzı veya kontrolsüz enerjiyi hesaplanabilir bir değere (paraya veya bilgiye) dönüştürerek yutar. Bu süreç, her şeyi kontrol altına alma arzusuyla yanıp tutuşan devasa bir makineye dönüşmemize neden olur.

Kredi Teorisi

Aristo, ihtiyacı karşılamak için yapılan ticareti doğal, sadece para artırmak için yapılan ticareti (perakendecilik) doğaya aykırı bulurdu. Çünkü ikincisinde sınır yoktur; para sürekli kendini çoğaltmak ister. Normalde sistem Mal -> Para -> Mal (ihtiyaç için satış) şeklinde işlerken, kredi ile birlikte Para -> Mal -> Daha Fazla Para döngüsüne girilir.

Lyotard bunu cinsel bir birleşmede boşalmayı ertelemeye benzetir. Enerjiyi (parayı) hemen harcayıp tüketmek yerine, onu biriktirip daha büyük bir patlama (yatırım/kazanç) için bekletirsiniz. Kredi, bu bekleme ve biriktirme enerjisidir.

Hegel’e göre arzu yıkıcıdır; istediği şeyi hemen tüketip yok etmek ister. Medeniyet ise bu arzuyu erteleyerek (bir alet yaparak, bir sözcük üreterek) inşa edilir. Sermaye de tam olarak budur: Saf tüketme dürtüsünün engellenip bir baraja (bankaya/yatırıma) dönüştürülmesidir.

Kredi, aslında henüz var olmayan bir geleceğin bugünden harcanmasıdır.

  • Bir girişimci, henüz üretmediği malın parasını kredi olarak alır. Bu, sistemin gelecekteki enerjiyi bugüne çekmesidir. Kredi burada bir hiçliktir (çünkü ortada henüz mal yoktur), ama üretim yapıldığında o hiçlik gerçeğe dönüşür.
  • Bu sistemde geçmiş ve gelecek birbirine karışır. Kredi sayesinde alacaklı, kendi geleceğini bugünden satın alabilir. Eğer bu süreç yeni üretimlere yol açıyorsa, sistem kendi dengesini korur ve büyür.

Spekülatif Kullanımında Kredi Parası

Borsa bir yatırım yeri değil, bir fetih alanıdır. Burada para bir şeyler üretmek için değil, başkasının elindekini almak için kullanılır.

1921‘deki ekonomik krizde (özellikle enflasyon dönemlerinde) paranın değeri o kadar hızlı düşer ki, insanlar paradan kaçar. Lyotard bunu bir bellek kaybına benzetir. Kimse paranın yarınki değerini hatırlamaz, herkes elindeki değersizleşen parayı bir başkasına atmaya çalışır. Bu, üretimin durduğu, saf bir hayatta kalma ve yağma anıdır.

1929 Büyük Buhranı sermayenin röntgeninin çekildiği andır. İnsanlar bir hisse senedini şirkete güvendikleri için değil, başkalarının o hisseden para kazandığını görüp kıskandıkları için alırlar. Bu kıskançlık döngüsü, fiyatları reel dünyadan koparır. Şirketler bile kendi üretimlerine yatırım yapmak yerine, ellerindeki nakit parayı borsada spekülasyon yapmak için kullanırlar.

Kredi artık üretimi destekleyen sakin bir nehir değil, sürekli yön değiştiren, yıkıcı bir dalgadır. 1929 krizi, bu devasa enerji birikiminin (paranın) sistemi taşıyamayıp patlamasıdır.

Özetle; Ekonomi sadece matematiksel bir denge değildir; içinde ölüm dürtüsünü, cinsel enerjiyi ve büyük bir hırsı barındırır. Kredi, bu enerjiyi bazen bir fabrikaya (üretim), bazen de bir kumara (spekülasyon) yönlendirir. Kapitalizm üretmek ve yağmalamak arasında gidip gelen devasa bir arzular makinesidir.

Bu Yazının Ekonomisi

Teori denen şey dünyayı kutucuklara hapsetmeye ve kontrol etmeye çalışan bir terördür. Birisi “Gerçek budur” dediğinde, aslında diğer tüm ihtimalleri susturmuş olur. Lyotard buna karşı enerjinin hareketini savunur.

Figüratif sanatta Bir kurban (tablo) ve bir izleyici (müşteri) vardır. İzleyici dışarıdan bakar ve heyecanlanır. Bu durum Lyotard için klasik teori yaklaşımına benzer. Teori de bize “Bu olay şudur, bu kavram budur” diyerek dünyayı anlamlandırır ve bizi güvende hissettirir. Ama bu güvenlik, enerjiyi dondurur. İzleyici (müşteri) ile nesne (tablo) arasına aşılmaz bir duvar örer. Soyut Sanatta ise artık ortada temsil edilen bir şey yoktur. Sanatçı izleyiciyi doğrudan tablonun içine çeker. İzleyici artık dışarıda bir gözlemci değil, tablonun enerjisiyle sarsılan bir av haline gelir. Lyotard’ın kendi yazısı da böyledir. Size bir konu anlatıp sizi rahatlatmak istemez; kelimelerin enerjisiyle sizi sarsmak, düşüncenizi harekete geçirmek ister.

Diğer bir deyişle: Figüratif sanat anlam üretir (ve bu anlam bir hapishanedir); soyut sanat ise Lyotard’ın değimiyle bir yoğunluk üretir.

Libidinal Olarak Teorik

Teori bir iktidar tuzağıdır. İyi bir teorik metin, dışarıya kapalı, kendi içinde kusursuz bir makine gibidir. Her soruya kendi içinden cevap verir (totoloji). Bu hayatın beklenmedik karışıklıklarına minimize etmek ister.

Bu bağlamda Teori ile Kapitalizm arasında büyük bir benzerlik vardır. Sermaye, her şeyi paraya dönüştürerek eşitleyip kimliksizleştirir. Teori de her şeyi kavramlara dönüştürerek aynısını yapar. İkisi de enerjiyi kontrol altına alıp, onu verimli bir üretim haline getirmeye çalışır.

Bilim öte yandan sadece var olanı tekrar etmez (umut vardır); bazen Cantor veya Lobaçevski gibi isimler çıkar ve mevcut sistemi yıkar. Bu anlar, sistemin içine yabancı bir sesin girdiği, enerjinin patladığı anlardır. (Bkz. Feyerabend – Yönteme Karşı – Özet)

Bedenler, Metinler: İleticiler

Bu yazı bir ders kitabı değildir. Bir amacı veya varmak istediği kesin bir sonucu yoktur. Denize fırlatılmış, içinde mesaj olmayan bir şişe gibidir; sadece enerjiyi aktarır.

Önemli olan, enerjinin (arzunun, öfkenin, neşenin) bir bedenden diğerine, bir metinden bir renge geçmesidir. Kendimizi bir kanal gibi düşünmeliyiz. Ona göre burada bir kitap yok, yalnızca libido fasikülleri var. Bizim söylemimiz, sözcüklerin, jestlerin arasındaki bağlantıyı garanti etmiyor.

Ne varsa Koyverin Gitsin! Enerjileri tutmayın, onları sınıflandırmayın. Bırakın teoremler, çığlıklar, sıcaklar ve soğuklar içinizden geçsin.

Bu bir devrim manifestosu değildir, sadece mevcut sistemin (üniversite, dil, sermaye) içindeki sistemi dönüştüren, programsız ve kafasız bir hareketin enerjisinin dışa vurumudur.