David Graeber – Borç – Özet

David Graeber’in 2011’de yayınlanan Borç: İlk 5000 Yıl adlı kitabı, borç kavramını ekonomiyle sınırlı olmayan tarihsel, toplumsal ve ahlaki yönleriyle ele alır. Modern ekonomi anlayışının temel varsayımlarını sorgular; paranın ve borcun kökenlerinin aslında piyasadan değil, toplumsal ilişkilerden doğduğunu ortaya koyar. Kitap, borcu ahlaki bir zorunluluk olarak görmek yerine, değiştirilebilir ve sorgulanabilir bir toplumsal yapı olarak düşünmemizi önerir.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

1- AHLAKİ TARTIŞMA DENEYİMİ HAKKINDA

Graeber kendisiyle tanıştırılan bir insan hakları avukatıyla konuşurken, “İnsan tabii borcunu ödemek zorundadır” cümlesini duyar. Bu borcun yalnızca ekonomik bir mesele değil, esasen ahlaki bir inanç sistemi olduğuna işaret eder. Ancak bu cümlenin gücü, sarsılmaz bir doğruluk gibi sunulmasından kaynaklanır ve bu nedenle de tehlikelidir.

Oysa borçların çoğu insanların rızası olmadan oluşturulmuştur. Geri ödemeleri ise halk, özellikle de yoksullar yapmaktadır. Bu durum, ahlaki olarak tartışmalıdır.

Tarih boyunca, güçlü olan taraf, zayıf olan tarafı borçlandırmış ve bu borç ilişkisi şiddetle sürdürülmüştür. Madagaskar örneğinde olduğu gibi, Fransa adayı istila eder, halkı katliamlara uğratır, ama borçlu olan yine Madagaskar halkı olur. Borç ilişkileri bu anlamda, emperyal güçlerin üstünlüğünü meşrulaştırmanın yollarından biri haline gelir.

Borç, başka türlü yükümlülüklerden farklı olarak, kesin olarak nicelleştirilebilir. Bu, borcu insan ilişkilerinden ayırır ve soğuk, kişiliksiz, devredilebilir bir yükümlülüğe çevirir. Böylece insaniyet ahlaki olarak önemsizleşir.

Borç, paranın ahlakı matematiğe dönüştürme gücüdür. Alacaklı, borçlunun ne yaşadığına değil, yalnızca sayılara bakar.

Binlerce yıldır zenginle yoksul arasındaki mücadele çoğunlukla borç verenler ile borçlular arasındaki mücadele şeklinde sürmüştür. Tarih boyunca birçok isyanda borç kayıtları yakılmıştır. Bu eylem, borcun yalnızca maddi değil, simgesel ve siyasi bir anlamı olduğunu da gösterir.

2008 küresel finansal kriz bu tarihi mücadelede yeni bir dönüm noktasıdır. Bankalar sorumsuzca kredi dağıtmış, sonra bunların geri ödenemeyeceğini bile bile finansal araçlara paketleyip yatırımcılara satmış, sonunda da devlet tarafından kurtarılmışlardır. Bu süreçte Yoksulların ipotekleri yüzünden evlerini kaybetmesi sorun edilmezken, Bankalar, çok büyük oldukları gerekçesiyle kurtarılmıştır. Borç, bir kez daha bir yoksullaşma aracı haline gelmiştir.

2- TAKAS EFSANESİ

Borcun yükümlülükten farkı, tam olarak nicelleştirilebilmesidir. Bu parayı gerektirir. Dolayısıyla borcun tarihi, aynı zamanda paranın tarihidir.

En eski yazılı belgelerde borçların genellikle tahıl veya gümüş cinsinden kaydedildiği görülür. Tapınaklar, kredi ve borç sisteminin merkezindedir. Ahlaki felsefenin erken metinlerinde dahi ahlakın bir borç olarak, yani para cinsinden anlaşılması dikkat çeker.

Modern ekonomi ders kitaplarındaki anlatıda önce takas vardı, sonra para ortaya çıktı, en son kredi gelişti denir. Ancak bu anlatı kanıtlardan değil, yok sayılan gerçeklerden beslenir. Ekonomistlerin sıkça atıf yaptığı Kızılderili topluluklar bile takasla işlem yapmıyordu. Örneğin Irokualar’da mal dağılımı komünal konseyi tarafından organize ediliyordu, bireysel takas yoktu.

Takas genellikle yabancılar arasında ve potansiyel bir düşmanlık ortamında gerçekleşirdi. Bu nedenle ritüeller, danslar ve törensel davranışlarla süslenirdi. Takasın doğasında birini kandırma eğilimi vardır.

Tarihsel kayıtlar, en eski ekonomi biçiminin takas değil, kredi olduğunu gösteriyor. Mezopotamya, Mısır, Çin’deki ilk yazılı kayıtların çoğu borç ve hesap defterleridir. Mezopotamya’daki para modern anlamda alışveriş parası değildir. Tapınaklar tarafından kullanılan bir hesap birimidir: şekel, gümüş cinsindendir. Gümüş genellikle dolaşımda değildir.

Özetle Ekonomistlerin anlattığı “takas → para → kredi” sıralaması yanlıştır. Gerçek tarih:

  • İlk kredi başladı. Para, bu kredilerin ölçülmesi için bir hesap birimi olarak ortaya çıktı.
  • Madeni para, çok sonra, belirli siyasi sebeplerle, özellikle savaş koşullarında kullanıldı.
  • Takas ise, genellikle para sistemlerinin çöktüğünde devreye giren doğaçlama bir çözümdür.

Takas hiçbir zaman toplumların ekonomik temelini oluşturmadı. Borç, para ve kredi insan ilişkilerinin içinden doğdu.

3- İLKSEL BORÇLAR

Hint metinlerinden Rig Veda‘da insan daha doğarken tanrılara, azizlere, atalara ve insanlara borçlu olarak doğar. Bu borcun ekonomikten öte ahlaki, dinsel ve toplumsal bir yapı olduğuna dair bir başka gözlemdir.

Para üzerine iki teoriye değinirsek (Bu kısım Simmel’in paranın felsefesi kitabında da çok değindiği bir nokta idi):

  • Mitchell-Innes’e göre para, aslında bir borç kaydıdır (kredi teorisi). Bir şeyi almak için bir borç senedi verirsiniz. Bu senet elden ele geçebilir. Yeter ki insanlar, borçlunun borcunu ödeyeceğine güvensin. Mesela Hong Kong’da İngiliz askerleri, çek yazar; tüccarlar bunları aralarında dolaştırır. Bu çek, fiilen bir para birimidir. Para, bir nesnenin değil, insanlara duyulan güvenin ölçüsüdür.
  • Devlet teorisine göre, devlet bir şeyi vergi olarak kabul ederse, o şey para olur. Tarihte paranın ortaya çıkışı, vergi toplama ihtiyacıyla bağlantılıdır. Yani Hükümetler para basar, sonra bunu halktan vergi olarak geri ister. Bu süreç piyasayı yaratır.

Piyasaların doğması için devletin varlığı (özellikle vergi) kritik önemdedir. Mesela Fransızlar Madagaskar’ı işgal ettikten sonra bir eğitici vergi koydu. Vergi sadece yeni basılan Madagaskar Frankı ile ödenebiliyordu. Çiftçiler, bu parayı kazanmak için pirinç mahsullerini satmak zorunda kaldılar. Mahsulden elde ettikleri parayı vergilere verdiler. Sonuç: Borç batağı, emek sömürüsü ve yoksulluk döngüsü. Bu sistem aynı zamanda halkı tüketime alıştırmak için tasarlanmıştı. Bazı Madagaskarlılar, sistemin farkına vardı ve direnmeye çalıştı ama bu tür karşı çıkışlar uzun sürmedi. Zamanla, pazarlar kuruldu, küçük dükkanlar açıldı, piyasa mantığı kök saldı.

John Maynard Keynes de Mezopotamya çivi yazılı kayıtlarını incelediğinde Son dört bin yıldır paranın, devletin eserin olduğu sonucuna varır. Devlet, sözleşmelerin dayanağı olan otoritedir. Paranın anlamını belirleme hakkına sahiptir.

Paranın kökenini anlamak için takasa ya da hint metinlerindeki gibi kutsal borca değil, devlet ve şiddetin geçmişiniz incelemek gerekir.

Sümer ve Babil şehirlerinde ilk krediler, tapınaklar tarafından tüccarlara verilir. Daha sonra bu sistem tüketici borçlarına yayılır: köylüler, borçları ödeyemeyince borç-kölesi haline gelirler. Bu durumlar toplumun parçalanmasına yol açınca, krallar zaman zaman tüm borçları iptal eden fermanlar yayınlamıştır. Bu, toplumun yeniden düzenlenmesi ve borç zincirinin kırılması anlamına gelir.

Graeber şunu sorar: Eğer hepimiz insanlığa ya da doğaya karşı bir borçla doğuyorsak, bu borcun nasıl ödeneceğini söyleme hakkı kime aittir? Bu soruya verilen cevaplar, bütün otorite sistemlerinin dayanağını oluşturur. Özgürlük, bu borcun nasıl ödeneceğine bizzat karar verebilme hakkıdır. Ama tarih boyunca bu hak hep devlet ya da tanrı adına konuştuğunu iddia eden kurumlar tarafından gaspedilmiştir.

4- ZULÜM VE KEFARET

Cebinizden bir madeni para çıkarın. Bir yüzü, onu basan devletin sembolünü taşır (tura); bu, paranın toplumsal bir ilişki ve siyasi bir teminat olduğunu gösterir. Diğer yüzünde ise (yazı), alışverişlerdeki değer ifadesi yer alır. Bu da paranın bir meta gibi işlediğini ima eder. Yani para hem siyasi otoritenin garantisi olan bir borç sözleşmesidir, hem de bir nesne olarak değeri olan bir araçtır.

Para, her zaman bir meta olmak ile bir borç-sembolü olmak arasında gidip gelen bir şeydir. Yani para, piyasa ile devlet arasında süregelen siyasi bir mücadele alanıdır. Bu bağlamda iki büyük anlatı (takas miti ve borç miti) aslında paranın iki yüzü gibidir. Biri olmadan diğeri tam olarak anlaşılamaz.

Nietzsche’nin Ahlakın Soykütüğü Üzerine adlı eserine atıfta bulunursak:

  • Ahlak, alacaklı ile borçlu arasındaki ilişkiye dayanır.
  • Borçluluk, aynı zamanda suçluluk demektir. Almanca “schuld” hem borç hem suç anlamına gelir.
  • Alacaklılar, borcunu ödeyemeyen borçluları işkenceyle cezalandırabilir. Hatta bu cezalar, parmak kesmek gibi bedensel olabilir.

Burada Nietzsche’nin amacı, ticaret temelli bir insan doğası varsayımından yola çıkarak burjuva ahlakını çökertmektir.

Kurtuluş terimi aslında finansal bir kökene sahiptir. Borcu ödeyip birini geri almak, yani fidye vermek anlamına gelir. Borçtan kurtulmak, özgürlüğün tanımıdır. Hristiyanlıktaki “Tanrı, kendi oğlunu insanlığın borcunu ödemek için feda etti fikri”, tamamen ticari bir dildir.

Graeber sadece insan olduğumuz için birbirimize yardım ettiğimiz avcı-toplayıcı toplumların değerlerini hatırlatır. Yani gerçekten insan olmak, borç ve alacak ilişkisini reddetmekle mümkündür.

5- EKONOMİK İLİŞKİLERİN AHLAKİ TEMELLERİ

Borcun tarihini anlamak için, piyasa dilinin nasıl ahlaki ve dini söylemleri bile nasıl istila ettiğini çözümlemek gerekir. Mesela hediye bile borcu yeniden üretir, çünkü hediyenin bir karşılığı olacağı varsayılır.

Karşılıklılık ilkesinin, hem adalet duygusunun hem de ekonomik ilişkilerin temelinde yer aldığı varsayılır. Ancak bu ilke mutlak değildir. Misal bir babanın oğluna çocukluk masraflarını fatura etmesi canavarca görünür, çünkü aile ilişkileri ölçülemez ve borçlanılamaz. Bazı ilişkiler sadakat, bağlılık ve aidiyet gibi daha karmaşık ahlaki anlayışlarla kurulur. Bu anlayışlar, borçtan ya da basit değiş tokuştan farklıdır. Hiyerarşi karşılıklılık ilkesine aykırı bir yapıdır. Hiyerarşik ilişkiler genellikle geleneklere, emsallere ve tek yönlü bağlara dayanır.

Komünizm: Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre… Komünizm bir tür ütopya değildir. Kapitalist sistemin içinde bile gündelik komünist pratikler vardır. İnsanlar birbirini düşman olarak görmedikleri sürece, ihtiyaç yeterince büyükse ve bedel makulse, komünistçe davranış sergilerler. Bu, gündelik hayatta sigara, yön sorma gibi küçük şeylerden, birinin boğulmasını engellemek gibi hayati müdahalelere kadar genişler.

Hesaplaşma, ilişkileri koparan bir araçtır. Hesaplaşıldığında iki taraf arasında artık bir yükümlülük kalmaz. Bu sürekli bağlılık varsayımı üzerine kurulu komunist yaklaşımdan farklıdır, değiş tokuşun bitiş noktasıdır.

Nijerya’daki Tiv halkı örneğinde, armağan ilişkilerinde mutlak karşılığın verilmemesi gerekir. Tam karşılığını verirseniz, bu komşunuzla artık ilişkinizi sürdürmek istemediğiniz anlamına gelirmiş. Bu tür armağan alışverişleri sonsuz bir döngüye işaret eder; hesaplaşmanın ertelenmesi ilişkilerin sürmesini sağlar.

İnsanlar sürekli olarak komünizm, karşılıklılık ve hiyerarşi arasında geçiş yapar. Fakat soyut düzeyde bu karmaşıklığı tanımakta zorlanırız; o yüzden her şeyi karşılıklılık ile açıklamaya çalışırız.

Borç, tamamlanmamış bir değiş tokuştur; ilişki devam ettiği sürece borç da sürer. Karşılıklılık, eşitliği ve ayrılığı varsayar. Hiyerarşi, gelenek, statü ve eşitsizliği varsayar.

Modern toplumda, özellikle orta sınıf ilişkileri, görünüşte eşitlik içeren ama sürekli minik borçların alınıp verildiği karmaşık ilişkilerle örülüdür.

6- SEKS VE SAVAŞ OYUNLARI

Ekonomik tarih yazımı insan deneyimini çarpıtmıştır. Herşeyi (kadınları, köleleri, çocukları, hizmetçileri) takas eden yetişkin erkek paradigmasına etrafından tanımlar. Böylece hayatın gerçek karmaşıklıklarını örter. Oysa ekonomik deneyim, takasla sınırlanamaz.

Paranın kökenleri araştırılırken, insanların birbirlerini para olarak kullanmış olması ciddi bir biçimde göz önüne alınmaz. Tarihsel anlatılar, borç-köleliği ve kadınların zorla el değiştirmesini ya hiç içermez ya da steril anlatılarla geçiştirir. Kadınların borç ödemeleri için satılmış olması; köleliğin ekonomik ve ahlaki sistemle nasıl iç içe olduğunu gösterir.

Birçok toplumda evlilikte başlık parası ödenir, ama bu özünde kadını satın almak değildir. Bu ödenmesi mümkün olmayan bir borcun var olduğunun kabulü ve bir simgesidir (fazla romantik buldum bu yorumu). Benzer mantık kan davalarında da görülür. Bu ödeme, hayatın eşdeğeri değildir. Bunlar aslında bir barış ve pişmanlık teklifidir. Para burada borcu silmek için değil, borcun kabulü için vardır.

İnsanlar arasında ölçülemez ilişkiler vardır; her insan eşsizdir. Ama aynı zamanda ekonomik sistemler, bu eşsizliği hesaplanabilir, değiştirilebilir, ölçülebilir hale getirir. Kölelik, bu soyutlamanın en uç biçimidir. Bu nedenle borç ve para sistemi, sadece ekonomik değil, aynı zamanda etik bir meseledir.

İnsanları satılabilir kılan şey, onların toplumsal bağlarından koparılmasıdır: köleler ailelerinden, kimliklerinden, toplumlarından ayrılırlar. Toplumsal aidiyet bir bireyin korunma kalkanıdır; aidiyetsiz kalan kişi, ekonomik sistemde kolayca metaya dönüşür.

Borç sistemiyle şiddet arasındaki ilişki doğrudandır. Bir insanın mübadele edilmesi bir tür soyutlama ve şiddet gerektirir. Şiddet burada yalnızca metafor değildir; gerçek dövme, bağlama, kaçırma, satma, öldürme anlamındadır.

7- ŞEREF VE AŞAĞILANMA (MEDENİYETİN TEMELLERİ)

Erken Ortaçağ İrlanda’sında sosyal yapı, şeref fiyatları üzerinden işliyordu: Her özgür bireyin bir değeri vardı ve hakaret, yaralama, öldürme gibi durumlarda buna göre tazminat ödenirdi. En yüksek şeref fiyatına sahip kişiler: Krallar, piskoposlar, ünlü şairlerdi. Köleler şeref fiyatı sıfır olan kişilerdi. Kadınların şeref fiyatı genellikle en yakın erkek akrabanınkinin yarısı kadar belirlenmiştir. Hafif meşrep kadınların şeref fiyatı sıfırdı.

Bu gösterir ki paranın ilk formları saygınlık, aşağılama ve itibar ölçümü için kullanılmaktadır. Paranın kullanımı, sosyal borçları, suçları ve aşağılamaları sayısallaştırmak için bir araçtı.

Mezopotamya: Sümerler döneminde kadınlar özgürdü. Ancak zamanla, kadınlar kamusal hayattan çekildi, peçe ve hareme kapatma gibi uygulamalar ortaya çıktı. Bu dönüşüm, piyasanın ve borç ekonomisinin yayılmasıyla tetiklendi. Çünkü aile bireyleri, özellikle kız çocukları, borç teminatı olarak verilmekteydi.

Antik Asur’da örtünme yasası, “namuslu” kadınları ve fahişeleri ayırmak için konmuştur: Fahişeler örtünemez, örtünürlerse cezalandırılır. Böylece kadınlar ya örtülü ve satılamaz, ya da görünür ve satılabilir olarak tanımlanmıştı.

Graeber’e göre paranın, piyasanın ve devletin doğuşu, şiddet, kölelik, aşağılama ve şeref gibi kavramlarla ayrılmaz biçimde bağlıdır. Modern ekonomik sistemin de temelinde, borcun ve kredinin, insan ilişkilerini ve şeref duygusunu nasıl şekillendirdiği yer alır.

Antik Yunan: Homeros’un dünyası, kahraman savaşçıların hüküm sürdüğü, paranın neredeyse hiç kullanılmadığı bir dünyadır. İnsanlar servetlerini pazardan değil, armağanlardan, ödüllerden, ganimetlerden kazanır. Ancak MÖ 600’lerden itibaren ticari piyasaların doğuşu her şeyi değiştirir. Madeni paralar, önce askerlere ödeme, ceza, aidat ve devlet işleri için kullanılır, sonra ise gündelik alışverişin temel aracı haline gelir. Agora, hem bir tartışma mekanı hem de pazaryeri olur.

Para ve borç ahlaki bir çöküşün aracı oldu. Platon’un Devlet’inde Sokrates’in adalet tartışmasında borçlarını ödemek adaletin özü olarak öne sürülür. Ama Sokrates, bu görüşü çürütür: Bir deli kılıcını geri isterse, onu vermek adil olur mu? Adaletin gerçekten borçları ödemek midir?

Antik Roma: Romalılar, hukukla dünyayı fethetti. Roma hukuku, mülkiyet, yurttaşlık, özgürlük gibi modern kavramların temellerini attı. Ancak bu sistemin özünde yatan şey, kölelikti. Roma’da dominium yani mülkiyet, bir kişinin bir şey (veya bir kişi) üzerindeki mutlak gücü anlamına gelir.

Romalıların özgürlük tanımı, modern liberal düşünceye kaynaklık etti. Haklara sahip olmak, aslında bir tür mülkiyet metaforudur. Bu düşünce, John Locke’tan Thomas Jefferson’a, modern sözleşmeci devlet teorisine kadar uzanır. Haklar sahip olunabilir hale geldikçe, özgürlük de satılabilir hale gelir. Bu düşünce, köleliğin meşruiyetini ve sonrasında ücretli emeğin meşrulaştırılmasını sağlar. (Bu haklar konusu Simone Weil – Kişi ve Kutsal kitabını hatılattı bana). Kendimizi kendi bedenimizin sahibi olarak tanımlamak, aslında aynı anda efendi ve köle olarak görmek demektir.

İroniktir ki, kral ile köle arasında tuhaf bir benzerlik vardır: İkisi de yalnızdır, ilişkilerden kopuktur, sadece iktidar tanımıyla var olurlar. Bu yalnızlık, modern bireyin temelidir.

Bugün kendimizi özgür sayarız ama bu özgürlük, çalışma saatleri dışında kullanılabilen bir tür mülktür. Şiddet artık görünmezdir ama paranın, borcun ve mülkiyetin içselleştirilmiş şiddeti, hayatın her yerine yayılmıştır. (Byung-Chul Han’ın Psikopolita kitabınındaki Özgürlük krizini hatırlattı).

8- TARİHİN DEVİRLERİ

Kölelik tarih boyunca çeşitli dönemlerde resmi olarak kaldırılmıştır, ancak borçluluk ilişkileriyle köleliğin ruhu sürmektedir. Antik bir Yunanlının gözünden bakıldığında, köle ile borçlu bir ücretli işçi arasındaki fark biçimseldir.

Tarih boyunca döngüsel para sistemleri yaşanmaktadır: Kredi para (sanal) ve Altın/gümüş para (madeni külçe) sistemlerinin arasındaki bir döngü. Bu değişimin en büyük belirleyicisi: savaş ve şiddettir. Savaş dönemlerinde güven azalır; kredi sistemine değil, çalınabilir, somut değeri olan altın ve gümüşe ihtiyaç duyulur. Barış dönemlerinde ise kredi sistemleri güçlenir. Bunun nedeni, sosyal güvenin yeniden tesis edilmesi ve ticari işlemlerin yazılı kayıtlara dayanarak yapılabilmesidir.

Buna göre Graeber dönemleri şöyle ayırır:

  1. İlk Tarımsal İmparatorluklar Çağı (MÖ 3500-800): Sanal kredi paranın hâkimiyeti
  2. Eksen Çağı (MÖ 800 – MS 600): Madeni para dönemi
  3. Ortaçağ (MS 600 – 1450): Krediye dönüş
  4. Kapitalist İmparatorluklar Çağı (1450-1971): Madeni külçe dönemi
  5. 1971 sonrası: Yeni sanal para çağı

İLK İMPARATORLUKLAR ÇAĞI (MÖ 3500-800)

Mezopotamya‘da paranın fiziksel dolaşımı sınırlıydı ve genellikle bir muhasebe ölçüsü olarak kullanılırdı. Ticaret, kil tabletler üzerine kaydedilen borçlar aracılığıyla yapılırdı.

Entemena’nın borç affı ilanı, tarihte özgürlük kelimesinin ilk siyasi belgelerde kullanıldığı andır. Halefleri de yeni yıl ritüelleri sırasında borç affı yapmışlardır. Bu aflar, sadece ekonomik dengeyi sağlamak için değil, aynı zamanda toplumsal huzursuzluğu önlemek için yapılmaktaydı. Aksi takdirde köylüler şehirlere saldırabilir, sistem çökebilirdi.

Borç cezaları cezai sistemle iç içeydi: borcunu ödeyemeyen ya dayak yerdi ya da daha fazla ödeme yapardı.

EKSEN ÇAĞI (MÖ 800 – MS 600)

Karl Jaspers’in kavramlaştırdığı Eksen Çağı, MÖ 800-MS 600 arasında Çin, Hindistan ve Akdeniz’de eş zamanlı olarak ortaya çıkan büyük düşünürlerin ve dini-felsefi sistemlerin çağıdır (Pythagoras, Buddha ve Konfüçyüs gibi). Bu şahsiyetler birbirlerinden habersiz, farklı coğrafyalarda benzer varoluşsal ve ahlaki sorulara yanıtlar üretmişlerdir. Zerdüştlük, Yahudilik, Budizm, Jainizm, Hinduizm, Konfüçyüsçülük, Taoizm, Hıristiyanlık ve İslam gibi büyük dinlerin temelleri bu dönemde atılmıştır. Bu büyük dönüşümle madeni paranın icadı arasında çarpıcı bir zaman ve mekan çakışması vardır.

Başlangıçta özel kişilerin bastığı paralar çok kısa sürede devletin kontrolüne geçti. Bu sistemler kısa sürede devlet tekelinde darphanelere dönüştü. Çünkü bu dönemde dünya, şehir devletlerinin, sürekli savaşların, siyasal parçalanmaların hakim olduğu bir çağdı. Kalıcı ordu kavramı ilk kez bu dönemde ortaya çıktı. Profesyonel askerlerden oluşan bu orduların, parayla maaşlandırılması gerekiyordu.

Bu dönem Geoffrey Ingham’ın tanımladığı gibi bir ordu-madeni para-kölelik kompleksi idi. Mesela: İskender, ordusuna ödeme yapmak için büyük miktarda gümüş madeni bastırdı. Bu köle emeğiyle dönen maden ocaklarına dayanıyordu. Döngü şöyleydi:

  1. Savaşlar → yağma → değerli madenler
  2. Madenler → madeni para → asker maaşı
  3. Paralı askerler → yeni savaşlar → daha fazla köle

Bunun sonucunda piyasalar genişledi, kölelik yaygınlaştı, ama aynı zamanda ahlaki ve felsefi tepkiler de gelişti. Bu dönemde fikirlerin böylesine benzeri görülmemiş biçimde fışkırması, savaşın ve piyasanın ortaya çıkardığı şiddetli baskılara karşı bir tür ahlaki ve entelektüel savunma olarak da okunabilir.

Piyasanın gelişimi de aynı zamanda kitlesel okuryazarlığı ve rasyonel düşünme biçimlerinin ortaya çıkışını da teşvik etti. Ratio (oran) kelimesinden türeyen rasyonel düşünce, pazarda aldatılmamak için gereken hesap yapma becerisinden doğmuştur. İnsan motivasyonları da radikal biçimde basitleşti. Artık insanlar, dostluk, sadakat ya da aşk gibi karmaşık saiklerle değil, sadece kişisel avantaj peşinde koşan varlıklar olarak görülmeye başlandı. Bu da piyasa mantığının, ahlaki hesaplamalara, hatta felsefeye sirayet etmesine neden oldu.

İlk madeni paranın ortaya çıktığı Miletos, aynı zamanda Batı felsefesinin doğduğu şehir olarak da dikkat çeker. Tales, Anaksimandros ve Anaksimenes gibi filozoflar, evren hangi maddeden oluşmuştur? sorusunu sormuşlardır. Maddeyi her şeyin temeli olarak gören bu yaklaşım, Graeber’e göre madeni paranın doğasıyla paralel bir zihinsel dönüşümün ürünüdür.

Madeni para hem maddesel bir varlık (altın, gümüş), hem de toplumsal bir uzlaşma nesnesidir (itibari değer). Bu soyut/somut doğa, felsefede form ve içerik, madde ve anlam, ruh ve beden gibi ikiliklerin doğuşunu tetiklemiştir.

ORTAÇAĞ (MS 600 – 1450)

Ortaçağda yerel ekonomiler giderek dini otoritelerin kontrolüne geçti. Borç verme üzerinde ahlaki kontrol kuruldu, faizcilik sınırlandı ya da yasaklandı. Aynı zamanda kredi parası, tüm Avrasya’ya yeniden yayıldı.

Ortaçağ, altın ve gümüşün dini yapılarda depolandığı, paranın tekrar sanal hale geldiği bir dönemdi. Ancak bu süreç, aynı zamanda borçlular için kurallar, ahlaki sınırlar koyan yapılarla örüldü.

İslam Dünyası Ortaçağ boyunca, dünya ekonomisinin merkezi ve finansal yeniliklerin kaynağı idi. Avrupa ve Bizans göreli olarak zayıftı. İslamda hukuk dini bir kurum olarak kutsanırken, hükümetten şüpheyle söz edilirdi. Halifeler fetih yapabiliyor, para bastırabiliyor, ama halkın günlük yaşamına doğrudan hükmedemiyordu. Hükümet daha çok dışsal, askeri bir kuvvet olarak görülüyordu.

Piyasa, rekabetten çok işbirliğine dayalı bir sistem olarak görüldü. Paranın amacı değiş tokuşa aracılık etmektir; bizzat kâr etmek için kullanılması (faizle borç verme) ahlaki olarak yanlış ve mantıksızdır.

Avrupa, ortaçağa oldukça geç girdi. Gündelik işlemler artık fiziksel parayla değil; çeteleler, fişler, defterler veya ayni alışveriş ile yürütülüyordu. Skolastik düşünürler bu durumu Aristoteles’e dayandırarak parayı bir sosyal sözleşme olarak görmeye başladı: İnsanlar neyin para olduğuna karar verirse, o para olurdu.

Kilise, faize karşı İslamiyet kadar katı idi. İncil’de faiz açıkça lanetlenmişti. Teolojik tartışmalarda faiz, zamanın satışı, Tanrı’ya ait olanı başkasına satmak gibi yorumlandı.

Yahudiler, ticaret dışında bırakılınca faizli borç verme işine yöneldiler. Tesniye 23:20 “Yabancıya faiz ver” istisnası, Yahudi geleneklerinde espri konusu oldu. Zamanla yerlerini Lombardlar ve Cahorsin’ler (Hıristiyan kırsal tefeciler) aldı.

Tüzel kişi (persona ficta) kavramı ortaçağda doğdu: Kilise, manastırlar, üniversiteler, loncalar için kullanıldı. 1407’de kurulan Maceracı Tüccarlar Birliği, genç tüccarlara kredi sağlayan, tekelleşmiş ticari yapılar ortaya koydu. Bu yapılar, modern anonim şirketlerin öncülü sayılır.

Ortaçağ, kapitalizmin altyapısını inşa eden ama kapitalizmi doğuramayan bir çağdır.

BÜYÜK KAPİTALİST İMPARATORLUKLAR (MS 1450 – 1971)

Veba Avrupa nüfusunun üçte birini yok ederken, işgücü azaldı ve ücretler arttı. Hükümetler ücretleri baskılamak için baskıcı yasalar çıkardı. Bu durum halk ayaklanmalarına yol açtı. Direniş bastırıldı ama halkın eline geçen refahı durdurmak mümkün olmadı.

1450 sonrası dönemde para sistemleri sanal krediden altın ve gümüş gibi değerli madenlere geri döner. Bu dönüşle birlikte ortaçağ boyunca bastırılmış olan güçler sahneye çıkar: borç köleliği, sınırsız faizcilik, profesyonel ordular, geniş çaplı savaşlar.

1500-1650 arasında Avrupa’da fiyatlar 5 kat arttı. Bu fiyat devrimininin nedeni Çin ile ilgiliydi. Çin, Ming Hanedanı döneminde kağıt parayı bırakarak gümüş külçeyi resmi para birimi haline getirdi. Fakat Çin’in gümüş kaynakları tükenince Avrupa’dan almaya başladı. Keşifler ile gelen değerli metallerin çoğu Hindistan ve özellikle Çin’e aktı. Eğer Çin talebi olmasaydı, Avrupa’nın kolonileştirme projeleri erken çökerdi.

Her ne kadar Avrupa zenginleşmiş görünse de, bu zenginlik halka inmedi. Değerli madenler büyük tüccarların, bankerlerin, devletlerin elindeydi. İlk anonim şirketler (İngiliz ve Hollandalı Doğu Hindistan Şirketleri), fetih, sömürü ve ticareti iç içe geçirmiştir. Şirket yapısı, yöneticileri ahlaki yükümlülüklerden uzaklaştırır.

Martin Luther gibi reformcular başlangıçta faize karşıydılar. Ancak kısa sürede, sistem içinde makul faiz anlayışı yerleşti. Zwingli ve Calvin, ticarette faizin kabul edilebilir olduğunu savundular. Bu, faizin teolojik olarak meşrulaştırılması anlamına geldi.

Kredi Dünyası ve Faiz Dünyası

Geçmişte kredi bir şeref ve itibar meselesiydi. Devletin uzakta olduğu küçük kasaba ve köylerde para neredeyse hiç kullanılmazdı; borçlar veresiye yazılır, topluluklar düzenli aralıklarla toplu hesaplaşma yapardı. Komşular birbirinin borçlarını bilir, borçluluk ilişkisi toplumsal bağları güçlendirirdi.

Ödemeler çoğu zaman para değil, karşılıklı yardımla yapılırdı. Bu sistemde dürüstlük, ahlak ve sosyal ilişkiler kredi verirken dikkate alınırdı. Ancak bu idealize edilmemelidir; çünkü bu sistem aynı zamanda acımasız ve dışlayıcıydı. Kredisini kaybeden biri toplumdan dışlanırdı. 1545’te faizli borç yasallaşınca işler değişmeye başladı. Borçlu olmak, suçlu olmakla eşdeğer hale geldi.

Kişisel Olmayan Kredi-Para

Modern finansın kökeninde devletin savaş finansmanı ihtiyacı vardır. Venedik, ilk olarak faizli devlet bonolarını çıkarır. Bu sistem İngiltere’de doruğa ulaşır. 1694’te kurulan Bank of England, kralın borçlarına karşılık kağıt para basma yetkisi alır.

Graeber’e göre modern piyasada temel sorun, onu yürütenlerin hiçbir şeye sadakat duymamasıdır. Hobbes bu sorunu sezmişti: kısa vadeli menfaatlerin savaşa, yağmaya ve güvensizliğe yol açabileceğini söylemişti.

Bugün işlemlerimizi gerçekleştirdiğimiz piyasa, devletin bile tam olarak kontrol edemediği bir yapıya dönüşmüştür. Devletin borçları ve yükümlülükleri, kendisi dışında işlem görür hale gelmiştir.

Kapitalizm Nedir?

Kapitalizmin tanımı konusunda bir görüş birliği yoktur. Kabaca sosyalistler açısından Sermaye sahiplerinin emeğe tahakkümü iken; liberaller için Piyasa özgürlüğü ve bireysel girişim anlamına gelir. Ortak nokta Kapitalizmin sürekli ve sonu gelmez bir büyüme talep etmesidir. Bu yapı Fiilen neredeyse temas ettiği herkesi işgücüne dönüştüren bir mekanizmadır. Borç zinciri küresel bir sistem yaratır.

Kapitalizm, iddia edildiği gibi özgür ücretli emek üzerine değil, tarih boyunca: kölelik, sözleşmeli işçilik, borç köleliği ve zorunluluklar üzerine kurulmuştur.

Modern ücretli iş modeli ütopyacı bir vizyon olarak doğdu. İngiltere ve ABD dışında bu model hiçbir zaman tam anlamıyla uygulanmadı. Adam Smith; borç ve günahtan arınmış bir dünya düşledi. Fakat böyle bir dünya hiçbir zaman var olmamıştır ve olamaz da.

Kapitalizm, kendini sonsuz imkan üzerinden tanımlar ama ne zaman insanlar bu sonsuzluğa inanmaya başlasa, balonlar patlar. Sistem sürekli; devrimler, savaşlar , küresel ısınma gibi kendisini ortadan kaldıracak kıyametler üretir. Bu kıyametle oynanan bir kumardır.

9- HENÜZ ADI KONMAMIŞ BİR ŞEYİN BAŞLANGICI (1971 – GÜNÜMÜZ)

1971’de ABD Başkanı Richard Nixon, doları altına çevirme garantisini sonlandırarak Bretton Woods sistemine son verdi. Bu hamleyle dolar artık altınla değil, serbest piyasada dalgalanan bir para birimi haline geldi. Çünkü Vietnam Savaşı’nın maliyeti ABD’nin altın rezervlerini eritiyordu.

Bu değişiklik yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru bir servet transferi yarattı. Doları dünyanın rezerv para birimi oldu. Diğer ülkeler, ticaret fazlası ile kazandıkları dolarları ABD Hazine bonolarına yatırmak zorunda kaldılar. ABD’de kalıcı bir enflasyon da bu hamleyle başlamış oldu.

Amerikan Merkez Bankası (Federal Reserve) teknik olarak ABD hükümetine ait değildir. Dolarlar, Fed tarafından yaratılan ve hükümete borç olarak verilen paralarla dolaşıma girer. Bu sistemin temelinde, askeri güçle desteklenen kredi parası yatar. Yani borcun garantörü askeri şiddettir. Bu durum modern kredi sisteminin köklerinin savaşçı ile finansçı arasındaki ittifakta yattığını gösterir.

Japonya, Almanya, Güney Kore gibi ülkeler hem ABD’nin askeri koruması altındadır hem de Hazine bonolarının başlıca alıcılarıdır. Petrolün yalnızca dolarla alınıp satılması da bu düzenin temelini oluşturur. Bu sistemi tehdit edenler (mesela Saddam Hüseyin’in petrol ticaretini euro ile yapma girişimi) hep askeri müdahale ile karşılık gördü.

Graeber, bu yapıya borç emperyalizmi der. ABD borç üretir; bu borcu satın alan ülkeler, ABD’ye finansal destek verir. Ama bu destek, emperyal bir avantaj sağlar. İlginç bir biçimde, bu borçlar asla geri ödenmez ve borç verenler itaat etmeye devam eder.

ABD’nin Hazine bonolarını alan en büyük ülke olan Çin, sistemdeki rolünü değiştirmeye başlamıştır. (doların rezervden çıkarılması, petrol alımının dolarsız yapılması gibi eforların destekçisi olmaya başlamıştır).

1970’lere kadar süren Keynes’çi uzlaşma, işçi sınıfına sosyal haklar, sendikalar ve eğitim imkanları sundu. Ancak bu sistem, herkesi içine alacak kadar genişleyemedi. 1970’lerin sonunda ekonomik, sosyal ve ekolojik krizlerle birlikte bu uzlaşma çöktü. 1978’den itibaren başlayan yeni dönem, Reagan ve Thatcher liderliğinde üretkenlik artmasına rağmen, ücretler durdu ya da düştü. İnsanlara siyasi haklar verildi, ancak bu haklar ekonomik açıdan anlamını yitirdi.

Sermayenin finansallaşmasıyla yeni düzenin temel vaadi şudur: İşçilerin ücretleri artık yükselmeyecektir, ama bunun yerine kapitalizmin bir parçasını (hisseler, krediler) satın almaya teşvik edilirler. (örneğin 401k, emeklilik planları, mortgage kredileri, kredi kartları). Her birey, hem yatırımcı hem uygulayıcı rolünde bir mikro-şirkete dönüşür.

İnsanın borcunu ödemesi sistemin ahlakın tanımı haline gelir. Ancak şirketlerini ödemezken bu ahlaki beklenti asimetrik biçimde yalnızca bireylere yüklenir.

2008 krizinde vatandaşlar değil, finansçılar kurtarılır. Bu büyük kırılma yaratmıştır. Umutları yok eden bir bürokratik makine inşa edilmiştir. Medya, askeri kompleks ve devlet aygıtları alternatifin olamayacağı algısını yerleştirmeyi amaç edinmiştir.

Günümüzdeki en büyük problem, başka bir dünyanın mümkün olabileceğini hayal edemememizdir. Kapitalizm sonsuz büyüme gerektirir ama bu, sonlu bir gezegende imkansızdır. Piyasayı ve devleti tek çözüm olarak dayatan ideolojik baskıyı reddetmek, tarihsel hayal gücünü yeniden canlandırmak ve borçlu değil, yaratıcı insanlar olduğumuzu hatırlamak zorundayız.

Giderek daha net ortaya çıktığı gibi, bu doğrultuda ilerlemeye devam edersek, muhtemelen her şeyi mahvedeceğiz. Modern kapitalizm artık sadece kendi sonunu değil, gezegenin sonunu da hazırlayan bir sistem halini almıştır.

Graeber, somut öneri sunmaktan çoğunlukla kaçınsa da, burada İncil tarzında bir Jübile yapmanın (borç silmenin) vaktinin geldiğini ima ediyor. Bu öneri, hem tüketici borçlarınının hem de uluslararası borçların silinmesini kapsıyor. Böylece paranın kutsal bir şey olmadığını, insanın borcunu ödemesinin ahlakın özünü teşkil etmediğini, bütün bunların insan eliyle yapılmış düzenlemeler olduğunu belki tekrar hatırlarız. Hem borç dediğiniz nedir ki; matematik ve şiddetle kirletilmiş vaattir.