Heidegger’in Varlık ve Zaman (1927) adlı eseri, 20. yüzyıl felsefesinin en etkili metinlerinden biridir. Martin Heidegger bu eseriyle Batı felsefesinin en temel sorusunu (Varlık nedir?) radikal bir biçimde gündeme taşır. Bu sorunun anlamını Dasein adını verdiği insan-varoluşunun eksistensiyel yapısında, özellikle de onun zamansal doğasında temellendirmeye çalışır.
Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.
İçindekiler
Kitabı değerlendirmeden önce birkaç kavramı açmak iyi olur:
Dasein: Almanca’da “orada-olma”, “var-olma” anlamına gelir (Da = orada, Sein = olmak). Dasein insanın varoluşudur. İnsan kendi varoluşunu sorgulayabilen tek varlıktır.
Temporalite (Zamansallık): Zamanı varlığın yapısı olarak kavramaktır. Dasein varlığını geleceğe yönelerek, geçmişi taşıyarak ve şimdide mevcudiyetle yaşar. Bu Gündelik zaman anlayışından (aleladelik) zamanı saatler, kronolojik dizilim olarak kavramaktan farklıdır. Zamansallık, yalnızca Dasein’ın yapısı değil; her varlık anlayışının ufkudur.
1. Bölüm: Varlık Sorusunun Zorunluluğu, Yapısı ve Önceliği
Çağdaş düşüncede Varlık sorusu unutulmuştur. Varlık kavramına dair üç önyargı, bu sorunun sorulmasını engeller:
- Varlık, en tümel ve en boş kavramdır: O kadar kapsayıcıdır ki tanımlanamaz olduğu düşünülür.
- Varlık tanımlanamaz: Çünkü varlık, varolanlara eklenmiş bir şey değildir. Ama bu tanımsızlık bu soruyu daha da zorunlu kılar.
- Varlık en kendiliğinden anlaşılandır: Gündelik ifadelerde varlık hep kullanılır. Fakat bu ortalama açıklık, derin bir gizliliğin işaretidir.
Her soru bir aramadır; bir şeyi bilme arzusuyla ona yönelmek demektir.
Varlığın anlamı nedir? Sorusu özeldir; Varlığı taşıyan varolan bizzat soruyu soran varolan olduğu için o Dasein’dır. Varlık sorusunun formülasyonu, Dasein’ın varlığına işaret eder.
Bu Ontolojik soru, varolanın varlığına dair sorudur ve bilimlerin mümkünlüğünü sağlayan temel altyapıdır. Bu nedenle varlık sorusu tüm ontolojilerin ön koşuludur. Dasein’ın ontik ayrıcalığı da; onun kendi varlığını mesele edinmesindedir. Bu nedenle Dasein’ın varlığına ilişkin anlayış, önontolojik bir karakter taşır.
Bu sorunun cevabı “ne” olduğunun belirlenmesiyle değil, varoluşunu icra ediş biçimiyle açığa çıkar. O nedenle eksistensiyalite (varoluşsal yapı) temel analiz çerçevesidir.
2. Bölüm: Varlık Sorusunu İncelememizin Yöntem ve Planı
Varlık sorusunda araştırılması gereken “varolan” Heidegger’e göre, Dasein’dır. Dasein, ontik açıdan bize en yakındır: O bizatihi bizizdir. Ama ontolojik olarak en uzaktır; çünkü kendi varlığını anlamak için kullandığı anlamlar sorgulanmamışlardır. Bu yüzden bu öz varlık anlayışı güvenilir bir rehber olamaz. Kendine en yakın ama en az anlaşılmış varlıktır.
Gerçek bir eksistensiyal analiz, Dasein’ın ontolojik yapısına inmeyi, onun varlık biçimlerini doğrudan çalışmayı gerektirir. Bunun için Dasein’ın kendini en çok ortaya koyduğu haliyle – yani ortalama hergünkülüğü içinde – analiz edilmesi gerekir. Bu analizde özsel ve tekrarlanabilir yapılar keşfedilebilir.
Varlık zamansal olarak anlaşılır. Bu yüzden zaman fenomeninin kendisi de çalışılmalıdır. Heidegger bu nedenle “temporalite” kavramını önerir: Bu, varlığın zamandan kaynaklanan temel karakteridir. Her türlü ontoloji bu temporaliteyi hesaba katmak zorundadır.
Dasein her zaman kendini geleneğin içinden anlar. Heidegger burada bozum (Destruktion) kavramını önerir: Bu, geleneğin yıkımı değil, geleneksel ontolojilerin sınırlarının ve olanaklarının aydınlatılmasıdır.
Descartes sorgusuna “cogito ergo sum” ile başlamış ama “sum”un (varlığın) anlamını sorgulamamıştır. Düşünen şeyi (res cogitans) yaratılmış bir şey olarak Ortaçağ ontolojisiyle düşünmüştür.
Heidegger, bu incelemenin yöntemini de baştan çizer: Fenomenoloji. Fenomenoloji bir yöntemsel kavramdır. Yani araştırılan nesnenin içeriğini değil, araştırmanın nasıl yapılacağını belirtir. Fenomenoloji, şu düsturla tarif edilir: “Eşyanın kendisine!” yani spekülatif sistemlere, ikinci el kavramlara değil, doğrudan fenomenlere yönelme.
Fenomen kelimesi Kendini-kendinde-gösteren şeydir. Her görünen fenomen değildir. Örneğin, hastalığın belirtileri (semptomlar), başka bir şeyin görünmesidir ama kendiliğinden ayan değildir.
Logos eski yunancada çok anlamlıdır: söz, düşünce, akıl, tanım, oran, ilişki gibi. Heidegger, logos’un esasen “bir şeyi görünür kılmak”, yani olduğunu belirtir: bu hakikati mümkün kılar: görünmeyeni görünür hale getirir.
Hakikat (aletheia), bir şeyin örtülü olmaktan çıkıp açığa kavuşmasıdır. Bu anlamda hakikat, epistemolojik bir doğruluk değil, ontolojik bir örtüsüzlüktür.
Fenomenoloji: kendini göstereni, bizatihi kendisinden hareketle görünür kılmaktır. Asıl fenomen Varlığın kendisidir. Varlık çoğunlukla kendini doğrudan göstermez, dolayısıyla fenomenolojinin görevi, bu örtülülüğü aşarak varlığın açımlanmasını sağlamaktır.
Varlığın fenomenolojik olarak açığa çıkarılması, Dasein’ın varlığının anlaşılmasını gerektirir. Bu Dasein’ın bir hermenötiğidir (tefsiri). Husserl’dan farklı olarak Heidegger fenomenolojiyi bir felsefi yönelim değil, bir imkan olarak ele alır.
3. Bölüm: Dasein Analizine Hazırlık
Dasein, biz kendimizizdir; bu onun varlığının özünü, içinden kavramayı gerektirir.
Dasein, kendi varlığını kendi imkânı olarak yaşar. Bu yüzden, kendini seçebilir, kaybedebilir ya da görünürde kazanabilir. O, yalnızca mevcut olmayan, fakat kendi varlığını mesele edinen bir varolandır. Onu doğru olarak takdim etmek güçtür.
Dasein çoğu zaman hergünkü haliyle yaşar. Bu durum geçici bir yüzey değil, aksine onun asli bir fenomenal nitelidir. Vasatilik, eksistensiyalitenin yapısını dışlamaz; bilakis, içinde taşır.
Dasein’a özgü varlık belirlenimleri: eksistensiyallerdir (kategorilerden tamamen farklıdır). Eksistensiyaller bir kime, kategoriler bir neye aittir. Bu ayrım, varlık sorusunun temelidir.
Antropoloji veya Psikolojideki İnsan tanımları, insanı hep mevcut bir şey gibi ele alır. Bu da varlık sorusunu unutturmaktadır. Mesela icra etmenin ontolojik anlamı nedir?
4. Bölüm: DÜNYA-İÇİNDE-VAROLMA
Dasein’ın varlığını anlamak yalnızca soyut anlayışıyla değil, onun dünya-içinde-varolma yapısıyla mümkündür.
Heidegger’e göre “içindelik” kavramı mekânsal bir kavram değil eksistensiyaldir, yani varlığının kendisine ait bir anlamda kullanır. Bu yüzden içinde-var-olmak, Dasein’ın bir dünyaya aşina oluşu, orada bulunma tarzıdır. O dünyayla bir ilişki kurmaz; onun varlığı zaten dünyayla beraber-var-olmaktır.
Heidegger, buradan türüyen çeşitli “içinde-var-olma tarzlarını” listeler (uğraşmak, üretmek, kullanmak vs) ve tümüne ilgileniş der. Hatta olumsuz haller dahi ilgilenmenin modifikasyonlarıdır.
Bu bağlamda, faktisite (olgusallık), Dasein’ın kendi kaderi içinde dünyayla ilişkileniş biçimidir. Taşın olgusal mevcudiyeti ile Dasein’ın olgusallığı arasında ontolojik bir fark vardır. Faktisite, Dasein’ın ilgilendiği dünyada kendisini bulduğu koşulların yükümlülüğüdür.
Dünyayı bilme, yalnızca süje ile obje arasında bir ilişki değildir. Dasein’ın bilmesi, onun dünyayla beraber-varoluşunun bir hali olarak ortaya çıkar. Bilmek, bir şeye bakmakla değil, ilgilenmenin geri çekilmesiyle olur. Bu durumda bilme bir seyretme halidir. Bilme dışarda olma’dır. Bilinç, bilme sırasında nesneyi fethedip içeri getirmez. Onunla birlikte dışarıdadır.
Algılama, şeyin bir şey olarak nufkedilmesi (anlamlandırılması), ifade edilmesi, muhafaza edilmesi gibi bir dizi eksistensiyal harekettir. Bu süreç içerideki bir tasavvur değil, dünya-içinde-bir eğleşmedir.
5. Bölüm: Dünyanın Dünyasallığı
Dünya fenomeni, doğa nesnelerinin tözsel karakterini aşan bir şeydir. Çünkü doğa da dünya içinde karşılaşılan bir varolandır.
Buradaki mesele, ne ortak bir dünya ne de öznel dünyadır; mesele dünyanın dünyasallığıdır. Dünyasallık ontolojik bir kavram olarak eksistensiyal bir belirlenim taşır. Yani dünya, Dasein’ın bir varlık kipidir.
Heidegger, geleneksel ontolojinin bu dünyasallığı hep gözden kaçırdığını, ve tözsellikten hareket ettiğini belirtir. Bu yüzden çevreleyen-dünya ve onun dünyasallığı, en uygun başlangıç noktasıdır. Dünya, dünya-içindeki-varolanlar aracılığıyla belirir. Dasein, dünyayla zaten hep aşinadır. İlgi, ilgilenme, münasebet bu dünyayı sürekli kurar ve yeniden yapılandırır.
En yakınımızda karşılaşılan varolanın varlık tarzı, Dasein’ın ilgilenmesinde açığa çıkar. Bu kullanım ve işe koşulmaya dairdir. Fenomenolojik bakış bu pratikte kullanılan şeylere gereçadını verir. Gereç, bir gereç bütünlüğü içinde vardır ve bir-şey-içinlik yapısı taşır. Örneğin Çekiç → çiviye, tahtaya, çalışma ortamına, odaya imler. Yani çekiç bir nesne değil, bir ağın parçasıdır.
Gereçle ilgilenme, onun varlık yapısını görünür kılar: buna el-altında-olmaklık denir. Bu ilişki bedensel bilgiye dayanır. Teori el-altında-olanın yapısını kavrayamaz. İlgilenme sırasında çekiç gibi gereçlerle ilişkide, biz aslında hedeflenen eseri üretmeye yönelmişizdir. Gereç bazen bozuk,noksan ya da kullanılamaz olabilir. Bu durumlarda onun bir gereç olduğu ve bir sistem içinde yer aldığı fark edilir.
Bu bozulma, eksiklik ya da “engel olma” hallerinde çevreleyen-dünya kendini bildirir ve görünür hale gelir.
İmlenim ve İm:
Heidegger’in el-altında-olan gereç kavramı çerçevesinde İm, her şeyden önce bir gereçtir; ama özel türden bir gereç: bir şey için bir şey olan, bir şeyin yerini tutan, bir şeyi gösteren gereçtir (Mesela bayrak).
İm, bir şeyin ne olduğunu değil daha çok nasıl davranılacağını bildiren bir gereçtir. Bu da onun, yalnızca algılamayla değil, Dasein’ın ilgilenerek-münasebette-olması ile anlam kazandığını gösterir. İmlenimin oluşması dünyaya dair bir anlamlandırmaya dayanır. Ve İmlenim, el-altında-olanın ontolojik koşuludur, ondan önce gelir.
El-altında-olanın varlığı imlenim yapısına sahiptir: her şey, başka bir şey için vardır. Her el-altında-olan, diğer el-altında-olanlarla bir ilişkiler bütününe tabidir. Tüm bu ilintililik yapısı, nihai olarak Dasein’ın uğrunalığına dayanır yani en sonunda Dasein’ın varlık imkanları için vardır.
İmlenimsellik, tüm bu ilintililik yapısının anlamlandırılabilirliğidir. Dasein dünyada bir anlam ağı içinde yaşamaktadır ve Dünya, bu anlam ilişkileri bütünüdür. Dasein, dünyada olanı anlama kapasitesine sahiptir. Bu Anlama, yalnızca bilmek değil, kendini bir şey için konumlandırmaktır. İşte bu önsel kendini-imlendiriş, dünyasallığın ontolojik temelini oluşturur.
Bu yapıların bütünü, dünyanın dünyasallığını oluşturur ve bu dünyasallık, yalnızca Dasein’ın kendini-anlama yetisiyle birlikte mümkündür.
Descartes’a Eleştiri
Descartes, töz (substantia) kavramını, başka hiçbir varolana ihtiyaç duymadan var olabilen şey olarak tanımlar. Bu tanımın zirvesi, Tanrı’dır. Ancak yaratılmış varolanlar (örneğin insan ve madde), Tanrı karşısında sonlu tözlerdir.
Heidegger, “varlık” kelimesinin Tanrı ve dünya gibi iki son derece farklı varlık için nasıl kullanılabildiğini sorgular. Descartes’ın varlığı yalnızca daimi mevcut-oluş olarak anlar ve Dasein’ın dünyayla kurduğu ontolojik ilişkiyi gözden kaçırır. Dünya deneyimini mümkün kılan Dasein’ın varlığı, Descartes’ta nesneleştirilmiş, tözleştirilmiş bir ben’e indirgenmiştir.
Dasein’ın Mekansallığı
Dasein bir mekânsal kabuk içinde bulunmaz ama mekansallıktan tümüyle muaf değildir.
Mekânsallık sorunu, el-altında-olanın dünyada nasıl yer tuttuğu üzerinden anlaşılmalıdır. Bir şeyin yakınsal oluşu, onun fiziksel mesafesiyle değil, Dasein’ın ilgilenici-ilişkilenmesi ile belirlenir. El-altında-olan yakınımızdadır, çünkü ilgilenme bağlamında her an erişilebilir bir yer işgal eder.
Mekân, önceden var olan boş bir hacim değildir. Dasein’ın dünyasallığı sayesinde mekânsallık açığa çıkar. Dasein’ın bir şeyi yakınına taşıması, ilgilenme içine alma gücüdür. Dasein özü gereği mesafe-kaldırıcıdır. Bu bağlamda, en yakın olan çoğu zaman gözden kaçan şeydir: gözlük burnun üstündedir ama neredeyse hiç fark edilmez.
Heidegger’in vardığı kritik nokta şudur: Mekân Dasein’ın varlığı aracılığıyla açımlanabilir. Dasein’ın ilgilenici varoluşu sayesinde, mekân açılır, serbest bırakılır, keşfedilir. Bir mekân ancak önceden yaşanmış, ilgilenilmiş, yönelmiş bir dünyada mümkündür. Dünya ancak Dasein ile birlikte mekânsallaşır.
6. Bölüm: Dünya-İçinde-Varolma ve Herkes
Heidegger burada, Dasein’ın hergünkü varoluşunu anlamak üzere, “kim?” sorusunu sorar. Bu soru, bizi hem birlikte-olma hem de herkes kavramlarına götürür. Dasein, kendi varlığını başkalarıyla birlikte var olarak kurar; kendi-oluşu, bir yalnız-varoluş değil, hep birlikte olunan bir varlık tarzıdır.
Dasein hep ben kendim olandır dedik ama çoğu zaman kendisi olmayan biri olarak yaşar. Yani Dasein’ın kendisi olması, otomatik bir veriliş değil, bir imkandır. Bu yüzden, fenomenolojik çözümleme, Dasein’ı herkeslik içinde, yani kendi olmayan bir varlık tarzı içinde araştırmalıdır.
Diğer Dasein’larla karşılaşmak, nesnelerle karşılaşmak gibi değildir; çünkü başkaları da tıpkı benim gibi birer Dasein’dır. Onlarla karşılaşma, bir nesne gibi fark edilme değil, beraber ilgilenme yoluyla olur. Bu onların mevcudiyeti hissedilmese bile geçerlidir. Yani Dasein yalnız kaldığında bile, yalnızlığı ancak bir birlikte-olma zemini üzerinde mümkündür. İtina, Dasein’ın diğer Dasein’larla kurduğu ilişkileniş tarzıdır.
Dasein çoğunlukla kendi değildir; o, herkesin yaşadığı gibi yaşar. Herkes hep başkasıdır. Herkes kavramı anonim ve nötr bir otoritedir. Herkes, kamusal olanı ve vasat olanı temsil eder. Bu vasatlık, farklılıkları siler ve Dasein’ın varlık olanaklarını sınırlandırır. Herkese her şeyin sorumluluğu kolayca yüklenebilir, çünkü gerektiğinde hesap verilmesi gereken hiç kimse ortada olmayacaktır. Bu Dasein’a kolaylık sağlar ama onu sahicilikten uzaklaştırır. Bu durum, Dasein’ın kendi benliğini bulmasının önünde ontolojik bir engel oluşturur. Dasein’ın varoluşu, bu herkeslikten ayrışıp kendi olabilmeyi de içerir.
7. Bölüm Bizatihi Olarak İçinde-Var-Olmak
İçinde-Var-Olmak fenomeni Dasein’ın doğasına içkin olan bir varlık tarzıdır. Bunun ontolojik analizi, alışıldık bilgi anlayışının ötesine geçmelidir.
Dasein’ın dünyayla ilişkisi mekânsal olarak şurada olmakla belirlenir. Şura, gündelik anlamda sadece bir yer belirtmez; Dasein orada olmakla, dünyayı anlamlı kılan bir açıklıkta olur. İnsandaki doğal eğilim de Dasein’ın açıklıkta olmasıdır. Dasein bu açıklık sayesinde diğer varlıkları da anlamlı hale getirir. Yani, Dasein bizzat kendi açımlanmışlığı olarak vardır.
Şuradalığın Eksistensiyal Konstitüsyonu
Şurada-var-olmanın iki asli yönü vardır: Bulunuş ve Anlama. Bunların her ikisi de konuşma aracılığıyla belirlenir. Bulunuş, sıradan anlamda duygudurum değildir; daha temel, varoluşsal bir fenomendir. Bulunuş her zaman vardır: belirgin ya da silik, tüm haletiruhiye biçimleri Dasein’ın varlığını bir şekilde ortaya koyar.
Dasein kendini seçmemiş olduğu dünyaya “fırlatılmış” bir varlık olarak bulur. Haletiruhiye, bu fırlatılmışlık durumunun bir tezahürüdür. Dasein kendisini bu koşullar içinde var olmak zorunda bulur.
Anlamak, bilgi edinmekten farklıdır. Dasein zaten kendi varlığını bir olanak olarak yaşayarak anlar. Bu bağlamda kendi varlığını tasarlar; yani olanakları içinde kendisini var eder. Bu, plan yapmak değil; varoluşsal bir projedir.
Anlama, Dasein’ın kendisini olasılıkları içinde açıklamasıdır. Bu daima bir tasarımdır ve Dasein kendisini bu tasarımla “fırlatılmış” bir varlık olarak bulur.
Sözlü ifade, Dasein’ın dünyaya açıklığını, yani kendi varoluşunu dile getirmesidir. Burada Dil, sadece sözcüklerden oluşmaz; Dasein’ın dünyaya açıklığının ifadesidir. Söz, bulunuş ve anlama ile eş düzeyde temel bir eksistensiyaldir.
Dil dünyasaldır: Söz, dünyada-var-olmanın bir fonksiyonudur. Söz söylemek ve duymak, Dasein’ın birlikte-oluşunu mümkün kılar. Duymak, anlamanın temelidir ve koşuludur. Sükut bile bir anlama ve dile getirmenin biçimi olabilir. Dilin sembolik yapısının ötesinde ontolojik bir temeli vardır ve bu açıklığa kavuşmalıdır.
Dasein’ın Düşkünlüğü
Şurada-var-olmanın gündelik halindeki Lakırtı, Merak ve Müphemiyet Dasein’ın düşkünlüğünüyani kendine yabancılaşarak gündelikliğe kapılma halini ortaya koyar.
Lakırtı, vasati anlamanın dil aracılığıyla dolaşıma girmiş biçimidir. Söz, dile getirilen anlamdır ve bu anlam Dasein’ın dünyayla ve başkalarıyla ilişkisini taşır. Fakat çoğu zaman derinliksiz tekrar edişlerden oluşur. Bu hakkında konuşulanın asıl varlığıyla temas kurmama durumudur. Bu sadece görünüşte zeminsiz bir anlama durumunu ortaya çıkarır. Bu Dasein’ın dünyaya yönelik sahici açımlanışını örtmeye başlar.
Merak bilmek için görmek değil; görmek için görmek, sürekli yeninin peşinden koşmaktır. Merak, dünyayla ilişkiyi yüzeysel hale getirir. Dasein anlamaya değil, yeni olana rastlamaya, sonra da onu terk edip yenisine sıçramaya yönelir. Merak tevakkufsuzluktur. Bir yerde kalamaz, bir şeye sabitlenemez. Sonuçta Dasein, dünya içinde dağılır, yüzeyde kalır, hiçbir yerde ve her yerde olur.
Herkesin bir şeyler söyleyebildiği, her şeyin görünüşte anlaşılır göründüğü bir ortamda ne sahici, ne sahte olan netleşemez. Bu Müphemiyette herkes her şeyi anlamış gibi görünür, ama aslında hiçbir şey tam olarak anlaşılmamıştır.
Lakırtı, merak ve müphemiyetin varlıksal bütünlüğü içinde, Heidegger bu hali düşkünlük olarak adlandırır. Bu bir bozulma değil Dasein’ın hergünkü halidir. Bu zeminsizlikten dolayı teskin bulur; ama bu teskin sahte bir doygunluk yaratır. Bu düşkünlük onun kendi olanaklarını perdelemesine neden olur.
8. Bölüm Dasein’ın Varlığı Olarak İhtimam-Göstermeklik
Dasein her zaman bir bütün olarak dünyada-varolur. Bu eksistensiyalite (kendi-mümkünlüğü) ile faktisitenin (verili-bulunmuşluk, fırlatılmışlık) birliğinden oluşur. Dasein bu olanaklar üzerinde tasarlayarak kendini anlar. Bu yapıdan dolayı Dasein’ın varlığı ihtimam-göstermeklik olarak kavranmalıdır. Bu birlik ancak havf (Angst) gibi bir temel-bulunuş sayesinde görünür olabilir.
Heidegger havfı, Dasein’ın en temel açımlanmışlık biçimi olarak görür. Havf, korkudan farklıdır: korku bir nesneye yönelir, havf ise tam anlamıyla belirsizdir. Havfın nedeni bizatihi dünya-içinde-varolmanın kendisidir. Böylece Dasein münferitleşir (yalnızlaşır). Bu yalnızlık, bir tür varlık çıplaklığıdır: Dasein, dünyaya fırlatılmış varlığıyla baş başa kalır.
Havf, Dasein’ın kendi olanaklarıyla karşılaşmasını sağlar, onu kendi kendisine geri fırlatır. Dolayısıyla havf, Dasein’ı sahihliğe taşıyan bir eksistensiyal bulunuştur.
Eksistensiyalite (varlık imkanı), faktisite (fırlatılmışlık) ve düşkünlükten (herkes-benliği içinde kaybolma) oluşan üçlü yapı, ihtimam-göstermeklik adını alır. İhtimam-göstermekliği arzu, meyil, iştah gibi ontik dürtülerle karıştırmamamız gerektir. O teori ve pratiğin ötesinde bir varlık modudur; Dasein’ın her durumda ve her zaman içinde bulunduğu yapıdır.
İnsan, dünyada olduğu sürece kendi varlık imkanlarıyla ilgilenmek zorundadır. Çünkü dünya-içinde-varolmak, zaten her daim bir şeyler için ve bir şeyler uğruna varolmak anlamına gelir.
Özetle Dasein; Kendi varlığını olanaklar içinde anlar (eksistensiyalite), Verili bir dünyada fırlatılmıştır (faktisite), Genellikle herkesin hayat tarzına düşkün biçimde var olur (düşkünlük), Ama havf sayesinde sahihliğe yönelerek kendi imkânlarını tasarlayabilir.
Dasein, Dünyasallık ve Gerçeklik
Varlığın anlamı ancak bir varlık anlayışı çerçevesinde sorulabilir. Güncel varlık anlayışının bir deformasyonu olarak, varlık sıklıkla gerçeklik ile eş tutulur. Bu durum Dasein’ın, dünya-içinde-varolanları yalnızca mevcut nesneler olarak anlamasından kaynaklanır.
Heidegger’e göre gerçeklik, yalnızca var mı, yok mu gibi düz anlamlara indirgenemez. Gerçeklik ancak, Dasein’ın dünyaya yönelimi, onun ihtimam-göstermekliği temelinde anlaşılabilir. Gerçeklik, Dasein’ın dünyaya bakım gösteren ilişkisinin bir sonucudur.
Dünyanın esasen var olup olmadığı sorusu dünya-içinde-varolan olan Dasein’ın için anlamsızdır. Heidegger hem realizm ve hem de idealizmi eleştirir: Realizm, dünyayı dışsal nesnelerin varlığına indirger ve bunu kanıtlamaya çalışır. İdealizm, her şeyi bilince bağlar ama varlıkla ilgili asıl soruyu (bilincin ne olduğu) sormaz.
Dilthey’in gerçekliği mukavemet (direnç, karşı koyma) olarak anlamlandırma çabasını olumlu bulmakla birlikte, bunun ontolojik temelden yoksun kaldığını ifade eder.
Gerçeklik, Dasein’ın varlığına bağlı değildir; fakat onun tarafından anlaşılabilir hale gelir. Çünkü, Dasein anlamaya imkân verecek bir yapıdır. Bu ontolojik yaklaşım, felsefede süreğen olan realizm-idealizm çekişmesini aşar. Gerçekliğin anlamı, artık Dasein’ın dünyasallığında temellenmiştir.
Özetle, Gerçeklik, tözsellik (nesnellik) değil, ilişkisel bir yönelmedir. Gerçek olanlar, Dasein’ın açımladığı dünyada açığa çıkar.
Açımlanmışlık ve Hakikat
Hakikat, klasik anlamda sadece bir bilgi ya da yargı değil, daha temelden, varolanın kendini açığa vurmasıdır.
Geleneksel hakikat anlayışı Aristoteles’e referansla şöyle özetlenebilir: Hakikat yargıda (ifadede) ortaya çıkar; yargı ile nesnesi arasındaki mutabakattır. Ancak bu mutabakat anlayışı, yalnızca biçimsel bir ilişkidir, özü açıklamaz.
Heidegger’e göre, mutabakat sadece iki şeyin ilişkisidir ama her ilişki hakikate işaret etmez. Gerçek bilgi, bir şeyi onun nasıl olduğuna uygun biçimde göstermektir. Yani hakikat, yalnızca içerikler arasındaki uygunluk değil, varolanın kendini olduğu gibi göstermesidir.
Kişi “Duvardaki resim yan duruyor” dediğinde, bu ancak dönüp baktığında, resmi algılayarak doğrulanır. Bu doğrulamada Hakikat, yargı ve nesne arasında bir eşleşme değildir. Aksine, ifadenin varolanla karşılaşarak onun kendisini açığa çıkarmasıdır. Bu gösterme eylemi, kişinin varolana yönelmiş keşfedici varlık içinde bulunmasıyla mümkündür.
Bu noktada Heidegger, geleneksel hakikat anlayışının (yani yargı ile nesne arasındaki mutabakatın) işte bu hakikat deneyiminin türetilmiş bir biçimi olduğunu vurgular.
Dasein’ın yalnızca hakikat içinde değil, aynı zamanda “hakikatsizlik” içinde de var olur. Varolanlar, görünür gibi olsa da bu bir zevahirdir. Bu yüzden, hakikat sürekli olarak çekilip çıkarılmak zorundadır. Dasein, hem hakikat, hem de hakikatsizlik içinde eşit derecede temel biçimde var olur.
Özerle; Hakikat, Dasein var oldukça vardır. Dasein yoksa hakikat de yoktur. Bu, hakikatin öznelliği değildir; çünkü Dasein, varolanı keyfi değil, bizatihi kendisinde keşfeder. Newton yasaları, Newton’dan önce ne doğruydu ne de yanlıştı; sadece henüz keşfedilmemişti.
DASEIN VE ZAMANSALLIK
Dasein’ın temel yapısını dünya-içinde-varolma ile analiz ettik. Bu varlık yapısı, açımlanmışlık, yani Dasein’ın dünya ile anlamlı bir ilişki kurma kapasitesi üzerine temellenir. Açımlanmışlık yapısı ise ihtimam-göstermeklik biçiminde somutlaşır.
Dasein’ın bütün olarak ele alınabilmesi için, onun sonu da (ölümü) hesaba katılmalıdır.Dasein’ın bütünlüğü, ancak onun ölüme yönelik varlığı ile birlikte düşünülebilir. Bu, sıradan bir biyolojik ölüm değil; Dasein’ın kendi sonuna yönelik varoluşsal tutumudur.
Heidegger, sahih bir varoluş tasarımının vicdan ve ölüme-açık varlık sayesinde mümkün olacağını öne sürer. Vicdan, Dasein’ın kendi varoluşuna çağrısını temsil eder. Bu sayede Dasein, kendi sahih imkânlarını fark edebilir.
Dasein’ın eksistensiyalitesinin asli ontolojik temeli zamansallıktır. Yani Dasein’ın dünyayla ilişki kurma biçimi, zaman içinde kurulur ve zamanla belirlenir. Varlığın Anlamı Zamansal Ufukta Açığa Çıkar.
9. Bölüm: Ölüme Yönelik Varlık
Dasein, her zaman kendi varlığı uğruna vardır ve kendini hep önceleyen bir yapıdadır. Bu kendini önceleme, onun henüz gerçekleşmemiş olanaklarıyla ilişkili bir “eksiklik” (noksanlık) durumu yaratır. Fakat onun tamlığına erişmesi, aynı zamanda onun artık-Dasein-olmaması, yani ölmesi demektir. Bu nedenle, Dasein yaşarken onun tamlığı deneyimlenemez; çünkü tamlık ancak onun ölümüyle gelir ve ölüm Dasein’ın kendisi için erişilemez bir durumdur. Buradan hareketle, Dasein’ın bütünlüğünü anlamak ne epistemolojik bir yetersizlikten, ne de teorik bir eksiklikten kaynaklanır; mesele doğrudan Dasein’ın varlık yapısıyla ilgilidir.
Başkasının ölümüne tanık olduğumuzda, Dasein’ın artık-Dasein-olmama hâlini dışsal olarak deneyimleriz. Ancak Ölüm, hep benimkidir. Bir başkası adına ölmek mümkün olsa da, bu başkasının ölümünü onun yerine deneyimlemek değildir. Ölüm, Dasein’ın en zati, irtibatsız, atlatılamaz imkanıdır.
Bu bağlamda (ölüm ile tam olma) Dasein sürekli henüz-olmayan olarak vardır. Bu eksiklik, bir borç gibi değildir; aksine onun varlık tarzının ta kendisidir. Ölüm bir “noksanlık” değil, Dasein’ın kendi varoluşsal tamamlanmasının sınırıdır.
Gündelik yaşamdaki Dasein, ölüm hakkında konuşurken onu hep başkasına ait bir hadise gibi yorumlar. “Herkes ölecek ama henüz değil” sözleriyle ölüm sıradanlaştırılır, ertelenir ve böylece onun sahici anlamı örtülür. Dasein bu kaçışla kendi en zati ölümünü kendinden gizler. Toplumsal normlar ve herkesin kabulleri, Dasein’ın kendi ölümüyle yüzleşmesini engeller.
Hergünkü Dasein, ölümün kesinliğini kabul eder ama onun kendisine ait olduğunu sahici biçimde kavrayamaz. Ölümün kesinliği bir istatistik değil, Dasein’a ait olan en zati, atlatılamaz ve belirsiz bir imkandır. Bu imkan sahici biçimde kavrandığında, Dasein kendine ait olmayan yaşam tarzlarından sıyrılır.
Ölüm, Dasein’ı herkesliğin içinden çekip çıkarır, onu kendi varlığıyla baş başa bırakır. Bu özgürleştirici tutum, Dasein’ı ölmekte olan bir varlık olarak anlamasını sağlar. Bu sayede Dasein, varoluşunun bütünlüğünü kendi en uç imkânı olan ölüm bağlamında anlayabilir.
10. Bölüm Sahih Bir Varlık-İmkanının Delillendirilmesi
Sahih bir varlık için ilk adım, Dasein’ın kendisini herkes içindeki kaybolmuşluktan geri kazanması, yani kendi seçimlerini tekrar üstlenmesidir. Kendisini kaybetmiş olan Dasein, nasıl kendisini yeniden bulabilir? Heidegger bu soruya, vicdan olgusunu sahneye sürerek yanıt verir.
Heidegger, vicdanı psikolojik olgu olarak değil, Dasein’ın kendi varlığının bir fenomeni olarak yorumlar. Vicdan, Dasein’ı kendi en zati imkânına çağıran bir celp (çağrı) olarak işlev görür. Bu çağrı, sessizdir ama Dasein’ı sarsarak kendi olmaklığına doğru uyandırır.
Dasein fırlatılmışlık içinde çoğunlukla kendi varoluşunu başkalarının sunduğu anlamlarla yaşar. Vicdan sessiz bir şekilde, Dasein’ın kendisini duymadığı bu ortamda ona kendi sesini duyurur. O geleneksel anlamda bir yargıç gibi davranmaz, sadece çağırır.
Dasein hem celbeden (çağıran), hem de celbedilendir (çağrılan). Bu çifte konum, onun varlık yapısının bir sonucudur: Dasein, kendi kendisinin varlık-imkanına çağrılanıdır. Bu çağrıya kulak vermek, Dasein’ın kendisini sahih biçimde tercih etmesi anlamına gelir.
Dasein kendisini bir tasarım (proje) olarak kurar; ancak bunu yaparken, her zaman belirli bir imkânı seçip, diğerlerini dışarda bırakmak zorundadır. Bu seçiş ve dışlama, onun eksik bir varlık olmasını sağlar. Bu eksiklik onun varoluşunun yapısal bir unsurudur.
Bu noktada Heidegger’in vecibeli olma tanımı; Dasein’ın kendi fırlatılmışlık ve tasarım içinde bir şeye neden olma zorunluluğunun bilincine varmasıdır. İşte vicdanın çağrısı da budur: Dasein’ı kendi sahih vecibe-içinde-olma haliyle yüzleştirmek.
Vicdan, Dasein’ı herkes-benliğinden sıyırarak, onu kendi en zati imkanına çağırır. Bu çağrı, bir edim değil, bir kararlılık olarak yaşanır: Dasein artık kendi olmayı tercih etmiş olur.
Fakat Dasein düşkünlük hali içinde olduğundan vicdanın çağrısını da, hergünkü düşkün perspektiften yorumlar. Herkesin paylaştığı gündeliklik, sahici bir kararlılığı içermez. Burada hep bir karara varılmış gibi yapılır ama aslında karar verilmemiştir.
Ancak bu kapalılığı-açma-kararlılığı ile Dasein, başkalarıyla sahih biçimde birlikte-varolabilir. Kapalılığı-açma-kararlılığındaki Dasein, başkalarının vicdanı haline bile gelebilmektedir.
Özetle, Heidegger vicdanı, Dasein’ın kendi varoluşsal hakikatine tanıklık ettiği fenomen olarak tanımlar. Bu vicdan, Dasein’ı kendi en zati varlık imkanına celbeder. Bu celp, sahih bir eksistensiyal kararlılıkla mümkün hale gelir.
11. Bölüm: İhtimam-Göstermekliğin Anlamı Olarak Zamansallık
Kapalılığı-açma-kararlılığı kendi sahihliğine ancak ölümü öngörmekle mi ulaşır?
Dasein’ın en özgün imkanı ölümdür, çünkü bu imkân diğer bütün fiili varlık imkânlarının son sınırıdır. Bu yüzden Dasein, kendisini ancak ölüm imkânı temelinde özgün biçimde anlayabilir. Bunu daha iyi kavramak zamansallık anlayışı ile mümkündür.
Dasein kendi hiçliğe doğru giden varlığının farkına vardığında, kendisini hakiki olarak anlayabilir. Kapalılığı-açma-kararlılığı, ölüm gerçeğine açık olmayı ve yaşamın tüm imkânlarını bu sonluluk zemininde kavramayı içerir. Bu bağlamda kararlılık belirli bir duruma mutlak sıkı sıkıya bağlılık değil, kendini olası ve sürekli geri almaya açık tutarak kararlılıkla yaşamadır. Bu da sahihliğin işaretidir.
Eksistensiyal analiz, hergünkülüğe hoyratça davranmak zorundadır. Bu hoyratlık Dasein’ın öz-anlayışının gereğidir. Çünkü anlamanın yapısı hep bir şeyin ön-anlayışıyla başlamaktır. Öyleysefilozofun görevi, bu ön-anlayışı açığa çıkarmaktır.
Descartes’a cevaben Benlik yalnızca “ben düşünüyorum” değil, “ben bir şey düşünüyorum” olarak var olur. Burada bir şeyin dünyaya işaret etmesi Dasein’ın varlığındaki bir nereyeyönelikliği işaret eder. Ölüme yöneliklik bize Dasein’i zamansal olarak analiz etmeye yönlendirir.
Zamansallık İhtimam-göstermekliğin anlamıdır. Dolayısıyla, ihtimam-göstermekliğin anlamını bulmak, Dasein’ın bütün varoluş tarzlarını mümkün kılan zamansal tasarımı ortaya çıkarmaktır.
Heidegger’in tezi şudur: İhtimam-göstermekliğin yapısının asli birliği zamansallıkta yatmaktadır. Dolayısıyla:
- Eksistensiyalite = İstikbal,
- Faktisite = Oldum-olasılık,
- Düşkünlük = Şimdi (Huzur) içinde açımlanır.
Zamansallık bu üçlünün birliğinde eşzamanlı ve asli olarak var olur. Bu, Dasein’ın sonluluğunuaçıklar: Mesela istikbal, ölümle sonlanan bir kendine-açılımdır.
Heidegger, günlük “zaman” anlayışının (geçmiş, şimdi, gelecek) bu asli zamansallığın türemiş ve yüzeysel bir biçimi olduğunu belirtir.
12.Bölüm: Zamansallık ve Hergünkülük
Dasein’ın hergünkü varoluşunu anlamak için dört temel fenomenin (anlama, bulunuş, düşkünlük, söz) zamansal yapısının analiz edelim:
Anlama: Dasein’ın kendi varlık-imkanına yönelik tasarımıdır. Bu tasarım sayesinde Dasein, ne olduğunu anlamsal olarak bilir; bu bir olgusal bilgi değil, varoluşsal bir tasarıdır. Anlama, istikbal üzerine temellenmiştir. Dasein kendini her zaman bir gelecek imkan olarak var eder.
Bulunuş (haletiruhiye), Dasein’ın kendine fırlatılmışlığını açığa çıkaran temel durumdur. Bulunuş da zamansaldır ve oldum-olasılık üzerine temellenir. Dasein geçmişinden, fırlatılmışlığından hareketle haletiruhiye içindedir.
Düşkünlük, Dasein’ın öncelikle ve çoğunlukla içinde bulunduğu haldir; ilgilendiği şeylerde kendini kaybetmesiyle belirlenir. Düşkünlüğün zamansal temeli huzur (içinde-bulunulan-an) ekstazıdır.
Söz’ün zamansallığı, onun zaman içinde söylenmesinden değil, zamansallığın birliği üzerine temellenmesindendir. Heidegger’e göre dilin zamansal yapısı, varlık ile hakikat arasındaki bağı ortaya koyar. Bu sayede imleme ortaya çıkar ve kavramların anlaşılır hale gelir.
İlgilenmenin Zamansallığı:
Dasein’ın el-altında olanlarla ilgilenmesi, bir ne-içinlik içinde olur: Her araç, başka bir şey için kullanılır. Bu bağlam, araçların birbirine bağlı olduğu bir ilintililik ağıdır. Örneğin, bir çekiç arandığında, yalnızca o çekiç değil, onunla bağlantılı tüm gereç-dünyası da düşünsel olarak hazır hâle gelir.
Her tür meşguliyet, Dasein’ın zamansal yapısının ürünüdür. İlgilenme, geçmişten gelen, geleceğe yönelen ve şimdiye gelen bir hareketle oluşur.
Mekansallığın Zamansallığı
Dasein, bir yer kaplayan obje gibi mekanda değildir; o, kendine bir yer açar. Yani Dasein için mekan, bir varlık tarzıdır, fiziksel bir yer işgal etme değil.
Dasein, zamansallığı sayesinde mekanı anlamlandırır. Onun mekansal olması, zaman içinde hareket eden bir beden olmasından değil, zamansal olarak anlam inşa eden bir varlık olmasındandır.
Hergünkülüğün Zamansal Anlamı
Dasein’in hergünkülük hali, onun düşkünlüğü, alışkanlıkları, rutinleri ve herkes gibi davranışlarını ifade eder. Hergünkülük, zamanı geçirme tarzıdır, ama bu zaman sadece takvim zamanı değildir.
Hergünkülüğün zamansal anlamı, zamanın dizi halinde yaşanmasıyla ortaya çıkar. Bu durum, zamansallığın pasif kullanım biçimidir.
13. Bölüm: Zamansallık ve Tarihsellik
Dasein’ın varlık bütünlüğünü ancak doğum ile ölüm arasında yer alan yaşantısal rabıta üzerinden anlayabiliriz. Bu bağlamda Dasein’ın varlığı sadece geleceğe doğru yönelim üzerinden (ölüm tasarımı) değil, aynı zamanda geçmişle irtibatı(doğum) üzerinden de düşünülmelidir.
Dasein, anlık serencamların toplamı değildir. O, geçmiş ve gelecekle birlikte uzayıp giden bir varlıktır. Bu uzanım, Heidegger’e göre yaşanılmışlık olarak tanımlanır ve Dasein’ın varoluşsal yapısının merkezinde yer alır. Dasein, “fırlatılmışlık” ve “ölüme yönelme”nin birliğiyle, kendi yaşantısal bütünlüğünü kurar.
Eğer Dasein’ın varlığı zamansal bir yapıysa, o zaman tarihsellik de bu zamansallıktan çıkarsanabilir mi?
Heidegger burada “tarih” kavramını çözümler:
- Mazi olarak tarih: Artık mevcut olmayan ya da etkisi kalmamış olan.
- Etkisi süren geçmiş: Mazide olsa da bugüne etki etmeye devam eden.
- Geçmişteki menşei: Oluş süreçleri, yükseliş ve çöküşler.
- İnsani varoluşa dair süreçler: Kültürler, topluluklar, toplumlar.
Tarih varolmakta olan Dasein’ın zaman içinde cereyan eden ve ona has olan yaşanılmışlıklarıdır. Bu yaşanılmışlıklar, her zaman geçmişe ait değildir; bazıları şimdi mevcuttur ama hala geçmişin etkisini barındırır.
Heidegger’e göre: Birincil olarak tarihsel olan Dasein’dır. İkincil olarak tarihsel olan ise, dünya-içinde karşılaşılan şeylerdir.
Dasein fiilen her zaman kendi tarihine sahiptir. Bu, Dasein’ın varoluşsal yapısında tarihselliğin zaten bulunduğu anlamına gelir. Heidegger burada kader kavramını devreye sokar: Kader, Dasein’ın sahih yaşanılmışlığıdır. Süreklilik, olayların peş peşe dizilmesiyle oluşmaz. Gerçek süreklilik, Dasein’ın kendi kaderini, yani önceden olmuş olana yönelerek sahici biçimde üstlenmesinden doğar.
Dasein kendini, çevreleyen dünyadaki gereçler, eserler ve olaylar aracılığıyla anlar. Gündelik yaşamda karşılaştığımız şeyler (işler, hadiseler, kazalar) sadece dış dünyada olanlar değildir; aynı zamanda bunlar, “dünya”yı bir zemin ve sahne haline getirerek Dasein’ın varoluşunu belirleyen şeylerdir. Tarihsellik, işte bu dünya-içinde-varolmanın yaşanılmışlığıdır.
Tarih sadece insanlar ve onların yaşantılarıyla değil, dünyada bulunan her şeyin tarihsel varoluşuyla ilişkilide olsa da Tarih biliminin varlık temeli Dasein’ın tarihselliğindedir.Tarihbilimsel bilgi, bugünden geçmişe ilerleyen bir birikim değil; gelecekten hareketle geçmişe doğru tekerrür eden bir açımlamadır.
Yorck’un savunduğu gibi, felsefe yapmak tarihsel bir iştir.
14.Bölüm: Zamansallık ve Zaman-içindelik
Dasein’ın (insan varoluşunun) zamanla ilişkisi yalnızca varoluşsal değil, aynı zamanda ontik-zamansal olarak da ele alınmalıdır.
Her günkü Dasein zamanla hesap yapar, yani “şimdi”, “daha önce”, “sonra” gibi kategorilerle düşünür ve eylemlerini buna göre düzenler. Ancak bu, Dasein’ın zamansallığını anlaması anlamına gelmez. Peki bu Alelade zaman anlayışı, Dasein’ın özgün zamansallığından nasıl türemiştir?
Alelade zaman anlayışı, Dasein’ın dünyadaki varlık tarzından (dünya-içinde-varoluş) türemektedir. Dasein varlığını “şimdi” içinde yaşasa da, geçmişinden ve geleceğinden kopuk değildir.
Dasein “Sonra” dediğinde beklenen şey geleceğe taşınır. “Daha önce” dediğinde geçmiş korunur. “Şimdi” bu iki yönelimle birlikte şekillenir. Buna Heidegger tarihlendirilebilirlik adını verir. Zamansallığın bu yapısı sayesinde: Dasein, kendi varlığını ve dünyayı anlama imkânına sahip olur.
Zaman kamusallaşır, yani herkesin ortak anlam verdiği bir yapı hâline gelir. Doğal zaman, Dasein’ın ilgilenme tarzıyla birlikte gün, günün bölümleri ve göksel hareketlerle belirlenir. Mesela “Gölge şu kadar ayak uzunlukta olduğunda buluşalım.” demek, doğal saatin ve kamusal zamanın örneğidir.
Saat ve Zaman Ölçümü
Zaman, ne yalnızca zihinsel bir içeriktir (öznel), ne de fiziksel dünyada nesnel olarak bulunan bir şeydir. Tersine: Zaman, hem nesnelliğin hem de öznelliğin imkân koşuludur. Zaman, söz konusu ‘önce’ oluşun bile imkân koşulunu oluşturmaktadır.
Saat gibi araçlar, zamansallık sayesinde mümkün olur. Gündelik ilgilenmelerde zaman, özellikle saat kullanımı yoluyla kendini gösterir. Saat kullanımı, hareket eden göstergelerin huzura getirilişidir, yani zamanı sayarak belirlemektir.
Bu anlayışın kökeni Aristoteles’in zaman tanımına dayanır: Zaman, önce ile sonranın ufku içinde karşılaşılan hareketin sayımıdır. Gündelik zaman anlayışı zamanı, mevcut olan şimdilerin peşpeşe dizilişi olarak görür; bir başka deyişle zaman, “akıp giden” bir şimdiler dizisi gibi anlaşılır. Heidegger buna şimdiler-zamanı der. Ancak bu yaklaşım zamanın iki temel özelliğini (tarihlendirilebilirlik ve imlenimsellik) göz ardı eder.
Gündelik zaman anlayışı bu yapıları düzleştirir ve örter. Bu düzleştirici anlayışa göre zaman sonsuzdur, çünkü her “şimdi” bir başka “şimdi”nin ardından gelir, her yeni şimdi eski şimdinin yerini alır; böylece ne başı ne de sonu olan bir dizilim ortaya çıkar. Ancak bu, zamanı sadece zaman içinde düşünmenin sonucudur.
Heidegger’e göre bu yaklaşım Dasein’ın kendi sonluluğundan yani ölümünden kaçışını temsil eder. Zamanı akıp giden şimdiler olarak anlamak, bu kaçışın bir yansımasıdır. Çünkü ölüm hep kişiseldir ve “herkes” ölmez. Bu yüzden gündelik dilde şöyle denir: Daha çok zaman var. Bu zamanı sahiplenme arzusu, aslında onu tüketme ve geleceği ele geçirme isteğidir; zamanın sonluluğunu kabul etmek değil.
Yine de, zamanın akıp gidişi deneyimi bize çok daha derin bir şeyi sezdirir: zamansallık. Zamanın ele avuca sığmaması, onun bir tür eksistensiyel (varoluşsal) deneyim olduğunu gösterir. Burada anın beklenmesi, unutulması, ele geçirilememesi, hep Dasein’ın kendi sonluluğuna dair bilinçaltı bir sezgiden kaynaklanır.
Ekstatik zamansallıkta şimdi, her zaman “şimdi-şunlar-şunlar-olurken”dir. Bu, her şimdinin bir bağlam içinde olduğunu, soyut ve kopuk bir an değil, anlam yüklü bir varoluş hali olduğunu gösterir. Zamanın geri döndürülemezliği, onun ekstatik yapısından, yani geleceğe yönelik ilerleme halinde olmasından gelir.
Gündelik zaman anlayışı doğal bir haklılığa sahiptir, çünkü Dasein’ın düşkün haliyle örtüşür. Bu anlayışla tarih de sadece yaşanmışlık olarak görülür. Ama bu anlayış, zamanı gerçekten anlamanın önünü tıkar. Gerçek zaman anlayışı, zamansallıktan hareketle mümkündür. Dünya-zamanının yapısı, Dasein’ın zamansallığı üzerine temellenmiştir.
Heidegger, alelade zaman anlayışının zamanı şimdi kavramı üzerinden temellendirmeye çalıştığını, oysa sahih (doğru) zaman anlayışının istikbal (geleceğe açıklık ve anlam) üzerinden kurulduğunu vurgular.
Varlığın Anlamına İlişkin Ontolojik Sorun
Buraya kadar Dasein’ın varoluş imkanları, eksistensiyal-ontolojik temelinden hareketle zamansallık kavramı aracılığıyla açımlanmıştır.
Fakat Dasein’ın varlık konstitüsyonunun ortaya konuluş süreci, halen sadece bir yol olarak kalmaya devam etmektedir. Ontolojiyi ontolojik olarak temellendirmek mümkün müdür? Bu arayışta hangi varolan, söz konusu temellendirme işlevini üstüne almış olacaktır? Varolan olarak Dasein’i temele almak makul geliyor olsa da, bu, ontolojik meselenin sadece hareket noktasıdır aslında.
Yapılması gereken şey, ontolojik fundamental soruyu aydınlığa taşıyacak bir yol arayıp bulmak ve onu katetmektir. Bu yolun, yegane yol olup olmadığına ve hatta doğru yol olup olmadığına ancak onu katettikten sonra karar verebiliriz. Bu yolculuğun başlayabilmesi için bazı hazırlıklara ihtiyaç vardır. İşte bu inceleme, tam da bu istikamette yol almaktadır.