Thoreau – Sivil İtaatsizlik – Kitap Özeti

Henry David Thoreau’nun Sivil İtaatsizlik adlı eseri, ilk kez 1849 yılında yayımlanmış ve özgürlük, bireysel vicdan ve devlet otoritesi üzerine derin tartışmalar başlatmıştır. Sivil İtaatsizlik, yalnızca Amerikan toplumunda değil, dünya genelinde de güçlü bir yankı uyandırmış ve 20. yüzyılda Martin Luther King Jr. ve Mahatma Gandhi gibi sivil haklar hareketi liderlerine ilham vermiştir.

Thoreau’nun bu eseri, bireyin ahlaki sorumluluğunu devlet otoritesine karşı savunarak, pasif direniş fikrini temellendirir. Çoğunluğun gücüne dayanan bir hükümetin adaletin temeli olamayacağını ileri sürer ve bireyin, vicdanına aykırı olan yasalara itaat etmekten kaçınmasının ahlaki bir zorunluluk olduğunu vurgular. Devlet otoritesine karşı bireysel direnişi ve vicdanın üstünlüğünü savunan bu eser, günümüzde hâlâ özgürlük ve adalet arayışlarının en güçlü edebi manifestolarından biri olarak kabul edilmektedir.

SİVİL İTAATSİZLİK

Thoreau, görüşlerini ortaya koyarken devletin doğasını sorgulayarak başlar ve temel felsefesini şu sözlerle ifade eder: En iyi devlet, en az yöneten devlettir. En iyi devlet, hiç yönetmeyen devlettir ve insanoğlu buna hazır olduğunda, sahip olacağı da bu tür bir devlet olacaktır. Devlet, ancak insanların çıkarlarına hizmet ettiği ölçüde yararlıdır ve çoğunlukla bu basit görevi bile yerine getiremez.

Devletin yanlış yola sapma ihtimali yüksektir. Mesela Meksika savaşı, daimi devleti kendi amaçları için kullanan nispeten bir avuç insanın eseridir; zira halk daha başında bu yola başvurmaya rıza göstermezdi. Devletin çoğunluğun değil, azınlıkta olan yöneticilerin çıkarına hizmet ettiğini açıktır.

Devletin genellikle halkın başarısını desteklemek yerine, engeller: Devlet ülkeyi özgürleştirmez. İnsanları eğitmez. Şimdiye kadar başarılan her şeyde Amerikan halkının karakteri rol oynamıştır ve eğer devlet arada bir köstek olmasaydı, halk daha fazlasını da başarabilirdi. Devlet, yalnızca insanların çıkarlarına uygun bir araç olmalıdır ve en faydalı olduğu an, bireyleri kendi hallerine bıraktığı zamandır.

Thoreau, devlet karşıtı olarak anılmak istemediğini, aksine daha iyi bir devlet istediğini vurgular. Bu noktada çoğunluk yönetiminin mantığını sorgular. Çoğunluk yalnızca sayısal güç bakımından üstündür, ama ahlaki bir üstünlüğü yoktur. Çoğunluğun hakim olduğu hükümet, insanların anladığı şekilde bile adalet mefhumuna dayandırılamaz. Doğru ve yanlışı belirlemek için çoğunluğun değil, bireyin vicdanının esas alınması gerekir. Bu düşünceyi şu etkileyici ifadelerle açıklar: Bana göre önce insan olmalıyız, sonra yurttaş. Uymak zorunda olduğumu düşündüğüm tek kanun, doğru bildiğim eylemi dilediğim her zaman yerine getirmemdir.

İnsanların devlete hizmet etme biçimlerini üç kategoriye ayırır.

  • Birincisi, bedeniyle devlete hizmet eden büyük kitledir. Bunları askerler, polisler ve benzeri kişiler oluşturur. Bu adamlar tam olarak nedir? Bunlar insanlar mı, yoksa başlarındaki vicdansız adamların boyunduruğundaki ayaklı kaleler ve cephanelikler mi? Ona göre bu kişiler insanlıklarını yitirmiş, adeta makineleşmişlerdir ve tahta adamlardan farkları kalmamıştır.
  • İkinci grup, devlete kafalarıyla hizmet eden politikacılar, avukatlar, papazlar ve yüksek memurlardır. Thoreau, bu grubun vicdani ölçütleri nadiren kullandığını belirtir ve onların, aslında hem iyiye hem kötüye aynı anda hizmet ettiklerini ifade eder.
  • Çok küçük bir kısıma tekabül eden, kahramanlar, vatanseverler, şehitler, daha geniş bir anlamda reformcular ve insanlar gibi diğerleri ise, Devlet’e vicdanlarıyla hizmet eder ve çoğu zaman gerekli bir şekilde onunla karşı karşıya da geldikleri için Devlet tarafından düşman muamelesi görürler.

İnsanın bireysel olarak vicdanıyla hareket etmesi, devletin de üzerinde bir ahlaki otoritedir. Vicdanı olmayan kurumların aksine, vicdanlı insanların oluşturduğu bir kurumun gerçek bir vicdanı olabilir. Yasa insana gerçek anlamda hiçbir şey kazandırmaz: Kanun, insanı azıcık olsun daha iyi biri haline getirmez; en iyi niyetliler bile kanuna duydukları saygı yüzünden, her gün türlü adaletsizliğe alet olurlar. Ona göre, eğer devlet, baskının ve adaletsizliğin kaynağı hâline gelmişse, insanların bu devlete karşı ayaklanması ve devrim yapması gerekir.

İnsanlar çoğunlukla devletin haksızlığına katlanarak yaşar ve devrim hakkını kullanmaktan çekinir. Küçük sorunları büyütmemeyi tercih ederler fakat kölelik gibi ciddi bir sorunun karşısında harekete geçilmesi gerekir. Gerçek devrim, devletin değil bireyin vicdanının üstünlüğü temel alınarak gerçekleşir ve ancak böyle bir yaklaşım insanlığı adalete yaklaştırabilir.

Thoreau, devlet ve bireyin ahlaki yükümlülükleri konusunda popüler görüşlere meydan okur. Paley’in yaklaşımını, “Toplumun çıkarları gerektirdiği sürece, kurulu devlete itaat etmek Tanrı’nın iradesidir,” diyerek özetler. Ancak bu bakış açısı yanlıştır, çünkü adaleti, zararı ve masrafları hesaplayarak karar verilen bir pazarlığa dönüştürür. Bu yaklaşım ahlaki derinlikten yoksundur, mesela: Eğer, boğulmak üzere olan birinin tutunduğu kalası haksız bir şekilde çekip almışsam, boğulacak olsam bile, o kalası ona geri vermem gerekir. Yani ahlakın pazarlık edilemez olduğunun altını çizer ve bu nedenle Amerikan halkının, zarar göreceğini bilse bile köleliği ve Meksika savaşını reddetmesi gerektiğini savunur.

Asıl sorunun uzak düşmanlar değil, günlük hayatta ekonomik çıkarlar uğruna vicdanlarını susturan yakın çevremizdeki insanlardır. Çoğunluğun harekete geçmemesini sertçe eleştiren Thoreau, insanların köleliğe ve savaşa karşı olduklarını iddia ederken aslında hiçbir şey yapmadıklarını ifade eder. Bu kişiler, harekete geçmek yerine yalnızca pasif destek verirler ve çoğunluk kararlarına bel bağlarlar. Haklı olan için yapacakları en fazla şey, adi bir oy vermek ve yanından geçerken destek olmak amacıyla Tanrı yardımcı olsun demektir. Oy vermek, ahlaki soruların basitleştirilmiş, karakterin ortaya konmadığı bir oyun gibidir ve toplumun değişimi için asla yeterli değildir.

Başkanlık seçimleri ve siyasi toplantılar aslında hiçbir ahlaki değeri teşkil etmez. Bağımsız, akıllı ve saygın insanlar bile siyasi mekanizmaya teslim olurlar. Dürüst birinin oyu adamın oyu, ilkeleri olmayan bir yabancının ya da parayla satın alınan bir yerlinin oyundan daha değerli değildir. Gerçek anlamda insan, sırtında sağlam bir omurgası olan, ilkelerinden ödün vermeyen kişidir.

Ahlaki sorumluluk, bir yanlış gördüğünde pasif kalmamayı gerektirir. Adaletsiz yasaların var olduğu durumlarda insanların çoğunluk desteğini beklemek yerine bireysel olarak bu yasaları ihlal etmesi gerekir. Bırakın hayatınız bu makineyi durduracak bir karşı sürtünme olsun. Bireysel direniş ahlaki bir sorumluluktur ve devletin sürdürdüğü adaletsizliğe ortak olmaktan kaçınmanın tek yoludur.

Thoreau, sivil itaatsizliğin pratik uygulamasını şöyle örnekler: devletle tek karşılaşmasının vergi memuru aracılığıyladır, bu nedenle vergi ödemeyi reddetmek devlete karşı ahlaki direnişin en etkili yöntemidir. Devlet, ancak insanların onu desteklemesi sayesinde varlığını sürdürür ve bir avuç dürüst insan bile bu desteği çekse, zulüm sona erebilir. Barışçıl devrimin formülü şudur: Eğer bin tane insan bu yıl vergilerini ödemese, bu şiddetli ve kanlı bir eylem olmazdı; asıl bu vergileri ödemek ve Devlet’in şiddetine, masum kanı dökmesine destek olmak kanlı bir eylemdir. Sivil itaatsizlik, şiddet içermeyen ama ahlaki açıdan kuvvetli bir direniştir ve bu direniş biçimi devleti ya zulümden vazgeçmeye ya da herkesi hapsetmeye zorlayacaktır. Aynı zamanda devlet görevlileri de sisteme hizmet etmeyi bırakmalı ve vicdanlarıyla hareket ederek görevlerinden istifa etmelidirler.

Haksızlığın olduğu yerde: Dürüst bir insanın bulunması gereken tek yer, devletin haksız yere hapsettiği insanların bulunduğu hapishanelerdir. Hapishaneler, vicdanıyla hareket edenlerin tek gerçek özgürlük alanıdır. Çünkü ancak burada adaletsizliği gerçek anlamda reddetmiş olur.

Para ve mülkiyet ile ahlaki bozulma arasında güçlü bir bağ vardır. Mal mülk edinmek, kişinin devlete bağımlı hale gelmesine yol açar ve ahlaki bağımsızlığını tehdit eder. Bu nedenle mülkiyet sahibi olmanın değerini sorgular: Ne kadar para, o kadar az erdem demektir. Çünkü ona göre, zenginlik ve ahlaki erdem çoğu zaman birbirine zıttır; zenginlik insanları gerçek adaletten uzaklaştırır.

Thoreau, kişisel direnişin zorluklarını kabul eder ancak yine de ahlaki açıdan doğru olanın maliyetinin, devletin adaletsizliğine katlanmanın maliyetinden daha düşük olduğunu savunur. Ahlaki yaşam, kişisel rahatlıktan çok daha önemlidir ve kişinin görevi devletin haksızlıklarına karşı pasif kalmak yerine, gerekirse bedel ödeyerek bile olsa aktif direniş göstermektir. İnsanın nihai sorumluluğu, doğru bulduğu şeyleri yaşamak ve adaletsizliğe aktif olarak direnmekten geçer.

Thoreau, devletle olan çatışmasını somut ve kişisel bir örnekle anlatmaya devam eder. Birkaç yıl önce devlet, kilise adına hareket ederek, babasının katıldığı ama kendisinin hiçbir zaman gitmediği bir papaza destek amacıyla ondan para talep eder. Thoreau ödemeyi reddeder. Ve yazılı bir beyanda bulunur: “İşbu beyanla bilin ki, ben, Henry Thoreau, kendi irademle katılmadığım hiçbir topluluğun üyesi olarak sayılmak istemiyorum. Bu noktada devlete olan itaatsizliğinin bedelini açıkça ödemeyi göze alır. Vergisini altı yıl boyunca ödememesi nedeniyle tutuklanıp bir gece hapse atılır.

Hapishaneyi anlatırken, kendisini oraya gönderen sistemin mantıksızlığına ve aptallığına hayret eder: “Hapishanenin sağlam taştan örülü, iki üç ayak kalınlığındaki duvarlarını, demir parmaklıkları seyrederken, beni sadece kan, kemik ve etten ibaret görüp oraya atan kurumun aptallığına şaşırmaktan alıkoyamadım kendimi.” Ona göre asıl hapiste olan, kendisi değil, dışarıda yaşayan insanlardır; çünkü onlar gerçek özgürlüklerinden uzakta yaşamakta ve haksızlığa boyun eğmektedirler.

Duvarların içinde tutsak olmazsın, asıl engellerin dışarıda yaşayan insanların bilinçsizliğini fark edersin. Asıl güç, fikirlerin özgürlüğünden gelir. Devlet onun fikirlerini hapsedemez, yalnızca çaresizce bedenini cezalandırabilir. “En tehlikeli şey düşüncelerimdi, ama yine de hiçbir engelle karşılaşmadan onları izleyip dışarı çıkabiliyordum.”

Hapisten çıkınca insanlarla ilgili algısında köklü bir farklılık yaşar. Komşularının ve arkadaşlarının güvenilmez, konforlarına düşkün ve fedakarlıktan kaçınan kişiler olduğunu düşünmeye başlar. Bu insanların duyarsızlıkları karşısında şaşırır.

Hapishaneden çıktığı gün, çarşıda işlerini tamamladıktan sonra doğayla baş başa kalır ve toplumdan uzak bir tepede huzur bulur. Bu noktadan devleti hiç göremediğini belirtir ve özgürlük duygusunun asıl burada olduğunu hisseder. Onun için özgürlük, toplumun dayattığı kuralların dışında, doğada ve kendi vicdanıyla uyum içinde yaşadığı zaman gerçekleşir.

İdeal devlet: Devletin bireyi özgür ve bağımsız bir varlık olarak kabul ettiği, farklı düşünenlerin tehdit olarak görülmediği, herkesin vicdanına göre yaşayabildiği bir devlettir. “Devlet, bireyi tüm otoritesinin ve iktidarının kaynağı olan, daha yüksek ve bağımsız bir güç olarak tanımadıkça gerçek anlamda özgür ve aydınlanmış bir Devlet’ten söz etmemiz mümkün olmayacaktır.”

Thoreau, devletle olan mücadelesindeki tutumunu netleştirmek amacıyla vergi konusunu ayrıntılı bir şekilde ele alır. Özellikle yol vergisini özellikle kamunun iyiliği için hep öder. Eğitimin vergisi konusunda da tereddüt göstermez. Ama asıl sorun vergilerin içeriği değil, devletle kurulan ilişki biçimidir. Vergi ödediğinde paranın devlet tarafından kötü amaçlarla kullanılma ihtimalini düşünür: Dolarımın nereye harcandığıyla ilgilenmem, bunu dert edinmem. Ta ki dolarımla bir adam, ya da birini öldürmek için bir silah satın alırlarsa… o zaman iş değişir. Yani vergi ödemeyi reddederek devletin işlediği adaletsizliklere destek olmaktan kaçınır. Çoğunluğun baskısı altında bile olsa bireyin vicdanıyla hareket etme sorumluluğu vardır.

Kendisi devletle çatışma içinde görünse de, ülkesini bir aile gibi görmenin gerekliliğini vurgular ve gerçek yurtseverliğin iktidar arzusundan ve çıkarcılıktan uzak olduğunu belirtir. Gerçek yaşam, devletin yönetim alanının ötesindedir. İnsan zihinsel olarak özgür olduğu sürece, hiçbir devlet yönetimi onun gerçek özgürlüğünü engelleyemez.

Politikacılar ve yasa koyucuların çoğu dar görüşlüdür ve samimi değildir. Bu kişiler gerçek sorunları net bir şekilde göremezler ve dönüştürücü reformlardan ziyade, yüzeysel ve geçici çözümler üretirler. Yasa koyucuların çoğu retorik ustasıdır fakat gerçek meselelerin özüne inme yetenekleri yoktur. Ve en önemlisi; toplumun temel değerleri olan özgürlük, dürüstlük ve adaleti yeterince kavramamışlardır.

Thoreau, Kutsal Kitap ya da Amerikan Anayasası gibi belgelerin, daha saf bir hakikatin kaynağı olmadığını vurgular. Ona göre gerçek hakikat arayıcıları, bu kaynakların ötesine geçmeyi göze alanlardır: “Ama bu göle ya da şu havuza damlayan hakikatin nereden geldiğine bakanlar… bu kaynağa doğru olan kutsal yolculuklarına devam ederler.”

Devlet otoritesinin meşruiyeti ancak yönetilenlerin rızasına bağlıdır. Devletin gücü, bireyin kişisel haklarıyla sınırlanmalıdır ve devletin meşruiyeti ancak bu hakların tanınmasıyla mümkündür. Demokrasi, bireyin haklarına gerçek saygının bir ifadesidir ama nihai nokta olmayabilir. Gerçek anlamda özgür ve aydınlanmış bir Devlet’ten söz etmemiz mümkün olmayacaktır, ta ki bireyi daha yüksek ve bağımsız bir güç olarak tanıyana dek.