Thomas Nagel – Herşey Ne Anlama Geliyor – Kitap Özeti

Nagel, günümüzün önde gelen filozoflarından biri olarak siyaset felsefesi, ahlak felsefesi, hukuk, bilgi ve zihin konularıyla ilgilenir. Bu metin, onun felsefeye giriş niteliğindeki temel sorunlar hakkındaki düşüncelerini yansıtmaktadır. Felsefenin doğrudan sorular üzerinden sorgulanması gerektiğini savunan yazar, insanın yaşamını anlamlandırma ihtiyacını vurgular ve bu tür büyük soruların birer anahtar olduğunu öne sürer.

Birçok giriş kitabının aksine, bu çalışma kavramları ve filozof isimlerini uzun uzun anlatmaktan ziyade, sorgulama sürecini öne çıkarır. Bu kitabın değeri, felsefi sorgulamanın temel soruları üzerinde yoğunlaşarak, okura kendi yanıtlarını arama fırsatı sunmasıdır. 

Giriş

Bu çalışma, felsefeye yeni başlayanlar için kısa ama doğrudan bir giriş niteliği taşır. Felsefe, insanların yaşları ilerlediğinde üniversite döneminde tanıştıkları bir alan gibi görünse de, aslında ilk sorgulamalar on dört yaş civarında başlar.

Felsefe, bilim ve matematikten farklıdır; çünkü yalnızca düşünceye dayanır, gözlem ve deneyden ya da kesin kanıt yöntemlerinden bağımsız çalışır. Bunun yerine fikirleri sorgulamak, tartışmak ve test etmek gibi yöntemler ön plana çıkar. Alışılageldik fikirleri anlamaya ve daha derin sorgulamalara açmaya dayalıdır. Felsefi sorular, tarih, fizik veya psikoloji gibi alanlardan farklı şekilde formüle edilir; zira zaman, sayı, dil, zihnin dış gerçekliği ve ahlak gibi kavramların bizzat ne oldukları araştırılır.

Felsefeyi ele alırken, her şeyi sıfırdan sorgulayacak araçların sınırlı olması, onu baş döndürücü kılar. Sağlam bir başlangıç noktası veya kesin varsayımlar yoktur. Burada belirtilen dokuz temel problem, zihin-beden ilişkisi, ahlak, özgür irade, dil, ölüm ve hayatın anlamı gibi başlıklardan oluşur.

Felsefede ulaşılan sonuçların çoğu tartışmalıdır. Fakat bu, felsefi sorgulamanın değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, düşünce sürecinin kendisi, okuyucunun çıkarımlar yaparak kendi zihinsel deneyimini geliştirmesini sağlar. Belirli düşünce geleneklerini ve terminolojiyi öğrenmek elbette önemlidir. Ancak önce kendi sorularımızı keşfetmek, felsefeye ısınmanın en etkili yolu olarak sunulur.

Herhangi Bir Şeyi Nasıl Biliyoruz?

Bir şeyi bilip bilmediğimiz sorusu, felsefenin geleneksel konularından biridir. Tecrübeler, düşünceler ve duyusal izlenimler, zihnimizdeki en dolaysız ve kesin şeyler olarak görünür. Öte yandan, dış dünyadaki nesnelerin varlığı konusunda elimizdeki tek kanıt da yine bu duyumsal izlenimlerdir. Dolayısıyla, dış dünyanın gerçekten var olup olmadığı, varsa da bizim onu tam olarak nasıl bilebileceğimiz konusu şüpheciliğin kaynağını oluşturur.

Kimi yaklaşımlar, dış dünyanın varlığına dair bir kanıt bulmanın imkansız olduğunu söyler. Zira böyle bir kanıt, yine dış dünyaya dayanan gözlemlere ihtiyaç duyar ve bu kısır döngüye sebep olur. Her şeyin bir rüya, halüsinasyon veya büyük bir yanılsama olması ihtimali, mantıksal olarak çürütülemeyecek görünür. Zihin, dış dünyayı sadece algı yoluyla tanır ve bu algıların ötesindeki hakikati güvence altına almak zordur.

Dış dünyanın reddedilmesi tekbenciliğe yol açar. Bu görüşe göre, var olan tek şey, tecrübe sahibi olan “ben” ve bu “ben”in izlenimleridir. Hatta geçmiş tecrübeler, bedenimizin mevcudiyeti veya zamanın sürekliliği bile sorgulanabilir. Ancak pratikte tekbencilikle yaşamak mümkün değildir; diğer insanların ve nesnelerin gerçekten var olduğuna dair içgüdüsel inancımız çok kuvvetlidir. Bilim, dış dünyanın varlığına dair kanıt sunuyor gibi gözükse de, bilimin kendisi de duyu verilerine dayalıdır. Bu yüzden, bilimi destekleyen veriler de aynı şüpheci sorgulamalara tabidir.

Ayrıca, bazı filozoflar, dış gerçekliğe ulaşmak için sözel düzeyde argüman geliştirmenin anlamsız olduğunu savunur. Çünkü görünüp görünmeyen her şey yine izlenimlerimizle sınırlıdır ve bu kapsamın dışına çıkmak mümkün değildir. Fakat insan zihni, dış dünya fikrini yaşamın her aşamasında kullanmadan yapamaz. Bu nedenle, her şeye rağmen dış dünyanın varlığı kabul edilir; felsefi şüpheler devam etse de gündelik davranışlarda dünyayı gerçek kabul etmekten vazgeçilmez.

Dış dünyanın imkansızlığı kadar, onunla ilgili kesin bir kanıt arayışından vazgeçmek de felsefi bir tavır olarak öne çıkar. Bu yaklaşım, kesin bir teminat bulamayacağımızı ama yine de inançlarımızla ve içgüdülerimizle yaşamayı sürdürebileceğimizi belirtir. Böylece, şüphecilik ve gündelik inançlar arasındaki gerilim, felsefi tartışmanın sürekliliğini garantiler.

Diğer Zihinler

Bir başka temel soru da, kendi zihnimizin dışında zihinlerin olup olmadığıdır. Başkalarının bilinçli deneyimleri, acıları, zevkleri ve duyumları olduğu nasıl bilinebilir? Etrafımızdaki insanların ve hayvanların davranışlarını, anatomilerini veya yüz ifadelerini gözlemleyebiliyoruz, ancak zihinsel yaşantılarını doğrudan asla göremeyiz. Onların bilinçli olduklarını güçlü bir şekilde varsaymamıza rağmen, bu varsayımın kesinliği sorgulanabilir.

Kimi zaman çikolatalı bir dondurmanın tadını başkalarının da bizim hissettiğimiz biçimde aldığını kabul ederiz. Fakat bu kabulü haklı kılacak doğrudan bir kanıt elimizde yoktur. Duyusal uyarılmaların beyinle ilişkisinin nasıl olduğuna veya aynı fiziksel uyarının her kişide aynı rengi, aynı tadı oluşturup oluşturmadığına dair kesin bir bilgiye sahip değiliz. Bu şüphe, başkalarının bizim algıladığımız renkleri farklı deneyimlemesi veya en ekstrem haliyle çevremizdeki herkesin bilinçsiz bir mekanizma gibi davranıyor olması ihtimaline kadar uzanabilir.

Davranışları insanların bilinçli olduğuna işaret etse bile, bu davranışların içsel deneyime dayandığı mutlak surette kanıtlanamaz. Bir insanın konuşması, yüz ifadeleri veya bedensel tepkileri, yalnızca fiziksel neden-sonuç ilişkilerinin sonucu olabilir mi? Bu ekstrem olasılık bile çürütülemez göründüğünde, başkalarının zihinlerinin varlığını kabul etmek salt içgüdüsel bir inanca dönüşebilir.

Öte yandan, hayvanların bilinç durumu, bitkilerin acı hissedip hissetmediği, hatta bilgisayarların bir iç deneyime sahip olup olamayacağı da aynı kapsamda sorgulanır. Bir kedinin veya atın bilinç sahibi olduğuna dair inancımız oldukça güçlü olsa da, balıklar, böcekler, solucanlar veya yapay zekalar için aynı kesinlikte konuşamayız. Yine de varlığını apaçık gördüğümüz tek bilinç, kendi bilincimizdir. Bu nedenle, dünyadaki bilinçli varlıkların tam çerçevesini çizmek güçtür.

Bir insanın beden ve beyin yapısı ne kadar incelense de, o kişinin acı çekip çekmediğini tam anlamıyla doğrulamak veya çürütmek zordur. Böyle bir durum, özellikle nörobilim ve bilişsel bilimlerin ilerleyişinde önemli bir tartışma alanı oluşturur. Bilinçli deneyimin gözlemlenemeyen niteliği, her tür ampirik yöntem için bir sınır yaratır. Bu sınır, diğer zihinler sorusunu daima gündemde tutar ve felsefi tartışmalara kaynaklık eder.

Zihin-Beden Problemi

Beyin ve zihin arasındaki ilişki, felsefenin en köklü problemlerinden biridir. Bilinçte meydana gelen her sürecin beyinde eşlik eden bir fiziksel aktivitesi olduğu yaygın kabul görür. Ayağımızı vurduğumuzda hissedilen acı, çikolata yediğimizde oluşan tat deneyimi veya karar verdiğimizde beynimizde gerçekleşen elektriksel, kimyasal olaylar, zihin-beden etkileşiminin açık örneklerini sunar.

Ancak soru şu şekildedir: Zihin, beyinden ayrı bir şey midir, yoksa beynin fiziksel hallerinin bizatihi kendisi midir? İkicilik anlayışı, insanın bedenden ve ruhtan oluştuğunu öne sürer; ruh, bedenden farklı, fiziksel olmayan bir tözdür. Fizikalizm ise, tüm deneyimlerimiz dahil olmak üzere, aslında sadece fiziksel süreçlerden ibaret olduğumuzu savunur ve bilimsel yöntemlerin sonunda zihinsel olguların tamamen açıklanabileceğini düşünür.

Zihin-beden sorununda, çikolata tadı gibi öznel bir tecrübenin beyin hücrelerindeki fiziksel süreçlere nasıl denk düşebileceği sorusu yanıt bekler. Dışarıdan bakıldığında sadece gri bir doku olan beyin, içeriden bakıldığında bir tat alma duyumu, renk algısı veya acı hissi gibi fenomenolojik olgularla dolu gibidir. Bu iki bakış açısı arasındaki uçurum, fiziksel süreçlerle bilinçli tecrübe arasındaki tam ilişkiyi kavramayı zorlaştırır.

İkili veçhe teorisi, beynin yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda içsel bir yönü olduğunu ve bu iç yönün bilinçli deneyimlere karşılık geldiğini ileri sürer. Böylece ruh bedenden tamamen ayrı görülmez; ancak beyin fiziksel özelliklerinin yanı sıra, bir de zihinsel özellikler taşır. Fizikalistler bu açıklamayı yeterli bulmaz; onlara göre, dünyanın tüm unsurları gibi zihin de fiziksel temelli olmalı, ancak henüz bilim bu karmaşık yapıyı tam olarak çözmemiştir. Öte yandan, tamamen fiziksel bir açıklamayla bilinç olgusunu tam anlamıyla açıklamanın zor olduğunu savunanlar da vardır. Tüm bu yaklaşımlar, bilinç, beyin, beden ve madde arasındaki ilişkiyi aydınlatma çabasının uzun süre devam edeceğini gösterir.

Birleştirici bir kurama varılamamış olması, bilimin henüz zihin-beden ilişkisinde tek ve kesin bir açıklama getiremediğini ortaya koyar. Yine de, zihnin belirli beyin olaylarına dayanması, modern nörobilimin ve felsefenin el ele çalışmasına imkan verir. Beyin araştırmaları ilerledikçe, bilinçli deneyimlerin fiziksel yönü hakkında daha fazla bilgi edinilir; ancak deneyimlerin öznel niteliği ve duygusal renkliliği, açıklaması zor bir muamma olarak kalır.

Kelimelerin Anlamı

Dil, insanın dünyayla kurduğu en önemli köprülerden biridir. Bir kelimenin anlamı ve o kelimeyle neyi kastettiğimiz meselesi ise göründüğünden çok daha karmaşıktır. Tütün kelimesini ele alırken onun yalnızca bir kaç örneğe işaret etmediği, aynı zamanda geçmiş, şimdi ve gelecekteki tüm tütün örneklerine uzanabildiği vurgulanır. Kelimelerin bu kadar geniş bir kapsama sahip olması, dilin evrenselliğinin ve soyutlama yeteneğinin altını çizer.

Anlamın kaynağına dair sorularda, kelime ile temsil ettiği nesne arasında herhangi bir fiziki benzerlik bulunmaması dikkat çeker. Kimi ses taklidi sözcükler hariç, bir kelimeyle onun işaret ettiği varlık veya kavram arasında doğrudan bir benzerlik yoktur. Bu nedenle, dilin evrenselliğini açıklarken soyut bir yapı, kavram veya düşünce düzeyi önerilir. Fakat kelimenin arkasına konulan bu kavram, onun bütün kullanılabilirlik alanlarını nasıl kapsar sorusu ortada kalır.

Dilsel anlamın sosyal doğası, bazen işlevsel bir işaretler sistemi olduğunu anlatmaya yetmez; çünkü dil, sadece tuzu uzat gibi günlük etkileşimlerden ibaret değildir. Evrendeki yerler, zamanlar, gerçekleşmiş veya gerçekleşmemiş olaylar hakkında, hatta hayali durumlar konusunda da anlamlı cümleler kurabiliriz. Dilin böylesine geniş bir menzile sahip olabilmesi, sınırlı bir ses veya yazı işaretinin, neredeyse sonsuz referansa ulaşabilmesiyle ilgilidir.

Ayrıca, zihnimizde bir resim, koku veya somut bir imge oluşturduğumuzda bile, her birimiz farklı imgeler düşünebiliriz. Yine de hepimiz aynı kelimeyi aynı anlamla kullanırız. Bu durum, anlamın sadece kişinin kendi zihnindeki özel bir görüntüden ibaret olmadığını kanıtlar. Dil, bireysel tecrübeleri aşan ortak bir anlama sahiptir. İnsanlar birbirleriyle konuştuklarında, benzer kavramlarda buluşabilir ve bu kavramları gerçek ya da olası durumları açıklamak için kullanabilirler.

Kelimenin gerçeklikle bağlantısı, onun kağıt üzerindeki biçiminden veya sesinden çok daha derin bir ilişkiye işaret eder. Kullanılan kelimelerin çoğu, sonsuz sayıda yeni cümle ve bağlam içinde doğru veya yanlış şekilde kullanılabilir. Anlam, kelimelerin dünyadaki olgularla kurduğu bağları daima açık tutar ve böylece sınırlı bir söz dağarcığıyla sınırsız ifade imkanı doğar.

Dilin sosyal ve tarihsel boyutu da büyük önem taşır. Her birimiz doğduğumuzda mevcut olan dil sistemine katılır, onu öğrenir ve yeni kuşaklara aktarırız. Dilin bu kolektif niteliği, her konuşmacının dil kullanımını o dilin tüm kullanıcılarıyla ilişkili hale getirir. Tek bir kişinin icat ettiği kodların, geniş bir toplulukta aynı şekilde anlaşılması için kabul görmesi gerekir. Bu kabul, aynı kelimenin farklı zihinlerde ve bambaşka deneyimlerde bile aynı anlama gelebilmesini sağlar. Böylece, bir yandan köklü bir toplumsal temeli bulunan, öte yandan bireylerin sınırsız düşünce ifade etmesine imkân tanıyan bu dilsel yapı, felsefenin de vazgeçilmez inceleme alanlarından biri olmuştur.

Dilin, her köşesi henüz öğrenilmemiş veya bilinçli olarak çözümlenmemiş evrensel bir sistem olduğu, anlam gizemini derinleştirir. Tütün kelimesini kullanan bir konuşmacı, tüm dünyadaki ve zamandaki örneklerden habersiz olsa da, kelime tüm o örneklere işaret edebilecek güce sahiptir. İşte bu, dildeki anlamın nesneleri ve olguları aşan evrenselliğini ortaya koyar. Dolayısıyla anlam meselesi, sadece basit bir tanımla veya gündelik kullanımla açıklanamayan, felsefenin en ilgi çekici araştırma sahalarından biri olarak varlığını sürdürür.

Dil, insanlara sınırlı bir söz varlığıyla sonsuz sayıda olguyu düşünme, ifade etme ve birbirine aktarma gücü tanır; ama bunun nasıl olup da gerçekleştiği, kapsamlı bir felsefi sorudur. Bu soru, anlamın kaynağını ve kelimelerle nesneler arasındaki ilişkinin özünü aralamaya çalışırken, aynı zamanda insan zihninin soyutlama kapasitesini ve toplumsal iletişim ağını da irdelemeyi gerektirir.

Hür İrâde

Bir kafeterya tezgahı önünde çikolatalı kek ile şeftali arasında seçim yaparken yaşanan tereddüt, hür irade meselesinin somut bir örneği olarak çıkar. İnsan, keki alıp almamak konusunda zihninde bir belirsizlik yaşar. Ortada farklı tatlar ve sonuçlar vardır. Kilo almak istemeyip yine de çikolatalı keki zevkle yemek gibi davranışlar, seçme gücünün tamamen kendine ait olduğu duygusunu uyandırır. Bu duygu, “Onun yerine bir şeftali yiyebilirdim.” cümlesiyle ifadesini bulur. Bu cümle, yapılan şeyin önceden mutlak şekilde belirlenmediği, kararın kişiye bağlı olduğu duygusunu canlı tutar.

Seçim anına kadar, çikolatalı kekin yerine şeftali alma olasılığı açık kaldığında, hür irade fikri belirginleşir. “Onun yerine bir şeftali alabilirdim.” denildiğinde, kastedilen sadece farklı koşullarda değil, tam da o anda, hiçbir dış engel yokken, istenilseydi meyvenin seçilebileceğidir. Eğer yapılacak şey güneşin yarın doğması gibi katı şekilde kaçınılmaz olsaydı, insan seçiminden bahsedemezdi. Hür irade dediğimiz şey, belli bir noktaya kadar, önceden belirlenmiş süreçlerden bağımsız kalabilmeyi içerir.

Öte yandan deterministler, bütün eylemlerin önceden var olan koşullar, kalıtsal özellikler, arzular, inançlar ve sosyal çevre gibi etkenlerce belirlendiğini ve başka türlü davranmanın asla mümkün olmadığını savunur. Bu görüşe göre, “Eğer çikolatalı kek yerine şeftaliyi seçseydim her şey aynı kalacaktı.” demek geçerli olmaz. Çünkü aynı koşullarda seçim zorunlu olarak belli bir sonuca akacaktır. Hür iradeyi tehdit eden bu düşünce, insan sorumluluğunu da sorgulatır. Önceden belirlenmiş bir davranıştan dolayı suçlu veya sorumlu tutmanın ne kadar anlamlı olduğu gerçekten ciddi bir problemdir.

Hür iradeyi korumak amacıyla determinizmin doğru olmadığını savunanlar, seçimlerin az da olsa belirsizliğe açık olduğunu öne sürer. Bir eylem önceden mutlak surette belirlenmemişse, belki de insan gerçekten başka bir yolu seçebilir. Fakat bu da tamamlanmamış bir açıklamadır: Eğer seçim tamamen bir rastlantıyla ortaya çıkıyorsa, onu benim seçimim kılan nedir? İstenmeyen bir şekilde, “hür irade” eylemleri mantıksızca oluşuvermiş olaylar haline getirebilir. Burada, “Çikolatalı keki mi yoksa şeftaliyi mi seçeceğim?” sorusu bile, ya belirlenmiş ya da belirsiz kategorileri arasına sıkışır.

Bununla bağlantılı bir diğer konu da sorumluluktur. Eğer her şey önceden belirlenmişse, kişi kendi davranışı üzerinde hâkim değildir. Determinizm yanlışsa da, eylemin kontrolünü kimin elinde tuttuğunu tam açıklamak güçtür. İnsan, içten gelen istekler ve kararlarla sonuç belirlenmesini kontrol ettiği hissine sahip olsa da, bunun nasıl mümkün olduğu karmaşık bir muamma olarak varlığını korur. Bazıları “özgür eylem, yalnızca dünyanın temel bir niteliğidir” diye savunur; kimileri ise özgürlüğün, eylemin belirli psikolojik nedenlerce ortaya çıkmasıyla uyuştuğunu düşünür. Fakat bu, her insanın hür olup olmadığını ya da sorumluluğu ne derece taşıdığını açıklamada tamamen ikna edici değildir.

Doğru ve Yanlış

Bir kütüphanede çalışırken bir arkadaşın nadir bir referans kitabını çalmak istemesi, ahlâkın doğru ve yanlışla ilgisini gözler önüne serer. Burada doğru ve yanlışın kurallara aykırılık veya uyumdan ibaret olmadığı açıktır. Yasa kimi zaman kötü şeyleri yasaklayabilir, ama kötü yasaların da varlığı bilinir. O halde “yanlış” ya da “doğru” bir eylemin arkasında yatan temel ölçüt nedir? Genellikle, arkadaşın kitabı çalması durumunda kütüphanedeki diğer insanların zarara uğraması, onların haklarının ihlal edilmesi, eylemi yanlış kılar. “Kitabı almak isteyen kişiye neden buna karşı çıkmalısınız?” sorusuna cevap: Çünkü diğer insanların menfaatleri göz ardı edilmemelidir.

Yanlış olanın ne olduğu konusunda “ahlâk” öyle bir şeydir ki, başka insanlara zarar vermeme, onları önemseme ve onların da menfaatlerine dikkat etme yükümlülüğümüz olduğuna işaret eder. Ancak kimileri, “Neden başkalarını önemsemek zorundayım, ben sadece kendimle ilgilenirim.” derse, ahlâkın gücü nasıl kendini gösterir? Bir yandan Tanrı korkusu veya dini bir yasak, ahlâkın kaynağı olarak ileri sürülebilir; öte yandan, “Eğer Tanrı yoksa her şey mubahtır.” diyen iddia, yanlış olan şeyin esas sebebini tam anlatmaz. Çünkü cinayeti ya da hırsızlığı temelinde yanlış yapan, Tanrı yasağından öte, o fiillerin başkalarına acı çektirmesi veya zarar vermesidir.

Ahlâk, başka insanları gerçekten dikkate almayı gerektiren bir ilke gibidir. Sadece kendinize dair korkular veya ödüllerle yetinmek, ahlâkın özünde yatan “başkalarının acı ve menfaatlerini gözetme” amacını karşılamaz. Egoist bir kişi başkalarını umursamadığını söylediğinde, “Başkası bana bu zararı verseydi hoşuma gider miydi?” sorusu devreye girer. Bu soru, karşımızdakiyle yer değiştirmemizi sağlayarak, başkalarının yaşadığı zarar ve acının neden engellenmesi gerektiğine dair evrensel bir nedenin varlığını gösterir. Eğer bir haksızlığa uğradığımızda bunu önemsememiz gerektiğini düşünüyorsak, aynı konumda olan diğer insanların da önemsenmesi gerektiğini kabul etmemiz tutarlılık gereğidir.

Elbette, bu tür bir tutarlılık yine de insanların gerçek hayattaki bencillik ve duyarsızlıklarını ortadan kaldırmaz. Bazıları herkesi tamamen aynı ölçüde gözetmek gerektiğini savunur, bazıları ise yakın çevresine daha çok değer vermeyi doğal bulur. Tarafsızlık derecesi ve kendi menfaatlerimizle başkalarının ihtiyaçları arasındaki denge, ahlâk felsefesinin derin tartışma konularındandır. Öte yandan, ahlâkın genel biçimde evrensel olduğu; yani bir insanın “Yanlış” dediği eylem herkese yanlış olacak şekilde tarif edilmesi gerektiği de sıkça savunulur. Bireylerin motivasyonları, farklı dönemlerin kültürel normları, din gibi faktörler doğruluğu ve yanlışlığı etkilese de, çoğu zaman “Bu eylem her koşulda makul değildir.” anlayışı kabul görür.

Ahlâkın evrenselliğine karşı çıkan kültürel görecelik, örneğin geçmişte köleliği doğru bulan toplumlarla günümüz anlayışının çelişkisini vurgular. “O dönem için kölelik normal sayılıyordu.” diyenler, ahlâk kurallarının topluma, zamana ve yere göre değiştiğini savunurlar. Yine de, kölelik yapan bir toplumun bile, farklı zaman diliminde yanlış görüldüğü fikri, objektif bir standardın varlığına işaret ediyor olabilir. Ahlâk, böylece, geçici kurallardan çok, daha derin bir doğruluk arayışına dayanır. Bu, herkesin hangi davranışların temelde kötü olduğunu ve neden öyle olduklarını anlamasını mümkün kılar.

Bu temelde, “Neden doğru olana uymalıyım?” sorusu kalır. Birileri “Sadece kendi duygularımdan dolayı kendimi rahat hissetmek istiyorum.” diyebilir. Fakat doğru davranış, genellikle “Yanlış olduğunu bildiğiniz bir eylemi vicdanen kabul edemeyip ondan kaçınma” şeklinde yaşanır. Eğer başkalarına gerçekten önem atfediyorsak, onların zarar görmesinden sakınma, ihlâl edilmiş hakları veya incitilen duyguları ciddiye alma zorunluluğumuz bulunmaktadır.Bu şekilde ahlâk, kişisel tercihlerin ötesinde bir “neden” sunar ve bu neden, sadece bencil avantaj veya korku üzerinden açıklanmaz.

Adalet

Dünyadaki eşitsizlikler, adalet tartışmasının temelini oluşturur. Bazıları rahat şartlarda doğar ve sağlık, eğitim, ekonomik imkanlara kolayca ulaşır; diğerleri ise fakirlikle, eğitimsizlikle mücadele eder. Bu farklılık büyük ölçüde şansın ürünüdür. Sosyal adalet açısından “İnsanların kendi hataları olmaksızın yoksul, dezavantajlı konuma düşmeleri adil midir?” sorusu öne çıkar. Eğer bu adil değilse, hükümetler ve toplumlar ne yapmalıdır?

Irk ayrımcılığı gibi ayrımcı uygulamalar doğrudan yanlış oldukları için, bunları ortadan kaldırmak adaletin gereğidir. Kişilerin ırk, cinsiyet veya din gibi faktörler yüzünden mahrum kalması adil değildir. Ancak sorunun karmaşıklaştığı yer, ailelerin varlıklı geçmişi, daha kaliteli eğitim gibi masum sayılabilecek nedenlerle oluşan eşitsizliklerdir. Bu noktada bir çocuğun, varlıklı bir ailede doğarak daha iyi imkânlarla büyümesi haksız gibi görünse de, ortada açıkça yanlış bir eylem bulunmayabilir. Kişiler çocuklarına imkân tanır, yatırımlar yapar, daha iyi okullara gönderir. Burada kimin suçlanacağı belirsizdir.

Aynı şekilde, bazı insanlar daha fazla talep gören yeteneklere sahipse, rekabetçi bir ekonomide daha çok kazanırlar. Bu da şansla ilişkilidir; herkesin doğuştan aynı becerilere sahip olamaması veya aileden miras aldığı avantajlar, eşitsizlikleri artırır. Bu nedenle, “Eğer bu durum adil görülmüyorsa, nedenleri mi değiştirmek yoksa sonuçlarını telafi etmek mi gerekir?” sorusu ortaya çıkar. Bir yandan, kimsenin yanlış bir şey yapmadığı tercihlerin, büyük sosyal eşitsizliklere yol açması sıkıntı verici görünür. Diğer yandan, bu eşitsizlikleri gidermek için hükümet müdahaleleri gündeme gelir. Vergi yoluyla elde edilen kamusal kaynakların dezavantajlı kesimlere aktarılması, eğitim, sağlık, barınma desteği gibi tedbirler, sosyal adaleti güçlendirebilir.

Yine de bu yeniden dağıtıcı vergilendirmenin kapsamı ve meşruiyeti üzerinde büyük tartışmalar bulunur. Bazıları, hırsızlık ya da ayrımcılık yapmayan insanların kazancına el uzatmanın adil olmadığını düşünür. Diğerleri, birinin tamamen şansla elde ettiği zenginliği paylaşmanın toplumsal açıdan doğru olduğunu söyler. Sosyo-ekonomik farklar, insanların çalışma ve tercih özgürlüklerini kısıtlamayacak biçimde nasıl dengelenecektir? Üstelik küresel ölçekte çok daha büyük eşitsizlikler mevcuttur. Bir yanda zengin ülkeler, diğer yanda yoksulluk içinde doğan milyarlarca insan vardır. Dünya hükümeti gibi bir çözüm ufukta yokken, hangi adalet önlemleri uygulanacaktır?

Rekabetçi bir ekonomide, fırsat eşitliğinin sağlandığı iddia edilse bile, pratikte başlangıç avantajlarına sahip olanlar daha ileride başlar. Eğitimi güçlü ailelerden gelen bireyler, üniversiteyi rahatça kazanıp iş bulmakta başarılı olur; diğerleri geride kalır. Burada, “hak edilmemiş eşitsizliklerin haksız oluşu” fikri önemlidir. Kimse doğduğu coğrafyayı seçmez, fakat bu seçim hayatın bütün akışını belirler. Adalet, bazılarının aşırı yoksunluk çekmesine seyirci kalınmamasını ve herkesin asgari standartlardan mahrum edilmemesini gerektiriyor gibidir. Yine de toplumsal ya da küresel ölçekte nasıl bir müdahale yapılacağı, politik ve felsefi çatışmaların odağında yer alır.

Ölüm

Her insanın ölümlü oluşu, zihin-beden ilişkisiyle yakından ilgili bir bilmecedir. Kimileri beden öldüğünde ruhun yaşamını sürdürdüğüne, kimileri de fiziksel ölümle benliğin tamamen yok olduğuna inanır. Eğer düalizm doğruysa ve zihnimizin temel yapısı bedenden bağımsız bir ruhla ilişkiliyse, beden ölse bile ruh varlığını devam ettirebilir. Ancak, ruh tamamen bedensiz yaşarken nasıl bir tecrübe içinde olur, kesinlik yoktur. Eğer zihin bedendeki fiziksel süreçlerden ibaretse, ölümle beraber bilincin de sona ermesi muhtemeldir. Kısacası, ölüm, varlığın sona ermesi ya da bedenden ayrı bir ruhun yolculuğu olabileceği düşünceleriyle derin bir muammadır.

Ölümden sonraki yaşam sorunu kadar, ölümün korku verici olup olmadığı da sorgulanır. Bedenin yok oluşu ve bilincin silinmesi, birçok insanda derin bir endişe yaratır. Bazıları, var olmadığımız zamanın bize bir kötülük getirmediği gibi, öldükten sonra var olmamanın da kötü olmadığını ileri sürer. Öte yandan, geride kalacak potansiyel tecrübelerin, güzel deneyimlerin yitirilmesi insanı mutsuz eder. İyi bir sürü fırsatı kaçırdığımız fikri, ölümü olumsuz bir şey gibi gösterir. Bununla birlikte, yaşlılığa veya büyük acılara engel olmak açısından ölüm, bir “olumsuz iyi” de olabilir. Örneğin, büyük bir yangında yanarak acı çekmektense hızlıca ölmek, kişiyi korkunç bir ızdıraptan korur.

Öte yandan, yok olma fikrinin bizzat kendisi çoğu insan için en büyük korku kaynağıdır. Bazıları, sıkıcı ve bitmek bilmeyen ebedi yaşam fikrine katlanamayıp, ölümün bir nimet olduğunu söyler. Yine, kimileri varlığın sonsuza kadar sürmesini arzu eder. Mantık açısından, var olmak ya da olmamak tartışmasında, “Var olmamanın nasıl bir şey olduğunu tecrübe edemeyiz.” gerçeği vardır. Gene de insanlar, ölümün “hiçlik” getirdiğini kavrayınca dehşete düşebilir. Geçmişteki var olmayışımızla gelecek yokluğumuz aynı gibi görünse de, yaklaşan bir yokluk fikri daha ürpertici hissedilir.

Bu nedenle “ölüm korkusu” kişiden kişiye değişir. Kimi, yaşamın sona ermesinden doğal bir hüzün duyar, kimi de bundan çok daha derin bir panik yaşar. Bazılarıysa “Nasıl olsa bir gün bitecek, bu çok normal.” diye düşünür, hatta ölümün erken gelmemesi kaydıyla bir çeşit rahatlama olabileceğini savunur. Sonuçta ölüm, çoğu insan için hem mantıkla hem duyguyla yoğrulmuş bir meseledir; kiminde çaresizlik, kiminde kabullenme hissi uyandırır. Ortada kesin bir doğru veya yanlış olmadığı gibi, bedenden bağımsız ruh fikri ya da fizikalist açıklama, ölümün anlamını tam olarak herkes için çözüme kavuşturmaz.

Hayatın Anlamı

Çoğu zaman “yüzyıl içinde öleceksek yaptığımız hiçbir şeyin önemi yok” düşüncesi akla gelebilir. Bu, “Kısa süreli var oluşumuz kalıcı değildir, o halde yaşam anlamsızdır.” hissiyle bağıntılıdır. Buna karşı, “Herkes bir gün yok olacak olsa da, bugün istasyona zamanında yetişip yetişmemenin, veya çocuğuna bakmanın bir anlamı vardır.” diyenler de bulunur. Daha geniş bir açıdan bakıldığında, elde ettiğimiz her şey evrenin geleceğinde tamamen silinecek olsa bile, yaşamın kendimiz ve sevdiklerimiz açısından önem taşıdığı hatırlanır.

Geniş planda varlığın anlamsızlığı fikri, çoğu insanda “hayatın bir gayesi var mı?” sorusunu doğurur. “Yaşamımızı sürdürmek uğruna koşturuyoruz ama bu çabanın bütün içinde büyük bir karşılığı var mı?” sorusu karşımıza çıkar. Bir yandan, kendimiz için önemli birçok şeyi yaparız: Ekmek alırız, kediyi besleriz, ailesel sorumluluklarımızı yerine getiririz. Bunların anlamsız olduğu söylenemez. Fakat, “Bunların hepsi bittiğinde geriye ne kalacak?” düşüncesi insana bir boşluk hissi verebilir.

Yaşamın anlamı bazen, gelecek nesillere yardım etmek, kalıcı eserler bırakmak veya bir davaya katkı sağlamak gibi “daha büyük bağlam” içinde aranır. Çocuklarımız ya da torunlarımız için faydalı işler yapmak, insanlık tarihine az da olsa katkı sunmak, yaşamı anlamlı kılabilir. Diğer taraftan, “Peki bu daha büyük bütünün anlamı ne?” sorusu yine ortaya çıkar. İnsanın kendi bütününe daha büyük bir evrensel amaç araması, yepyeni bir “peki onun anlamı nedir?” zinciri doğurur.

Tanrının varlığına, inanca veya dinsel temele yaslananlar, “Yaşamın ilahi bir amaca hizmet ettiği ve bunun başkaca bir açıklamaya ihtiyaç duymadığı” görüşünü benimseyebilir. Burada Tanrı, evrenin nihai açıklaması olur ve varoluşa anlam verir. Ancak, bu da yeni sorulara kapı açar: “Tanrının amacı hangi gayeye dayanır?” veya “Tanrının varlığı neye dayanır?” sorgulamaları devam edebilir. Kimisi, “Bu soruları sormayız, Tanrı anlamın son noktasıdır.” diyerek rahatlar. Ama bunu anlamakta zorluk çekenler de az değildir.

Sonuçta, “Yaşamın anlamsız oluşu” düşüncesi bazıları için bir kabullenme ve huzur sebebi olabilir. İnsan, “Belki bir bütün olarak bakınca yaşam anlamsız ama yine de şu an, sevdiklerim ve ilgilerim sayesinde mutlu olduğum sürece, bana yeter.” diyebilir. Hayatı ciddiye almanın, anlam aramanın ve yine de büyük ölçüde anlamsızlığın farkında olmanın getirdiği çelişkiyi bazıları “saçmalık” olarak yorumlar. Bu saçmalık fikrine rağmen, insanlar ilgileri, duyguları, yakınlıkları ve tercihlerine sarılarak yaşamlarını sürdürürler. Kimisi bu durumu gülünç veya trajik bulur ama çoğu, yaşamın içindeki küçük sevinç ve acılarla yaşar. Kendi ölümüyle, sonluluğuyla ve evrenin genişliğiyle karşı karşıya kalmak ise, insana belki biraz hüzün, belki de esrarlı bir anlayış kazandırır.

Kimi zaman tüm bu sorular cevapsız gibi durur, kimi zamansa kişisel tercihler, inançlar veya rasyonel analizlerle geçici yanıtlar verilir. Neticede, bu soruların kesin çözüme kavuşup kavuşmayacağı şüpheli olsa da, insan zihninin sorgulamaya ve anlam aramaya devam edeceği açıktır.