Platon – Sokrates’in Savunması – Kitap Özeti

Platon’un Sokrates’in Savunması (Apologia), antik Yunan felsefesinin en çarpıcı ve etkileyici metinlerinden biridir. Sokrates’in MÖ 399 yılında Atina’da gençleri yoldan çıkarmak ve tanrılara inanmamakla suçlandığı mahkeme sürecinde yaptığı savunmayı konu alan bu eser, Sokrates’in kendisini suçlayanlara karşı geliştirdiği mantıksal ve ahlaki argümanları, ölüm cezasına rağmen hakikate olan sarsılmaz bağlılığını ve felsefi duruşunu gözler önüne serer.

Platon’un bu eseri, Sokrates’in idamıyla sonuçlanan yargılamayı bir dönüm noktası olarak ele alarak, felsefenin otoriteye karşı duruşunu ve bireyin vicdan özgürlüğünü vurgulayan ilk belgelerden biri haline gelir. Ayrıca, Sokrates’in “sorgulanmayan hayat yaşanmaya değmez” ilkesi, Batı felsefesinin temel taşlarından biri olarak kabul edilmiş ve eleştirel düşüncenin evrensel bir değer haline gelmesine katkıda bulunmuştur.

EUTHYPHRON – Dindarlık Üzerine

Platon, bu diyalogda Sokrates’i, Atina’da bir mahkeme önünde, kendisini suçlayan Meletos ile ilgili konuşurken tasvir eder. Bu sırada Euthyphron ile tesadüfen karşılaşır ve bu karşılaşma, dindarlık ve adalet üzerine bir sorgulamaya dönüşür.

Kendisini suçlayanın kim olduğunu merak eden Euthyphron’a Sokrates; “Genç ve tanınmamış biri olmalı, sanırım adı Meletos. Tanrılar icat ettiğimi, icat ettiğim bu yeni tanrılara inandığımı ve artık eskilerine inanmadığımı söylüyor” der.Sokrates, bu suçlamayı ironik bir şekilde “Benim cehaletimi ve yaşıtlarını yoldan çıkardığımı fark eder etmez, anasına koşan bir çocuk gibi gidip beni kente şikâyet etmiş” der.

Sokrates devam eder: “Sevgili Euthyphron, alaya alınmak bazen pek de önemli bir şey olmayabilir. Bana kalırsa Atinalılar bir insanın bilge olup olmadığını önemsemez, yeter ki o insan bilgeliğini başkalarına aktarmasın.” Ancak, bilgeliğin paylaşılması kıskançlık yarattır.

Bu noktada Euthyphron’un davası gündeme gelir. Euthyphron’un yanıtı şaşırtıcıdır. Babasına cinayet davası açtığını açıklayan Euthyphron, babasının ihmali sonucu işçinin öldüğünü ve bu yüzden ona dava açtığını belirtir: “Katil eğer haklıysa serbest bırakılmalı, haksızsa aynı evi ve aynı sofrayı paylaştığın biri de olsa adalete teslim edilmelidir.” Ailesinin tepkisine rağmen kararlıdır.

Sokrates, Euthyphron’un kendine güvenine hayran kalır. Bu, Euthyphron’un adalet anlayışını ve dindarlık konusundaki katı tutumunu yansıtan güçlü bir ifadedir. Sokrates, bu noktada Euthyphron’a dine uygun bütün davranışları, dine uygun yapan özelliği sorar.

Euthyphron bir tanım önerir: “Tanrıların sevdiği şey dine uygun, sevmediği şey de dine aykırıdır.” Bu, diyalogun temel sorunsalını başlatır.

Sokrates sorar: “Dine uygun olan öyle olduğu için mi tanrılar tarafından sevilir, yoksa tanrılar tarafından sevildiği için mi dine uygundur?” Bu, ünlü “Euthyphron İkilemi”dir: Bir şey tanrılar tarafından sevildiği için mi iyidir, yoksa iyi olduğu için mi sevilir?

Ardından Euthyphron, dindarlığı “tanrılara hizmet sunmak” olarak yeniden tanımlar. Sokrates, bu hizmetin amacını sorar: “Tanrılara hizmet eden sanat hangi işin gerçekleşmesini amaçlar?” Ardından Sokrates, “Dindarlık tanrılara hediye verme ve onlardan isteklerde bulunma sanatıdır,” diyerek tanımı bir alışveriş ilişkisine indirger ve tekrar başa döner: “O halde, göründüğü kadarıyla dindarlık tanrıların sevdiği şeydir.”

Diyalog, Euthyphron’un aceleyle ayrılmasıyla biter.

SOKRATES’İN SAVUNMASI

Platon, bu diyalogda Sokrates’i mahkeme önünde, Atinalılara hitaben savunmasını yaparken tasvir eder. Sokrates, suçlamalara karşı hem eski hem de yeni düşmanlarına yanıt verir ve hayatını adadığı felsefi misyonu açıklar.

Sokrates: “Atinalılar, beni suçlayanların sizi nasıl etkilediğini bilemiyorum. Ama öyle ikna edici konuşuyorlardı ki, az kalsın ben bile kim olduğumu unutacaktım. Buna karşın, tek bir doğru laf etmediklerini söylemem gerekir. Güya mükemmel bir hatip olduğumdan sizi aldatmamam için dikkat etmeniz gerekiyormuş! Siz benden bütün gerçeği dinleyeceksiniz Atinalılar… çünkü söyleyeceklerimin doğru olduğuna inanıyorum.” Bu, Sokrates’in savunmasının temelini oluşturan dürüstlük ilkesini yansıtan düşündürücü bir içgörüdür.

Sokrates: “Bugün yetmiş yaşımda, ilk kez mahkeme önüne çıkıyorum ve bu nedenle burada kullanılan dile tamamen yabancıyım. Güya, Sokrates adında bir bilge, gökyüzündeki olaylarla ilgileniyor, yer altını araştırıyor ve önemsiz lafı önemli gösteriyormuş. Beni suçlayanların en tehlikelileri işte bu söylentileri yayanlardır, çünkü onları dinleyenler böyle uğraşları olanların tanrılara inanmadıklarını sanıyor.”

Sokrates: “Havada yürüyebildiğini iddia eden ve haklarında en küçük bir bilgim bile olmayan bir sürü konu hakkında gevezelik ederek ortalıkta dolanan bir Sokrates’i, zaten Aristophanes’in komedyasında bizzat siz de görmüştünüz. İnsanları eğitme işine girdiğimi ve bu yolla para kazandığımı birilerinden duyarsanız, bu da doğru değil. Ben de bu zanaatı bilsem gurur duyar, kibirlenirdim. Ancak maalesef bilmiyorum Atinalılar.”

Sokrates: “Atinalılar, adımın bu şekilde duyulmasının tek nedeni sahip olduğum bir bilgelik türüdür. Hiçbir şey bilmediğimi bildiğim için, az da olsa onlarda daha bilgeyim sanırım.” Bu, Sokrates’in “bilmediğini bilme” felsefesinin özünü yansıtan cümlesidir. Tanrı bir tek en bilgedir; bu bağlamda insanlar arasında en bilge kişi, Sokrates gibi aslında bilgeliğinin hiçbir değerinin olmadığını bilen kişidir.

Gençlerin onu taklit ettiğini ve bu yüzden suçlandığını açıklar. Meletos’un suçlamasına geçer: “Sokrates’in gençleri yoldan çıkardığı ve kentin tapındığı tanrılara değil kendisinin icat ettiği yeni tanrılara tapındığı için suç işlediğini iddia ediyor. Göründüğü kadarıyla benim dışımdaki bütün Atinalılar gençleri iyi ve erdemli hâle getiriyormuş. Onları yoldan çıkaran sadece benmişim. Kendilerine sadece tek bir kişi zarar verirken diğer herkes yararlı olsaydı, gençler bu durumdan büyük mutluluk duyardı.” Bu, Meletos’un iddiasının saçmalığını vurgulayan düşündürücü bir ifadedir.

Sokrates, tanrılara inanmamakla suçlanmasını çürütür: “İlahi varlıklara inanıyorsam tanrılara da inanmam gerekmez mi?” Meletos’un, “Güneşin taş, ayın da toprak parçası olduğunu söylüyor,” iddiasına, “Sen Anaksagoras’ı mı suçladığını sanıyorsun?” diye yanıt verir. Çelişkileri açığa vurur: “Tanrılara inanmadığıma ama tanrılara inandığıma göre… bizimle şifreli konuşarak dalga geçtiğini söylerken haksız mıyım?” Ölümden korkmadığını belirtir. Anytos’un şartlı serbestlik önerisine karşı çıkar: “Nefes aldığım ve gücüm yettiği sürece felsefe yapmaktan… vazgeçmeyeceğim.” Sınanmamış bir hayatın yaşamaya değer olmadığını söyler.

“Beni öldürerek benden çok kendinize zarar vereceksiniz,” der ve kentini bir ata, kendini at sineğine benzetir. “Tanrı beni her birinizi uyandıracak bir at sineği olarak kentin başına sarmış.”

Ölüm cezasına razı olur: “Kendimi şimdi savunduğum şekilde savunduktan sonra ölmeyi, yalvarıp yakararak ölümden kurtulmaya yeğ tutarım. Ölüm ya artık hiç var olmamaktır ya da ruhun buradan başka bir yere göç etmesidir. Hangisinin daha iyi olduğunu sadece tanrı bilebilir”.

KRİTON – Yapılması Gerekenler Hakkında

Platon, Kriton’da Sokrates’i hapiste, idamından önceki son saatlerde, dostu Kriton’un kaçış önerisiyle karşı karşıya tasvir eder.

Benim yaşımda bir insanın ölmesi gerektiği için öfkelenmesi yakışık almaz Kriton.” Bu, Sokrates’in yaşama ve ölüme dair olgun bakışını yansıtan düşündürücü bir içgörüdür.

Kriton, Sokrates’i kaçmaya ikna etmeye çalışır: “İlahi Sokrates, hiç olmazsa bu kez beni dinle ve canını kurtar… Benzerini hiçbir zaman bulamayacağım bir dostumu kaybetmekle kalmayacağım, seni ve beni fazla tanımayanların çoğu, seni para harcayarak kurtarmak olanaklıyken bunu ihmal ettiğimi sanacaklar. Bir insanın maddiyata dostlarından fazla önem verdiğinin sanılmasından daha utanç verici ne olabilir? Ayrıca, “Kendi çocuklarına da ihanet ediyorsun… Onları yetiştirip eğitmek elindeyken, zamanından önce tek başlarına bırakıp kaderlerine terk ediyorsun,” diyerek Sokrates’i duygusal olarak etkilemeye çalışır.

Sokrates, çoğunluğun gücünü küçümser: “Keşke çoğunluk en büyük kötülükleri yapabilseydi, o zaman en büyük iyilikleri de yapabilirdi… Çoğunluk bir insanı bilge yapamadığı gibi, aptal da yapamıyor, rastgele davranmakla yetiniyor.”

Sokrates: “Daha önce söylediğim sözleri, bugün bu zor duruma düştüm diye şimdi inkâr edemem.” Çoğunluğun görüşüne değil, doğruya önem vermeyi savunur. “El âlem bizim için ne diyor diye o kadar kaygılanmamalı, sadece doğrulardan ve yanlışlardan anlayan uzmanın ve onun sözlerinde ifade edilen gerçeğin diyeceklerine önem vermeliyiz.” Bu, Sokrates’in adalet ve doğruluk anlayışının temelini oluşturan güçlü bir içgörüdür.

Sokrates, yanlış yapmama ilkesini savunur: “Hiçbir şekilde yanlış davranışta bulunmamak gerekir… Yanlış bir davranışa muhatap olan biri de… yanlışa yanlışla karşılık vermemeli.”

Sokrates: “Biz buradan firar edersek… yasalar ve bizzat kentin kendisi gelip… Bu yaptığın biz yasaları çiğnemek ve bütün kente elinden geldiğince zarar vermek değil midir? diye sorarlarsa, ne yanıt verebiliriz Kriton?” Kaçışın sonuçlarını sorgular: “Bu anlaşmaları bozmak ve bunlardan birini olsun ihlal etmekle kendine ya da dostlarına ne yararın dokunabilir? Şunun bunun sofrasında yemek yiyerek, içki içerek hayatını tüketeceksin. Kendine rahatça hesap verebilmen için… ne çocuklarını, ne canını, ne de herhangi başka bir şeyi doğruluktan üstün tut.” Bu, Sokrates’in adaletin mutlak üstünlüğüne olan inancını yansıtır.

Platon, Kriton’da Sokrates’in yasalar karşısındaki ahlaki tutarlılığını ve ölümüne rağmen adalete bağlılığını yüceltir.

PHAİDON – Ruh Hakkına

Bu bölüm, Sokrates’in zindandaki son anlarındaki diyalogları şeklinde sunulur. Sokrates’in cesaretini, bilgeliğini ve felsefi tutumunu överken, ruhun ölümsüzlüğünü kanıtlamaya yönelik sistematik bir tartışma sunar.

Phaidon, Sokrates’in yanında bulunduğu anlarda ona Tavırları ve sözleriyle mutlu bir insan izlenimini veriyordu verdiğinden bir matem yaşandığında duyulması doğal olan acıyı hiç duymadığını söyler. Orada bulunanların duyguları da benzerdi.

Sokrates: “Beyler, insanların keyif dediği şey ne kadar da tuhafmış. Onun ve karşıtı sayılan acının doğası arasında bunca farklılık varken ve ikisi bir insanda aynı zamanda yan yana bulunmak istemezken, içlerinden birini kovalayıp yakaladığınızda, çifte varlıkları aynı başa bağlanmış gibi, genellikle diğerine de sahip olmak zorundasınız. Şu anda benim duygularım da böyle, çünkü zincirin bacağıma verdiği acının arkasından hazzın geldiğini hissediyorum”.

Sokrates: “Belki de bu hayatı bırakıp gitmek üzere olan bir insanın, özellikle öbür dünyaya yapacağı yolculuk üzerine bilgi edinmeye ve nasıl olduğuna dair hikâyeler üretmeye çalışması gerekir.” Burada intiharın neden yasak olduğunu açıklar: “Tanrıların bizim bakımımızla sorumlu olmaları ve biz insanların tanrıların malı olmamızdır. Sen de, kendi malın olan kölelerinden biri rızanı almadan intihar etseydi ona kızmaz, elinden gelse onu cezalandırmaz mıydın?”

Sokrates, felsefenin ölümle ilişkisini derinleştirir: “Kendilerini gerçekten felsefeye vermiş olanların sadece ölümle ve ölmekle ilgilendiklerini diğer insanlar büyük bir ihtimalle hiç fark etmez. Bütün yaşamları boyunca sadece ölümü bekledikleri hâlde, ölüm geldiğinde uzun bir süredir bu kadar istedikleri şeye karşı isyan etmeleri şüphesiz anlamsız olur”. Ölümün tanımıyla devam eder: “Ölüm, ruhun bedenden kurtulmasından başka bir şey mi? Bir yandan ruh bedenden kurtulup ayrı ve bağımsız kalırken, öte yandan beden de ruhtan kurtularak ayrı ve bağımsız kalıyor değil mi? Filozofun ruhu bedeni açıkça hor görür, ondan uzaklaşmaya çalışır ve kendisiyle baş başa kalmak ister. Ruh, varlıkların gerçek özü hakkında sadece düşünce yoluyla bilgi edinebilir. Arzuladığımız ve âşığı olduğumuzu iddia ettiğimiz sağduyuya, yaşadığımız süre içinde değil, ancak öldükten sonra kavuşabiliriz.

Sokrates, ruhun ölümsüzlüğünü karşıtların döngüsüyle sunar: “Hayatla ölüm birbirlerinin karşıtı olduklarına göre, karşılıklı olarak birbirlerinden doğmazlar mı? Demek ki canlılar ve hayat ölülerden doğar.” Ayrıca, öğrenmenin önceden bilinenin anımsaması olduğunu savunur.

Ölümü bir trajedi değil, bir geçiş olarak görür ve kuğularla kendini özdeşleştirir: “Her zaman güzel öten kuğular, ölümlerinin yaklaştığını hissettiklerinde, belki de hizmetinde bulundukları tanrının yanına gideceklerine sevindiklerinden, daha çok ve daha güzel ötmeye başlarlar.”

Simmias, ruhun ölümsüzlüğüne dair bir şüphe sunar; Ruhun da bedenle birlikte bir armoni olduğunu ve beden yok olduğunda ruhun da ortadan kalkacağını öne sürer.

Kebes ise ruhun bedenden daha uzun ömürlü olduğunu kabul eder, ancak ruhun ölümsüzlüğünün kanıtlanmadıkça ölümden korkmanın doğal olduğunu belirtir: “Ruhun her açıdan ölümsüz ve yıpranmaz olduğu kanıtlanmadıkça bu güven aptallıktan başka bir şey değildir.”

Sokrates, Simmias’ın armoni tezine karşı çıkar: “Armoni bütün parçaların bir araya gelmesiyle daha sonra meydana gelir ve ilk yok olan da odur.” Ruhun ise bedenden önce var olduğunu ve bedeni yönettiğini savunur.

Sokrates, ruhun ölümsüzlüğünü de şöyle kanıtlar: “Varlığıyla bedeni canlı kılması için o bedende bulunması gereken şey nedir?” Kebes: “Ruh.” Sokrates devam eder: “Peki canlılığın karşıtı herhangi bir şey var mı? Ölüm!” Böylece: “Ruh her zaman kendisinin tersini hiçbir şekilde kabul etmeyecektir… Ölümü kabul etmeyeni nasıl adlandırabiliriz? —Ölümsüz!”.

Sokrates, ölüm sonrası yolculuğu ve evrenin yapısını mitolojik bir anlatıyla betimlerken ruhların yargılanma sürecini tarif eder: “Hayatlarını dine uygun sürdürdüklerine kanaat getirilenler… dünyanın arınmış yüksek katlarına çıkar… Felsefeyle arınmış olanlar ise kalan zamanlarını tamamen bedensiz olarak geçirirler.” Bu mitos, ruhun erdemle ödüllendirileceği bir öte dünya inancına işaret eder.

Sokrates’in Son Anları

Kriton’a vasiyet eder: “Kendinize iyi bakarsanız hem bana, hem sevdiklerinize, hem de kendinize en büyük iyiliği yapmış olursunuz.”

Zehri içmeden önce dua eder: “Bu dünyadan ötekine göçerken, geçişin hayırlı olması için tanrılara dua ediyorum.”

Zehri içtikten sonra dostlarının gözyaşlarına karşı çıkar: “Ne yapıyorsunuz sevgili dostlarım?… Sakinleşin ve metin olun!”

Son sözleri gizemlidir: Asklepios’a bir horoz borçluyuz Kriton. Parasını ödeyin, sakın ihmal etmeyin.”