Karl Polanyi’nin Büyük Dönüşüm (The Great Transformation) adlı eseri, 1944 yılında yayımlanmış olup, modern toplumun piyasa ekonomisiyle şekillenişini ve bu yapının yarattığı toplumsal yıkımı derinlemesine analiz eden bir başyapıttır. Eser, kapitalist piyasa düzeninin tarihsel olarak nasıl kurulduğunu ve toplumun doğal yapısıyla nasıl çatıştığını gözler önüne sererek, liberal ekonomi politikalarının insan doğasına ve sosyal düzenlere aykırı olduğunu savunur.
1. KISIM – Uluslararası Sistem
1. Yüz Yıllık Barış
19.yy yüzyıl uygarlığı çöktü. Bu çöküş, dört temel kurumun sarsılmasıyla ilişkilidir:
- güç dengesi sistemi
- uluslararası altın standardı
- kendi kurallarına göre işleyen piyasa (self regulating market)
- liberal devlet
Bu kurumların içinde sistemin gerçek temeli, kendi kendini düzenleyen piyasa ekonomisidir. Bizim tezimiz, dengesini kendi sağlayan piyasa fikrinin düpedüz bir ütopya olduğudur. Bu sistemin varlığı toplumu insani ve doğal özünden kopararak, sonunda kendi kendini tüketmesine yol açmıştır.
19.yy yüzyıl, benzersiz bir barış dönemine sahne oldu: 1815-1914 yılları arasında, büyük devletler arasında uzun süren savaşlar yaşanmadı. Bu barışın sürekliliği güç dengesi mekanizmasının alışılmış etkilerinin aksine gerçekleşti. Geleneksel olarak savaş üreten bu mekanizma, 19. yüzyılda savaş yerine barışı sağladı. Bunun sebebi barışın korunmasında çıkarı olan uluslararası büyük finans çevrelerinin (haute finance) ortaya çıkmasıydı. Bu çevrelerin temel amacı büyük çapta savaşları önleyerek ekonomik sistemin istikrarını sağlamaktı.
Uluslararası büyük finans, ne hükümetlere bağımlıydı ne de tamamen bağımsızdı. Bu esrarengiz kurum, siyasal ve ekonomik örgütlenme arasındaki köprüyü oluşturdu. Büyük finans çevreleri, savaşlardan maddi çıkar sağlamalarına rağmen, yaygın savaşların kendi ekonomik çıkarlarını tehdit ettiğinin farkındaydılar. Bu nedenle, sürekli diplomatik müdahaleler ve ekonomik baskılarla büyük devletleri dengelediler. Ancak bu yaklaşım, sınırlı çatışmaların sürmesini engellemiyor, yalnızca geniş çaplı çatışmaları engelliyordu.
Osmanlı İmparatorluğu, Balkanlar, Kuzey Afrika ve Çin gibi bölgelerde borç yönetimi ve finansal kontrol mekanizmalarıyla siyasi istikrar sağladılar. Uluslararası finansın Büyük Devletler üzerindeki etkisi, her zaman, tutarlı bir biçimde, Avrupa barışını korumaya yönelikti. Böylece, savaş potansiyeli taşıyan durumları önceden kontrol altına alarak, büyük çaplı savaşları engellediler. Ancak barışın sürmesi, ekonomik örgütlenmenin devamına bağlıydı. 20. yy başlarında bu dünya ekonomik sistemi bozulunca, barışın korunması da imkânsız hale geldi. Güç dengesi sisteminin yerini, birbirine düşman iki büyük güç grubunun oluşmasıyla yeni ve tehlikeli bir durum aldı. Bu dönüşüm, Birinci Dünya Savaşı’nın zeminini hazırladı.
2. Tutucu Yirmiler, Devrimci Otuzlar
Uluslararası altın standardının çöküşü, dünya ekonomisinin çözülmesiyle uygarlığın yaşadığı derin dönüşüm arasındaki kritik bağı oluşturur. 1920’li yıllar, geleneksel sistemi korumaya yönelik tutucu girişimlerle doluydu; ancak 1930’lara gelindiğinde, Büyük Britanya’nın altın standardını terk etmesi, New Deal, Nasyonal Sosyalist devrim ve Sovyetlerin Beş Yıllık Planları gibi dramatik değişimlerle devrimci bir döneme geçildi. Bu dönemde ekonomik sistem çökerken, paranın değeri devlet politikalarının merkezine oturdu. Enflasyon ve sermaye kaçışı gibi sorunlar, ülkelerin iç ve dış politikasını belirledi.
Altın standardına olan inanç, tüm sosyal ve ideolojik sınırları aşan evrensel bir kabule dönüşmüştü, ancak çöküşü kaçınılmazdı. Devletler, ekonomik izolasyona sürüklenirken ticaret ve döviz kontrolü yöntemleri yaygınlaştı. Uluslararası ekonomik sistemin bu çözülüşü, liberal devletlerin yerini totaliter rejimlere bırakmasına ve piyasa ekonomisinin farklı ekonomik sistemlerle değiştirilmesine yol açtı.
2. KISIM – Piyasa Ekonomisinin Yükselişi ve Düşüşü
3. Yaşam Alanı İlerlemeye Karşı
18. yüzyılın sonunda gerçekleşen Sanayi Devrimi, üretim araçlarında büyük bir ilerlemeyi beraberinde getirdi. Ancak bu gelişme, toplumda çok derin ve ağır sarsıntılara yol açtı. Polanyi, bu süreci incelerken öncelikle İngiltere örneğine odaklanır ve şu temel soruları ortaya koyar: İnsanları öğütüp kitlelere dönüştüren hangi iblis fabrikaydı? Ve eski doku yırtılıp, büyük bir başarısızlıkla insanla doğa arasında yeni bir bütünleşme aranırken kullanılan mekanizma neydi?
Ekonomik liberalizm, Sanayi Devrimi’nde yaşanan toplumsal çöküşü anlayamadı, çünkü sosyal olayları ekonomik açıdan açıklamak yerine kendiliğindenliğe ve piyasanın sözde doğal işleyişine güvendi. Toplumda kontrolsüz ilerlemeler, kaçınılmaz olarak insan hayatında büyük yaralar açacaktır. Buna rağmen, liberal felsefe, ekonomik büyümenin olumsuz sonuçlarını eleştirmekten kaçındı. Kendiliğinden gelişmeye olan inanç gözümüzü kör edip hükümetin ekonomik yaşam içindeki rolünü görmemizi engelliyor olmalı.
Bu durumu anlamak için, İngiltere tarihindeki bir önceki örneğe, Tudor devri toprak çevrilmelerine (ortak kullanılan toprakların özel mülkiyete dönüştürülmesi) bakar. Bir yandan toprakların verimini arttırırken, diğer yandan çok sayıda insanı mülksüzleştirmiş ve yoksulluğa sürüklemiştir. Bu süreç, yün üretimini teşvik ederken tarımsal nüfusu yerinden etmişti. Bu gelişmenin yıkıcı boyutunu fark eden İngiltere devlet adamları, toplumun refahını korumak amacıyla uzun süre mücadele ettiler. Ancak zaman içinde, özel çıkarlar baskın çıkarak geleneksel koruyucu yasaların işlevsizleşmesine yol açtı.
Ana ders şudur: Toplumsal refah açısından belirleyici olan şey, ekonomik değişimin yönü kadar hızıdır. Toplumun değişime uyum kapasitesi, değişimin kendisinin hızı tarafından belirlenir. Ancak dönemin liberal düşüncesi, devletin müdahalesinin gereksiz ve zararlı olduğuna inandığı için, piyasa ekonomisinin insan hayatı üzerindeki etkilerini kavrayamadı.
Sanayi Devrimi dönemi de, toprak çevrilmelerinden çok daha büyük çapta bir sosyal çözülmeye sahne oldu. Sanayi bölgelerinin ortaya çıkması, işçilerin kentlerdeki fabrikalara toplanmasıyla birlikte gerçekleşti. Büyük kentlerdeki işçi mahallelerinde yaşayan insanlar, insanlık dışı koşullar içinde sefalet çekiyordu. Polanyi, farklı siyasi görüşlerden insanların bile Sanayi Devrimi dönemini bir “cehennem” olarak tanımladığını belirtir.
Bu durumun nedeni neydi? Polanyi’ye göre, Sanayi Devrimi’ni yaratan asıl şey, piyasa ekonomisinin kurulmasıydı. Karmaşık makineler ve fabrikalar, ticari bir toplum içinde kullanılmaya başlayınca, kendi kendine işleyen bir piyasa mekanizmasının doğuşu kaçınılmaz hale gelmişti. Böyle bir piyasada, tüccarlar sadece sanayi malları değil, doğrudan doğruya emek ve doğayı da satın alıyorlardı. Doğa ve insan gücü, piyasanın ihtiyaçları doğrultusunda metalaşmıştı. Böylece piyasa ekonomisi, insan toplumunun doğasını değiştirdi ve tüm sosyal bağları alt üst etti.
Polanyi’ye göre, piyasa ekonomisinin gerçek tehlikesi işte buradadır. Kendi kendini düzenleyen piyasa sistemi, insan ilişkilerini bozar ve doğal çevreyi yıkar. Bu nedenle Sanayi Devrimi ile birlikte, piyasanın kör mekanizmasına karşı insan toplumunu korumak zorunlu hale geldi. Bu mücadelenin izleri, on dokuzuncu yüzyılın tarihinin önemli bir parçasını oluşturdu. Sanayi Devrimi, ilk bakışta büyük bir maddi refahın kapısını açsa da, insani sonuçları bakımından büyük trajedilere yol açtı. Piyasa toplumunun doğuşuyla başlayan bu süreç, toplumun insani ve doğal özünü tehdit eden, tarihsel olarak benzersiz bir gelişmeydi.
4. Toplumlar ve Ekonomik Sistemler
Polanyi’ye göre, piyasa ekonomisini diğer ekonomik sistemlerden ayıran temel özellik, ekonominin tümünün yalnızca piyasa fiyatları aracılığıyla yönetilmesidir. Tarih boyunca hiçbir toplum, ekonomik yaşamını salt piyasa yasalarına göre düzenlememiştir. Bu nedenle, 19. yüzyılda piyasa ekonomisine geçiş, insanlık tarihinde benzeri görülmemiş bir olaydır.
Adam Smith’e göre insan, doğuştan takas ve değişim eğilimine sahiptir ve toplumsal işbölümünün temeli budur. Ancak Polanyi, bunun tarihsel olarak yanlış olduğunu savunur: Tarihte hiçbir toplum, işbölümünü takas ve kazanç eğilimi temelinde kurmamıştır. Smith’in bu varsayımı, aslında insan doğasına değil, 19. yüzyılın ekonomik düzenine dair bir önyargıya dayanıyordu ancak insanlığın geçmiş ekonomik yapıları ile gerçek bir bağ kuramamıştır.
Polanyi’ye göre ekonomik faaliyet, tarih boyunca, toplumsal ilişkilerin içine gömülmüş durumdaydı ve ekonomik çıkarlar değil, sosyal ilişkiler ekonomik davranışı belirliyordu. Maddi zenginlik, bireysel kazanç için değil, sosyal prestij ve toplumsal görevleri yerine getirme amacıyla kullanılıyordu. Ekonomik faaliyetlerin yönlendirildiği başlıca üç ilke vardı:
- Karşılıklılık: Kişisel ilişkiler, akrabalık bağları ve karşılıklı hediye alışverişi üzerine kurulu olan ekonomik ilişkilerdir. Burada amaç kazanç değil, sosyal bağları güçlendirmektir. Trobriand adalarındaki “Kula” ticareti buna iyi bir örnektir. Kula sisteminde bireyler karşılıklı olarak sembolik ve değerli objeler hediye ederler, fakat bu ticaret ekonomik kâr veya mal birikimi amaçlamaz. Sosyal prestij ve toplumsal ilişkilerin korunması temel amaçtır.
- Yeniden Dağıtım: Ürünlerin toplumda merkezi bir otorite tarafından toplanıp yeniden paylaştırılması esasına dayanır. Mısır’daki Firavunlar dönemi veya Babil gibi eski uygarlıklarda geniş çaplı olarak görülmüştür. Tahılların, hayvanların ve diğer ürünlerin toplumsal otorite tarafından toplanıp merkezi depolardan yeniden dağıtılması, üretim ve tüketimi siyasi otoritenin kontrolüne bağlıyordu.
- Ev İdaresi (Householding): Üretimin bireylerin veya ailelerin kendilerine yetmesi amacıyla yapılmasıdır. Bu ilke, Aristoteles’in ekonomi tanımının temelini oluşturur: kullanım için üretim, kazanç için üretimden farklıdır. Burada piyasa ilişkileri veya kâr amacı yoktur; ihtiyaçları karşılamak içindir.
İnsanlığın ekonomik tarihini bu şekilde kavradığımızda, kendi kendini düzenleyen piyasa ekonomisinin ne kadar sıra dışı bir gelişme olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Bu durum, toplumların sosyal dokusunu parçalayarak ekonomik ve insani felaketlere neden olmuştur.
5. Piyasa Kalıbının Evrimi
Piyasa, takas veya alışveriş amacıyla bir araya gelinen bir kurumdur. Piyasa ekonomisinin işleyebilmesi için toplumun da piyasaya göre şekillenmesi gerekir. Bu, ekonomik yaşamın toplumun içine gömülmesi yerine, sosyal ilişkilerin ekonomik sistem içine gömülmesi anlamına gelir. Yani gerçek piyasa ekonomisi ancak bir “piyasa toplumunda” mümkündür.
Piyasalar insanın doğal takas dürtüsünden doğmamıştır:
- Dış ticaret, yerel ekonomiden bağımsız olarak ilk ortaya çıkan ticaret biçimidir. Başlangıçta uzak bölgelerden nadir bulunan malları elde etmek amacıyla, avcılık, korsanlık veya savaş benzeri faaliyetlerle başlamıştır. Bu ilişkiler zamanla karşılıklı hediyeleşme veya barışçı değiş-tokuş biçimine dönüşmüştür.
- Yerel piyasalar ise günlük tüketim mallarıyla sınırlıydı ve sosyal hayatın marjinal bir parçasıydı. Yerel piyasalarda rekabet yoktu ve bu piyasalar toplumsal düzeni tehdit etmemek için sıkı kurallarla sınırlandırılmıştı.
- İç veya ulusal piyasalar ilk ikisinden gelişmemiştir; ancak devlet müdahalesiyle mümkün olmuştur.
Ortaçağ Avrupası’nda şehir ekonomileri, yerel ticaret ile uzak mesafeler arası ticareti kesin biçimde ayırıyordu. Bu iki ticaret türünün ayrımı, şehir ekonomilerinin sermayenin yıkıcı etkilerinden korunmasını sağlıyordu. Şehirler, uzak ticaretin yayılmasını sınırlayarak yerel ekonomiyi korumaya çalışıyordu. Bu nedenle modern anlamda rekabetçi bir iç piyasa oluşmamıştı.
İç piyasaların ortaya çıkışı, doğal ekonomik süreçlerle değil, 15. ve 16. yüzyıllarda devletlerin bilinçli müdahalesiyle gerçekleşti. Merkantilist devletler, yerel ticaret ile uzak mesafeler arası ticaret arasındaki engelleri kaldırarak şehirlerin korumacı politikalarını kırdılar. Böylece, ticaret kırsal bölgelere ve ülke çapına yayıldı; yerel ekonomilerin içine kapalı düzenleri bozuldu ve ilk kez ulusal düzeyde bir ekonomik alan ortaya çıktı.
Merkantilist sistem, bir yandan ticareti özgürleştirirken, diğer yandan onu ulusal çıkarlar doğrultusunda sıkı biçimde denetliyordu. Bu sistem, ekonomik hayatı sadece yerel düzeyde değil, ulusal düzeyde düzenleyerek toplumu rekabet ve tekelcilikten koruma işlevi görüyordu.
6. Kendi Kurallarına Göre İşleyen Piyasa ve Hayali Metalar: Emek, Toprak, Para
Piyasa ekonomisi, üretimin ve dağıtımın yalnızca piyasa fiyatlarıyla yönetildiği bir sistemdir. Üretim faktörleri (emek, toprak ve para) dahil her şey piyasada alınıp satılan metalara dönüşür. Üretim, dağıtım ve gelirlerin oluşumu fiyat mekanizması tarafından yönetilir:
- Ücretler (emeğin fiyatı)
- Rant (toprağın fiyatı)
- Faiz (paranın fiyatı)
- Kâr (girişimcinin ürettiği malların satış fiyatlarıyla üretim maliyetleri arasındaki fark)
Devlet müdahalesi bu sistemin mantığına göre mümkün değildir, çünkü piyasanın kendi kurallarına göre işleyebilmesi için piyasaların serbestçe fiyat belirleyebilmesi ve arz-talep dengesi içinde işlemesi gerekir.
Piyasa ekonomisinin en tehlikeli varsayımı, aslında meta olmayan şeyleri (emek, toprak ve para) piyasada alınıp satılabilen metalarmış gibi kabul etmesidir. Bu nedenle bunlara hayali meta (fictitious commodity) der:
- Emek insan yaşamının parçasıdır, alınıp satılmak üzere üretilmez.
- Toprak doğanın bir parçasıdır, insan tarafından üretilmemiştir.
- Para bir satın alma gücü sembolüdür, gerçekte meta değildir ve bankalar ile devletler tarafından yaratılır.
Bu unsurların piyasada meta gibi işlem görmesi tamamen yapay ve toplum açısından büyük riskler taşır. Bu, toplumun insan, doğa ve parayla olan ilişkisinin piyasaya terk edilmesi anlamına gelir.
Merkantilist dönemde piyasa mekanizması henüz toplumun düzenleyici unsuru değildi. Toprak ve emek sosyal sistemin bir parçasıydı, devlet müdahaleleri ve korumacı düzenlemeler aracılığıyla piyasaya karşı korunmuştu (İngiltere’de Elizabeth dönemi Yoksullar Yasası, Fransa’da lonca sistemi vb.). Ancak Sanayi Devrimi ile bu korumalar ortadan kalktı ve piyasa ekonomisi ilk kez, toplumun tamamına yayıldı.
Sanayi Devrimi öncesinde üretim, aile ekonomisi, lonca ve korumalı ticaret düzenlemeleriyle yapılırdı. Ancak fabrika sisteminin gelişmesiyle üretim tamamen ticaretin ve piyasanın bir parçası haline geldi:
- Sanayileşme sürecinde üretimin sürekli ve güvenli hale getirilmesi gerekti. Bunu sağlamanın tek yolu, emek, toprak ve paranın satın alınabilir hale getirilmesiydi.
- Böylece toplumun temel unsurları metalara dönüştürüldü. Bu, ekonomik düzenin toplumsal düzenin üstüne çıkmasına neden oldu ve ilk kez toplum ekonomik sistemin bir aksesuarı haline geldi.
Bu süreçte toplum, ekonomik çıkarları korumak için değil, ekonomik çıkarların önündeki engelleri kaldırmak için yeniden şekillendirildi.
Piyasa sistemi yayılırken aynı zamanda piyasa sisteminin yarattığı tahribatı önlemek amacıyla sosyal politikalar, düzenlemeler ve devlet müdahaleleri de gelişti. Toplumun kendini piyasadan koruma çabaları, çağın temel sosyal dinamiğini oluşturdu.
7. Speenhamland Yasası ve Sosyal Direnişin Kökenleri
Speenhamland Yasası (1795), emek piyasasının oluşmasını geciktiren ve işçilerin gelirlerini garanti altına alan paternalist bir düzenleme olarak ortaya çıkmıştır. Bu yasa Berkshire bölgesi sulh yargıçlarının ekmek fiyatlarına endeksleyerek belirledikleri asgari geçim gelirinin, ücretlerin yetersiz kaldığı durumlarda kamu kaynaklarıyla desteklenmesini öngörüyordu. Böylece, işçiler çalışarak elde ettikleri gelirin yetmediği koşullarda devletin ya da yerel yönetimlerin verdiği yardımlarla desteklenecek, yaşamları güvence altına alınacaktı. Başlangıçta geçici ve acil bir önlem olarak düşünülen bu düzenleme kısa sürede İngiltere’nin geniş bölgelerine yayıldı ve yaklaşık 40 yıl boyunca yürürlükte kaldı.
Bu sistem iki büyük ve çelişkili etki yarattı:
- Birincisi, işçileri piyasa ekonomisinin acımasız koşullarından koruyan güçlü bir paternalizmdi. Yasa sayesinde hiçbir işçi, çalışıyor olsun ya da olmasın, aç kalmayacaktı. Bu sistem toplumun sosyal çözülmesini önlüyor gibi görünse de aslında derin bir moral çöküntüye neden olmuştu. İşçiler, ücretlerinin çalışmalarıyla değil devlet yardımıyla belirlendiğini gördükleri için çalışma motivasyonlarını kaybetmiş, iş ahlakı bozulmuştu. Üretkenlik ve emek disiplini giderek azalmış, sonuçta işçiler çalışma hayatından kopmuş, devlet yardımıyla yaşayan muhtaç kitlelere dönüşmüşlerdi.
- İkinci sonuç ise ekonomik yapıdaydı. Bu sistem, gerçekte işverenlere devlet kaynaklarıyla büyük bir sübvansiyon sağlıyordu. Çünkü işverenler, devlet desteği sayesinde düşük ücretlerle işçi çalıştırabiliyorlardı. Bu durum, ücretleri sürekli geçim sınırının altına itiyor ve çalışanları yardıma bağımlı hale getiriyordu. Böylece devlet, ekonomik olarak çalışmayı değil çalışmamayı teşvik etmiş, sonuçta ekonomik sistem işlevsizleşmişti. Speenhamland, aslında yoksulluğu azaltmak yerine onu yaygınlaştırmış ve daha da derinleştirmişti.
Speenhamland sistemi, bir süre sonra İngiltere’nin ekonomik gelişiminin önünde büyük bir engel olarak görüldü. Çünkü kapitalist üretim ilişkileri, serbest bir emek piyasasına ihtiyaç duyuyordu. 1832’de gerçekleştirilen Parlamento Reformu ile siyasal güçlenen İngiliz orta sınıfı Speenhamland sistemine son verdi. Böylece, işçilerin devlet yardımına başvurması zorlaştırılmış, çalışarak yaşamaya zorlanmışlardı. Bu düzenleme, işçiler üzerinde büyük bir sosyal şok yaratmış ve İngiltere’de piyasa ekonomisinin gerçek anlamda kuruluşunu sağlamıştır.
Bu süreçte toplumun sosyal bağları koparılmış, işçiler önce devlet yardımına bağımlı hale getirilmiş, sonra da bu bağımlılık sert bir biçimde kaldırılarak tamamen piyasa güçlerinin insafına terk edilmiştir. İşçiler, bu süreçte insanlık dışı koşullarda yaşamak zorunda kalmış, sanayi kentlerinde sefalet içinde yaşamışlardı. Polanyi, Speenhamland olayını modern kapitalizmin doğuş anı olarak görür. Çünkü işçiler ancak devlet yardımlarının ortadan kaldırılmasıyla gerçek anlamda ücret karşılığı çalışan bir sınıf, yani proletarya haline gelmişlerdi.
Speenhamland’in tarihsel trajedisi, 19. yüzyıl boyunca işçi hareketleri, sosyal reformlar ve modern sosyal politikaların ortaya çıkışının da temelini oluşturmuştur.
8. Evveliyat ve Sonuçlar
İngiltere’nin o dönemdeki emek sistemi, Elizabeth Dönemi yasalarına Yoksullar Yasası (1601) ve Zanaatkârlar Yönetmeliği (1563) dayanıyordu. Bunlardan ilki, yerel kilise bölgelerine yoksulları çalıştırma ve bakımını üstlenme sorumluluğu verirken, ikincisi ise çıraklık, ücretlerin belirlenmesi ve çalışma zorunluluğunu düzenliyordu. A
Ancak Speenhamland, bu düzenlemeleri temelden değiştirdi. Sistem, ilk defa herkese bir “yaşama hakkı” vaat etti; işçiler ücretleri ne kadar düşük olursa olsun, kiliselerin sağladığı yardımlarla geçinebilecekti. Speenhamland sisteminin uygulamaya konulmasının asıl nedeni, köylerdeki sosyal çözülmeyi durdurmak ve kırsal alanda ücretleri kontrol altında tutmaktı. Ancak bu amaçla uygulanan politika, beklenmedik sosyal sonuçlar doğurdu. Bu durum İngiltere’de bir tür görünmez işsizliği yaratmıştı. Yoksullara yardım sisteminin yarattığı ortam, emekçilerin çoğunu sürekli muhtaç konuma sokarak onları aşağılayıcı bir bağımlılığa itti ve böylece İngiltere kırsalında geniş çaplı ahlaki bir çöküş yaşandı.
Speenhamland’ın kaldırılmasını modern İngiliz işçi sınıfının doğar. Zorunlu çalışma ve yardımların ortadan kalkmasıyla, bağımsız, kendi emeğiyle geçinen yeni bir sosyal sınıf ortaya çıktı. Ancak bu değişim yalnızca işçileri değil, orta sınıf ve zenginleri de dönüştürdü. Orta sınıf, piyasa ekonomisine geçişi sağlayan ve toplumun yeniden yapılandırılmasına öncülük eden sınıftı.
Bu süreçte yaşanan insani felaketler, ekonomik karmaşa ve sosyal çöküş, modern toplumun oluşumunu derinden şekillendirdi ve kapitalizmin acımasızlığının ilk ve en çarpıcı örneği oldu.
9. Sefalet ve Ütopya
Polanyi’ye göre 18. ve 19. yüzyılda toplum sefaletin ilerlemeyle birlikte artışı ile karşı karşıyaydı. Adam İngiltere’de ihracat ve üretimin sürekli artması beklenirken, aksine sefalet derinleşmiş ve yaygınlaşmıştı. İşsizlik, ilk kez sistematik biçimde düşünülmeye başlanıyor, ancak çözümü bulunamıyordu. Bu paradoks, politik iktisadın doğuşunu ve toplumun modern bilinç tarafından keşfedilişini hızlandırdı.
İşsizlik ve sefalet sorununu sistematik olarak ele alan ilk grup Quakerler idi. Quaker felsefesi, işsizliğin bir toplumsal düzensizliğin sonucu olduğunun farkındaydı. Thomas Lawson, İngiltere’de dilenciliği ortadan kaldırmak için modern iş ve işçi bulma kurumlarının kurulmasını önermişti. John Bellers, 1696’da daha radikal bir çözüm önerdi: Sanayi Dayanışması Grupları (Colleges of Industry). Bu projeye göre yoksullar, kendi ürünlerini satabildikleri ortak işletmelerde çalışarak bağımsız yaşayacak, aracıların ve işverenlerin olmadığı bir sistemde kendi geçimlerini sağlayacaklardı. Bellers, aslında sosyalizmin ve kooperatifçilik düşüncesinin modern temellerini atmıştı. Fakat bu öneri, dönemin koşullarında henüz toplum tarafından anlaşılamadı ve uygulanamadı.
Bir yüzyıl sonra (1797), faydacı filozof Jeremy Bentham, yoksulları büyük ölçekli fabrikalarda çalıştırma fikrini ortaya attı. Bentham’ın “Panopticon Planı”, aslında mahkûmların disipline edilmesi için tasarlanmıştı ama Bentham bunu yoksulların “eğitimi ve istihdamı” için de önerdi. Fakat bu proje de gerçek anlamda başarı sağlayamadı.
1819 yılında Robert Owen, Bellers’in Sanayi Dayanışma Grupları fikrini yeniden canlandırdı. Owen’ın Birlik Komünleri daha geniş ölçekliydi ve işsizleri kendi kendine yeterli üretici topluluklar olarak örgütlemeyi amaçlıyordu. Owen’ın ardından gelen sosyalistler (Fourier, Proudhon ve Lassalle), benzer kolektivist çözümler önerdiler. Ancak tüm bu denemeler ekonomik olarak başarısız oldu. Çünkü kamu kaynaklarıyla desteklenen işgücü, özel sektörün rekabet gücünü zayıflatıyor ve aslında işsizliği daha da derinleştiriyordu. Bu gerçek ilk kez Daniel Defoe (1704) tarafından vurgulanmıştı: Kamu desteğiyle çalışan işçiler, özel sektördeki üretimi engelliyor ve yoksulluğu aslında artırıyordu.
Polanyi’ye göre tüm bu başarısız projelerin ortak noktası, sefaletin gerçek doğasını kavrayamamış olmalarıydı. Çünkü o dönemde henüz kapitalist piyasa ekonomisi tam anlamıyla yerleşmemiş, piyasa sisteminin yıkıcı etkileri yeterince anlaşılmamıştı. İşsizliği azaltmaya çalışan tüm bu projeler, aslında piyasa ekonomisinin temel mantığıyla çelişiyor, sorunu daha karmaşık hâle getiriyordu. Çözüm arayışları, ütopyacı denemelere ve radikal sosyal modellere yol açtı, ancak kapitalizmin mantığı henüz anlaşılmadığı için başarılı olamadılar.
10. Politik İktisat ve Toplumun Keşfi
Adam Smith 1776’da “Ulusların Zenginliği”ni yazarken, yoksulluğa yardım meselesi henüz ciddi bir sorun olarak görülmezken, sadece on yıl sonra Townsend’in tezlerinde yoksulluk, toplumun merkezî sorunlarından biri olarak karşımıza çıkar.
Adam Smith’in görüşlerinde ekonomik ilişkiler, toplumsal ve siyasi düzenin dışında bir anlam ifade etmez; toplumun genel iyiliği açısından değerlendirilir. Smith’e göre ekonomi hâlâ ahlâki ve siyasî ilkelerle iç içedir; ekonomik davranışların amacı toplumun bütünlüğüne hizmet etmektir. Ancak Townsend, insan toplumunu Robinson Crusoe’nin adasındaki keçiler ve köpeklerin ilişkisine benzeterek, açlık ve doğal seçilim yasalarıyla yönetilen bağımsız bir ekonomik toplum fikrini ortaya atar. Bu yeni yaklaşımda, açlık insanları çalışmaya zorlayan en güçlü unsur olarak belirir ve hükümetin müdahalesi gereksiz ve zararlı hale gelir. Böylece ekonomi, siyasetten koparılıp doğanın acımasız kanunlarına tâbi bir alan olarak kavramsallaştırılır.
Townsend’in bu natüralist yaklaşımı, sonraki düşünürler Malthus ve Ricardo’nun geliştireceği klasik ekonomi anlayışının temellerini atmıştır. Malthus, Townsend’den aldığı ilhamla nüfus yasasını ortaya koyarak, toplumun temel sorununun sınırlı kaynaklarla sınırsız insan nüfusu arasındaki doğal gerilim olduğunu ileri sürer. Aynı şekilde Ricardo da azalan verimler yasasını doğal bir yasa olarak sunar; ona göre ücretler, nüfusun baskısı altında sürekli asgari geçim düzeyinde kalmaya mahkûmdur. Bu düşünceler ekonomik toplumun doğasını siyasî alandan tamamen ayırarak, ekonomi politikayı bütünüyle doğal yasalarla yönetilen ayrı bir gerçeklik haline getirir.
Polanyi’ye göre klasik politik iktisatçıların ortaya koyduğu natüralist yasaların trajedisi, toplumun piyasa tarafından yönetilmesi gerektiği inancını doğallaştırmak oldu. Böylece, ekonomik ilişkiler doğrudan biyolojik yasalarla açıklanır hâle geldi; insanlar arasındaki ilişkiler doğal seçilime benzetilerek, toplum doğanın acımasız güçlerine teslim edildi. Ekonomik liberalizm, insanın doğal varlığına dair acımasız kabuller üzerine kurulmuştu; açlık, rekabet ve ölüm, ekonomik yasaların kaçınılmaz yaptırımları olarak görüldü.
Bu atmosfer içinde Robert Owen çok farklı bir yaklaşım getirmiştir. Owen, klasik ekonomistlerin aksine toplumun varlığını keşfeden kişidir. Ona göre, toplum piyasa güçlerinin insafsız yönetimine bırakılamazdı; piyasa tarafından yönlendirilen bir toplum, insanlığı sürekli bir sefalet ve ahlâki çöküşe sürükleyecekti. Owen, bireyin davranışlarının sosyal çevre tarafından belirlendiğini ve toplumun korunmasının ekonomik çıkarların önüne geçmesi gerektiğini ileri sürerek, ekonomiyi toplumun içinde ve onun kurallarına bağlı olarak tanımlar. Bu anlamda Owen, toplumu insanın varoluşu için temel bir referans noktası hâline getirir.
11. İnsan, Doğa ve Üretim Düzeni
Modern Toplum 19. yüzyıl boyunca çift yönlü bir hareket tarafından şekillenmiştir. Bir yandan piyasa sürekli genişleyerek toplumun tüm alanlarını içine alırken (Ekonomik liberalizm), diğer yandan toplum da kendi dokusunu korumak için bu genişlemeyi sınırlayan karşı hareketler (sosyal korumacılık) geliştirmiştir.
Bu süreçte, insan ve doğa arasındaki ilişkiyi ifade eden üretim, piyasa sistemi tarafından, takas ve değişim ilkelerine göre yeniden biçimlendirildi. Böylece, “emek” adı altında insan gücü ve “toprak” adı altında doğa kaynakları, diğer metalar gibi piyasalarda alınıp satılır hale geldi. Bu mekanizma içinde emek ve toprağın arz ve talebi, ücret ve rant fiyatlarını belirleyerek üretim sürecini düzenliyordu. Ancak Polanyi, bunun gerçekte bir “meta efsanesi” olduğunu ve bu varsayımın insan ve doğanın gerçekliğini tamamen göz ardı ettiğini vurgular. Bu nedenle toplum, piyasanın insan ve doğa üzerindeki yıkıcı etkilerini sınırlamak üzere, çeşitli koruyucu müdahaleler geliştirdi.
Benzer biçimde, kapitalist üretim düzeninin kendisi de piyasanın yıkıcı etkilerine maruz kalıyordu. İşletmeler, piyasa sisteminin yarattığı fiyat dalgalanmaları ve özellikle para sisteminin kendi içindeki istikrarsızlıklar nedeniyle sürekli iflas tehdidi altındaydı. Polanyi’ye göre, klasik para teorisi para arzının piyasa tarafından düzenlenmesi gerektiğini savunarak, parayı diğer metalarla aynı statüye indirgemiştir. Ancak bu yaklaşım, gerçekte işletmeler üzerinde yıkıcı etkiler doğuran bir istikrarsızlığa yol açmıştır. Bu nedenle toplum, kapitalist üretim düzenini korumak için, merkez bankaları gibi müdahale mekanizmalarıyla piyasayı sürekli yönetmek zorunda kalmıştır. Ortaya çıkan paradoks ise şudur: yalnız insan ve doğanın değil, kapitalist üretim düzeninin kendisi de, kendi mantığıyla işleyen piyasanın etkilerinden korunmak zorundadır.
Piyasa sisteminin gerilimleri arttıkça ve sınıflar arası çatışmalar keskinleştikçe, toplumsal ve siyasi krizler ortaya çıkmıştır. Toplumun siyasal ve ekonomik işlevleri, karşıt sınıf çıkarları tarafından bölünerek istismar edilmiştir. Polanyi’ye göre, 20. yüzyılda ortaya çıkan faşist kriz de, ekonomik liberalizm ile sosyal korumacılık arasındaki çözümsüz çelişkinin ve sınıflar arası derinleşen çatışmanın sonucudur.
12. Liberal İtikadın Doğuşu
Ekonomik liberalizm başlangıçta basitçe anti-bürokratik bir eğilim olarak ortaya çıkmıştı. Fakat kısa sürede, kendini piyasada insanlığın dünyevi kurtuluşunu sağlayacak bir inanca dönüştürerek, gerçek bir ideoloji hâline geldi. Bu inancın böylesine yoğun ve dogmatik bir şekil almasının nedeni, piyasa sisteminin uygulanmasının yarattığı acıların ve toplumdaki kapsamlı değişimlerin boyutlarının büyüklüğüydü.
Liberalizm, laissez-faire kavramıyla ifade edilen, piyasanın kendi kendini düzenlemesi ilkesini üç temel üzerine oturtuyordu: rekabetçi emek piyasası, otomatik altın standardı ve uluslararası serbest ticaret.
1830’lardan sonra ekonomik liberalizm militan bir inanca dönüşmüştü. Yeni sanayici sınıfı, serbest bir emek piyasasının kurulabilmesi için Yoksullar Yasası’nın kaldırılması gerektiğini savunuyordu. Ve 1832’de orta sınıfların politik gücü ele geçirmesiyle, laissez-faire politikaları daha keskin bir biçimde uygulanmaya başladı ve Yoksullar Yasası aniden ve tamamen kaldırıldı. İşte bu dönemde ekonomik liberalizm artık kesin, radikal çözümler arayan bir ideolojiye dönüşmüştü. Para ve ticaret konuları da benzer şekilde radikal biçimde liberal dogmalar hâline geldi. Örneğin altın standardı, 1820’lerden itibaren liberal ekonomik anlayışın temel unsurlarından biri oldu. Ricardo’nun ilkelerinin etkisiyle, İngiltere’de altın standardına duyulan inanç o kadar güçlüydü ki, ekonomide derin krizlere ve deflasyona yol açmasına rağmen, bu sistemden vazgeçmek mümkün görünmüyordu. Serbest ticaret ilkesi de buna benzer biçimde İngiltere’yi kendi tarımından vazgeçmeye, ulusal üretimi riske atmaya ve ekonomisini uluslararası rekabete tamamen açmaya zorladı.
Bu durumun ironik yönü, laissez-faire politikalarının hiç de “doğal” olmamasıydı. Liberal politikaların tamamı devlet müdahalesiyle yürürlüğe konmuştu ve laissez-faire’e geçiş aslında planlı ve yoğun bürokratik müdahaleler gerektiriyordu. Bu Devlet, piyasanın özgürce işlemesini sağlamak adına sürekli müdahale eden, denetleyen ve düzenleyen merkezi bir yapıya dönüştü.
Liberalizmin savunucuları, sistemin başarısızlıklarını, laissez-faire politikalarına yapılan müdahalelere bağlayarak açıklar. Ancak Polanyi’ye göre, laissez-faire’e yönelik müdahaleler ekonomik liberalizme karşı bir komplo değil, toplumun piyasa mekanizmasının yıkıcı sonuçlarına karşı kaçınılmaz tepkileriydi. Örneğin, Avrupa ve Amerika’da 19. yüzyılın son çeyreğinde, çalışma hayatı, kamu sağlığı, belediye hizmetleri ve sosyal sigorta alanlarında birçok ülkede eşzamanlı ortaya çıkan benzer yasalar, liberalizme karşı organize edilmiş bir ideolojik komplo değil, piyasa sisteminin gerçek sorunlarına karşı verilen kaçınılmaz tepkilerdi.
13. Sınıfsal Çıkar, Sosyal Değişim
19. yüzyılın sosyal ve politik gelişmelerini anlamak için öncelikle liberal ideolojinin yaydığı “kolektivist komplo” efsanesini yıkmak gerekmektedir. Bu efsaneye göre, piyasa ekonomisine yönelik her türlü müdahale ve korumacı önlemler, dar görüşlü çıkar gruplarının, yani çiftçiler, sanayiciler veya işçi sendikalarının bencil amaçlarının sonucuydu. Liberaller gibi Marksistler de kendi sınıfsal analizlerinde benzer varsayımlardan hareket ederek, kapitalistlerin çıkarlarıyla açıklanan emperyalizm, sömürü ve savaşları vurgulamışlardır. Ancak Polanyi’ye göre, ne liberallerin ne de Marksistlerin dar sınıf çıkarlarına dayalı yaklaşımları, 19. yüzyılın karmaşık sosyal dönüşümlerini açıklamak için yeterli değildir. Çünkü insanların davranışları esas olarak ekonomik değil, sosyal statü, güvenlik ve toplum içindeki konum gibi faktörlerle şekillenir.
Bu açıdan bakıldığında, 1870’lerden sonra ortaya çıkan korumacı hareketlerin amacı da, liberal düşünürlerin iddia ettiği gibi dar ekonomik çıkarlar değil, toplumun piyasa tarafından tehdit edilen sosyal yapısının korunmasıydı. Polanyi’ye göre korumacı hareketin bu geniş sosyal karakterini göz ardı eden liberal analiz, tüm sosyal tarih algısını çarpıtıyordu. Ek olarak; liberal ekonomik anlayışın son zamanlarda ileri sürdüğü, Sanayi Devrimi’nin aslında işçi sınıflarının yaşam koşullarını kötüleştirmediği yönündeki görüşleri de eleştirir. Ekonomik ölçütlerle ifade edilemeyen bu sosyal ve kültürel çöküş, İngiltere kırsalındaki geniş nüfusun yerleşik topluluklardan koparılıp sanayi kentlerinde kültürel bir boşluğa itilmesi sonucunda ortaya çıkmıştır.
Polanyi, Sanayi Devrimi’nin yarattığı sosyal felaketle modern sömürgecilik altındaki kültürel çözülüş arasında güçlü bir benzerlik kurar. Her iki durumda da asıl sorun ekonomik sömürü değil, toplumun temel sosyal kurumlarının parçalanmasıdır. Hindistan örneğinde olduğu gibi, geleneksel köy ekonomisinin yıkılması, ekonomik olarak belki uzun vadede daha verimli olsa da kısa vadede sosyal çözülme ve büyük çaplı kıtlıklara yol açmıştır. Amerikan yerlileri örneğinde ise, bireysel ekonomik kazanç adına kolektif toprak sahipliğinin ortadan kaldırılması, yerli toplulukların kültürel yok oluşunu hızlandırmıştır.
14. Piyasa ve İnsan
Piyasa ekonomisinin toplumsal yaşama en radikal ve yıkıcı müdahalesi, insan emeğini diğer yaşam faaliyetlerinden ayırıp onu piyasa kurallarına tabi bir metaya dönüştürmesiydi. Bu durum, insanların organik yaşam biçimlerinin ve sosyal ilişkilerinin parçalanmasına, onların yerine bireyci, atomize olmuş bir düzenin getirilmesine yol açtı. Liberal ekonominin temel ilkesi olarak sunulan “sözleşme özgürlüğü” kavramının gerçekte, bireylerin geleneksel akrabalık, komşuluk, meslek ve inanç gibi sözleşme dışı ilişkilerini yıkarak piyasa toplumunun kurulmasını amaçlayan bir müdahalecilik biçimi olduğunu vurgular. Liberallerin savunduğu müdahalesizlik ilkesi, aslında geleneksel bağları zor kullanarak dağıtan bir müdahale türüdür.
Bu durumun en açık örneğini sömürge toplumlarında görebiliriz. Polanyi’ye göre sömürgecilik, yerli toplumların geleneksel sosyal kurumlarını ve ekonomik dayanışmalarını yok ederek bireyi açlık tehlikesiyle karşı karşıya bırakır ve böylece onu emek gücünü satmak zorunda bırakır. İngiltere’nin Sanayi Devrimi dönemindeki emek piyasasının oluşumu da benzer bir mantığa dayanıyordu. İşçilerin piyasa ücretlerine razı olması ancak açlık tehdidiyle mümkün hale gelmişti. Avrupa’nın her yanında işçi disiplinini sağlamak için yasal ve fiziksel baskı yöntemleri kullanılmış, açlık tehdidi ise bu süreci tamamlayan nihai yöntem olmuştu. Geleneksel toplumun açlık tehlikesine karşı sağladığı güvence ortadan kaldırıldıktan sonra, işçi artık emek gücünü serbestçe satmak zorundaydı.
Bu süreçte işçi sınıfının kendi kaderini belirleme yeteneği zayıftı. Polanyi’ye göre, İngiliz işçi sınıfı, kaderini aktif biçimde belirlemek yerine muhafazakâr sınıfların öncülüğünde çıkarılmış yasaların korumasına mahkûm kalmıştı. Owencılık ve Çartizm gibi işçi hareketleri bu ortamda önemli girişimler olsa da, toplumun piyasa ekonomisi tarafından yok edilen sosyal bağlarını yeniden kurmak konusunda başarılı olamadılar.
Kıta Avrupasında ise, işçiler İngiltere’deki gibi topraklarından koparılıp aşağılanarak değil, daha yüksek ücret ve şehir yaşamının cazibesiyle sanayiye çekildi. Avrupa işçileri, feodal koşullardan çıkıp modern sanayi işçisi statüsüne yükseldikleri için, sosyal konumlarında genel olarak bir yükselme yaşadılar. Üstelik Avrupa’da işçi sınıfının siyasi katılımı çok daha erken gerçekleşti ve böylece yasal düzenlemeler yoluyla sosyal koruma yöntemlerini yaygınlaştırdılar.
15. Piyasa ve Doğa
Geleneksel toplumlarda doğa ve insan, toprak ve emek gibi unsurlar birbirinden ayrı düşünülemezdi; bunlar yaşamın bütünlüğünü oluştururdu. Fakat piyasa ekonomisiyle birlikte toprak, yaşamdan koparılarak alınıp satılabilir bir metaya dönüştü. Bu durum, insanın yaşam ortamı olan toprağı, artık yalnızca ekonomik kazanç sağlayan bir üretim faktörüne indirgedi.
Batı Avrupa’da toprak piyasasının oluşumu, feodal yapının çözülmesiyle yakından ilişkilidir. Örneğin İngiltere’de Tudor döneminden itibaren başlayan “toprak çevrilmeleri” (enclosure) hareketi, toprağı geleneksel, toplumsal bağlardan koparıp, bireysel mülkiyetin ve ticarileşmenin konusu haline getirdi.
Toprağın metalaşmasının ikinci aşaması, sanayi şehirlerinin ortaya çıkışıyla birlikte başladı. Artık toprak, sadece üzerinde üretim yapılan bir alan değil, aynı zamanda şehir nüfusunun yiyecek ve hammadde ihtiyacını karşılayan bir unsur haline geldi.
16. Piyasa ve Üretim Düzeni
Kapitalist sistemde işletmeler, kâr elde etmek amacıyla faaliyet gösterir; ancak kârlar fiyatlara, fiyatlar da para arzına bağlıdır. Para arzının sınırlılığı veya istikrarsızlığı fiyatların dalgalanmasına neden olur. Özellikle kısa vadede bu dalgalanmalar, üretici işletmelerin iflasına, üretim düzeninin bozulmasına ve büyük çapta sermaye kaybına yol açabilir. Bu nedenle kapitalist işletmeler de, emek ve toprak gibi, piyasa mekanizmasının tahrip edici etkilerine karşı korunmalıdır.
Para sisteminin işleyişinden kaynaklanan temel sorun, altın standardı etrafında şekillenmiştir. Polanyi’ye göre meta para sistemi (örneğin altın), ekonomik büyümeye bağlı artan para ihtiyacına cevap veremez. Bu durum deflasyona, yani fiyat düzeylerinin düşmesine neden olur. Bu soruna karşı merkez bankacılığı bir çözüm olarak geliştirilmiştir. Merkez bankaları, piyasanın altın çıkışına tepki olarak gerçekleştireceği otomatik deflasyonu yumuşatmak için kredi arzını düzenleyerek bir tampon görevi görürler. Fakat Merkez bankası sisteminin gelişmesiyle para, piyasanın otomatik işleyişi yerine bilinçli yönetilen, politik müdahaleye açık bir unsur haline gelmiştir.
1929 ekonomik buhranının ardından merkez bankalarının sınırlı müdahale yöntemlerinin artık yeterli olmadığı ortaya çıkmıştır. Altın standardının çöküşü, 1931 yılında İngiltere’nin altını terk etmesiyle sembolik olarak gerçekleşmiş ve ardından diğer ülkeler de aynı yolu izlemiştir. Bu süreç, piyasa ekonomisinin kendi kendini düzenleme varsayımının sonunu ifade eder.
17. Kendi Kurallarına Göre işleyişin Yıpranması
1879’dan 1929’a uzanan dönemde Batı toplumları, piyasaya aşırı bağımlı, fakat aynı zamanda giderek daha fazla korumacı önlemlerle kendilerini piyasanın yıkıcı etkilerine karşı savunmaya çalışan, gerilim dolu yapılara dönüşmüşlerdir. Daha önceki bölümlerde detaylı anlatıldığı üzere:
- piyasa ekonomisi, kendi kurallarına göre işlediğinde emek, toprak ve para gibi temel üretim faktörlerini metalaştırır ve bu da toplum için derin tehditler oluşturur.
- Toplum ise, kaçınılmaz biçimde kendini koruma refleksiyle hareket ederek, bu faktörleri piyasanın insafsız işleyişinden kurtaracak müdahalelere yönelir.
- İşte bu müdahaleler, piyasanın kendi kendine düzenlenmesini engeller ve sistemi yavaş yavaş yıpratır.
Ekonomik liberaller Amerika’yı, piyasaların serbest işleyişinin mümkün olduğuna dair örnek gösterirler. Fakat Polanyi’ye göre, Amerika’da 19. yüzyılda piyasa sisteminin kendi kurallarına göre işlemesi aslında yanıltıcı bir görüntüdür. Çünkü bu dönemde bedava toprak, serbestçe giren göçmen emek gücü ve döviz kurunun dengelenmesine gerek olmayan koşullar vardı. Bu kaynaklar bol ve ucuz olduğu sürece sosyal korumacılığa ihtiyaç duyulmamıştır. Ancak sınır kapanıp göçmen emeği sınırlanmaya başlayınca, kaynaklar azalıp altın standardı kullanılmaya başlanınca Amerika da Avrupa’nın daha önce yaşadığı gerilimleri yaşamaya başlamıştır. Bu da Amerika’nın, merkez bankası (Federal Reserve System), sosyal güvenlik yasaları ve tarımsal korumacılık gibi önlemlerle, Avrupa’nın çok daha uzun sürede yaşadığı gelişmeyi kısa zamanda tamamlamasına neden olmuştur. Kendi kurallarına göre işleyen bir piyasa sistemi ideal olmaktan öte, pratikte gerçekleşmesi imknsız bir ütopyadır ve müdahale kaçınılmazdır.
18. Yıkıcı Zorlamalar
Polanyi, piyasa toplumlarının karşı karşıya kaldığı dört temel zorlama alanını inceler:
- iç ekonomideki işsizlik
- iç siyasette sınıfsal gerilimler
- uluslararası ekonomide döviz kuru baskıları
- uluslararası siyasette emperyalist rekabet.
Bunlardan her biri, toplumun kurumsal yapısını tehdit eden bir unsur olarak ortaya çıkar ve bu tehditler çoğu kez bir alandan diğerine taşarak büyür. Örneğin, ekonomik alanda ortaya çıkan bir işsizlik krizi, hızla siyasal bir krize dönüşebilir; siyasal bir kriz ise uluslararası ilişkileri etkileyerek emperyalist rekabete yol açabilir. Bu mekanizma, en net haliyle ekonomik bunalımlar sırasında gözlemlenebilir.
Polanyi, liberal ekonomistlerin piyasa mekanizmasına yönelik müdahaleleri sürekli olarak yanlış anlamasını eleştirir. Ona göre, liberaller korumacılık politikalarını uygulayan hükümetleri dar görüşlü ya da çıkarcı olarak suçlarlar, ancak bu suçlamalar gerçek durumu göz ardı eder. Korumacılık politikaları, toplumun piyasaya karşı gösterdiği doğal ve kaçınılmaz tepkinin sonucudur. Aynı şekilde, emperyalizm de irrasyonel veya tesadüfi değildir; emperyalist rekabet, uluslararası ekonomik ilişkilerdeki dengesizliklerin yarattığı gerilimlerin doğal sonucudur. 1880’lerden sonra yeniden canlanan emperyalizm, aslında toplumların piyasa ekonomisinin yarattığı sosyal çözülmeden kaçınmak için gösterdiği çabanın sonucudur. Bu dönemde devletlerin denizaşırı toprakları elde etmek istemelerinin altında, serbest piyasa kurallarına maruz kalmanın yaratacağı yıkımdan kaçınma arzusu yatar.
Bütün bu süreçlerin temelinde yatan şey, piyasa toplumunun temel çelişkisidir. Piyasa mekanizmasının özgürce işlemesi ideal bir hedef olarak görünse de, pratikte gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ütopyadır. Toplumların, piyasanın kendi kendine düzenlemesini kabullenmesi, kaçınılmaz olarak büyük yıkımlara yol açmıştır. Bu yıkımlar karşısında toplumlar, piyasaya sürekli olarak müdahale etmek zorunda kalmış ve bu müdahaleler piyasa sisteminin kendisini de çözmüştür.
3. KISIM – Dönüşüm Yol Alırken
19. Genel Oy Hakkına Dayanan Hükümet ve Piyasa Ekonomisi
1920’li yıllarda oy hakkına dayalı demokrasiye yönelik faşist saldırılar, aslında piyasa ekonomisinin temelinde yatan bir sorunu yeniden canlandırmıştır. Bu sorun, ekonomik alanın siyasal alandan tamamen ayrılmasına duyulan ihtiyaca dayanır. Bu ayrım ise doğası gereği sürekli gerilim yaratır çünkü toplumun ekonomik ihtiyaçları ile demokratik olarak belirlenmiş siyasi iradesi birbirleriyle çatışma halindedir.
Daha önce bahsedilen Speenhamland sisteminin siyasi sonuçları derin ve çelişkiliydi. Emek piyasası serbest hale getirildiğinde, bu piyasanın mağduru olan işçilerin oy hakkı talep etmeleri kaçınılmazdı. Bu talep, İngiliz toplumunda büyük bir siyasi kriz yarattı. Çünkü ekonomik liberalizmin işleyebilmesi için, ekonomik ve siyasal alanların birbirinden kesinlikle ayrılması gerekiyordu. Bu ayrım, genel oy hakkına dayalı demokrasiyi, yani ekonomiye müdahale edebilecek bir halk iradesini piyasa ekonomisinin en büyük tehdidi olarak gösteriyordu. Bu nedenle 19. yüzyıl boyunca liberal düşünürler genel oy hakkına dayanan demokrasiye karşı hep şüpheyle yaklaştılar. Demokrasi ve piyasa ekonomisi, temelde birbiriyle çelişen iki ilkedir. İşçiler ancak, piyasa kurallarını ve onun getirdiği zorlukları kabul ettikten sonra demokratik siyasete katılabildiler. Böylece demokrasi, ekonomik sisteme müdahale gücünü yitirmiş ve piyasa ekonomisi ile uyumlu hale gelmiştir.
Aynı çatışma para alanında da kendini göstermiştir. Para politikaları ve sosyal koruma politikaları hep karşı karşıya gelmiştir. Paranın değerini korumak için bütçelerin denkleştirilmesi, ücretlerin düşürülmesi ve sosyal harcamaların kısıtlanması gerektiğinde, demokratik hükümetler ciddi çatışmalar yaşamış ve çoğu kez ya piyasa lehine demokrasiyi feda etmek zorunda kalmış ya da piyasa mantığını bozmak pahasına halkçı politikalara yönelmişlerdir.
Polanyi, bu çelişkinin özellikle işçi grevlerinde açıkça ortaya çıktığını belirtir. İşçi grevleri ekonomik bir hak olarak görülse de, piyasa mantığı açısından, toplumun işleyişine karşı yapılan zararlı eylemler olarak algılanıyordu. İşçiler, piyasa mantığına göre sürekli olarak greve gitme hakkına sahip olmalıydılar, ancak bu mantık gerçekçi değildi çünkü sürekli grevler toplumun çöküşüne yol açardı. Bu paradoks, emek gücünün aslında gerçek bir meta olmadığını ve piyasa mantığının toplumun gerçek ihtiyaçlarıyla uyuşmadığını gösteriyordu.
Polanyi, ekonomik liberalizmin en temel iddiasının serbest piyasaların korunması olduğunu belirtir. Bu nedenle, 1920’lerde uluslararası ekonomi sistemini yeniden kurmaya çalışan liberal politikalar sürekli olarak serbest piyasa mantığını, özellikle altın standardını korumaya odaklanmıştır. Ancak bu politikalar, piyasa ekonomisinin yarattığı ekonomik krizleri daha da derinleştirmiş, demokratik siyasetleri felce uğratmış ve toplumları faşizme yönelten siyasi ortamı hazırlamıştır.
20. Tarih Sosyal Değişimin Koşumunda
Faşizm, liberal kapitalizmin yaşadığı büyük krizden doğan kurumsal çıkmazdan tek gerçekçi kaçış yolu gibi görünmekteydi. Ancak bu sözde çözüm, toplumun demokratik kurumlarını yok ederek uygarlığı yozlaştırmış ve sonunda ölümcül sonuçlara yol açmıştır.
Polanyi’ye göre faşizmi yerel ya da ulusal özelliklere (örneğin İtalyan mizacı, Alman militarizmi veya Versay Antlaşması gibi faktörlere) bağlamak yanlıştır. Çünkü faşizm, kültürel ya da milli koşullardan bağımsız biçimde ortaya çıkabilmiştir. Bu hareket, İtalya ve Almanya’nın yanı sıra İngiltere, Fransa, Japonya, İspanya ve Amerika dahil pek çok ülkede eşzamanlı olarak görülmüş; böylece hiçbir kültürel ya da tarihsel kimlik, faşizme karşı kalıcı bir bağışıklık sağlamamıştır.
Polanyi’ye göre, faşizmin en belirgin özelliği, kitlesel desteğe dayanmasından çok, toplumda etkili kişilerin, sermaye sahiplerinin ve güçlü muhafazakâr grupların dolaylı desteğini almasıdır. Faşizm bu yönüyle klasik bir hareketten ziyade bir hamle olarak değerlendirilmelidir; yani belirli bir sosyal kriz anında hızla yükselen ve ardından düşen, ancak koşullar yeniden uygun hale geldiğinde tekrar güçlenebilen bir fenomendir. Bu bağlamda faşizmi anlamak için “faşist durum” kavramına vurgu yapar: demokratik kurumların ani çözülüşü ve ekonomik-siyasal krizlerin derinleştiği ortamlarda faşizm kolayca güç kazanır.
1920’lerde faşizmin ortaya çıkmasını kolaylaştıran iki özel koşul olduğu tezi hakimdir: karşı devrim ve milliyetçi revizyonizm. Ancak Polanyi’ye göre bu iki eğilim, faşizmin asıl niteliğini açıklamak için yeterli değildir. Bu eğilimler faşizmin gelişimini sadece kolaylaştırıcı geçici unsurlar olarak görülmelidir.
Faşizmin temelinde ise piyasa ekonomisinin küresel ölçekte işleyemez hale gelmesi yatar. Piyasa ekonomisi, altın standardı etrafında kurulmuş, uluslararası ekonomik sistem olarak dünya çapında bir entegrasyon yaratmıştı. Fakat bu sistem, 1929 Büyük Buhranı’yla çökünce faşizmin yükselişi kaçınılmaz hale geldi. Faşizm, liberal kapitalizmin işlemez hale geldiği durumlarda, düzeni sağlamanın otoriter yolunu temsil etmekteydi.
21. Karmaşık Bir Toplumda Özgürlük
19. yüzyıl uygarlığının çöküşü ne savaşlara ne ekonomik krizlere ne de dış müdahalelere bağlıdır. Bu uygarlık, piyasa sisteminin toplumun temel ihtiyaçlarıyla çatışmasından doğan gerilimlerin yarattığı içten bir çürüme sonucu çökmüştür. Toplum, kendi yasalarına göre işleyen piyasalar tarafından parçalanmamak için doğal olarak önlemler almış ve bu savunma refleksleri, aslında piyasa sisteminin kendi kendini imha etmesine yol açmıştır.
Piyasa ekonomisinin temel hatası, ekonomik davranışın insani doğanın bir parçası olduğunu varsaymasıdır. Klasik ekonomistlerin ileri sürdüğü üzere insanların her zaman kâr peşinde koşan, rasyonel ekonomik aktörler oldukları varsayımı gerçeklikle uyuşmamaktadır. Tarih ve antropoloji çalışmaları, bu varsayımın tam tersini gösterir. İnsan toplumlarının çoğunda ekonomik davranışlar kâr amacına değil, dayanışmaya, toplumsal ilişkilere ve karşılıklı yükümlülüklere dayanır. Dolayısıyla piyasa ekonomisi ve piyasa toplumları doğal değil, tarihsel açıdan istisnai durumlardır. Ondokuzuncu yüzyıldaki serbest piyasa düzeni, hükümetlerin bilinçli müdahalesi ve hatta şiddeti sayesinde yaratılmıştır.
Asıl sorun piyasanın varlığı değil, piyasanın toplumun merkezine yerleşmesi ve tüm sosyal yaşamı kontrol eder hale gelmesidir. Piyasanın ekonomiyi, ekonominin de toplumu belirlediği bu düzen, insani değerlere ters düşmektedir.
Dönüşüm kaçınılmazdır; piyasalar varlığını sürdürecek ama ekonominin temel unsurları olan emek, toprak ve para artık piyasaya terk edilmeyecek, bu unsurlar toplumun ihtiyaçlarına göre düzenlenecektir.
- Emek piyasasının piyasa dışına çıkarılması, ücretlerin artık piyasa koşullarına göre değil, sendikalar, devlet ve kamu kurumları tarafından belirlenmesi anlamına gelir. Böylece işçi hakları güvence altına alınarak piyasa kaynaklı belirsizlikler azaltılır.
- Aynı şekilde toprak piyasadan çıkarılarak kooperatifler, aile işletmeleri ve kamu kurumlarının yönetimine bırakılır. Bu, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ekolojik ve sosyal sürdürülebilirliğin de korunmasını sağlar.
- Para ise hükümetlerin yönetimine geçerek yatırımların ve tasarrufların daha istikrarlı biçimde planlanmasını mümkün kılar. Bu değişiklikler piyasa toplumundan piyasa-sonrası topluma geçişin temelini oluşturur.
Uluslararası alanda da benzer bir dönüşüm kaçınılmazdır. Altın standardının ortadan kalkışıyla birlikte ekonomik ilişkiler ve ulusal egemenlik yeniden tanımlanmalıdır. Artık tüm dünyayı tek bir ekonomik sisteme bağlayan altın standardının getirdiği otomatik denetim kalkmış, bu durum ülkeler arasında daha gerçekçi ve dayanışmacı ilişkilerin kurulmasını mümkün kılmıştır. Ülkeler arası ilişkiler artık ekonomik zorunluluklardan değil, siyasi ve sosyal dayanışmadan güç almalıdır.
Fakat bu dönüşüm beraberinde önemli bir özgürlük sorunu getirir. Karmaşık toplumlarda düzenlemeler kaçınılmazdır ve düzenlemeler özgürlükleri hem kısıtlar hem de genişletir. Burada temel sorun, özgürlüklerin azalması değil, belirli bir kesimin ayrıcalıklarını kaybetmesidir. Ayrıcalıklı sınıflar, özgürlüklerinin azalmasını toplumun genelinde özgürlük kaybı olarak gösterme eğilimindedir. Fakat aslında bu düzenlemeler sayesinde toplumun genelinde adalet, refah ve gerçek özgürlükler artabilir. Bu dengeyi sağlamak, planlı bir toplumda özgürlüğün anahtarıdır.
Liberalizm, piyasayı ve devletin müdahalesizliğini özgürlükle eşleştirmiş, devlet müdahalesini ise kölelikle bir tutmuştur. Bu yanılsama, liberal düzenin sonunu getiren krizlerin nedenidir. Liberaller, ekonomik düzenlemeleri engelleyerek aslında faşizmin yolunu açmış, faşistler ise piyasadan kaynaklanan toplumsal krizleri kendi otoriter düzenlerini kurmak için kullanmıştır. Böylece liberalizm, özgürlüğü koruma bahanesiyle gerçekte özgürlüğü yok eden bir düzene zemin hazırlamıştır.
Polanyi’ye göre faşizm ve sosyalizm arasındaki fark ekonomik değil ahlaki ve dinsel niteliktedir. Faşizm, toplumun gücünü mutlaklaştırır ve özgürlük fikrini reddederken; sosyalizm, toplumun gerçekliğini kabul ederek özgürlük fikrini korur. Sosyalizm, düzenlemeleri ve toplumsal planlamayı, bireyin özgürlüğünü korumak ve genişletmek için kullanır. Bu anlamda sosyalizm, özgürlük ve toplum arasında zorunlu bir çelişki olmadığını ileri sürer.
Sonuç olarak Karmaşık toplumlarda güç, zorunlu bir unsurdur ve bundan kaçış yoktur. Ama güç kullanımının meşruiyeti, onun özgürlükleri artırıp artırmadığına göre belirlenir. Özgürlük artık bireysel ayrıcalıklarla değil, toplumun genelinde gerçek haklarla tanımlanmalıdır.