Karl Marx – Kapital – 3. Cilt – Bütün Olarak Kapitalist Üretim Süreci – Kitap Özeti

Kapital’in Üçüncü Cildi, Karl Marx tarafından yazılmış ancak tamamlanamadan ölümünden sonra Friedrich Engels tarafından düzenlenerek 1894 yılında yayımlanmıştır. Bu cilt, kapitalist üretim sürecini yalnızca artı-değerin üretimiyle sınırlı kalmayıp, onun nasıl bölüşüldüğünü ve sermayenin dolaşımı içindeki dönüşümlerini ele alarak Marx’ın ekonomik analizini tamamlayan bir yapıttır. Marx, burada özellikle kâr oranlarının düşme eğilimi, ticaret sermayesinin ve finansal piyasaların işleyişi, rant ve faiz gibi kapitalizmin temel unsurlarını inceler. Kapitalist üretim ilişkilerinin içsel çelişkilerini ve kriz dinamiklerini çözümleyen bu cilt, kapitalizmin sadece bireysel işletmeler düzeyinde değil, toplumsal ve sistemik bir perspektiften nasıl işlediğini anlamak için kritik bir eser olarak kabul edilir.

1. KISIM – ARTI-DEĞERİN KÂRA VE ARTI-DEĞER ORANININ KÂR ORANINA DÖNÜŞMESİ

1. MALİYET FİYATI VE KÂR

Birinci Kitapta kapitalist üretim sürecini, dış etkilerden bağımsız, sadece doğrudan üretim süreci olarak inceledik. İkinci Kitapta dolaşım sürecini ele alarak üretim ve dolaşım süreçlerinin sentezini ortaya koyduk. Üçüncü Kitapta ise sermayenin somut biçimlerini, sermaye hareketleri içindeki rekabet koşullarını ve bunların toplumsal yüzeyde aldığı şekilleri inceliyoruz. Sermayenin üretim ve dolaşım süreçlerindeki biçimleri yalnızca özel durumlar olarak karşımıza çıkar ve ancak bütünsel hareket içinde anlaşılabilir.

Kapitalist üretimde, metaın maliyet fiyatı kapitaliste onun gerçek üretim maliyeti gibi görünür. Örneğin, 900 sterlinlik sermaye ile üretilen bir metaın değerinin 600 sterlin olması durumunda, kapitalist için maliyet fiyat 500 sterlin olur. Artı-değer (100 sterlin) kapitaliste herhangi bir maliyet getirmemiştir çünkü işçinin karşılığı ödenmemiş emeğidir. Ancak kapitaliste göre metanın maliyet fiyatı, tüketilen üretim araçları ve emek gücünün toplamıdır. Böylece, metanın gerçek değeri ile maliyet fiyatı arasındaki fark, kapitalist üretimin temel özelliğini oluşturur.

Maliyet fiyatı, tüketilen sermayenin değerini yerine koyar ama artı-değeri oluşturmaz. Maliyet fiyatı kategorisinin meta-değerin oluşum süreciyle bir ilişkisi yoktur. Örneğin, 500 sterlinlik üretim öğelerine sahip bir metanın değeri 600 sterlin ise, 500 sterlin maliyet fiyatı, bu değerin bir kısmıdır ve ancak üretim öğelerini yeniden satın almaya yeterlidir. Metaın değerindeki artı-değer kısmının nasıl üretildiği, bu ayrımda belirsizdir. Kapitalist, metaların maliyet fiyatını içsel değer olarak görmeye meyillidir çünkü sermayenin korunması bu fiyat üzerinden gerçekleşir.

Bir metanın asgari satış fiyatı, maliyet fiyatıdır. Bu fiyatın altında satış, yatırılan sermayenin kaybına neden olur. Kapitaliste göre, maliyet fiyatının üzerindeki fazlalık (artı-değer), satış işleminden kaynaklanıyor gibi görünür ve gerçek üretim sürecindeki sömürü ilişkisinden bağımsızmış gibi algılanır. Aslında artı-değer, yalnızca maliyet fiyatını oluşturan sermayeden değil, yatırılan tüm sermayeden doğar ve kapitaliste, yatırılan sermayenin her kısmından eşit oranda kâr beklentisi doğar.

2. KÂR ORANI

Kapitalist, sermayeyi artı-değer üretmek için yatırır. Ancak artı-değeri yalnızca değişen sermaye (emek-gücü) üretirken, kapitalist bunu toplam sermayeye bağlayarak düşünür. Kapitalistin kârı, karşılığında hiçbir şey ödemediği bir şeye (karşılığı ödenmemiş emek) sahip olmasından kaynaklanır. Artı-değerin toplam sermayeye oranı, artı-değer oranından farklı olarak “kâr oranı” olarak adlandırılır ve sermayenin genel genişleme oranını ifade eder. Bu süreçte artı-değerin kökeni gizlenir ve sanki sermayenin kendi niteliğinden kaynaklanıyormuş gibi algılanır.

Sermaye ilişkileri, sermayenin farklı kısımlarının (emek araçları, üretim maddeleri ve emek) kârın ortak kaynağı gibi görünmesi nedeniyle belirsizleşir. Gerçekte kâr, artı-değerin çevrilmiş bir biçimidir ve sermayenin hareketi ile yaratılır. Bu durum, sermayenin genişleme sürecinin gizemli bir nitelik kazanmasına neden olur.

3. KÂR ORANININ ARTI-DEĞER ORANI İLE BAĞINTISI

Kâr oranı, artı-değerin toplam sermayeye oranıdır. Artı-değer oranı ise, artı-değerin yalnızca değişen sermayeye oranıdır. Böylece, kâr oranı daima artı-değer oranından küçüktür, çünkü değişen sermaye daima toplam sermayeden küçüktür. Sermayenin değer büyüklüğü ile artı-değer arasında doğrudan bir iç ilişki yoktur; asıl belirleyici olan, emek miktarı ile üretim araçlarının teknik bağıntısıdır.

Emeğin üretkenliği, ücretler, işgünü uzunluğu ve emeğin yoğunluğu gibi faktörler, artı-değer oranını belirleyerek, dolaylı olarak kâr oranını etkiler. Örneğin, ücretlerdeki artışlar artı-değer oranını azaltırken, işgünü uzatılırsa artı-değer oranını yükseltir. Böylece değişen sermayenin toplam sermaye içindeki oranı önem kazanır çünkü değişen sermaye, canlı emeği harekete geçiren tek kısımdır.

Artı-değer oranı bilindiğinde, kâr oranı, artı-değer oranının toplam sermayedeki değişen sermaye oranına çevrilmiş hali olarak ifade edilebilir. Ancak kapitalist için artı-değerin kökeni belirsizdir ve sanki dolaşım sürecinden veya piyasadaki koşullardan doğuyormuş gibi algılanır. Bu durum, kapitalistin bilinçli ya da bilinçsiz olarak artı-değerin gerçek kaynağını gizlemesine yol açar.

4. DEVRİN KÂR ORANI ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Devir süresi, sermayenin bir kısmının sürekli olarak üretim dışında kalmasına neden olur. Bu süre ne kadar kısa olursa, aynı sermaye ile elde edilen artı-değer ve dolayısıyla kâr oranı o kadar yüksek olur. Üretim ve dolaşım sürecinin kısalması, sermayenin daha büyük kısmının sürekli üretimde tutulmasını sağlar ve dolayısıyla kâr oranını yükseltir.

Devir süresini kısaltmanın başlıca yolu, üretkenliği artırmak ve dolaşımı hızlandırmaktır. Teknolojik gelişmeler ve ulaştırma araçlarının ilerlemesi, sermayenin atıl kalmasını azaltır ve kâr oranını olumlu etkiler. Emeğin verimliliği arttıkça, aynı sermaye miktarıyla daha fazla artı-değer üretilebilir hale gelir. Ancak bu durum, sermayenin sabit kısmında yatırımların artmasını gerektirebilir.

Kâr oranı formülü (k’ = a’n(d/S)), sermayenin toplam miktarı, döner ve sabit sermayenin bileşimi ile doğrudan ilişkilidir. Sermayenin bileşiminde değişmeyen sermayenin payının artması, kâr oranını azaltırken; devir hızının artışı ise aynı sermaye büyüklüğünde daha fazla artı-değerin elde edilmesine olanak sağlar ve böylece kâr oranını artırır. Bu nedenle sermaye devir hızı, kapitalistin sermaye kullanım verimliliğini belirleyen önemli bir unsurdur.

Kâr oranı, kapitalist üretimin temel ölçüsü olarak sermayenin dolaşımı ve genişlemesi süreçlerini kapsar ve bu süreçlerin etkinliğiyle doğrudan ilişkilidir.

5. DEĞİŞMEYEN SERMAYENİN KULLANIMINDA EKONOMİ

Değişen sermaye sabit kaldığında, işgününün uzatılması, değişmeyen sermayenin (makineler, binalar gibi) nispi değerini azaltarak kâr oranını yükseltir. Sabit sermayenin miktarı aynı kalsa da, işçiler daha uzun saatler çalıştığında, bu sermayenin ek maliyeti olmaz ve böylece yatırılan sermayenin yeniden üretimi için gerekli süre kısalır. Bu nedenle modern sanayide sabit sermaye ihtiyacının artması, kapitalistleri işgününü uzatmaya teşvik eden başlıca nedenlerden biridir.

Ancak, işgünü sabit tutulursa aynı sonucu elde etmek için işçi sayısını artırmak ya da emeğin yoğunluğunu yükseltmek gereklidir. Bu durumda sabit ve döner sermaye miktarları artar, fakat bu, değişmeyen sermayede artış ve kâr oranında düşüş riski taşır. Üretim ne kadar azalırsa, sabit kalan genel giderlerin oranı da o kadar yükselir. Dolayısıyla işgünündeki uzama, daha iyi ödeme yapılsa bile, kâr oranını arttırır.

İşçilerin günde daha uzun saatler çalıştırılması, sabit sermayenin kullanımını hızlandırır. Makinelerin amortisman süreleri, günlük çalışma saatleri ile belirlenir. Haftalık çalışma süresinin uzaması, makinelerin değerinin yeniden üretimini hızlandırarak kapitalistin avantajını arttırır. Ayrıca, makinelerin, motorların ve depoların topluca kullanılması, yakıt, ışıklandırma ve bina giderlerinde önemli bir tasarruf sağlar. Bu tasarruflar, ancak emeğin toplumsal nitelik kazanmasıyla mümkün hale gelir ve bileşik emek, tek tek bireysel emekten daha ekonomik sonuçlar üretir.

Kapitalist, üretim araçlarının ucuzlamasını sürekli hedefler, çünkü sabit sermayenin değeri azaldıkça kâr oranı yükselir. Üretim araçlarının ucuzlaması, bir sektördeki üretkenliğin artışı ile yakından ilişkilidir; başka sektörlerin sağladığı bu üretkenlik artışlarından kapitalist doğrudan faydalanır. Kapitalistin, pamuk ve makinelerdeki ucuzlama yoluyla sağladığı artan kâr, emeğin başka sektörlerdeki yüksek üretkenliğinin sonucudur.

Makinelerin geliştirilmesi, kullanılan malzemelerin değiştirilmesi ve üretim artıklarının azaltılması gibi faktörler, sabit sermaye kullanımını ekonomik hale getirir. Makinelerin daha dayanıklı olması, yalnızca bireysel ürün maliyetlerini azaltmakla kalmaz, sermaye yatırımı için gerekli miktarı da düşürür. Ayrıca, yeniden kullanıma sokulan üretim artıkları, sanayilerde üretim maliyetlerini önemli ölçüde azaltabilir.

Kapitalist üretim tarzı, üretim araçlarının ucuzlamasını sağlar, ancak bu tasarrufları gerçekleştirirken insan sağlığı ve güvenliğini sıklıkla ihmal eder. Emekçinin sağlığını ve yaşamını tehlikeye atan bu ekonomi türü, sermayenin özünde bulunan bir işlev olarak algılanır. Kapitalist üretim tarzı, insan yaşamını veya canlı emeği cömertçe harcar; bireysel gelişmenin bu israfı, sermaye ilişkilerinin karakteristik bir sonucudur.

Çeşitli örnekler, işçilerin yaşam koşullarının kötüleştirilmesiyle sağlanan ekonomileri detaylandırır. Kömür madenlerindeki kötü çalışma koşulları, havalandırma ve güvenlik önlemlerindeki ihmaller, aşırı çalışma saatleri ve kapalı ortamlardaki yetersiz hava, sağlık sorunlarını ve ölüm oranlarını dramatik şekilde artırmıştır. Kapitalist üretimin yoğunlaştığı alanlarda, sağlık sorunları ve ölüm oranları belirgin şekilde yüksektir; bunun temel nedeni çalışma alanlarının aşırı kalabalık ve havalandırmasının yetersiz oluşudur.

Enerji üretimindeki iyileştirmelerle sağlanan tasarruflar, makinelerin kapasitelerinin artırılmasına olanak tanır. Yüksek basınçlı buhar kazanlarının yaygınlaşması, enerji üretim maliyetlerini önemli ölçüde azaltmıştır. Fabrikalarda makinelerin hızı ve gücü artırılarak, kullanılan yakıt miktarında ciddi düşüşler sağlanmıştır.

6. FİYAT DALGALANMALARININ ETKİSİ

Hammadde fiyatlarındaki dalgalanmaların, kâr oranını nasıl etkilediğini incelerken, artı-değer oranının sabit kaldığını varsayıyorum. Bu varsayım, durumu yalın biçimde çözümlemek açısından önemlidir. Burada vurgulanması gereken önemli nokta şudur: Değişmeyen sermayedeki tasarruflar ya da hammadde fiyatlarındaki dalgalanmalar, ücretleri ve artı-değer oranını hiç değiştirmeseler bile kâr oranını her zaman etkilerler. Çünkü bunlar, kâr oranı formülündeki değişmeyen sermayenin büyüklüğünü doğrudan belirleyerek bütün oranın değerini değiştirirler. Bu nedenle, değişikliğin hangi üretim dalında ortaya çıktığının bir önemi yoktur; bu etki, lüks mallar üreten sektörler için de aynıdır.

Hammaddeler kavramı, burada indigo, kömür, gaz gibi yardımcı maddeleri de kapsar. Ayrıca makineler de bu kategoriye dahil edilir; çünkü makinelerin fiyatları, yapıldıkları hammaddelerin fiyatlarındaki dalgalanmalardan etkilenir. Demir, kömür, kereste gibi hammaddelerdeki doğal zenginlik, sermayenin doğal doğurganlığı gibi davranır ve kâr oranını, ücretlerden bağımsız olarak belirleyen bir etmendir. Bu nedenle, hammaddenin fiyatında bir düşüş, kâr oranını yükseltirken, yükseliş ise kâr oranını azaltır.

Hammadde fiyatlarındaki değişiklikler, ürünün satış alanında herhangi bir arz-talep değişikliği olmadan bile, yani rekabet koşullarından bağımsız olarak kâr oranını etkileyebilir. Bu durum, dış ticaretin, yalnızca yaşam gereksinmelerini ucuzlatmakla değil, sanayi ve tarımda kullanılan hammaddeleri ucuzlatarak doğrudan kâr oranını artırdığını da gösterir. İktisatçılar bu noktayı ihmal ettiklerinde, dünya ticaretinin kâr oranları üzerindeki etkilerini göremezler; Ricardo’nun yaptığı hata da bundan kaynaklanır.

Fiyat dalgalanmalarının sanayi üzerindeki etkileri tarihsel deneyimlerle kolaylıkla açıklanabilir. Örneğin 1837’de R. H. Greg, İngiliz pamuk sanayiinde kullanılan un fiyatlarının düşmesinin büyük bir tasarruf sağladığını göstermiştir. Bu, tahıl yasalarının kaldırılmasının sanayi kapitalistleri açısından neden önemli olduğunun açık bir örneğidir. Fakat tahıl yasaları kaldırılıp hammadde ucuzladığında, fabrikatörlerin çalışma saatlerinin kısaltılmasına karşı direnci artmıştır; on saatlik işgünü yasalaşınca, ilk tepkileri ücretleri düşürme girişimi olmuştur.

Hammadde fiyatlarındaki yükselmeler veya düşmeler, sermayenin değerini doğrudan etkiler. Çünkü hammadde fiyatları yükseldiğinde, depoda bekleyen hammaddeler veya yarı mamul mallar gibi varlıkların değeri de yükselir ve mevcut sermayeyi büyütür. Bu durum, hammadde fiyatlarındaki yükseliş nedeniyle kâr oranında yaşanan düşüşü kısmen telafi edebilir. Tersi durumda ise mevcut sermaye değer kaybına uğrar.

Özellikle kapitalizmin gelişmesi ile hammaddenin değerindeki dalgalanmalar daha sık görülür hale gelir ve bu durum üretimde ani genişlemelere veya daralmalara yol açar. Kapitalist üretim ne kadar gelişirse, makinelerin ve sabit sermayenin aşırı üretimi ile hammadde üretimi arasındaki uyumsuzluk da o kadar belirgin hale gelir. Bu, üretim sürecinde ciddi aksamalara sebep olur. Örneğin, Amerikan İç Savaşı sırasında pamuk fiyatları aşırı yükselince, İngiliz sanayisi ciddi bir kriz yaşamıştır. Bu tür ani fiyat dalgalanmaları, üretimin büyük ölçüde kısıtlanmasına ya da makinelerin atıl kalmasına sebep olabilir.

Hammadde fiyatlarındaki dalgalanmaların en çarpıcı örneği 1861-1865 Amerikan İç Savaşı sırasında İngiltere’de yaşanan pamuk kıtlığıdır. Bu dönemde hammadde fiyatları öyle yükseldi ki, işçiler için çalışma süresi kısaldı ve ücretler düştü. Surat pamuğu gibi kalitesiz alternatif hammaddeler kullanıldı, makinelerin verimi düştü ve işçilerin kazançları yarı yarıya azaldı. Bu durum, fabrikaların çalışma sürelerinin düşmesi ve ücretlerin azalmasıyla sonuçlandı. İşçiler daha düşük kaliteli pamuğu işlerken hem daha az kazanıyor hem de makinelerin verimi düştüğü için daha uzun saatlerde çalışmak zorunda kalıyorlardı.

1863 yılı raporlarında, Lancashire bölgesinde işçilerin önemli bir kısmının tam zamanlı çalışma imkânı bulamadığı, haftalık kazançlarının ise ciddi ölçüde azaldığı belirtilmiştir. Bu dönemde fabrika sahipleri işçilerin ücretlerini düşürmüş, işçiler de genellikle kabul etmek zorunda kalmışlardı. Surat pamuğunun kullanımı, ipliğin kalitesini düşürmüş, makinelerin hızını azaltmış, dolayısıyla işçilerin verimliliğini de düşürerek haftalık kazançlarının önemli ölçüde azalmasına neden olmuştu. Hammadde kıtlığının üretim süreçlerini ne ölçüde bozabileceğinin ve işçi sınıfını nasıl zor şartlara ittiğinin açık örneği budur.

Sonuç olarak, hammadde fiyatlarındaki dalgalanmalar, yalnızca üretim maliyetlerini ve kâr oranını etkilemekle kalmaz, üretim sürecini tamamen kesintiye uğratabilecek kadar ciddi sonuçlara yol açabilir. Bu durum, sermayenin bağlanması ya da serbest kalmasına, makinelerin atıl kalmasına ve işçilerin koşullarının kötüleşmesine neden olarak kapitalist üretimin istikrarsız doğasını ortaya koyar.

7. TAMAMLAYICI DÜŞÜNCELER

Herhangi bir üretim alanında ortaya çıkan kâr miktarı, teorik olarak bu alana yatırılmış bulunan toplam sermaye tarafından üretilen artı-değere eşit olsa da, burjuva sınıfı bunu, karşılığı ödenmemiş artı-emek (artı-değer) olarak görmekten kaçınacaktır. Bunun nedeni, dolaşım sürecinde üretim sürecinin unutulması ve metaların değerinin gerçekleştiği zaman artı-değerin yaratıldığı yanılgısına düşülmesidir. Bu yanılsama nedeniyle kapitalist, kârını emeğin sömürüsünden değil, kendi faaliyetlerinin sonucunda ortaya çıkan koşullardan sağladığına inanır.

Bu çerçevede, kâr oranının, emeğin sömürülme derecesi sabit olsa dahi, sermayenin bileşimine ve işletmenin etkin yönetimine bağlı olarak değişebileceği görülür. Aynı artı-değer miktarıyla, değişen sermaye sabit kalsa bile, farklı sermaye büyüklüklerinde kâr oranı farklı olacaktır. Örneğin, 1.000 sterlinlik ücret ile 1.000 sterlin artı-değer üretildiğinde, toplam sermaye büyüklüğünün farklı olması, aynı artı-değere rağmen kâr oranını değiştirebilir. Bu durum, kapitalisti, kârının kaynağı konusunda yanlış yorumlamalara yöneltir.

Diğer yandan, bireysel sermayenin büyüklüğündeki bir değişimin, toprak rantından farklı olarak, kâr oranı üzerinde etkili olmayacağı varsayımı yanlıştır. Bu etki, yalnız iki durumda doğru olur. İlki, sermayenin değerinde gerçek olmayan, yalnızca para biriminin değerindeki değişmelerden kaynaklanan görünüşteki değişmelerdir. Örneğin altının değerinin yarıya düşmesi ya da iki katına çıkması halinde, sermayenin nominal değeri ve kâr miktarı aynı oranda değişir, ancak kâr oranı değişmez. Bu durumda, sermaye değerinin büyüklüğünde gerçek değil, yalnızca parasal ifade biçiminde bir değişim söz konusudur.

İkinci durumda ise, sermaye büyüklüğünde gerçek bir değişim yaşanmakla birlikte, sermayenin organik bileşimi, yani değişen ve değişmeyen sermaye oranları aynı kalmaktadır. Sermaye 500, 1.000 veya 2.000 sterlin olsa bile, organik bileşim değişmezse, kâr oranı da değişmez. Bu örnekte sermaye büyüklüğündeki artış ya da azalış sadece kâr miktarını etkiler, ancak oran aynı kalır.

Kâr oranındaki artışlar, genellikle artı-değerin üretim maliyetine, yani yatırılan toplam sermayeye oranının artmasından kaynaklanır. Her metaın değeri, onun içerdiği emek-zamanıyla değil, yeniden üretimi için gerekli olan toplumsal emek-zamanıyla belirlenir. Bu nedenle sermaye değerindeki dalgalanmalar, sermayenin yeniden üretimi için gerekli olan toplumsal emek-zamanının uzayıp kısalmasından da kaynaklanabilir. Eğer sermayenin yeniden üretimi iki kat veya yarı yarıya zaman alıyorsa, sermaye değeri buna paralel olarak yükselir ya da düşer ve sonuçta bu durum, kârın mutlak miktarını etkilerken, eğer sermayenin organik bileşimi değişmezse kâr oranını değiştirmez.

2. KISIM – KÂRIN ORTALAMA KÂRA DÖNÜŞMESİ

8. FARKLI ÜRETİM KOLLARINDA FARKLI SERMAYE BİLEŞİMLERİ VE KÂR ORANLARINDA BUNDAN İLERİ GELEN FARKLILIKLAR

Bu bölümde, artı-değer oranının sabit kabul edilmesi halinde bile, sermayenin farklı üretim alanlarında değişen ve değişmeyen kısımlarının bileşimine göre kâr oranlarının nasıl farklılaştığı incelenmektedir. Adam Smith, farklı sektörlerdeki emek sömürüsü derecesindeki farkların geçici olduğunu, ancak basit emek ile karmaşık emek arasındaki ücret farklılıklarının kalıcı olduğunu vurgular. Kapitalist üretimin ilerlemesiyle birlikte, üretim alanları arasındaki sömürünün eşitlenmesi eğilimi artar.

Emeğin sömürülme derecesi ve artı-değer oranı sabit kalsa dahi, değişmeyen sermaye (makineler, hammaddeler vb.) ve değişen sermaye (iş gücü) oranlarındaki farklılık, sektörler arasında farklı kâr oranları yaratır. Sermayenin organik bileşimi farklı üretim alanlarında teknik koşullar ve kullanılan üretim araçlarının değerindeki farklılık nedeniyle değişir. Örneğin, aynı miktarda emek gücü ile çalıştırılan bakır ve demir işleme sektörlerinde bile, hammaddenin değerindeki farklılık nedeniyle sermayenin değer bileşimi farklı olacaktır.

Sermayenin teknik bileşimi, üretici güçlerin belirli bir gelişme aşamasında, üretimde kullanılan üretim araçları ile emek-gücünün fiziksel oranını ifade eder ve sermayenin değer bileşimine dönüşerek organik bileşimi oluşturur. Farklı üretim alanlarında eşit büyüklükte sermayeler, değişen sermayelerinin miktarı oranında farklı miktarda canlı emek harekete geçirirler ve dolayısıyla eşit olmayan miktarda artı-değer yaratırlar. Örneğin, 700 sterlinlik sermayenin A alanında yalnız 100 sterlini emek gücüne yatırılırken, B alanında 600 sterlini emek gücüne yatırılırsa, B alanında sermaye altı kat daha fazla canlı emek ve buna bağlı olarak altı kat daha fazla artı-değer üretir. Bu da, aynı büyüklükte sermayelerin farklı sektörlerde farklı kâr oranlarına sahip olmasını sağlar.

Değişmeyen sermayenin değerindeki değişimler de kâr oranlarını etkiler. Örneğin, iki sektörde de 100 sterlin değişen sermaye yatırılırsa, fakat kullanılan üretim araçlarının maliyetleri farklı ise, aynı miktarda artı-değer üretilse bile toplam sermayeye oranla kâr oranları farklı olur. Sermayelerin organik bileşimleri mutlak büyüklüklerinden bağımsızdır; önemli olan, toplam sermayenin ne kadarının değişen sermayeye ayrıldığıdır.

Sabit ve döner sermaye oranları kâr oranını doğrudan etkilemez; ancak bunların farklı oranları, sermayenin devir sürelerini dolaylı olarak etkileyebilir. Sermayenin farklı devir süreleri, eşit büyüklükte sermayelerin farklı dönemlerde farklı miktarda yıllık artı-değer yaratmasına neden olabilir ve bu da farklı kâr oranları doğurur. Sermayelerin organik bileşimindeki ve devir sürelerindeki farklılıklar, sektörler arasında eşit büyüklükte sermayelerin farklı kâr oranlarına sahip olmasının temel nedenidir.

Farklı üretim alanlarında eşit büyüklükteki sermayeler, farklı organik bileşimleri nedeniyle, aynı artı-değer oranında bile farklı miktarlarda kâr sağlarlar. Çünkü artı-değer ve dolayısıyla kâr, canlı emekten kaynaklanır. Daha fazla canlı emeği harekete geçiren sermaye, aynı sömürü derecesinde daha fazla artı-değer yaratır ve daha yüksek kâr oranına sahip olur. Eğer farklı organik bileşimlere sahip sermayeler, eşit kâr oranları yaratıyor olsaydı, bu durum artı-değerin emekten başka bir kaynağı olduğu anlamına gelirdi ve ekonomi politiğin rasyonel temeli ortadan kalkardı.

Sonuç olarak, farklı sermaye bileşimleri ve farklı devir dönemleri, üretim alanları arasında kâr oranlarında farklılık yaratırken, kapitalist rekabet koşulları altında oluşan ortalama kâr oranı nedeniyle, maliyet-fiyatı düzeyinde bu farklar kapitalistin gözünde silinir. Kapitalistler açısından, eşit büyüklükteki sermayeler aynı maliyet-fiyatıyla çalışır ve bu durum da rekabet için temel teşkil eder. Üretim maliyetleri eşit olan farklı sektörlerde, sermayelerin organik bileşimleri farklı olsa da maliyet-fiyatları aynıdır; çünkü kapitalist, değişen ve değişmeyen sermaye ayrımını değil, yalnızca toplam maliyeti dikkate alır.

9. GENEL BİR KÂR ORANININ OLUŞMASI (ORTALAMA KÂR ORANI) VE META DEĞERLERİNİN ÜRETİM FİYATLARINA DÖNÜŞMESİ

Sermayenin organik bileşimi, kullanılan emek gücü ile üretim araçları arasındaki teknik ilişki ve bu araçların fiyatlarına bağlıdır. Sermayeyi değişmeyen ve değişen sermaye oranlarına bölerek ifade ederiz; örneğin 80 sabit ve 20 değişen sermayeden oluşan bir sermaye %20 kâr oranı sağlar. Bu oran, artı-değer oranının sabit varsayıldığı durumda elde edilir. Sermayelerin ürünlerinin gerçek değerleri sabit sermayenin aşınma payına bağlıdır ancak genel kâr oranı üzerinde etkisi olmadığı için şimdilik her sermayenin tam olarak ürüne aktarıldığını varsayıyoruz. Ayrıca farklı üretim alanlarında sermayelerin, değişen sermayeleriyle orantılı olarak eşit artı-değer yarattığını kabul ederek devir sürelerindeki farklılıkları ihmal ediyoruz.

Farklı üretim alanlarında sermayelerin organik bileşimleri değişkendir ve aynı sömürü derecesinde bile farklı kâr oranları ortaya çıkar. Çeşitli üretim kollarında egemen olan kâr oranları köken olarak çok farklıdır. Bu farklı kâr oranları, rekabet aracılığıyla bütün farklı kâr oranlarının ortalaması olan tek bir genel kâr oranına eşitlenirler. Bir sermayeye bu genel orana uygun düşen kâra ortalama kâr denir ve metaların maliyet fiyatlarına eklenen ortalama kâr, metaların üretim fiyatlarını oluşturur. Üretim fiyatı, maliyet fiyatı ile genel kâr oranına uygun olarak eklenen ortalama kârın toplamıdır.

Farklı üretim alanlarına yatırılan sermayelerin organik bileşimleri ve toplam toplumsal sermayeden aldıkları paylar, genel kâr oranının belirleyici unsurlarıdır. Bu süreçte bireysel kapitalistler kendi üretim alanlarında ürettikleri artı-değeri değil, toplam toplumsal sermaye tarafından yaratılan artı-değerden pay alırlar. Kapitalistin elde ettiği şey, yalnızca toplam toplumsal sermaye tarafından üretilen artı-değerin, yatırdığı sermayeye düşen payıdır. Kapitalistler metalarını üretim fiyatına sattıklarında, kendi üretimlerinde tüketilen sermaye değerini geri alırlar ama kârları bireysel üretim alanlarının dışında belirlenir. Üretim fiyatı böylece metanın değerinden farklıdır ve bu durum kapitalist için artı-değerin gerçek kaynağını gizler.

Metaların üretim fiyatı, farklı durumlarda değişebilir. Genel kâr oranındaki değişim, ya toplumsal sömürü derecesinde değişiklikten ya da üretimde kullanılan sermaye bileşimindeki teknik değişikliklerden kaynaklanır. Emeğin sömürü derecesi sabitken bile, üretim araçlarının değerindeki değişimler ya da kullanılan emeğin miktarı değiştiğinde genel kâr oranı değişebilir. Kâr oranı hesaplanırken, artı-değer toplam sermayeye göre değerlendirildiği için, artı-değer toplam sermayeden doğuyormuş gibi görünür ve böylece, değişmeyen ve değişen sermaye arasındaki organik fark, kâr kavramı içinde kaybolur.

Ortalama kâr oranının oluşmasıyla beraber, artı-değer ile kâr arasındaki fark büyüklük açısından da ortaya çıkar. Bireysel bir üretim alanında üretilen artı-değer ile kapitalistin satış fiyatına yansıyan kâr miktarı ancak rastlantısal olarak örtüşür. Böylece kârın gerçek niteliği ve kaynağı, hem kapitalist hem de işçi açısından gizlenir. Kapitalist sadece kendi alanında yatırdığı sermayeye düşen kârı görür, bu da ona kârın, sermayenin tüm parçalarından eşit şekilde çıktığı yanılsamasını verir. Değerlerin üretim fiyatlarına dönüşmesi, değerin kendisinin belirlenmesi için gerekli temeli gizlemeye hizmet eder. Kapitalistin gözünde metanın değeri, üretim sürecinde harcadığı sermayenin geri dönüşü ve dış etkenlere bağlı olan ortalama kârın toplamından ibarettir.

Sonuç olarak, kapitalist üretim sisteminde ortalama kâr oranının oluşumu, sürekli bir dalgalanma ve uyum süreciyle gerçekleşir. Bu dalgalanmalar bireysel üretim alanlarında kısa süreli yükseliş ve düşüşler yaratır ancak genel kâr oranını ancak uzun süreler içinde etkileyebilir. Bireysel alanlardaki kâr oranları sürekli dalgalansa da, bu değişimler kısa vadede genel kâr oranını etkilemez çünkü farklı alanlardaki hareketler birbiriyle dengelenir ve genel oran üzerinde sürekli ve tutarlı bir etki yaratmazlar. Genel kâr oranı, ancak çok karmaşık ve sürekli dalgalanmaların ortalaması olarak işler. Her kapitalist, kendi üretim alanındaki emeğin sömürüsünden elde ettiği kârın, aslında toplumsal sermayenin kolektif emeğinden kaynaklandığını fark etmez. Bu nedenle ortalama kâr kavramı, kapitalist üretimin gerçek dinamiklerini gizleyerek, sistemi daha karmaşık ve anlaşılması güç hale getirir.

10. GENEL KÂR ORANININ REKABET YOLUYLA EŞİTLENMESİ PİYASA-FİYATLARI VE PİYASA-DEĞERLERİ ARTI-KÂR

Genel kâr oranı, kapitalist üretim koşullarında oluşur ve sermayenin farklı alanlar arasında hareketiyle şekillenir. Ortalama bileşimli sermayelerde üretim-fiyatı, meta değerlerine ya da buna yakın bir seviyeye eşitken, farklı bileşimdeki diğer sermayeler rekabet yoluyla bu ortalamaya doğru yaklaşır. Rekabet, sermayenin farklı üretim alanlarında aynı oranda kâr elde edebilmesini sağlamak üzere, üretim-fiyatlarını düzenleyerek genel kâr oranını eşitler. Böylece sermayeler, kendi ürettikleri bireysel artı-değer yerine, toplumsal artı-değerden eşit oranda pay alır ve bu da piyasa-fiyatlarını, metaların gerçek değerinden farklılaştırır.

Bu süreçte ortaya çıkan genel kâr oranı, tekil sermayenin değil, toplumsal sermayenin ürettiği toplam artı-değerin bir yansımasıdır. Sermaye miktarına bağlı olarak, artı-değer bireysel olarak üretilenden farklı oranlarda paylaşılır. Metaların fiyatları bu nedenle kendi gerçek değerlerinden sapar ve ortalama bir üretim-fiyatı üzerinden şekillenir. Sonuçta, genel kâr oranı, üretimin farklı alanlarındaki sermaye bileşimleri arasındaki farklılıkların üstesinden gelerek, toplam toplumsal ürünün değerini ve kârını eşitler. Böylece tüm toplumsal sermayenin kârları toplamı, üretilen toplam artı-değere eşitlenir.

Üretim-fiyatları, piyasada günlük olarak dalgalanan fiyatların merkezi konumunu oluşturur. Bu fiyatlar, değer yasasının etkisi altındadır; bir metaın üretiminde gerekli emek-zamanı arttıkça fiyatlar yükselir, azaldıkça düşer. Ricardo’nun vurguladığı gibi önemli olan, metaların mutlak değil, nispi değerlerindeki değişimlerdir. Bu bağlamda, piyasa-değerleri, çeşitli üretim koşullarının ortalaması olarak şekillenir. Piyasada satılan metaların değeri ise, üretim koşullarının uygunluk derecesine göre değişir. Örneğin, piyasada en elverişsiz koşullarda üretilen metaların değeri, diğer üretim koşullarına baskın gelirse, piyasa-değerini belirler ve diğer koşullarda üretim yapanların fiyatını etkiler.

Metaların değerleriyle fiyatları arasındaki ilişkinin anlaşılması için, arz ve talep kavramlarının ilişkisi önem kazanır. Arz ve talep, yalnızca fiyatların değerlerden sapmasını değil, aynı zamanda bu sapmaların ortalama piyasa-değerlerine geri dönmesini sağlayan mekanizmadır. Metaların piyasa-değerleri, alıcı ve satıcıların rekabeti sonucu belirlenir. Bu süreçte, talebin arzı, arzın da talebi belirlediği karmaşık ilişkiler ortaya çıkar. Dolayısıyla, piyasa-değerinin belirlenmesi arz ve talep dengesi ile açıklanmaz; aksine, piyasa-değeri, arz ve talep hareketlerini açıklayan merkezî bir ölçüttür. Piyasa-değeri, üretim koşullarının ortalamasını temsil eder ve bu ortalamanın altı ve üstündeki üretim koşullarında gerçekleşen sapmalar birbirini telafi eder.

Metaların üretim-fiyatları üzerinden satılması, kapitalist üretim tarzının yüksek gelişmişliğini gösterir. Çünkü metaların değerleri üzerinden satılması için çok daha düşük bir gelişme seviyesi yeterlidir. Arz ve talebin eşit olması, fiyatların piyasa-değeri etrafındaki hareketlerinin durduğu noktadır; bu eşitlik hali, kapitalist üretimin iç yasalarını ortaya çıkarır. Ancak gerçeklikte arz ve talep sürekli olarak dalgalanır; bu yüzden, fiyatlar piyasa-değerleri etrafında hareket ederek uzun vadede ortalama değerlere yaklaşırlar. Bu, kapitalist üretimdeki piyasa hareketlerinin, yalnızca metaların basit değişimiyle değil, farklı sınıfların ekonomik ilişkileri ve gelir paylaşımıyla yakından ilgili olduğunu gösterir.

Sonuç olarak, kapitalist üretimin temel dinamiği, bireysel metaların gerçek değerleri ile piyasa-fiyatları arasındaki sapmaları doğurur ve piyasadaki fiyat hareketlerinin, sürekli değer yasasına tabi olduğu gerçeğini ortaya koyar. Arz ve talep arasındaki eşitlik ise, bu dalgalanmaların sürekli kendini yenileyen döngüsünden başka bir şey değildir. Kapitalist sistemde tüm sermayeler, ortak bir artı-değer havuzundan pay alır ve bu nedenle sermaye sahipleri arasındaki rekabet, piyasa-değerlerinden sapmaları dengeleyerek genel kâr oranının eşitlenmesini mümkün kılar. Böylece kapitalist sistemde değer yasası, rekabet yoluyla üretim-fiyatları biçiminde somutlaşarak varlığını sürdürür.

11. GENEL ÜCRET DALGALANMALARININ ÜRETİM-FİYATI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Ortalama bileşimli bir sermaye varsayımıyla başlayalım. Diyelim ki toplumsal sermaye bileşimi 80 birim sabit sermaye, 20 birim değişen sermaye ve 20 birim de kârdır. Bu durumda artı-değer oranı yüzde 100 olur. Eğer ücretlerde genel bir artış gerçekleşirse, bu durum artı-değer oranının düşmesine yol açacaktır. Örneğin ücretler yüzde 25 yükseldiğinde, daha önce 20 birim değişen sermaye ile harekete geçirilen emek, şimdi 25 birime mal olur. Toplam sermaye 80 sabit + 25 değişen + 15 kâr şeklinde 120 birimde sabit kalır fakat kâr oranı yüzde 20’den yüzde 14,29’a düşer. Böylece ortalama bileşimdeki sermayenin ürettiği metaların üretim-fiyatları değerleriyle aynı kalır, ancak kâr azalır. Bir ücret artışı, kârda düşmeye yol açar fakat metaların değerini ve fiyatını değiştirmez.

Şimdi, bileşimi toplumsal ortalamanın altında olan sermayeyi ele alalım; örneğin 50 birim sabit ve 50 birim değişen sermaye olsun. Bu durumda ücretlerdeki artış doğrudan değişen sermayeyi etkiler, maliyet-fiyatı yükseltir ve metaların üretim-fiyatı artar. Aynı miktarda meta önceden 120’ye mal olurken şimdi 128,57’ye yükselir. Burada önemli olan, kâr oranındaki düşmenin tümüyle fiyatlara yansıtılamamasıdır. Bu, ücretlerdeki artışın, düşük sermaye bileşimine sahip sektörlerdeki üretim-fiyatlarını yükselttiğini, ancak bu artışın, kârdaki düşüşü tam olarak telafi edemediğini gösterir.

Bunun tam tersi olarak, yüksek bileşimli sermayelerde ise durum farklıdır. Örneğin 92 sabit ve 8 değişen sermayeden oluşan bir sermayede, ücretlerdeki artış değişen sermayeyi az miktarda etkiler. Toplam maliyet az miktarda artmasına rağmen, ortalama kâr oranındaki düşüş, bu tür yüksek bileşimli sektörlerin metalarının üretim-fiyatını düşürür. Böylece, yüksek sermaye bileşimindeki alanlarda, ücret artışları üretim-fiyatlarının düşmesine neden olur. Fakat yine bu düşüş, kâr oranındaki genel düşüşü tam olarak telafi edemez. Sonuç olarak ücretlerdeki artış, ortalama bileşimli alanlarda fiyatları sabit bırakırken, düşük bileşimli sektörlerde fiyatları artırır, yüksek bileşimli sektörlerde ise düşürür. Bu zıt hareketler toplam toplumsal sermaye düzeyinde dengeleyici bir etki gösterir.

Ücretlerde genel bir düşüş ise yukarıdaki durumun tam tersini doğurur. Ortalama toplumsal sermayede değişen sermaye maliyeti azalır ve bu nedenle genel kâr oranı yükselir. Düşük bileşimli sermayelerde üretim-fiyatı düşerken, yüksek bileşimli sermayelerde üretim-fiyatları yükselir. Bu durumda da, ücretlerdeki genel düşme, farklı üretim alanlarında zıt yönlü fiyat değişimleriyle sonuçlanır. Bu fiyat hareketleri, kârdaki genel yükselmeyi tam olarak yansıtmaz; çünkü fiyatlardaki değişimler, sermaye bileşimlerinin farklılığından dolayı her sektörde farklı şiddette hissedilir. Ancak toplam ürün değerleri ve üretim-fiyatlarının toplamı, ortalama toplumsal sermaye düzeyinde aynı kalır. Buradan anlaşılır ki, ücretlerdeki düşüş de kârdaki artışı tümüyle telafi edemez, yalnızca metaların üretim-fiyatları arasındaki dengeleri yeniden düzenler.

12. GENEL KÂR DALGALANMALARININ ÜRETİM-FİYATI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

Üretim-fiyatları ile değerler arasındaki farklılaşma iki temel nedenden kaynaklanır. Birincisi, genel kâr oranında ortaya çıkan bir değişim, ikincisi ise genel kâr oranı sabitken, belli metaların üretim koşullarında oluşan değişikliklerdir. Genel kâr oranında bir değişim ancak ya ortalama artı-değer oranındaki bir değişimden, ya da toplam sermayenin yatırımı sonucu elde edilen toplam artı-değerin oransal değişiminden kaynaklanabilir. Böylece, bir metaın üretim-fiyatı değiştiğinde, bu metaın kendi değeri sabit kalabilir fakat diğer metaların değerleri mutlaka değişmiş olmalıdır. Yani değerlerdeki değişimlerin tümü üretim-fiyatlarında değişiklik yaratmaz, ancak üretim-fiyatlarında gerçekleşen her değişiklik değerlerin değişimine dayanır.

Genel kâr oranı aynı kaldığında, üretim-fiyatlarındaki değişiklik yalnızca o metanın değerindeki değişimden ileri gelir. Bu, bir metaın üretimi için daha fazla veya daha az emek-zamanının gerekmesi, dolayısıyla emeğin üretkenliğinde meydana gelen değişimlerle ilgilidir. Örneğin, pamuğun maliyeti düştüğünde, iplik üretiminin üretim-fiyatı düşer. Çünkü üretim araçlarının fiyatı, üretilen metaların üretim-fiyatlarını doğrudan belirler.

Ortalama bileşimli sermayelerin üretim-fiyatlarında, değerlerinden önemli sapmalar olmaz. Çünkü bunların ürettikleri metaların değerleri, toplumsal ortalamaya yakın ya da eşittir. Bu ortalama bileşimli sermayeler için, ücretlerdeki yükselme veya düşmeler, üretim-fiyatlarını ancak metaların değerlerini değiştirdikleri ölçüde etkileyebilir. Bu durum dışındaki alanlarda üretim-fiyatları, sermayenin bileşimi ve genel kâr oranındaki değişimlerin ortak etkisine göre belirlenir. Özetle, üretim-fiyatlarının değişimi, doğrudan sermayenin bileşimi ve bunun genel kâr oranıyla ilişkisine bağlıdır; bu iki faktör, üretim-fiyatlarının değerlerden farklılaşmasının temel nedenidir.

Sonuç olarak, sermayenin hareketliliği arttıkça ve işgücünün sektörler arası geçişi kolaylaştıkça, genel kâr oranının eşitlenmesi ve metaların değerlerinin üretim-fiyatlarına dönüşümü daha hızlı ve etkin gerçekleşir. Bu süreçte kapitalistler, bireysel kârlarını maksimize ederken aslında toplumsal sermayenin ortalama hareketleriyle bağlıdırlar. Bu da piyasa mekanizmasının aslında görünmez biçimde değer yasasına tabi olduğunu gösterir. Rekabetin görünen kaosunda aslında piyasa-fiyatları, toplumsal üretimin değer yasasının düzenleyici merkezinde yer alır. Bu yasaya göre, fiyat dalgalanmaları metaların değerlerine yaklaşır ve toplamda kapitalist üretimin iç dengesini sağlar.

3. KISIM – KÂR ORANININ DÜŞME EĞİLİMİ YASASI

13. YASANIN NİTELİĞİ

Ücret ve işgünü veri kabul edildiğinde, belirli bir değişen sermaye belli sayıda işçiyi temsil eder ve bu sermaye işçilerin bir göstergesidir. Örneğin, 100 £ değişen sermaye 100 işçinin bir haftalık ücretini ifade ediyorsa, bu işçilerin ürettiği toplam ürünün değeri 200 £ ve artı-değer miktarı da 100 £ olacaktır. Burada ortaya çıkan temel ilişki, sabit ve değişken sermayenin bileşiminde değişiklik meydana geldiğinde, sömürü derecesi aynı kalsa bile kâr oranının nasıl düşeceğidir. Bu nedenle kapitalist üretim geliştikçe sermayenin organik bileşiminde (değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranı) bir yükselme yaşanır ve genel kâr oranı düşer.

Kapitalist üretimin ilerlemesiyle birlikte, toplumsal sermayenin organik bileşiminin yükselmesi, emeğin üretkenliğinin artmasının kapitalizm altında ifade ettiği özgül bir biçimdir ve bu da genel kâr oranındaki sürekli düşüşün nedenidir. Bu yasa, kapitalist üretim tarzının kaçınılmaz bir sonucudur. Bu düşüş mutlak değildir, çünkü karşı etkiler tarafından sürekli frenlenir ve yavaşlatılır.

Toplam kâr kitlesinin mutlak olarak artmasına rağmen kâr oranının düşmesi çelişki gibi görünse de, kapitalist üretim tarzının doğası gereği bu durum kaçınılmazdır. Kâr oranındaki bu eğilimin nedenleri arasında toplumsal emeğin üretkenliğinin artması, sermaye birikiminin artması ve kullanılan sermayenin maddi boyutlarının artması sayılabilir. Kapitalist üretim tarzının gelişmesiyle birlikte genel ortalama artı-değer oranı yükselse bile genel kâr oranının sürekli düşmesi mantıksal bir zorunluluktur.

14. ZIT YÖNDE ETKİLER

Kapitalist üretimde kâr oranında düşüş eğilimi güçlü olsa da, çeşitli karşıt güçler bu düşüşü geciktirir veya hafifletir. Bu güçlerin başında emeğin sömürü yoğunluğundaki artış gelir. Bu artış iş gününün uzatılması veya yoğunlaştırılmasıyla gerçekleşir. Özellikle işgününün uzatılması, kullanılan emek miktarını artırarak, kâr oranındaki düşüşü sınırlar. Ayrıca, sermaye birikiminin artışı ve sermayenin yoğunlaşmasıyla birlikte, aynı sermaye ile daha fazla emek sömürüsü mümkün olur.

Emek yoğunluğunu artıran yöntemler, belli bir sermaye için artı-değer oranını yükseltirken, toplam sermayeye oranla kullanılan emek miktarını azaltarak kâr oranını aşağı çeken eğilimleri zayıflatır.

Dış ticaret de kâr oranındaki düşüş eğilimini frenleyebilir, çünkü dış ticaret sayesinde sermaye öğeleri ucuzlar ve birikim süreci hızlanır. Bu durum kâr oranını yükseltici bir etki yaratabilir, ancak uzun vadede sermayenin organik bileşiminin artmasını da teşvik ederek kâr oranını düşürücü bir eğilim yaratır. Böylece dış ticaret, bir yandan düşüşü hafifletirken diğer yandan hızlandırıcı etkilere neden olur.

Son olarak, sermaye bileşenlerinin maliyetlerindeki ucuzlama ve dış ticaret gibi unsurlar da kâr oranındaki düşüş eğilimini geciktirici etkilerdir. Bu etkiler nedeniyle kâr oranındaki düşüş, mutlak değil eğilimsel bir durum olarak kalır ve kapitalist üretim geliştikçe bireysel sermaye ile toplam toplumsal sermaye arasındaki ilişkiyi şekillendirir. Kapitalist üretimde, metaların ucuzlamasına rağmen toplam kâr kitlesinin artması, kapitalizmin çelişkili ama iç tutarlılığa sahip bir sonucudur.

15. YASANIN İÇ ÇELİŞKİLERİNİN SERİMİ

Kâr oranında bir düşme ve hızlandırılmış bir birikim, üretkenliğin gelişmesini yansıtan aynı sürecin farklı ifadeleridir. Birikim oranı, kâr oranı ile birlikte düştüğü halde, birikimi kitle olarak hızlandırır. Bu durum, sermayenin yoğunlaşmasını ve merkezileşmesini artırır. Ayrıca düşen kâr oranı, kapitalist üretimin yeni sermayeler yaratma dürtüsünü yavaşlatır; böylece kapitalist üretim, kendi gelişimi için bir tehdit oluşturur. Bu durum, kapitalist üretim tarzının sınırlılığını ve tarihsel olarak geçici niteliğini ortaya koyar.

Kapitalist üretim süreci esas olarak artı-değer üretimine odaklanır. Artı-değer üretimi, kapitalist üretimin ilk ve en yakın amacı ve itici gücüdür. Ancak artı-değerin üretim koşullarıyla gerçekleştirilme koşulları özdeş değildir ve bu, kapitalist sistemin temel çelişkisini oluşturur. Bu iç çelişki sürekli üretimin dışa yayılmasıyla çözülmeye çalışılır fakat büyüyen üretkenlikle tüketim koşulları arasındaki çatışma sürekli olarak derinleşir.

Sermayenin büyümesi, kâr oranıyla değil, sermayenin mevcut büyüklüğüyle orantılıdır. Kâr oranı, işçi daha az sömürüldüğü için değil, yatırılan sermayeye oranla daha az emek kullanıldığı için düşmektedir. Kapitalist üretimin gerçek engeli sermayenin kendisidir; çünkü üretim sadece sermaye için yapılır ve bu süreç, toplumsal üretici güçlerin koşulsuz gelişimiyle sürekli çatışma halindedir.

4. KISIM – META-SERMAYENİN VE PARA-SERMAYENİN TİCARET SERMAYESİNE VE PARA TİCARETİYLE UĞRAŞAN SERMAYEYE DÖNÜŞMESİ

16. TİCARET SERMAYESİ

Ticaret sermayesi, iki temel biçimde ortaya çıkar: ticari sermaye ve para ticareti yapan sermaye. Ticaret sermayesi, sanayi sermayesinden farklıdır ve kendine özgü bir rol oynar. Sanayi sermayesi üretim sürecinde değer yaratırken, ticaret sermayesi üretim sürecinin devamında, yalnızca metaların dolaşımıyla ilgilidir. Tüccarlar, üretim aşamasına katılmazlar; sermayelerini piyasada dolaşımdaki metaların alım ve satımına yatırırlar. Ticaret sermayesi, piyasada sürekli bulunan ve başkalaşımlar yaşayan dolaşım sermayesinin özel bir şeklidir.

Ticaret sermayesi, üretim sürecinde meta olarak bulunan sermayenin, para biçimine dönüşmesine aracılık eder. Üretici açısından meta, tüccara satıldığında para haline gelmiştir, ancak meta tüccarın elinde dolaşım alanında kalmaya devam eder. Bu süreç, üreticinin sermayesinin daha hızlı dönmesine ve üretimin kesintisiz devam etmesine imkan tanır. Ticaret sermayesinin özel fonksiyonu, dolaşım sürecini hızlandırmak, piyasanın genişlemesine ve sermaye birikimine yardımcı olmaktır. Ancak ticaret sermayesi değer veya artı-değer üretmez; sadece mevcut artı-değerin dolaşım sürecinde gerçekleşmesine aracılık eder.

Tüccarın sermayesi, piyasadaki dolaşım sürecine bağlanan para-sermaye biçimindedir. Bu sermaye, üretim sürecinde değil, sürekli olarak metaların alım-satım faaliyetlerinde kullanılır. Tüccarın işlevi, üreticiden alınan metaların nihai tüketiciye ulaşmasını hızlandırmak, böylece sanayi sermayesinin verimliliğini ve artı-değer yaratma potansiyelini dolaylı olarak artırmaktır. Ticaret sermayesi üretken değildir; ancak dolaşım zamanını kısalttığı için üretken sermayenin dolaylı olarak daha fazla artı-değer yaratmasına katkıda bulunur. Böylece üretim süreci daha etkin hale gelir.

17. TİCARİ KÂR

Ticaret sermayesi, kendi başına doğrudan değer veya artı-değer yaratmaz; ancak sanayi sermayesi tarafından üretilen artı-değere ortak olur. Ticari kâr, tüccarın, metaları üretim fiyatlarının üzerinde sattığı bir farktan kaynaklanmaz. Tersine, tüccar sanayi kapitalistinin metalarını üretim fiyatlarının altında satın alır ve bu farkı kâr olarak gerçekleştirir. Tüccar sermayesi, toplam sermayenin bir parçası olarak genel kâr oranının oluşumuna katılır ve sanayi sermayesi tarafından üretilen toplam artı-değerden pay alır. Ticari kâr, üretim sürecinde yaratılan artı-değerden tüccara aktarılan bir paydır ve fiyat artışından değil, üreticiye yapılan ödemedeki indirimden kaynaklanır.

Tüccar sermayesi büyüdükçe, sanayi sermayesinin kâr oranı düşer. Bunun nedeni, ticaret sermayesinin üretken olmayan emek kullanmasıdır. Ticari ücretli işçiler, doğrudan artı-değer üretmezler; onların emeği değer yaratmaz, yalnızca mevcut değerlerin gerçekleşmesini sağlar. Tüccarın bu emek için yaptığı ödeme, toplam artı-değerden aldığı payın gerçekleşmesini kolaylaştırır. Ticari işlevlerin merkezi hale gelmesi, toplam dolaşım maliyetlerini azaltarak, sanayi kapitalistinin ticari işlevlere daha az sermaye yatırmasını sağlar.

Ticari sermayenin yatırımının çoğu, dolaşım giderlerine (büro, muhasebe, depolama vb.) gider. Bu giderler, doğrudan değer yaratmayan ama dolaşımı kolaylaştıran harcamalardır. Bu tür sermaye yatırımı, üretken sermaye olmadığı halde, tüccar sermayesi için üretken bir yatırım olarak işlev görür, çünkü sanayi sermayesinin işleyişini kolaylaştırarak toplam üretken sermayenin etkinliğini artırır ve genel olarak sermaye birikimini teşvik eder. Ticaret sermayesi, değer yaratmadığı halde, sanayi sermayesinin yarattığı artı-değere ortak olarak ticari kârı gerçekleştirir. Böylece ticari sermaye, genel sermaye dolaşımının hızlanmasında ve kapitalist üretimin genişlemesinde önemli rol oynar.

18. TÜCCAR SERMAYESİNİN DEVRİ FİYATLAR

Sanayi sermayesinin devri, kendi üretim dönemi ile dolaşım zamanının bir birliğidir ve bu nedenle tüm üretim sürecini kapsar. Tüccar sermayesinin devri ise yalnızca meta-sermayenin bağımsızlaşmış hareketidir. Tüccar satın alır, parasını metaya çevirir, sonra satar, metaları tekrar paraya çevirir ve bu böyle sürer gider. Tüccar sermayesinin devri, hiçbir zaman yinelenen bir satın alma ve satış işleminden daha fazla bir şey ifade etmediği halde, sanayi sermayesinin devri tüm yeniden-üretim sürecinin devreselliğini ve yenilenmesini ifade eder. Tüccar sermayesinin hızlı devri, ancak sanayi sermayesinin sürekli piyasaya meta sürmesine bağlıdır ve üretim süreci ağır gittiğinde, tüccarın devri de yavaşlar. Tüccar sermayesinin devrinin ikinci sınırı ise bireysel tüketimin hızı ve hacmidir.

Tüccar sermayesinin bağımsız durumu sayesinde, yeniden-üretim sürecinin bağlı olduğu sınırlardan bağımsız hareket eder ve böylece bu sınırları daha öteye iter. Bunalımların önce doğrudan tüketimle ilgili perakende ticarette değil, toptan ticarette ve toplumun para sermayesini onun emrine veren bankacılıkta ortaya çıkması ve patlak vermesinin nedeni işte budur. Yapımcı malını ihracatçıya satabilir, ancak gözle görülmeyen bir noktada mallar satılmadan kalır, üreticiler ve aracılarda aşırı bir mal yığılması olur ve bankalar ödemeler için baskı yapar, ardından da bunalımlar başlar.

Tüccar sermayesinin devri sadece birkaç sanayi sermayesinin devirlerini sağlamakla kalmaz, ayrıca meta sermayesinin başkalaşımındaki zıt evreleri de hızlandırabilir. Örneğin, tüccar üreticiden keten bezi alıp ağartıcıya sattığında aynı sermaye hareketi iki farklı sanayi sermayesinin iki zıt evresini temsil eder. Üretim-fiyatının yüksek ya da alçak oluşu kâr oranını etkilemez, ancak tüccarın satış fiyatına yaptığı ilaveler metanın üretim-fiyatının yüksekliği ya da düşüklüğüne göre değişir. Tüccarın satış fiyatının iki sınırı vardır: üretim-fiyatı ve ortalama kâr oranı.

Tüccar sermayesinin toplam sermayeye oranla nispi büyüklüğü sabit tutulduğunda bile, devir hızı metaların fiyatlarını etkiler. Belli büyüklükteki tüccar sermayesi için, genel yıllık kâr oranı tarafından belirlenen fiyat ilavesi, bu sermayenin devir hızıyla ters orantılıdır. Sermayenin hızlı devretmesi fiyat ilavesini küçültür, yavaş devri ise artırır. Böylece tüccar sermayesinin hareketi, fiyatların sanayi sermayesinden bağımsız olarak belirlendiği görünümünü yaratır. Bu durum kapitalist üretimin gerçek iç yasalarının anlaşılmasını zorlaştırır.

19. PARA TİCARETİYLE UĞRAŞAN SERMAYE

Sanayi ve ticaret sermayesinin dolaşım sürecindeki teknik para hareketleri bağımsızlaşırsa, para ticareti yapan özel bir sermaye ortaya çıkar. Sanayi sermayesinin dolaşım sürecinde para-sermaye biçimindeki bir kısmı, tüm diğer sermayeler adına hareket eder ve böylece yeniden-üretim sürecindeki işlemleri üstlenir. Bu para-sermayenin hareketleri, yeniden-üretim sürecine katılan sanayi sermayesinin bağımsızlaşmış bir kısmının hareketlerinden başka bir şey değildir. Kapitalist açısından para biçiminde sermaye, sermayenin başlangıç ve bitiş noktasıdır. Sanayi sermayesinde dolaşım süreci, metadan paraya, ardından tekrar metaya geçişi temsil eder. Para ticaretinde ise sermaye sürekli olarak hem satın alma hem de satış aşamasında aynı anda bulunur.

Para ticaretinin işlevleri arasında para toplama, ödeme yapma, defter tutma ve para yığmanın korunması vardır. Bu teknik işlevler, bütün kapitalist sınıf adına özel sermaye grupları tarafından yerine getirilir. Para ticareti, meta dolaşımından doğar ve teknik işlemlerle bu dolaşımı basitleştirir. Para ticareti yalnızca para dolaşımının teknik işlemlerini toplu, kısa ve basit hale getirir. Yığılmış para, satın alma ve ödemeler için hazır tutulan bir rezervdir ve sürekli olarak dolaşıma akar, tekrar yığılır. Bu işlevlerin tümü, bağımsız bir kapitalistler topluluğu tarafından yürütülür, böylece sermayenin teknik işlevleri, uzmanlaşmış ellerde toplanarak daha etkin hale gelir.

Para ticareti ilk evrelerinde dahi, normal işlevlerine borç verme, borç alma ve kredi gibi faaliyetler katıldığında daha hızlı gelişir. Para ticaretiyle uğraşan kimselerin kullandıkları para-sermaye kitlesinin, tüccarlar ve sanayi kapitalistlerinin dolaşım hareketlerinden doğduğu ve bunların zaten gerçekleşmiş değerlerle iş gördükleri için, bu sermayenin artı-değerden yapılan bir indirim olduğu açıktır. Para ticareti, metaların değişimini değil, bu değişimin teknik sürecini hızlandırır. Tüccar sermayesinde dolaşım, metadan paraya ve tekrar metaya geçerken, para ticaretinde özel bir biçim yoktur; bu sermaye sadece teknik hareketleri yerine getirir. Sonuç olarak, para ticareti sermayesinin elde ettiği kâr, yaratılmış ve gerçekleşmiş değerlerin teknik yönetiminden doğan ve doğrudan üretime değil, sermaye hareketinin teknik işlemlerine bağlı olarak gerçekleşen bir paydır.

20. TÜCCAR SERMAYESİ KONUSUNDA TARİHSEL MALZEME

Tüccar sermayesi ile sanayi sermayesi arasında temel bir fark vardır. Tüccar sermayesini, madencilik, tarım, hayvancılık, imalat, ulaştırma gibi, toplumsal işbölümünde ortaya çıkan sanayi sermayesinin yan kolları gibi görmek doğru değildir. Her sanayi sermayesinin, kendi yeniden-üretim sürecinin dolaşım evresinde, meta-sermaye ve para-sermaye işlevlerini, yani tüccar sermayesinin iki biçiminin sırf kendilerine özgü işlevleri gibi görünen aynı işlevleri yerine getirdiğinin gözlenmesi bile, böylesine kaba bir düşüncenin yanlışlığını ortaya koymaya yeter. Fakat üretim sürecinde sanayi sermayesi ile dolaşım alanında sermayenin biçimleri arasında farklılıklar oluşur ve sermayenin belli işlevleri bağımsızlaşarak tüccar sermayesine bağlanır.

Tüccar sermayesi, kapitalist üretim tarzından önce de vardı ve sermayenin tarihteki ilk bağımsız biçimidir. Antik dünyada tüccar sermayesinin gelişimi köle ekonomisiyle sonuçlanırken, modern dünyada bu gelişme kapitalist üretim tarzıyla sonuçlanmıştır. Tüccar sermayesinin, sermaye daha üretim üzerindeki egemenliğini kurmadan çok önce, sermayenin tarihsel biçimi olarak görünmesinin nedenini anlamak hiç de zor değildir. Tüccar sermayesi para-servetin yoğunlaşmasının ve kapitalist üretim tarzının tarihsel ön koşuludur. Kent sanayii, tarımdan ayrıldığında, ürünlerinin daha baştan meta olması nedeniyle ticareti gerektirir. Örneğin Roma, zanaatta gelişmeden ticareti çok ileriye taşırken, Yunan kentlerinde ticaret gelişmiş zanaatla birlikte yükselmiştir.

Kapitalist üretim tarzında tüccar sermayesi, bağımsız durumundan çıkarak sermaye yatırımında yalnızca özel bir evre halini alır ve kâr oranı genel ortalamaya yaklaşır. Tüccar sermayesinin bağımsız gelişmesi, kapitalist üretimin gelişme derecesiyle ters orantılıdır. Tüccar sermayesi, kapitalist üretime geçişte tarihsel önkoşul olsa da tek başına bir üretim tarzından diğerine geçişi sağlayamaz. Ticaret, üretime gitgide daha fazla değişim-değeri üretimi niteliğini verir; lüks ve geçim araçlarını satışa bağımlı hale getirir ve böylece üretimi değişim-değerinin egemenliği altına sokar. Fakat ticaretin eski üretim biçimlerini çözmesi, bunların yerine hangi yeni üretim tarzının geleceğini belirlemez. Sonuç, eski üretim tarzının kendi iç niteliğine bağlıdır. Tüccar sermayesinin bağımsız gelişmesinin, kapitalist üretimin gelişme derecesiyle ters orantılı olduğu yasası, Venedikliler, Cenovalılar ve Hollandalılar gibi komisyonculuk ticareti tarihinde özellikle açık olarak görülür. Komisyonculuk ticareti, üretici toplumları sömürerek gelişir ve ekonomik kalkınma ilerledikçe önemini yitirir.

5. KISIM – KÂRIN FAİZE VE GİRİŞİM KÂRINA BÖLÜNMESİ FAİZ GETİREN SERMAYE

21. FAİZ GETİREN SERMAYE

Bu bölümde genel ya da ortalama kâr oranının kapsamı daha dar sınırlar içinde ele alınıyor. Kârların eşitlenmesi sürecinin önce farklı sanayi alanlarına yatırılan sermayeler açısından, ardından ticaret sermayesine de uygulanmasıyla, ortalama kârın belirli bir şekil aldığı anlatılıyor. Bu noktada dikkate alınması gereken temel şey, sermayenin ister üretim alanında (sanayi), ister dolaşım alanında (ticaret) kullanılsın, büyüklüğüne göre aynı yıllık ortalama kârı sağlamasıdır. Ayrıca, para ve metaların, sermayeye çevrilebildiği sürece kâr ürettikleri ve buna dayalı olarak para-kapitalistin faize hak kazandığı açıklanır.

Para, kâr getiren bir araca dönüştüğünde, var olan değerin kendini büyütmesi sürecinde bütün üretici faaliyete yön verir. Kapitalist bu parayla emekçilere ait belirli bir miktarda karşılığı ödenmeyen emeği sömürür ve elde edilen artı-değer, kâr olarak ortaya çıkar. Ardından, sermayenin borç verilmesi sürecinde, elde edilen kârın bir kısmı faize dönüşür ve parayı ödünç verenin payı haline gelir. Burada faiz, brüt kârdan sermaye sahibine ayrılan kısım gibi görünür. Sermaye eğer kendi sahibinin elinde kullanılmayıp başka birine borç verilmişse, kullanım değeri olan kâr elde etme yetisi karşılığında ödenen bedel faiz olur.

Faizin ödenmesi, basitçe, belirli bir tarihte ana paranın üstüne eklenmiş bir artı değerin geri ödenmesine dayanır. Bunun altında yatan mantık, paranın sermayeye çevrildiği anda kâr üretilmesi ve söz konusu kârın bir bölümünün sermaye sahibine verilmesidir. Faiz bu nedenle, doğrudan sermayenin kendini artırma gücünü temsil eden bağımsız bir biçimdir. Sanayi ya da ticarette fiilen iş yapan kapitalist, brüt kârın kalan kısmını elde eder ve bu kısım onun yönetim, denetim ya da girişim faaliyetlerinden kaynaklanır. Sermayeye ait sahiplik ile sermayenin işlevinin, kârın bileşimini nasıl farklı parçalara ayırdığı bu bölümde detaylı biçimde anlatılır.

22. KÂRIN BÖLÜNMESİ FAİZ ORANI DOĞAL FAİZ ORANI

Faizin üst sınırı olarak tüm kâr düşünülebilir; sonuçta kârın üzerindeki fazlalığın tamamı, iş gören kapitaliste ait olur. Ancak gerçekte kârın tümüne faiz denmez; çünkü işlev yapan kapitalistin payı da girişim kârı olarak adlandırılır. Kâr oranı dalgalanabilir, ama faiz oranının bu dalgalanmalarla nasıl etkileşeceği ve tam ne şekilde düzenlendiği sorunu oldukça karmaşıktır.

Faiz oranının belirlenmesinde bir doğal faiz oranından söz edilemeyeceği üzerinde durulur. Zaman zaman iktisatçılar, ücretlerde ve kârda yaptıkları gibi, bir doğal düzey aramışlarsa da, faiz için böyle bir sabite bulunamaz. Çünkü faiz, hazır bulunan borç verilebilir sermayenin büyüklüğü ile bu sermayeye duyulan talep arasındaki rekabet koşullarına göre sürekli dalgalanır. Bu rekabet, diğer yandan genel kâr oranını etkileyen unsurlarla doğrudan bağlantılı değildir. Sonuçta faiz oranı, piyasada kolaylıkla gözlenebilen, kayıt altına alınabilen, fakat bir doğal değeri olmayan bir büyüklük olarak görülür.

Faizle ilgili dalgalanmaların anlaşılabilmesi için, hem sanayinin çalkantılı çevrimleri hem de para piyasasındaki hareketlerin incelenmesi gerekir. Faiz zaman zaman çok düşebilir ve yatırımcılara ucuz sermaye sunarak üretimi, ticareti, hatta spekülasyonu bile kolaylaştırır. Diğer dönemlerde, para kıtlığı ya da bunalımlar sırasında çok yükselebilir ve krediye dayalı sistem içinde iflasları tetikleyen bir unsura dönüşür. Genellikle dalgalanmalar kısa vadede hızlı, uzun vadede ise yavaş bir şekilde gerçekleşir. Bu süreçte, artı-değerin iki farklı paya ayrılışını (faiz ile girişim kârı) rekabet etkenleri belirler ve sonuç, sektör ve koşullara göre şekillenir.

23. FAİZ VE GİRİŞİM KÂRI

Faiz ile girişim kârının birbirinden nasıl ayrıldığı ve bu ayrımın kârın niteliğini nasıl görünmez kıldığı, bu bölümde anlatılır. Kârın bir kısmını faiz olarak başka birine devretmek, sermaye sahibi ile işlev yapan kapitalisti farklı kişiler haline getirir. Bu ayrım içinde, faize ödenen kısım, sermayenin mülkiyetinden ileri gelen pay iken, girişim kârı, emek sürecinin yönetiminden ve emekçileri kontrol etmeye dayanan işlevden kaynaklanan bir karşılık gibi görünür. Oysa gerçekte ikisi de aynı artı-değerin parçalarıdır.

Girişim kârı, sanayici kapitalistin ya da tüccarın emeği ve yönetimiyle oluşuyormuş gibi sunulur. Böylece, artı-değerin kaynağı olan karşılığı ödenmeyen emek gizlenir ve kapitalistin denetim, yönetim, risk üstlenme gibi rolleri dolayısıyla hak sahibi olduğu fikri güçlenir. Bu konum, kapitalistin kendi sermayesini kullanmasıyla mı, yoksa borç alınan sermayeyle mi çalıştığı gerçeğinden bağımsızdır. Kredi sistemi geliştikçe, sermaye sahipliği ile sermayeyi işletme işlevi arasındaki ayrım netleşir ve işlev sahibi, sanki yalnızca yönetim işinden kâr sağlıyormuş gibi kabul edilir.

Kendi sermayesini kullanan kapitalist de kârını, faiz ve girişim kârı şeklinde bölme eğilimindedir. Faiz, sermayenin kendiliğinden getirdiği pay, girişim kârı ise onun bizzat gösterdiği faaliyetin sonucu sayılır. Bu bölünme, kârın iki farklı kaynaktan değil, tek bir artı-değerin iki paya ayrılmasından doğar. Emeğe karşıtlık gizlenir ve iki kapitalist figür (para-kapitalist ile sanayici kapitalist) arasındaki paylaşım öne çıkar. Böylece, kârın asıl kaynağı olan ücretli emek veya karşılığı ödenmeyen emek görünmez hale gelir ve faiz oranı ile girişim kârı oranı, kârın bölüşüm mekanizması olarak belirleyici duruma yükselir.

24. SERMAYE İLİŞKİLERİNİN YÜZEYSEL BİR BİÇİMİ OLARAK FAİZ GETİREN SERMAYE

Faiz getiren sermayede, sermaye ilişkileri en yüzeysel ve yanıltıcı biçimini alır. P-P üstüne eklenen fazlalık hareketinde, sermayenin üretim sürecinden, yani artı-değer üretiminin emek sürecinden bağımsızmış gibi görünmesi, kârın sırrını örtbas eder. Para adeta kendi kendine çoğalan bir madde haline gelir, sanki para tek başına büyümektedir. Bu, kapitalist üretimin temel çelişkilerini ve artı-değerin kaynağını gizleyen tam bir fetişleşme biçimidir.

Bu biçim, Malthusvari geometrik dizilere de yol açar. Sermaye, sürekli kendini büyüten otomatik bir aygıt gibi sunulduğunda, Dr. Price ve benzerlerinin ileri sürdüğü gibi, para bileşik faizle sınırsız derecede çoğaltılabilir bir varlık haline gelir. Hatta bir şilin, yüzyıllar içinde hayal bile edilemeyecek miktarlara ulaşır denir. Ne var ki, sermayenin asıl büyümesi, üretim süreci içinde üretilen artı-değere, emekçilerin karşılığı ödenmeyen emeğine bağlıdır. Para-sermayenin, kendi kendine değerini artırması ancak canlı emekle bir araya gelmesi sayesinde mümkün olur.

Burada sermayenin üretim süreciyle bağı tamamen göz ardı edildiğinde, faiz, sermayenin gerçek, tipik getirisi gibi sunulur. Girişim kârı ise faiz karşısında sanki ikincil plana itilir. Böyle bir yanılsama, sermayenin fetiş biçimiyle uyum içindedir. Aslında, para kendi kendini çoğaltmaz, onu çoğaltan emek ve bu emeğin sömürüsüdür. Fakat faiz getiren sermayede bu gerilim silinir, sermaye, üretimin dışına çıkartılıp basitçe para piyasasında ürün haline gelir. Borç veren, sözde kullanmadığı para parçasının zaman geçtikçe artmasını bekler; oysa bunun üretim alanında neye mal olduğu faiz kategorisinde pek gözükmez.

25. KREDİ VE FİKTİF SERMAYE

Kredi sistemi, özellikle ticari kredi ile banka kredisinin gelişmesiyle, sermayenin işleyişini dönüştürür. Üreticiler ve tüccarlar arasındaki ödemeler, büyük ölçüde poliçe adı altında ödeneceği tarihi belli belgelerle yapılır. Bu poliçeler, vade tarihinden önce el değiştirerek bir çeşit dolaşım aracı haline gelir. Böylece para, ödeme aracı işleviyle sınırlı kalır ve asıl ticaret parası, poliçelerin iskonto edilmesi üzerinden şekillenir. Bankacılık, bütün bu poliçeleri ve mevduatları tek merkezde toplayarak borç veren ile borç alan arasında aracılık eder.

Bankalar, bir yandan yedek fonlar ile küçük tasarrufları mevduat olarak ellerinde tutar ve bunları büyük para kitleleri haline getirir. Diğer yandan, bu fonları senet iskontosu, avans, nakdi kredi hesapları gibi yollarla sermaye talep edenlere devreder. Faiz oranı, bu devinimin ortasında oluşur; bankalar, kısa süreli ödemeleri clearing house gibi mekanizmalarda kendi aralarında halleder. Örneğin aynı 1000 sterlin, tekrar tekrar farklı ellerde mevduata dönüşerek çok sayıda ödemeyi karşılayabilir. Bu sayede ticari işlemlerin büyük kısmı, gerçekte çok az para kullanarak yürütülür.

Bu kredili sistem içinde fiktif sermaye adını alacak ilişkiler de oluşur. Poliçe ya da başka bir senet, henüz fiilen üretilmemiş ya da çok uzakta bulunan mallara dayanır. Büyük genişleme dönemlerinde bu tür senetlerin aşırı çoğalması, kıtlık dönemlerinde ya da güvensizlik anlarında derin krizlere yol açar. Örneğin yurt dışındaki var olmayan ya da imal edilmemiş mallara karşılık çekilen poliçeler, iskonto edilen belgeler ve aşırı sevkler, para piyasasını bir anda daraltabilir. Kredi sistemi, hem aşırı genişlemelerin hem de bunalımların hızını arttırır. Bankalar, mevduata dayalı olarak para yaratır ve senet sahibi büyük işlemler yapabilir, ancak talep bir anda çekilmeye başlarsa, zincirleme çökmeler yaşanabilir.

26. PARA-SERMAYENİN BİRİKİMİ. | BUNUN FAİZ ORANI ÜZERİNDEKİ ETKİSİ

Bu bölümde, İngiltere’de gelişen para-sermaye birikiminin nasıl ortaya çıktığı ve faiz oranını hangi dinamiklerle etkilediği tartışılır. Sermaye birikim süreci sırasında, fazla parayı yeniden yatırmak üzere elden çıkarma isteği, sistemin önemli bir özelliğidir. Birikmiş para biçimindeki servet, doğrudan kâr ya da faiz getirmediği için, yatırım alanları arayışı doğar. Örneğin, 1816 sonrasında İngiltere’de devlet borçları bu fazla sermayeyi uzun süre emmiş, fakat devlet borçları tükendiğinde bu kez her yıl yirmi yedi milyon sterlinlik yeni yatırımlara yönelme ihtiyacı doğmuştur. Fazlalığın düzenlenmesi için büyük ölçekli altyapı girişimleri, demiryolları ve devlet borçlanma politikaları gündeme gelmiştir. Bu noktada, Marx sermaye kıtlığının değil, tam tersine para-sermaye bolluğunun bir para darlığı gibi görünebildiğini, çünkü kullanılacak uygun yatırım kanalları bulunmazsa birikmiş paranın geçici bunalımlara yol açtığını özellikle vurgular.

1845te fiyatların depresyonun dip noktasından yükselmeye başlaması, devlet borçlarının pariteye ulaşması ve İngiltere Bankasının külçe stoklarının tarihi rekorlar kırması, faiz oranının nominal düzeylere kadar inmesine yol açar. Ancak bu “altın” ya da “para” birikimi, üretimin sağlıklı bir genişlemesinden kaynaklanmadığı durumda, spekülatif hamlelerin eşiğinde bulunulduğunun da habercisi sayılır. Burada, altın ithalatı ile dış ticaret kazancı arasında her zaman doğrudan bir bağ olmadığı, fakat dış dünyadan gelen para-sermaye girişinin sık sık kâr beklentisiyle şekillenmiştir. Kötü hasat yılları, tahıl ithalatının zorunlu hale gelişi, ödeme aracı olarak altın miktarını dışarı kaçırdığı için faiz oranlarında hızlı dalgalanmalar görülür; İngiltere Bankası faiz oranını yükselterek altını elde tutmaya çalışır. Bu noktada para-sermayenin ‘genel sermaye’ kavramından nasıl ayrı düşünülmemesi gerektiği, fakat yine de belli dönemlerde farklı işlevlere büründüğü uzun örnekler ve tanıklıklarla açıklanır.

1847–48 ticari bunalımı sürecinde yaşananlar, para darlığı adı verilen krizin aslında üretim ve ticaretin tıkanmasıyla nasıl iç içe geçtiğini gösterir. İflaslar, güven sorunları, vadeli işlemlerin karşılıksız kalışı, bankaların ellerindeki altın ve banknot rezervini koruma refleksi gibi etkenler, faiz oranını hızla yükseltir. Alım satımın durduğu, fiyatların keskin gerilediği bu panik dönemlerinde, şirket sahipleri hem ellerindeki meta-sermayeye hem de maddi sermayelerine karşın nakit paraya erişemedikleri için büyük çöküşler yaşarlar. Bu bunalım zamanlarında, “bazı firmaların büyük olanaklara sahip olduğu halde nakde ulaşamadığı” vurgulanır ve güçlü kredi altyapısının bile aniden daraldığında, faiz oranlarının kâr oranını aşabildiği gösterilir. Bankacılar tarafından verilen ifadeler, faiz oranlarının yükselmesinde daima “sermaye kıtlığı” değil, aksine ödemelerin topluca ve paniğe kapılmış halde yapılmak istenmesinin belirleyici olduğunu anlatır. Bankaların da bu kriz dönemlerinde yüksek faizle kârlarını artırması, sistemin içinde barındırdığı çelişkileri açıkça gözler önüne serer.

27. KAPİTALİST ÜRETİMDE KREDİNİN ROLÜ

Kredi sistemi, her şeyden önce kâr oranının eşitlenme süreçlerini hızlandırır. Bireysel ölçekte sınırlı kalabilecek girişimlerin toplumsal fonlar üzerinden genişlemesini sağlar ve sermayenin akışkanlığını artırır. Dolaşım giderlerinin azalması, krediyle gerçekleşen işlemlerin maliyetleri düşürdüğü için önemli bir tasarruf kalemidir. Özellikle altın para yerine kağıt para ve hesap-kredi yöntemlerinin gelişmesi, az miktardaki nakdin çok sayıda işlemi kolayca gerçekleştirmesine olanak tanır. Düzenli bir ticaret, uygun fiyatlar ve kredi sayesinde, kötü bir ürün yılında bile geçici bir daralma ile yüksek faiz oranlarının gündeme gelir; bu, kredinin üretim sürecini nasıl düzene sokabileceğinin yanı sıra kriz dönemlerinde nasıl karmaşık etkiler üretebileceğine de işarettir.

Önemli bir diğer nokta, kredi sayesinde, sermayenin şirketlerde toplu biçimde düzenlenmesi ve üretimin dev ölçeklerde birleştirilmesidir. Hisse senetli şirketler bu bağlamda ele alınır. Buradaki kritik vurgu şöyledir: “Kredi sistemi, özel mülkiyetin aslında toplumsal üretim üzerindeki denetimi olduğu gerçeğini netleştirir, çünkü üretim araçları büyük ölçüde bir araya gelmiş kolektif sermayeye dönüşür.” Bu durum, sermaye mülkiyeti ile sermayeyi fiilen işleten kişi arasındaki ayrımı keskinleştirir. Anonim şirketlerde üretime kumanda eden yöneticiler, artık başkalarına ait devasa sermayeleri yönetir. Böylece kapitalist üretimin ilerlemiş aşamalarında, kârın büyük kısmı “faiz” biçiminde dağılmaya başlar ve üretim faaliyeti giderek sermaye sahipliğinden kopar. Bu noktada “kooperatif fabrikalar” da örnek verilerek, sermayenin doğrudan toplumsal niteliği vurgulanır. Ancak metin, kooperatif biçimlerin hala genel kapitalist çerçeve içinde kaldığının altını çizer; tam anlamıyla yeni bir üretim tarzına geçiş için, bu yapının ötesine geçmek gerekir.

Kredi sisteminin bir diğer özelliği, büyük sermayelerin spekülatif arayışlarla bütünleşmesi ve çöküş dönemlerini hızlandırmasıdır. Gelinen noktada toptan ticarette kredi tüccarının para edindiği varlık aslında kendisine ait olmayan başkalarının sermayesidir. Bu, kredi sisteminin bir yandan emekçilerin ürettiği değerleri devasa ölçekte biriktirip sanayiyi ilerlettiğini, diğer yandan büyük krizlerin eşiğinde ‘hile’ ve ‘sahtekarlığın’ en katıksız biçimine yol açabildiğini düşündürücü biçimde gösterir.

28. DOLAŞIM ARACI VE SERMAYE , TOOKE VE FULLARTON’UN GÖRÜŞLERİ

Burada Tooke ve Fullarton gibi iktisatçıların görüşleri, banknotların “sadece” dolaşım işlevi mi gördüğü yoksa aslında sermaye talebini mi yansıttığı konusunda ayrıntılı biçimde eleştirilir. Dolaşımdaki para, gelir harcamasında da kullanılsa, sermaye alım-satımında da kullanılsa para olarak hep aynı işlevleri yerine getirir. Bu nedenle, banknot miktarının artması her zaman ek bir sermaye artışına işaret etmediği gibi, tam tersi yönde de yanıltıcı çıkarımlar yapmak mümkündür. Marx, bir kimsenin elindeki beş sterlinlik banknotu perakendeciye verdiğinde, o banknotun hem gelir hem de sermaye biçiminde rol oynayabileceğini, fakat paranın dolaşımdaki işlevinin her iki durumda da “ödeme” ya da “satın alma aracı” olma niteliğini koruduğunu belirtir.

Bu nokta, özellikle bankaların ve ticaret çevrelerinin yaşadığı panik anlarında öne çıkar: Gönenç zamanlarında tüketim artar, ücretler ve fiyatlar nispeten yükselir, bireysel harcamalarda kullanılan nakit çoğalır; buna karşılık ticari kesimde ödemeler genellikle kredi ve çekler üzerinden döndüğü için fazladan banknot basımına her zaman ihtiyaç duyulmaz. Ama kriz vurduğunda, güven sarsıldığı için bütün ödemelerin “nakit ya da altın” şeklinde yapılması talep edilir. Bu, “para-sermaye” talebi midir, yoksa “ödeme aracı” talebi mi? Bunları birbirinden koparmak yanlıştır. Örneğin büyük ithalat ödemelerinde ülke dışına altın çıkışı başladığında, faiz oranları yükselir ve bankalar altını kasada tutabilmek adına daha maliyetli bir strateji izler. Dış ödemelerin artması, içerideki dolaşımın durumunu altüst edebilir; bu da Fullarton ve Tooke’un savunduğu gibi “salt sermaye” ile ilişkilendirilemeyecek kadar karmaşık bir hadisedir. Metin, altın akışının “ülke içinde para azaldığı için değil, dış ticaretin kapanan bilançolarını karşılamak için” gerçekleştiğini örneklerle anlatır. Paranın uluslararası dolaşımı ve ödeme aracı olarak taşıdığı hayati önem, bankaların iç piyasalarda banknot basma düzeyini yakından etkiler.

Özellikle İngiltere Bankası gibi tek merkezli ve güç sahibi kurumlardaki uygulamalara bakıldığında, altın rezervinin korunması ile faiz oranının kontrolünün sürekli gerilim yarattığı görülür. Kriz anlarında bankanın kasasında altın olsa bile, piyasaya fazladan banknot verildiğinde bunların altına dönüştürülüp ihraç edilme riski vardır. Bu nedenle, bankalar çoğu kez kıtlık döneminde “güvence” olarak ellerine yığılan senetlerin miktarını artırırken, piyasadaki banknot sayısı sanıldığı gibi şişmez; çünkü o banknotlar hızla bankaya mevduat olarak veya başka ödemelerin tasfiyesi için döner. Bu yüzden dışarı giden altın akışına eşlik eden, iç piyasada ek sermaye talebinin artması, ama paradaki genişlemenin kısıtlı kalması mümkün bir senaryodur. Burada ortaya çıkan kritik içgörülerden biri, “para kıtlığının çoğu zaman gerçekte meta-sermayenin bolluğundan, yani satılamayan malların istiflemesinden kaynaklandığı” saptamasıdır. Kriz dönemlerinde asıl eksik olan, metaların elde tutulması yerine bunların paraya çevrilebilmesidir; ama bunu yapacak güvenli bir kredi zemini ortadan kalktığında, büyük yığılan mallar olsa bile işletmeler ödeme güçlüğü çeker.

29. BANKA SERMAYESİNİ OLUŞTURAN KISIMLAR

Bankalar, kasalarında tuttukları altın ya da banknotların yanı sıra, ellerinde bulundurdukları ticari senetler, devlet tahvilleri ve hisse senetlerinden oluşan karmaşık bir sermaye yapısına sahiptir. Bu kâğıtların bir kısmı gerçekte çoktan tüketilmiş ya da ileride doğacak gelirlerden hak talep eden belgelerdir, yani gerçek anlamda var olmayan, ancak piyasada faiz getiriyormuş gibi alınıp satılan “hayali sermayeyi” temsil ederler. Özellikle mevduatların çoğu zaman defter üzerinde muazzam rakamlar gösterdiği halde, aynı paranın kısa süre içinde tekrar tekrar yatırılmasından ibaret olduğu ve kasada büyük miktarda nakit bulunmadığı görülür.

Faiz getiren sermaye, gelirin düzenli akışı olan her şeyi “başlangıçta bir sermaye vardı” biçiminde gösterir ve borç senetlerinin değerini nominal olarak şişirir. Devlet tahvilleri buna tipik örnektir: Harcanmış bir miktar paraya karşılık, devlet düzenli faiz öder ve bu gelir, “sanki o paranın tamamı hâlâ sermaye olarak duruyormuş” yanılsaması yaratır. Oysa aynı para parçaları, sürekli farklı ellerde borç verme veya mevduat işlevi üstlenip döngüye girebilir ve defterlerde yeni mevduatlar şeklinde tekrar tekrar görülür; bu da bankaların rezervlerini ve “güçlü” görünümlerini şişirmekle birlikte, kritik dönemlerde sert daralmalara ve paniğe yol açar.

Merkez bankasında bile, “çıkarabileceği banknotların üst limiti” ile “fiilen kasada tutulan altın” arasında yasal ayrımlar mevcuttur. Böylece, bankanın kâğıt üzerinde büyük rezervi olduğu sanılırken, gerçekte bankanın bölümleri birbirinden borçlu konuma düşebilir ve ufak bir dış ödeme baskısında bile likidite krizi baş gösterebilir. Örneğin, 1847’de, bankanın kasasında sekiz milyon sterlinlik altın bulunmasına rağmen ödeme paniği yaşanmıştır. Tüm bu tablo, kapitalist üretim biçiminin yarattığı hayali sermaye birikimini ve banker sermayesinin ne kadar kırılgan bir zemine oturduğunu çarpıcı şekilde gösterir.

31. PARA-SERMAYE VE GERÇEK SERMAYE

Kredi sistemi ile ilgili olarak güç sorunlardan biri, para-sermaye birikiminin ne ölçüde gerçek bir sermaye birikimi olduğunu ve bunun genişlemiş ölçekte yeniden-üretimi nasıl yansıtıp yansıtmadığını anlamaktır. Para-sermaye bolluğu, yalnız faiz getiren sermaye için kullanılan bir ifade olarak, sınai aşırı-üretimi ifade etmenin özel bir şekli mi yoksa ondan ayrı bir görüngü mü oluşturur. Aynı zamanda, para-sermaye arzındaki fazlalığın, durgunlaşmış para kitlelerinin varlığı ile ne denli paralel gittiği sorulur. Bunun sonucunda, para-sermaye bolluğunun, borç sermaye bolluğunun dış biçimi olarak ortaya çıktığı, ancak bu durumun toplumsal üretim sürecindeki aşırı genişleme ve durgunluk gibi çelişkilerle de bütünleşebildiği özellikle vurgulanır.

Burada, para kıtlığı denilen durumun da meta sermaye ve üretken sermaye kıtlığını ne ölçüde ifade ettiği incelenir. Para olarak para kıtlığı ile ödemelerde zorlanma yüzünden bankaların altın ya da nakit çıkışına uğraması arasındaki bağlantı önemlidir. Kimi zaman, sabit gelirler üzerinden verilen borç senetlerinin birikmesi, yani ulusal borçların ya da tahvillerin artışı bile sermaye birikimi gibi görünür. Oysa gerçekte tüketilmiş bir sermayenin kopyaları olarak kabul edilebilecek bu kağıtlar, onları ellerinde tutanlar için satılabilir ve faiz getirir hale gelmiştir. Bu durum, kredi sisteminde beliren çarpıklıkların boyutunu gösterir. Metinde, Kamu hizmetleri, demiryolları ve madenler üzerindeki mülkiyet haklarının, gerçek sermayeyi temsil ettikleri kadar, o sermayeyi bir başkasının tasarrufuna sunmadıkları, yalnızca artı-değerin belli bir kısmını güvenceye aldıkları özellikle belirtilir.

Kredi, bir yandan üretimi yüksek ölçeğe taşıma işlevi görürken, diğer yandan borçlananları yoğun bir baskı altına sokar. Bunun sonucunda, bunalım dönemlerinde para-sermaye kitlesi atıl duruma geçer, metalar satılamaz halde yığılır ve kullanım dışı kalmış büyük sabit sermaye ortaya çıkar. Metinde, üreticilerin kredi yoluyla üretimi genişlettikleri, ardından fiyatlar düştüğünde ya da piyasa daraldığında ödemeler zincirinin koptuğu, böylece para-sermayenin bolluğu ile üretken sermayenin işlevsiz kalmasının aynı anda yaşanabildiği anlatılır. Bunalımlar çoğu zaman kredi ve para bunalımı gibi görünse de, biriken metaların gerçekte satılmadığı için para-sermayeye dönüşememesi bu görünümü doğurur. Aşırı üretim, piyasalarda yığılmaya yol açar ve beklenen satışlar gerçekleşmeyince kredi çarkları durma noktasına gelir.

Borç verilebilir para-sermaye miktarının artışı ile gerçek sermaye birikiminin büyümesi her zaman örtüşmez. Bir sanayi çevriminin bazı evrelerinde atıl para-sermaye kitleleri ortaya çıkar, oysa fiilen genişlemiş üretim beklenenden az olabilir. Metinde, durgunluktan çıkılan dönemde ticari kredi henüz bankaya fazla yüklenmediği için faiz oranının düşük kalabildiği, bunalımın başladığı dönemde ise kredi bir anda kesilince ödemelerin durduğu ve bu sefer yüksek faiz ile para kıtlığının egemen olduğu ifade edilir. Bu çevrim, üretimin yoğun şekilde zorlandığı gönenç evresinden, ani bir çöküşe ve ardından durgunluğa geçişi açıklar.

Çeşitli bölgelerde dağınık halde duran küçük meblağların tek elde toplanarak ticareti muazzam ölçüde genişletir, fakat aynı zamanda büyük boyutlu hayali kredilere kapı açtığını gösterir. Bu nedenle, üretken olmayan alanlara bile kaynak aktarılır ve aşırı değerlenmiş tahviller, senetler, yükleme belgeleri üzerinden büyük riskler alınır. Buradaki temel çelişki, sermayenin gerçek birikimle mi yoksa şişirilmiş işlemlerle mi büyüdüğünü ayırt etmenin güçleşmesidir.

33. KREDİ SİSTEMİNDE DOLAŞIM ARACI

DOLAŞIM hızının büyük düzenleyicisi olarak görülen kredi, para piyasası üzerinde yoğun bir baskı olduğunda bile neden dolu bir dolaşımla karşılaşıldığını açıklar. A, B’ye poliçe öderken banknot geçer, B de aynı gün mevduat olarak yatırır, ardından banka bununla başka bir poliçeyi iskonto eder ve bu işlem devam eder. Böylece aynı para parçası, kredi yoluyla art arda birçok satınalma ve ödemeyi sağladığı için hız kazanır. Para her defasında geri dönüp yeniden borç biçiminde devredildiğinde, dolaşım aracı konumundaki tek bir banknot, gerçek satışlardan daha yüksek sayıda işlemi karşılayabilir.

Banknot dolaşımı kadar önemli olan bir başka araç da poliçelerdir. Banknotların aksine, poliçelerin her an dönerek karşılık bulması veya bulmaması, özellikle kriz dönemlerinde para piyasasının dengesini sarsar. Ticari poliçelerin hızla el değiştirmesini ve düzensiz şekilde artmasını engelleyen asıl etmen, ödemelerin düzenli yapılması ve piyasanın genel itimat ortamının korunmasıdır. Eğer her yerde uzun vadeli ya da hatır senetleri çoğalırsa, kredi sarsıldığında bu poliçeler ödenmez olur ve nakit talebi aniden büyür. Dolaşımın hızının, krediyle doğrudan bağlantılı olduğu ve aksayan poliçelerin aniden para arayışını körüklediği görülür.

Durgunluk anlarında para miktarı artmış gibi görünse de kredi işlemleri tıkandığında bu fazla para gizlenir, kimse nakdini dışarı sürmek istemez. Böylece piyasada teknik olarak yeterli banknot veya altın bulunsa da avans olarak verilmeyen birikmiş paralar yüzünden ödeme güçlükleri baş gösterir. Aynı anda herkesin “nakit veya altın isterim” dediği noktada, kasa yığmaları artar ve fiili dolaşım hızla daralır. İşte bu nedenle, kıtlık dönemlerinde banknotlar talep görür, ama kimse elindeki banknotu bir başkasına vermek istemez. Panik ortamında banknotlar ortalıkta görünmeyerek krizi ağırlaştırır ve kredi sistemindeki tüm çelişkiler daha görünür hale gelir.

34. CURRENCY PRINCIPLE VE 1844 TARİHLİ İNGİLİZ BANKA YASASI

Banka yasalarını şekillendiren okulun dayandığı teori, altın gibi değerli madenlere dayalı dolaşımla kâğıt para dolaşımını aynı yasalara tabi tutar. Bu okul, paranın değerinin, dolaşımdaki para miktarıyla belirlendiğini öne sürerek fiyatlardaki dalgalanmaları, altının giriş çıkışına bağlar. Ricardo’nun görüşünden hareketle geliştirilen yaklaşım, altın ülkeye girdiğinde banknot miktarının artırılması, çıktığında ise dolaşımdan banknot çekilmesi gerektiğini savunur. Bu düzenleme, tam anlamıyla madeni parayı taklit eden bir kâğıt para mekanizması kurma hayalidir ve dalgalanmaların duracağı iddia edilir.

1844 tarihli Yasa, İngiltere Bankasını ikiye ayırarak banknot basım yetkisini bir tarafta, bankacılık faaliyetlerini diğer tarafta toplar ve banknotların altın rezerviyle belli bir oranda karşılanmasını şart koşar. Büyük bir dış altın çıkışı yaşandığında, kanun gereği banknotların da azaltılması zorunluluğu, içeride tam bunalım anında ödeme aracı bulunamaması sorununu doğurur. Böylece 1847 ve 1857 bunalımlarında çıkartılan ek banknotlar, yasa kısıtlamasının yürürlükten kaldırılmasıyla sağlanabilmiş, aksi hâlde banka rezerve sahip olsa bile bankacılık kısmının iflas tehlikesine sürüklenmesi ihtimali doğmuştur. Yasa, altın gitmeden önce banknotu kısma zorunluluğu getirdiği için özellikle darlık zamanlarında faiz oranını yükseltir, bunalımları daha da ağırlaştırır.

Tooke, Fullarton ve Wilson bu görüşe itiraz ederek ticari bunalımların tek sebebinin dolaşımdaki banknot olmadığını ve meta-fiyatlarının sadece para miktarından kaynaklanmadığını savunur. Fiyatların iniş çıkışında, kredi bağının kopuşu, ticari senetlerin karşılıksız kalışı ve panik yüzünden ödemelerin durması gibi etkenlerin belirleyici olduğu söylenir. 1844 Yasası, bankayı rezervini kullanmaktan alıkoyarak iç piyasaya para sağlayamaz hâle getirir. Bu nedenle, her büyük çöküşte uygulamaya konan “1844’ün geçici askıya alınması” formülü, piyasaya tekrar güven verir ve saklanan banknotları dolaşıma çeker. Tüm bu deneyimler, para-sermaye kıtlığının sadece para miktarından ibaret olmadığını, bunalımları asıl büyüten etkenin kredi yapısındaki kırılganlık olduğunu kanıtlar.

35. DEĞERLİ MADEN VE KAMBİYO KURU

Birçok durumda banknot istifinin, para darlığı koşullarındaki değerli maden yığmaya benzediği ifade edilir. Dışarıya altın çıkışını daralmayla ve içeriye altın girişini genişlemeyle bir tutan düzenlemelerin geçerli olduğu, ancak bu bakışın pratikte ters sonuca yol açtığı belirtilir. Yüksek miktarda banknotun dolaşıma çıkmaması veya kimi zaman yasal sınırı aşıp kısa süre sonra eski düzeye dönmesi, para piyasasında dalgalanmaların yaşandığını gösterir. Altının dünya-parası oluşu ve aynı anda hem uluslararası hem de iç dolaşımı yedeklemesi, en kritik dönemde tüm düzeni sarsan merkez noktadır.

Altın ile gümüşün üretim kaynaklarından farklı ülkelere aktarılmaları, iç ve dış piyasaların çelişkili anlarında para arzını hızla değiştirir. Zaman zaman giren veya çıkan değerli madenin, genel ticari hareketle uyumsuz seyrettiği anlarda rezervde daralma belirir ve bankaların kredi sağlama gücü kısıtlanır. İç tüketim veya lüks yapımında kullanılan altının, rezervlerden eksilmesiyle dışarıya altın akışının yarattığı sonuç arasında fark olduğu, faiz oranını beklenmedik şekilde yükseltenin asıl olarak ödeme aracı ihtiyacı olduğu vurgulanır. Bu nedenle dalgalanmanın hemen arifesinde dışarıya altın çıkışının başlayıp kambiyo kurlarının sanki olumsuz işaret vermesine rağmen büyük bunalımın, altının akış yönü tersine döndükten sonra patlak verdiği hatırlatılır. Merkezin elindeki altın rezervi, aynı anda hem dünya-parası yedek fonu hem iç dolaşımın güvencesi hem de banknotun geri ödenebilirlik teminatı olarak görülür.

Mevcut düzen içinde üretim ve krediyi canlı tutmak için rezervin bir ölçüde serbest kalması gerektiği, fakat 1844 gibi yasal kısıtlamaların kritik anlarda daha büyük paniğe sebep olduğu gözler önüne serilir. İçeride tüketim veya üretim daralırken, dışarıya giden altın yerine yoksulluk getiren sonuçlarla karşılaşmak olağandır. Burada değerli maden miktarının çok büyük olmaması da dikkate alınır. Sürekli gelişen kredi ilişkilerinde tüm sermayenin atıl kalmaması, banknot düzenlemelerine karşın para darlığının aniden ortaya çıkmasıyla sonuçlanır. Sistemin bunalım evrelerinde altın, ödeme aracı şeklinde toplumsal sürecin mutlak güvencesi gibi sunulur, fakat eldeki toplamın herkese yetmemesi yapısal krizleri tetikler.

36. KAPİTALİST-ÖNCESİ İLİŞKİLER

Faiz getiren sermayeye, eski dönemlerde tefeci sermaye denildiği ve bunun tüccar sermayesiyle birlikte ticareti olmayan veya düşük seviyede olan topluluklarda boy gösterdiği ifade edilir. Toprak sahibi veya küçük üretici, belli tarihlerde para ödemek zorunda kalınca, yüksek faiz talep eden tefecinin eline düşer. Bu durum, üretim araçlarını kaybetme veya ek artı-emeği uzun süre faize aktarma biçiminde görülür. Tüccar sermayesi modern üretime kapı aralarken, tefeci sermaye eline düşeni boğucu bir çarkta tutar ve geçimlik üreticiyi çoğu zaman eski mal varlığını tüketir hale getirir. Gerek antik dünyada gerek feodal çağlarda tefecilik, mevcut mülkiyet ilişkisini dönüştürmeden üreticilerin elinden bütün artı-ürünü çekip çıkaran bir yöntem olarak ortaya çıkar.

Küçük ölçekli üretimin hâkim olduğu dönemlerde, geçici iş kazaları veya beklenmeyen giderler yüzünden maddi sıkıntıya giren zanaatkâr ve köylüler, sıkça tefeciye başvurur. Faiz oranı, normal artı-değerin çok üzerine çıkarak onların tekrar toparlanmasına engel olur; köylünün bir ineğini kaybetmesi veya vergi yükünün artması bile, ipotekle borçlanmaya zorlayabilir. Toprağından başka şeyi olmayanların ödeyemediği borcu yüzünden, toprak veya evi tefecinin eline geçer. Bu nedenle, faiz yasakları ve kilise emirleriyle tefeciliğe karşı mücadeleler yürütülmüş, ancak bunlar genelde kalıcı sonuca ulaşamamıştır. Antik Roma’da pleblerin tefeciler tarafından yıkıma sürüklenmesi veya ortaçağda köylünün borçla serfliğe itilmesi buna örnek gösterilir. Zengin toprak sahipleri de müsrif harcamalarla aynı akıbete uğrarken, yeni bir üretim tarzı yerine giderek yoksullaşma ve görece az sayıda para-yığıcı elinde servetin toplanması görülmüştür.

Faiz getiren sermaye, kapitalist üretim tarzının yükselişiyle beraber farklı bir konuma sürüklenir. Erken dönemde İngiltere’de bankaların kurulması ve sanayicilerle tüccarlara düşük faizli borç vermesi, tefeci sermayenin ağırlığını azaltır. Modern kreditör, parayı gelişmekte olan kapitalist üretimin ihtiyaçlarına göre yönetir. Bir yanda toplumun geri kesimlerinde tefecilik gene varlığını sürdürür, öte yandan bankacılık ve kredi sistemi büyük ölçekli üreticileri destekler. Her ne kadar bu dönüşümde tutucu bakışlar olsa da, bankalar ve sanayi kredisi, soyut faizciliği yakından denetlemeye başlar. Böylece faiz getiren sermaye, eski tefeci biçimlerden, artık sanayicinin girişim kapasitesiyle birleşen modern banka kredisinin parçasına dönüşür.

6. KISIM – ARTI-KÂRIN TOPRAK RANTINA DÖNÜŞMESİ

37 – GİRİŞ

Bir toplumda sermaye tarafından üretilen artı-değerin toprak sahibine düşen bölümü, ancak tarım dahil olmak üzere kapitalist üretim tarzının egemen olduğu varsayımına dayandırılabilir. Tıpkı bir fabrikatörün iplik ya da makine üretmesi gibi, çiftçinin de buğday vb üretmesi temelinde ele alınan bu yaklaşım, sermayeler arasındaki serbest rekabetin ve ortalama kâr düzeyinin oluşmasına bağlıdır. Önemli olan, emeğin koşullarının emekçilerin elinden alınması anlamına gelen, tarımın kâr amacıyla yürüten kapitaliste bağlı kılınmasıdır. Bu çerçevede, farklı tarihsel dönemlerde ya da coğrafyalarda farklı toprak mülkiyeti biçimlerinin görülmüş olması, burada incelenen kapitalist üretim tarzının tarihsel değil de ebedi bir kategori olarak alınmaması gerektiği gerçeğini değiştirmez.

Bu kapsamda, toprak mülkiyetinin modern biçimini ele alma nedeni, sermayenin toprağa yatırılmasıyla doğan özgül üretim ve değişim ilişkilerinin aydınlatılması ihtiyacından kaynaklanır. Bu tam olarak yapılmadıkça, sermayenin analizi eksik kalır. Tarımsal üretimin kapitalist bir dal olarak değerlendirilmesinde, örnek olarak buğday kullanılabilir ya da madencilikle paralel bir bakış geliştirilebilir. Adam Smith, keten ve boya eczası gibi tarımsal ürünlerin üretimine yatırılan sermayelerin toprak rantının, ana geçim maddesi üretiminden çıkan rant tarafından belirlendiğini ileri sürmüştür. Artı-değerin bir bölümünün toprak rantına dönüşmesi, yeryüzünün belirli bölgelerinin tekel niteliğinde belirli kimselerin elinde bulunmasını ve onların bu toprağı kiralamaları karşılığında düzenli bir rant elde etmelerini içerir.

Burada kiracı kapitalist, toprak sahibine, tarım amacıyla toprağı kullanma hakkı karşılığında belirli periyotlarda para öder ve bu meblağ, toprak rantını tanımlar. Toprak mülkiyeti çoğu kez bu rantı artırabilecek eklemlere sahiptir. Örneğin, toprak kiracı tarafından iyileştirildiğinde, kiralama süresi bittiğinde, toprakla bütünleşen bu iyileştirmelerin değeri toprak sahibine kalır ve yeni dönemde ödenecek rant miktarını artırır. Böylece, sermayenin toprak üzerinde yarattığı iyileştirmelerin sonunda meyvelerine toprak sahibi elkoyar ve rantı yükseltir. Kapitalist üretimin gereklerine uyum sağlayan toprak mülkiyeti, böylece toplumsal gelişmeyle yaratılmış ürünleri zamanla kendi avantajına dönüştürür. Ancak bu durum, kapitalist üretimin toprak mülkiyeti biçimini ebedi hale getirmez; sadece belli bir tarihsel dönemin koşulları altında gerçekleşen bir iktisadi ilişkiler bütününü yansıtır.

38. FARKLILIK RANTI DİFERANSİYEL RANT GENEL GÖRÜŞLER

Farklılık rantının kavranışında ilk adım, belirli bir ürünün ortalama koşulların belirlediği üretim-fiyatından satılması durumunda, bu ortalamadan daha elverişli koşullarda üretilen metaların, kendi bireysel maliyet-fiyatları ile toplumsal ortalama fiyat arasındaki farktan bir artı-kâr sağlamasıdır. Eğer bu avantaj, doğada hazır bulunan ve üreticinin kullanımına sunulan bir tekel niteliğindeki unsurdan (örneğin bir çağlayandan) kaynaklanıyorsa ve bu unsuru elinde tutan toprak sahibi izin vermedikçe başka bir sermaye bu kaynağı kullanamıyorsa, bu artı-kâr toprak rantına dönüşür. Bu durumda sermaye, çağlayanın gücü sayesinde ortalama kârdan daha fazla kâr elde eder, ancak toprak mülkiyeti hakkı, artı-kârın önemli bir bölümünü rant biçiminde kendine çeker.

Örneğin buharlı makinelerle üretim yapan bir fabrika düşünelim. Eğer üretim-fiyatı toplamda 115 ise ve bir başka fabrika, doğal su gücüne sahip bir toprak parçasını kullanarak aynı ürünü 90 maliyet-fiyatıyla üretmeyi başarıyorsa, bu ikinci fabrika, metalarını yine 115 üretim-fiyatıyla satabilir ve aradaki 25 fark, artı-kârını oluşturur. Ne var ki su kaynağını elinde tutan toprak sahibi, bu üstün doğal güce erişimi tekelinde tutarak fabrikadan kira bedeli alır ve böylece artı-kârın bir kısmı, toprak rantına dönüşür. Bu örnekte, su gücünün kendisi emek ürünü olmadığından bir değeri yoktur, ancak sağladığı kazanç, fiyat halinde sermayeye dönüştürülmüş bir rant olarak ortaya çıkar. Bu nedenle, toprak mülkiyeti, artı-kârı yaratmaz; artı-kâr, daha uygun üretim koşulları sayesinde ortaya çıkar, fakat toprak mülkiyeti bu kârın mülkiyet sahibine akmasını sağlar.

Farklılık rantı kavramı tarımda da aynen geçerlidir. Daha verimli ya da daha iyi konumdaki topraklar, aynı ürün için ortalama üretim-fiyatını belirleyen koşullardan daha düşük maliyetle üretim yapar ve aradaki farkın sağladığı fazlalık, kapitalist tarafından başlangıçta artı-kâr olarak elde edilir. Ancak bu fazlalık, toprağı tekel gücüyle kontrol eden kişi tarafından rant şeklinde talep edilebildiği için, değer biçimiyle ortaya çıkan bu gelir, toprak sahibine geçer. Dolayısıyla, hem doğal gücün hem de toprak niteliğinin uygun olduğu yerlerde, farklılık rantı artış gösterir; buradaki temel esas, ürünün genel fiyatının ortalamadan hesaplanması, ancak bazı üreticilerin bireysel maliyet-fiyatının daha düşük olmasıdır. Tekel halindeki doğal imkanlara sahip olan toprak sahibi, bu avantajı kiracının elinden belli bir payı rant şeklinde alarak somutlaştırır.

39. FARKLILIK RANTININ BİRİNCİ BİÇİMİ

Birinci biçimde, farklı verimlilikteki toprak parçalarına yatırılan eşit sermayelerin sonuçları arasındaki farklar temel alınır. Ricardo, “Rant, her zaman, eşit noktalarda iki sermaye ve emek kullanımı ile elde edilen ürünler arasındaki farktır” derken, farklılık rantını bu biçimde ortaya koyar. Burada önemli olan, aynı miktarda sermaye ve emekle daha verimli toprak parçasından daha yüksek ürün elde edilmesinin, gerçekte bir artı-kâr yaratmasıdır. Bu artı-kâr, en kötü topraktan gelen ürün ile daha iyi topraktan gelen ürün arasındaki değer farkına denk düşer ve toprak rantına dönüşür. Dolayısıyla, örneğin A adlı en düşük kaliteli topraktan elde edilen ürüne göre B, C veya D gibi daha verimli topraklardan aynı maliyetle sağlanan fazlalık, farklılık rantının kaynağını oluşturur.

Farklılık rantı genellikle, en kötü toprakta kârın sıfır rantla elde edildiği bir “taban nokta” üzerinden tanımlanır ve bundan daha iyi özellikteki topraklar, aynı harcamayla daha fazla ürün vererek rantı yükseltir. Bu nedenle, “hangi neden olursa olsun, aynı ya da yeni topraktan elde edilen üründeki eşitsizliği azaltırsa, toprak rantını da düşürmeye eğilim gösterir, hangi neden olursa olsun, bu eşitsizliği artırırsa, rantı yükseltmeye eğilim gösterir” biçimindeki yaklaşımın geçerli olduğu söylenir. Örnek olarak, eğer talep ya da üretim tekniği ilerler ve ortalama verimlilik artarsa, farklılık rantı bu değişime göre yükselir veya azalır. Tarımın egemen üretim ilişkileri içinde, büyük sermayeli kapitalist kiracıların elinde büyüyen bu rant, tarihsel ve toplumsal koşulların belirleyiciliğinde şekillenir.

Toprağın doğal verimliliği, kimyasal bileşimi ve konumu (örneğin merkeze yakınlığı) gibi faktörler, bu farkları yaratan başlıca nedenlerdir. Zaman zaman daha iyi topraktan daha kötüye doğru gidişin veya tam tersi durumun gerçekleşmesi, tarımın hangi aşamada, hangi ürün için ve ne tür geliştirmelerle ilerlediğine bağlıdır. Belirli bir gelişme düzeyinde, ortalama üretim-fiyatını en kötü topraktaki kâr oranı saptadığı için, daha iyi topraklardan gelen her fazla ürün, toprak rantına eklenir. Böylece, artı-kâr, piyasa-fiyatının o anda düzenleyici olan topraktan daha düşük maliyetle üretim yapan topraklar sayesinde ortaya çıkar ve kiracı kapitalistin kârının üstünde, toprak sahibine ait bir gelir haline gelir.

40. FARKLILIK RANTININ İKİNCİ BİÇİMİ

İkinci biçimde, aynı toprak parçasına ardarda yatırılan sermayelerin farklı sonuçları dikkate alınır. Bu defa, birinci biçimde olduğu gibi farklı toprak tipleri yanyana incelenmek yerine, tek bir arazideki her ek yatırımın getirdiği ürün fazlası ve bunun yarattığı artı-kârın toprak rantına dönüşmesi ele alınır. Eğer en kötü toprak A’da ya da daha verimli toprak B, C, D’de yapılan her bir ek harcama, eşit sermaye miktarıyla farklı ürün çıkarıyorsa, ortaya çıkan artı-kâr “ek sermayenin” sağladığı fazla verimlilikten kaynaklanır. Üretim-fiyatı en kötü toprağa göre belirlendiğinden, daha verimli bir arazideki ilave sermaye her yeni fazladan ürün için artı-kâr yaratır ve bu artı-kâr yine toprak rantına dönüşebilir.

Önemli bir nokta, artı-kârın her zaman toprak rantına dönüştürülmeyebileceğidir. Kapitalist kiracı, kira sözleşmesinde bu fazladan üretkenliği gizlemeyi başarırsa, ek süre boyunca artı-kârı kendisi toplayabilir. Ancak kira süresi biter bitmez, toprak sahibi yeni sözleşmede bu artı-kârı yansıtacak şekilde bedeli yükselterek rantı artırır. Bu biçimde elde edilen rant, “entansif ekim” denen uygulamada, toprağın verimlilik kapasitesini zorlayarak sermayeyi yoğunlaştırmaya dayanır. Sonuç olarak, aynı toprakta her ek harcama farklı büyüklükte ürün artışı sağladığında, bu durum toprağın verimliliğine ve teknik ilerlemeye bağlı olarak rantı yükseltir ya da en kötü toprak devre dışı kalırsa üretim-fiyatını düşürebilir. Bu bağlamda, fiyatların yükselip yükselmediği veya talebin ne yönde değiştiği, ek sermaye yatırımlarının kârlılık derecesini belirleyen unsurlar arasındadır.

Bu biçimde sermaye yoğunlaştıkça, akr başına rant ile birlikte toprağın fiyatı da yükselir. Dolayısıyla, üretim-fiyatı aynı kalsa bile, sürekli ek yatırımlarla artan verimlilik ya da daha azalan getirili olsa bile yine de fazladan ürün elde etme olanağı, akr başına rantı artırma eğilimindedir. Bu nedenle, aynı alanda yapılan birkaç farklı harcama birbirinden farklı düzeylerde verim sağlasa bile, toplamda yaratılan artı-kâr topluma sürekli bir ürün fazlası sunar. Böylece, farklılık rantı II, hem tarımın daha yoğun işletilmesi hem de ek sermayenin verimlilikteki dalgalanmaları ile yakından ilişkilidir ve tarımın kapitalistleşmesi oranında “akr başına rant” yükselişe geçebilir. Bu yükseliş, her durumda, üretimin sosyal ilişkilere ve piyasa dinamiklerine göre şekillendiği tarihsel koşullar altında gerçekleşir.

43. FARKLILIK RANTI – ÜÇÜNCÜ DURUM: YÜKSELEN ÜRETİM-FİYATI SONUÇLAR

Yükselen bir üretim-fiyatı, en kötü kalitedeki toprağın üretkenliğinin azalmasını gerekli kılar ve bu durum, aynı miktar sermayenin daha düşük verimle çalışmasını, dolayısıyla daha yüksek bir birim maliyeti beraberinde getirir. Belirleyici olan, talebin artması ve arzın artık önceki maliyet düzeyinde sağlanamamasıdır. Bir kez üretim-fiyatı yükseldiğinde, farklı toprak kaliteleri arasındaki rant farkı da büyür ve toplumun artı-kâr olarak toprak sahiplerine ödediği haraç artar. Bu eğilim, tarımın gelişmesi ve uygarlığın ilerlemesiyle bağlantılı olarak öne çıkar.

Tahlil edilen örneklerde, çeşitli verimlilik derecelerine sahip topraklar arasında geçiş yapıldıkça, en kötü toprak ya tamamen devre dışı kalır ya da yeniden rant getirir hale gelir. Bazı durumlarda, en düşük kalitedeki toprak, yeni bir yatırımla daha yüksek fiyat düzeyinde ürün verdiğinde bile rant doğabilir. Bir toprak parçasının rantsız durumdan rant getirir konuma geçmesi, artan üretim-fiyatının o toprağın bireysel maliyetini aşmasıyla açıklanır. Böylece, rant hem toplam üretim miktarına hem de sermaye yatırımlarının farklı verimliliklere göre dağılışına bağlı olarak değişim gösterir.

Büyük toprak sahiplerinin canlılığının kaynağında, en kötü toprakta dahi sermaye yatırımlarının ek ürün sağladığı ölçüde oluşan rant artışı bulunur. Bununla birlikte, uluslararası rekabet veya doğanın verimliliğinden yararlanan geniş düzlüklerin tarıma açılması, Avrupa toprak sahiplerini zora sokar. Tahıl gümrüklerinin kaldırılması ve dış rekabet, birçok toprağı eskisi kadar rant getirir olmaktan çıkarmış olsa da, geçici iyileştirmeler ve devlet destekleri, yüksek toprak gelirlerini bir süre daha ayakta tutar. Ancak, bu durum nihai olarak değişebileceğinden, toprak mülkiyeti üzerindeki rant, kalıcı bir ayrıcalık olmaktan uzaklaşabilir.

44. EN KÖTÜ EKİLİ TOPRAK ÜZERİNDE FARKLILIK RANTI

Talep arttığında ve bu talebi karşılayacak ek ürün, en kötü topraktan ya da aynı topraktaki düşük verimli sermaye yatırımlarından sağlanmak zorundaysa üretim-fiyatı yükselme eğilimi gösterir. Bu durumda, şimdiye dek düzenleyici olan A tipi toprak, rantsız olmaktan çıkarak yeni bir rant kalemi oluşturabilir. Eğer ek ürünün elde edilmesi, daha düşük kalite bir topraktan daha yüksek fiyatla üretim yapmayı gerektiriyorsa, eski en kötü toprağın bireysel üretim-fiyatı ortalama maliyetin altına iner ve orada da rant oluşur.

En kötü toprakta rant doğmasının yolu, o toprağın talebi karşılayan ek üretim için yeterince elverişli hale gelmesinden geçer. Bu, sermaye yatırımlarının artan ya da azalan üretkenliğiyle gerçekleşebilir. Artan üretkenlik halinde, aynı toprak, daha yüksek verim sağlayarak fiyatı düşürebilir; fakat bu durum, o toprakta elde edilen artı-kârın rant olarak ortaya çıkmasıyla sonuçlanır. Üretim-fiyatının belirli bir seviyede sabit tutulması veya yapay biçimde yükseltilmesi, toprak mülkiyeti ilişkisi nedeniyle artı-kârın toprak sahibine rant olarak akmasını mümkün kılar.

Azalan üretkenlikte ise en kötü toprak, ek ürünü hala ortalama fiyattan daha ucuz üretebildiği ölçüde rant getirir. Bunun altında, artan sermaye harcaması ile sınırlı da olsa fazladan ürünün maliyetini kurtarması yatar. A toprağının ortalama üretim-fiyatı, daha yüksek bir seviyeye ulaştığında eskiden rantsız olan bölümlerde rant biçiminde bir farklılık ortaya çıkar. Bu noktada, toprak mülkiyeti yasası, artı-kârın ne kadarının rant şeklinde kalacağını, ne kadarının üretim-fiyatını düşüreceğini belirlemede temel unsurdur.

45. MUTLAK TOPRAK RANTI

Farklılık rantında, en kötü toprağın hiç bir toprak rantı getirmediği kabul edilse bile, bu varsayım, tarımsal ürünlerin genel üretim-fiyatlarıyla bağlantılıdır ve piyasanın düzenlendiği düzeye dayanır. Başka deyişle, A toprağının ürünü kendi bireysel üretim-fiyatında, yani sermaye artı ortalama kâr düzeyinde satılınca, burada rant sıfıra eşittir. Fakat bu durumun hakikiliği ya da yanlışlığı, farklılık rantının yasasını etkilemez. Ürünü piyasada düzenleyici fiyat üzerinden satılan toprak A, kendi gerçek üretim-fiyatını karşıladığı ölçüde ortalama kâr getirmeye yetinir. Bu aşamada, en kötü toprağın rant ödeyip ödemediği, farklılık rantının niteliğini ortadan kaldırmaz.

Toprağa özgü bir mülkiyet hakkı, sermayenin ekim alanını kısıtlayarak fiyatı etkileme gücüne sahiptir. Bu kısıtlama, daha zayıf nitelikteki toprağın ancak daha yüksek fiyatla ekime açılmasına yol açar ve böylece fiyatı, üretim-fiyatı üstünde oluşan artıdan bir rant payı yaratmaya zorlar. Burada, tahılın piyasa-fiyatı, üretim-fiyatının üzerine çıktığında, farkın tümü ya da bir bölümü, mutlak rant denen bir gelire dönüşebilir. Rant, tarımsal sermayenin oluşturduğu artı-değerin toprak mülkiyeti yoluyla çekilip alınmasıdır.

Rantın bir tekel fiyatından doğduğu zannedilen hallerde dahi, üretim-fiyatının üstünde kalabilen ya da değerin altında gerçekleşebilen satışlar, büyük ölçüde toprağın ortalama bileşimine kıyasla kaç emek saatini temsil ettiğiyle ilişkilidir. Eğer tarımda, tarım-dışı sermayeye kıyasla daha çok canlı emek harekete geçiriliyorsa, artı-değer fazlası ortaya çıkar ve bunun bir bölümü rant biçimini alabilir. Bu yüzden mutlak rant, yalnızca tekel etkisinden değil, toprağın kendi organik bileşiminin toplumsal sermayeden farklı olmasından da kaynaklanır. Böylece, toprak mülkiyeti, yeni alanların ekiminde sermayenin özgür hareketini engelleyerek fiyatın yükselmesine ve artı-değerin bir bölümünün ranta dönüşmesine zemin hazırlar.

46. ARSA RANTI MADENCİLİKTEKİ RANT TOPRAĞIN FİYATI

Doğal güçler, su kaynakları, madenler veya elverişli bir konuma sahip arsalar gibi alanlarda da aynı ilke geçerlidir. Nitelikli bir madenden veya kent merkezine yakın bir arsadan elde edilen artı-kâr, mülkiyeti elinde tutan kişinin bu fazlayı rant olarak çekmesinin önünü açar. Şehirleşmenin veya konut talebinin yükselmesiyle arsa rantının artması, kentsel büyümeye paralel yaşanan değerlenmeye dayanır. Burada rant, yalnızca yapıya yatırılan sermayenin kârından değil, toprağın kendisine ait mülkiyet tekeli üzerinden elde edilen getiri şeklinde ortaya çıkar.

Madencilikte de benzer biçimde hareket eden rant, işletme sahibinin kazandığı artı-kârdan kaynaklanır. Daha verimli bir maden ocağı, girişimci için ortalama kârın üzerindeki artı-kârın, toprak sahibine devrildiği bir gelir oluşturur. Bu gelir, madencilik alanlarının sınırlılığı ve mülkiyetin tekelci niteliğiyle artar. Bu nedenle, toprağın herhangi bir parçasını barındıran her sanayi dalında, ister bağcılıkta, ister madenlerde olsun, rant yasası benzer temellere oturur. Tekel fiyatları, kaynağını çoğu kez ürünün değerinden değil, alıcıların gereksinimi ve ödeme gücünden alır.

Toprağın fiyatı, rantı kapitalleştiren bir form olarak algılanır. Rant hakkının alınıp satılması, toprağı herhangi bir mal gibi gösterir. Fakat toprak mülkiyeti, yalnızca doğanın ürünü üzerinden değil, toprağın üzerinde yer kaplayan ve sabit kalan tüm yatırımlar üzerinden de rant talep edebilir. Yerleşimin artışı, binaların yükselmesi ve sermaye birikimi, toprak sahibinin pasif konumda dahi payını büyütür. Mülkiyet hakkına dayalı bu gelir, yeryüzünün özel mülkiyetini koruyan toplumsal ilişkiler sürdüğü sürece devam eder. Bu yüzden, toprağın fiyatını yaratan, onun geçmişte çeşitli sermaye yatırımlarıyla birleşmiş haraç hakkıdır. Toplumun genel çıkarları yerine, mülkiyet ayrıcalığından kaynaklanan tek taraflı kazanç söz konusudur ve toprak sahibi, yatırımcıdan rantı çekip almaya devam eder.

47. ARSA RANTI , KAPİTALİST TOPRAK RANTININ DOĞUŞU

Kapitalist üretim tarzının ifadesi olarak, modern iktisatta toprak rantının incelenmesindeki asıl güçlüğün nereden kaynaklandığı vurgulanır. Tarımsal sermayenin ürettiği artı-ürün ve artı-değer, genel olarak diğer üretken sermayelerle aynı tahlil çerçevesinde ele alınır, ama güçlük, eşitlenme süreci sonunda ortalama kârın dağıtılmasından sonra geriye kalan artı-değer fazlasının, başka bir anlatımla rantın, nasıl ortaya çıktığının açıklanmasındadır. Bu fazlanın kaynağını bulma çabası, toprak mülkiyetinin, artı-değerin nihai dağılımını zora sokan ayrıcalıklı bir konum taşıdığını gösterir. Eğer toprakta üretilen ürün, genel olarak tüm sermayenin ortalama kârı kadar artı-değeri çiftçiye kazandırsa bile, toprak sahibi, bu ürünün fiyatından ek bir fazlayı rant biçiminde talep eder ve işte bu fazlanın akışı, sermayenin üretim alanlarındaki dağılımını karmaşık hale getirir. Dolayısıyla, tarımın farklı bir doğaya sahip olmasından değil, mülkiyet ilişkisinin ürünün fiyatını yükseltebilecek bir ek baskı kurmasından söz edilir.

Üretim sürecine bakıldığında, küçük köylü toprak mülkiyeti, yarıcılık, emek-rant, ayni-rant ve para-rant gibi çok çeşitli biçimler gündeme gelir. Emek-rantta, köylü, belirli günlerde bey için zorunlu çalışırken geri kalan zamanını kendi toprağına ayırır. Ayni-rantta, artı-emeğin ürünü, doğrudan doğruya toprak beyine ayni olarak ödenir. Para-rantta ise köylü, toprağı üzerinde ürettiği fazlayı satarak elde ettiği gelirle rant öder. Bu biçimlerin her birinde, toprak mülkiyeti, üretim koşullarına egemen olan ve doğrudan üreticiyi artı-emeğini vermeye zorlayan bir ilişkinin kaynağıdır. O nedenle, toprağın ayrıcalıklı konumu, artı-değerin kâr biçiminde değil de rant biçiminde gerçekleşmesine yol açar. Örneğin emek-rant, artı-emeğin en açık biçimidir; köylü, kendi geçimi için gerekli ürünün üzerine çıkınca ürettiği fazlayı, doğrudan bey için kullanmak zorundadır. Ayni-rant ve para-rant, artı-ürünün farklı yollarla toprak sahibi tarafından çekilip alınmasını ifade eder.

Küçük toprak mülkiyeti, çoğunlukla nüfusun büyük bölümünün kırsalda yaşamasını, parçalanmış sermayeyi ve görece ilkel koşulları beraberinde getirir. Bunun sonucunda, toplumsal emeğin üretkenliğinin yükselmesi ve büyük ölçekli üretim araçlarının kullanılması sınırlanır. Geniş mülkiyet altında ise, sermayenin yoğunlaşması kolaylaşır fakat rant her iki sistemde de tarımsal üretimin rasyonel gelişimi önünde ayrı engeller doğurur. Toprağın bir meta gibi alınıp satılması, küçük üreticinin finansmanını zora sokar ya da büyük malikanelerde kiracı çiftçiyi sınırlayarak toprağın uzun vadeli yatırımlarla iyileştirilmesine set çeker. Nitekim toprağın fiyatı, gerçekte kapitalize edilmiş ranttan başka bir şey değildir ve toprak sahibi, bu sayede, topraktan gelen her türlü fazlayı kendine ayırır. Böylece, özel mülkiyetin doğurduğu rant, kapitalist üretimin temel çelişkilerinden biri olarak, hem tarımsal üretimin ilerlemesinde hem de toplumsal kaynakların verimli kullanımında aksaklıklar yaratır.

7. KISIM – GELİRLER VE KAYNAKLARI

48. ÜÇLÜ FORMÜL

Sermaye-kâr (artı faiz), toprak-rant ve emek-ücretler şeklinde ifade edilen üçlü formülün, kapitalist üretim tarzının gizemini büyük ölçüde yansıtır. Bu formül, sermayenin, toprak mülkiyetinin ve ücretli emeğin, üretim sürecinin belirli toplumsal koşullar altındaki bağımsız kaynaklar gibi görünmesine yol açar. Burada, sermaye, basitçe üretim araçlarının toplamı değil, toplumsal bir ilişkinin belirli bir tarihsel aşamasıdır ve emeğin karşısına bağımsız bir güç olarak dikilir. Toprak ise, bu formülde doğrudan bir doğal kaynak yerine, özel mülkiyetin temsilcisi olarak rantın kaynağıymış gibi görülür ve emeğin kendisi de ücretli-emek biçiminde, tek başına her değeri yaratıyormuş gibi sunulur.

Gelirin bu üç kaynağa (kâr, rant, ücret) bölünmesi, aslında artı-değerin farklı paydaşlara dağıtılma sürecidir. Kapitalistin, elde ettiği artı-değerin bir bölümünü toprak sahibine rant olarak aktarması, geri kalanının kâr olarak görünmesine yol açar. Emekçi ise, kendi emek-gücünün değerini temsil eden ücretler dışındaki tüm değerden mahrum bırakılır. Bu paylaşım, piyasa koşullarında sanki doğal ve değişmez bir düzenmiş gibi algılanır. Bu sayede, ödenmeyen emeğin gerçek kaynağına bakılmaksızın, sanki sermaye, toprak ve emek birbirinden bağımsız olarak her yıl kendiliğinden bir gelir doğuruyormuş izlenimi yaygınlaşır.

Değerin gerçek kökenini görmeyi zorlaştıran mekanizmalar vardır. Emek, doğal olarak eklenen yeni değer ve eski değeri yeniden üründe koruma işlevi görürken, üstünde durulan kapitalist biçimler bu bağlantıyı bulandırır. Bir yandan faizin, sermayeye içkin bir hakmış gibi sunulması, diğer yandan rantın bizzat toprağın ilahi bir getirisi izlenimi vermesi ve nihayetinde ücretli emeğin sanki emeğin fiyattaki ifadesi gibi görülmesi, sistemin içsel ilişkilerini gizler. Bu üçlü formül, farklı gelir biçimlerinin, yani kâr (ve faiz), rant ve ücretin, üretim sürecinin maddi gerekleriyle değil, tarihsel ve toplumsal koşullarla belirlendiğini örtük hale getirir.

49. ÜRETİM SÜRECİNİN TAHLİLİ ÜZERİNE

Burada, ulusal ürünün değerini ele alarak, metaların toplam değerinin bir kısmının yalnızca gelir (ücret, kâr ve rant) biçiminde değil, aynı zamanda sermayeyi -özellikle de değişmeyen sermayeyi- yeniden yerine koymak için de ayrılması gerektiğini hatırlatır. Bu, ürünün salt ücretlere, kâra ve ranta bölündüğünü varsayan yaklaşımın eksikliğini ortaya koyar. Gelir olarak tüketilen bölümün yanında, eski sermayenin yerine koyma ve genişleme fonksiyonları için zorunlu olan kısım bulunduğu, basit bir gözlemle bile anlaşılır.

Ayrıca sermaye ve gelirin aslında iç içe geçtiğini; ancak üretime dair zorunlu öğelerin (değişmeyen sermaye gibi) her zaman tekrar yerine konulması gerektiğini söylemek gerekir. Emek, yıl boyunca sadece ücretleri ve artı-değeri değil, bu artı-değer üzerinden yaratılabilecek yeni sermayeyi de üretir. Açıkça görülür ki, tek bir yılda eklenen emek, hem emekçilerin geçimini (ücretler), hem sermaye sahiplerinin kârını ve toprak sahiplerinin rantını sağlar; ayrıca, tüketilen değişmeyen sermayenin yerine konulması için gereken değerin de bir bölümünü içerir.

Yanlış anlamaların çoğu, ürünün değeri içindeki bölüşüm kısımlarının, sanki birbirinden bağımsız büyüklükler olarak doğduğu fikrinden ileri gelir. İşin aslında, meta-değer önce doğar, sonra ücretler, kâr ve rant biçiminde bölüşülür. Fakat bu bölüşüm, toplumsal koşullara bağlıdır ve metaların değerini belirlemez. Aynı şekilde, toplam yeniden-üretim sürecinde, emek, her yıl yeni bir değer yaratırken, tüketilen üretim araçlarının değerini de yeniden üretir ve bu değerle ölçülen üretim araçları, yeniden sermaye işlevi görür. Özetle, kapitalist üretim tarzında ortaya çıkan gelir tipleri, sistemin tarihsel ve toplumsal örgütlenmesine bağlıdır; bu kategorileri doğal ve değişmez kaynaklar gibi sunmak, üretim sürecinin özünü karartmaktan ibarettir.

50. REKABETİN YARATTIĞI YANILSAMA

Ürünlerin değer büyüklüklerini ve bunların ücretler, kâr ile rant biçimlerinde nasıl bölüşüleceğini en baştan belirleyen şeyin meta değerinin, dolayısıyla da emek-zamanının kendisi olduğuna dikkat çekilir. Bu süreçte, ücretler, kâr ve rantın kendi içindeki dağılımı, rekabetin etkisiyle şekilleniyor görünür. Ancak, değerin, ücretler, kâr ve rant biçimlerine ayrılışı, üründe somutlaşan toplam emek-zamanı miktarını ortadan kaldırmaz. Bu ayrım, gelirin birbirinden bağımsız görünmesiyle, sanki her gelir biçimi üretilmiş değerin önkoşuluymuş gibi bir yanılsamaya yol açar. Rekabetin görünüşteki rolü, farklı ücret ve kâr oranlarını dengelemek gibi dursa da, gerçekte, üründeki artı-değeri yaratan emek-zamanının varlığına dayanır ve bu nedenle rekabetin kendisi, meta-değerini ya da artı-değeri doğuran neden olamaz. Rekabet, iktisatçıların bütün anlamsız düşüncelerini açıklamak sorumluluğunu yüklenmek zorunda kalıyor, oysa aslında, rekabeti açıklamak zorunda olanlar bu iktisatçılardır.

Maliyet-fiyatı ve artı-değer arasındaki ilişkiye göre belirlenen kâr oranları, metanın ücretler, kâr ve rant olarak görünen fiyat öğelerine katılmasıyla kurgulanır. Bu bölünme, bireysel kapitalistin bakış açısından, sanki ücretler, faiz ve rant metanın değerini oluşturuyormuş izlenimini yaratır. Oysa, üretim araçlarının değerini içeren değişmeyen sermaye dışında kalan kısmı zaten emeğin yeni eklediği değerle sınırlıdır. Bu sınıra rağmen, “fiyatı” oluşturan ögeler piyasa koşulları içinde birbirinden bağımsız biçimler alır. Ücretlerin artışı veya düşüşü, ürün fiyatlarını bazı alanlarda etkilediğinde, ödenmeyen emeğin (artı-değerin) nasıl bölüşüleceği değişir; ancak toplam emek-zamanının yarattığı değer sınır olarak kalmaya devam eder. Böylece, kâr oranının düşüş veya yükselişini belirleyen, özünde ücretli-emek ile sermayenin karşılıklı ilişkisidir ve rekabet bu ilişkinin sonuçlarını dengeleme işlevi görür.

51. BÖLÜŞÜM İLİŞKİLERİ VE ÜRETİM İLİŞKİLERİ

Yeni eklenen değerin ücret, kâr ve rant biçimlerine ayrılması, toplumsal üretim sürecinin tarihsel olarak belirlenmiş bir düzeni sayılır. Bu bölünme, üretim etmenlerinin sahipliğiyle bağlantılıdır ve sermaye ile ücretli-emek ilişkisi, bu sahipliğin neden olduğu toplumsal koşulları ifade eder. “Ücret” şeklinde görülen pay, emek-gücünün karşılığı olarak tanımlanır; “kâr” biçimindeki pay, sermayenin kullanımından doğan kazanç olarak algılanır; “rant” ise toprak mülkiyetinin getirdiği talep hakkının ifadesi haline gelir. Bu gelir biçimleriyle ortaya çıkan bölüşüm, gerçekte, kapitalist üretim sürecinin yüzeydeki yansıması olarak değerlendirilir. Üretim araçlarının değerine eklenen emek-zamanı miktarının sınırlarıyla belirlenen bir toplam artı-değer vardır ve bu artı-değer, kâr ve rant biçiminde farklı kategorilere ayrıştırılır. Farklılaşan bir nokta olarak, metaların piyasa-fiyatlarından kaynaklanan dalgalanmalar, ücretlerle kâr ve rantın oranlarını oynatsa da, değerin kaynağını değiştirmez.

Söz konusu bölüşüm ilişkileri, sadece dağıtım düzeyindeki bir sonuç değil, bizzat üretim koşullarının özgül bir tarihsel şeklini yansıtır. Kapitalist üretimin dayattığı bu toplumsal biçimlerde, sermaye, üretim araçlarını elinde bulundurduğu ölçüde, emekçiyi kendisi için emek harcamaya zorlar ve ona yalnızca ücretini verir. Bu yüzden, üretim ile bölüşüm birbirinden ayrılamaz. “Üretim tarzı, emeğin toplumsal örgütlenme biçimi” olarak tanımlanırken, bölüşüm ilişkileri de tam anlamıyla bu üretim ilişkilerini tamamlar. Kârın veya rantın varlığının, üretime eklendiği yanılsaması doğsa bile, ücret, kâr ve rantın tümü, ürünün değeri içindeki paylarına dayanır. Herhangi bir biçimin tek başına değeri yaratıyor olduğu düşüncesi, ücretli-emek ve sermaye arasındaki ilişkinin görünüşünden doğan bir yanılgıdan ibarettir.

52. SINIFLAR

Modern toplumun ekonomik yapısı incelendiğinde, ücretli-emekçiler, kapitalistler ve toprak sahipleri, üç büyük toplumsal sınıfı oluşturur. Gelirlerini sırasıyla ücret, kâr ve rant biçiminde elde ederler ve bu farklılaşma, üretim araçları üzerindeki mülkiyetin nasıl paylaşıldığına dayanır. Üretim süreçlerinin her alanında, bu mülkiyet biçimleri, emek-gücüne sahip olanlarla emek koşullarına sahip olanların karşıtlığını belirler. Farklı alanlarda ortaya çıkan ara katmanlar, sermayenin farklı kullanım biçimleri veya tarımsal vs. mülkiyet farkları nedeniyle sınırları bir miktar belirsizleştirse de, uzun vadede kapitalist ilişkilerin eğilimi, bu üçlü sınıf yapısını güçlendirme yönündedir. Gelir kaynakları, sırasıyla, ücret, kâr ve toprak rantı olan, sırf emek-gücü sahipleri, sermaye sahipleri ve toprak sahipleri, başka bir deyişle ücretli-emekçiler, kapitalistler ve toprak sahipleri, kapitalist üretim tarzına dayanan modern toplumun üç büyük sınıfını oluştururlar.

Sınıf ayrımının özünde, “emek-gücüne sahip olmak” ile “üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmak” arasındaki ilişki belirleyicidir. Toplumun geri kalan kesimleri, geçici veya görünüşte farklılaşmış konumlar işgal etse bile, nihai olarak bu büyük kutuplaşmanın içinde yer alır. Burada, üretim araçlarının parçalanması veya belli ellerde yoğunlaşması, değişmeyen sermayeye ne ölçüde sahip olunduğunu ve emek-gücünün nasıl ücretlendirileceğini şekillendirir. Böylece, sermayenin kâr, toprak sahibinin rant ve emekçinin ise ücret biçiminde elde ettiği pay, kapitalist üretim tarzının tarihsel ve toplumsal sonuçlarıyla bağlantılıdır. Dolayısıyla, bu sınıflar arasındaki temel ayrım, yalnızca gelirin kaynağı ile değil, üretim araçlarının mülkiyeti ve emek sürecini kontrol etme gücüyle tanımlanır.

F. ENGELS KAPİTAL’İN ÜÇÜNCÜ CİLDİNE EK

Değer yasasının önemine ek olarak borsanın konumu da konu edilir. 1865’ten beri borsanın, kapitalist sistem içinde, üretim ve değişim üzerindeki hâkimiyeti artmıştır. Devlet tahvilleriyle sınırlı kaldığı dönemin ardından, bankaların ve demiryollarının hisselerle örgütlenmesi, sanayi kuruluşlarının anonim şirketlere dönüşmesi ve çiftlikler ile tarım arazilerinin de borsada işlem görmeye başlamasıyla büyük bir değişim yaşanır. Denizaşırı ticaretin genişlemesi, sömürgeleştirmenin borsayla el ele gitmesi ve sermaye ihracıyla yatırım yapılan coğrafyaların artması, küresel düzeyde borsanın yükselişini güçlendirir. Sermayenin büyümesiyle birlikte üretim ve paylaşım süreçleri üzerinde etkili olan bu mali mekanizma, ticaretten tarıma kadar her alanda belirleyici bir güç haline gelir. Özellikle şirketleşmeler, tröstler ve uluslararası girişimler, sermayeyi geniş kitlelerle buluşturarak anonimleştirir ve böylece kapitalist üretim tarzının doruk noktalarından biri sayılan borsa, tüm ekonomik sürece damgasını vurmaya başlar. Bu gelişme, mülkiyet ilişkilerini, kazanç düzeylerini ve toplumsal dinamikleri etkilemeye devam eder.