JJ Rousseau – İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı – Kitap Özeti

Jean-Jacques Rousseau tarafından 1755 yılında yazılan “İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı” (orijinal adıyla Discours sur l’origine et les fondements de l’inégalité parmi les hommes), Avrupa’da Aydınlanma düşüncesinin şekillendiği dönemin önemli eserlerinden biridir. Rousseau bu eserini, Dijon Akademisi tarafından açılan ve insan eşitsizliğinin kökenlerini sorgulayan bir yarışmaya cevap olarak kaleme almıştır. Rousseau, Aydınlanma Çağı’nın akılcılığına ve toplumsal ilerleme anlayışına eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşarak, insanların doğa durumundan çıkışlarının gerçekte mutluluğu ve özgürlüğü yok ettiğini, eşitsizliğin kaynağının ise bizzat uygarlığın kendisi olduğunu vurgulamıştır.

GİRİŞ

İnsan türünde iki tür eşitsizlik vardır. İlki doğa tarafından yaratılan, yaş, sağlık, güç, zekâ gibi özelliklerdeki farklılıklardan oluşan doğal eşitsizliktir. Diğeri ise toplum içinde insanların uzlaşmasıyla ortaya çıkan, zenginlik, itibar veya otoriteyle ilişkili politik ya da manevi eşitsizliktir. Manevi eşitsizlik kimilerinin başkalarının zararına yararlandığı ayrıcalıklardan ibarettir. Bu nedenle, politik eşitsizliğin doğrudan insan eliyle yaratıldığı açıktır.

Doğal eşitsizliğin kaynağı sorgulanamaz çünkü tanımı içinde yer alır. İki eşitsizlik türü arasında ilişki aramak, gücün ya da zenginliğin erdem ve akıl gücüyle zorunlu olarak eşleşip eşleşmediğini sormaya götürür ki bu, özgür insanlar için uygun olmayan bir tartışmadır. Asıl sorun, doğal eşitsizliğin nasıl politik eşitsizliğe dönüştüğünü bulmaktır. Bu dönüşümün incelenmesi, güçlünün zayıfa hükmetmeye başladığı ve doğa durumundan hukuka geçişin sağlandığı anı ortaya koymayı amaçlar.

Geçmişte filozoflar, insanın doğa haline gitmeye çalışırken, genellikle uygarlık öncesi döneme ait olmayan kavramları kullanmış ve doğa halini yanlış yorumlamışlardır. Doğa halinin varlığı bile sorgulanabilir çünkü ilk insanın Tanrı tarafından doğrudan yönlendirilmiş olması, hiçbir zaman saf doğa halinde yaşamadığını gösterir. O halde doğa durumunu anlamak için tarihe değil, analitik düşünceye başvurmak gerekir. Ben de bu yöntemle, sosyal özelliklerden arındırılmış, doğa halinde yaşayan insanı ele alacağım.

İncelemelerimde tarihsel olaylardan çok, mantıksal ve varsayımsal değerlendirmelere dayanacağım. Din bize insanların yaratılıştan itibaren eşit olmadığını söyler ancak insanların kendi hallerine bırakıldıklarında nasıl yaşayacaklarını düşünmemize engel olmaz. Ben, insanın gerçek hikâyesini yalan söylemeyen doğadan okuyarak anlatacağım. Belki bugünkü mutsuzluğunla geriye dönüp ilk insanların hayatına özlem duyabilir, onların hayatını överken, çağdaşlarını eleştirebilir ve gelecek kuşaklar için üzüntü duyabilirsin.

BİRİNCİ BÖLÜM

İnsanın doğal durumunu doğru anlamak için onun gelişimini günümüzden geriye doğru adım adım izlemek gerekir. Başlangıçtan itibaren insanın yapısının temel olarak değişmediği varsayımıyla hareket etmek mantıklıdır. İnsanı iki ayağı üzerinde yürüyen, ellerini kullanan, doğayı gözleyen bir varlık olarak düşünmek, konuyu belirsiz varsayımlardan kurtarıp sağlam bir zemine oturtacaktır. Doğanın yarattığı yalın haliyle insan, hayvanların çoğundan daha az çevik ve daha zayıf olabilir; fakat genel yapı olarak onlardan daha avantajlıdır. Doğal durumda yaşayan insanın gereksinimleri basit ve doğa tarafından kolayca karşılanabilir niteliktedir. İlk insanlar, doğal ortamlarındaki meyveler ve avlarla beslenir, buldukları kaynakları kullanarak barınma ve korunma ihtiyaçlarını basitçe karşılarlardı.

Dünya henüz bozulmamış, bakir ormanlarla kaplıyken, insan için beslenme kolayca sağlanır ve insan türü geçimini diğer canlılardan daha kolay temin ederdi. İnsan kendi vücudunu tek araç olarak kullanırdı, bu yüzden modern insanın sahip olduğu aletlere ihtiyaç duymadan doğanın içinde yaşamını sürdürürdü. Vahşi insan sürekli tetikte ve hazırlıklı olduğundan, çıplak ve silahsız olarak karşılaşıldığında, modern insandan daha avantajlı durumdadır. Doğa, insanları sürekli zorlayarak güçlü olanları daha da dayanıklı kılar; Sparta yasalarında olduğu gibi, doğa zayıfları yok ederken güçlüleri korur.

Vahşi insanların yaşamında onları tehdit eden en büyük sorunlar yırtıcı hayvanlar değil, hastalıklar ve yaşlılıktır. Fakat uygarlık tarafından üretilmiş hastalıklar doğa durumunda bulunmaz; bu nedenle ilk insanlar sağlıklı ve hastalıklardan uzak yaşarlardı. Vahşi insan, uygarlığın yol açtığı hastalıkların çoğundan uzaktır ve modern insana kıyasla daha sağlıklı bir yaşam sürer. Fiziksel olarak sürekli hareket hâlinde bulunan bu insanlar, bedenlerinin tüm yeteneklerini sonuna kadar kullanırlar. Bu durum onların sağlıklarını korur ve direncini artırır.

Doğal yaşam koşulları içinde insan, uygarlığın zorunlu kıldığı ihtiyaçlardan yoksun olsa da, bu yoksunluk onun hayatını zorlaştırmaz. İnsan, doğa tarafından sağlanan güçlü, çevik ve dayanıklı bir bedene sahiptir; yaşamının basitliği onu özgür ve sağlıklı kılar. Bu basit yaşamda, insanın fiziksel yetenekleri, sürekli aktif kalmasına bağlı olarak gelişir ve doğanın ona verdiği fiziksel üstünlükleri korumasını sağlar.

İnsanın doğadaki durumunu yalnızca fiziksel açıdan değil, manevi ve ahlaki yönlerden de değerlendirmek gerekir. İnsan diğer hayvanlardan farklı olarak doğanın ona verdiği direktiflere kendi özgür iradesiyle cevap verir. Hayvanların davranışlarını içgüdüler belirlerken, insan, kendi eylemlerini seçme ve reddetme özgürlüğüne sahiptir. İnsan türünün özgürlük niteliği, onun temel ve ayırt edici özelliğidir. Bu özgürlük, insanın sürekli gelişimine ve yetkinleşmesine olanak tanır.

Yetkinleşme arzusu, insanda aynı zamanda bir yozlaşma kaynağıdır. Başlangıçta sade ve huzurlu olan insan, gelişmeye olan doğal eğilimiyle karmaşık toplumlar oluşturmuştur. İnsanı doğadan uzaklaştırıp uygarlığa sürükleyen yetkinleşme tutkusu, onun erdemlerinin ve hatalarının temelini oluşturur. Basit bir yaşantı süren insanın tutkuları da basittir; temel gereksinimlerle sınırlı olduğundan, karmaşık düşüncelerden ve kavramlardan uzaktır. Doğa durumunda insan ölümden değil, acı çekmekten korkar çünkü ölüm onun için anlam ifade etmez. Bu da doğal durumdaki insanın huzurlu yaşamının kaynağıdır.

Konuşma yetisi, insanın toplumsallaşması için temel önem taşır. Ancak ilk dil, acil ihtiyaç anlarında doğanın verdiği içgüdüsel çığlıklardan ibarettir. Dil, insanların birbirleriyle yakın ilişki kurduğu ve karmaşıklaşan toplum yapılarında gelişmiştir. Dil olmadan toplum mümkün olmadığı gibi, toplum olmadan dilin gelişmesi de mümkün değildir. İnsanın dil yeteneğini geliştirmesi, toplum içindeki iletişim ihtiyacına bağlı olarak gerçekleşmiştir.

İnsanların geliştirdiği ilk diller, çok geniş ve belirsiz anlamlara sahip kelimelerden oluşmaktaydı. İsimlendirme başlangıçta çok zordu çünkü nesnelerin ortak özelliklerini bilmedikleri için her nesneye özel isimler veriliyordu. İsimlerin genel anlamlar kazanması ancak uzun bir düşünsel gelişimin sonucunda mümkün oldu. İnsanın genel fikirler oluşturabilmesi için dile ihtiyacı vardı ve dil aracılığıyla bu yetisini geliştirdi.

Toplumsal yaşamın gelişmesi, insanların ihtiyaçlarının çeşitlenmesine yol açtı. Böylece insanlar arasında yeni ilişkiler kuruldu ve toplumun oluşumu hızlandı. Ancak vahşi durumdaki insanın topluma geçişini yalnızca dilin ortaya çıkışıyla açıklamak zordur. Toplumun oluşumu için insanların birbirine karşılıklı ihtiyaç duyması gerektiği açıktır ancak doğa bu gereksinimleri önceden sağlamamıştır. Bu durumda insanın ilk iletişim ihtiyacının oluşumu, ancak özel koşullar ve zaman içinde gerçekleşmiştir.

Doğa halindeki insanın yaşamında eşitsizlikler olsa da bunlar, toplum tarafından yaratılan eşitsizliklerin yanında önemsizdir. Çünkü doğal durumdaki eşitsizlik, insanın kendi yaşamını sürdürmesine bir engel teşkil etmez. Doğal eşitsizlik, toplumsal yaşamın oluşturduğu eşitsizliğe kıyasla hissedilmez ölçüde küçüktür. İnsan toplum içinde yetkinleşirken, ahlaki ve zihinsel açıdan gelişti fakat aynı zamanda bozuldu ve özgürlüğünü kaybetti.

Vahşi insanın tutkuları, özellikle aşk gibi güçlü duygular açısından incelendiğinde, toplumun etkisinden uzak ve sakindir. Tutkularını doyurmakta seçici olmayan vahşi insanın ilişkileri daha az karmaşık ve daha az çatışmalıdır. Toplumda ise tutku ve arzular karmaşıklaşmış ve sürekli çatışmalar yaratmıştır. Bu durum, toplum içinde suçların artmasına neden olan tutku ve hırsların aslında toplumun yarattığı yapay durumlar olduğunu gösterir.

İnsanı hayvanlardan kesin olarak ayıran, yetkinleşme ve olgunlaşma yetisidir. Bu yeti insanda hem iyi hem de kötü sonuçlar doğurur. Yetkinleşme yetisi insanı zaman içinde doğadan koparmış, onu karmaşık toplumların yaratıcısı ve kendi kendisinin efendisi haline getirmiştir. Ancak aynı yetenek, insanın zaman içinde doğaya ve kendisine karşı yabancılaşmasına yol açarak yozlaşmasına neden olur.

Bu nedenle insanların ilk doğal durumları, onların var oluşu açısından daha sağlıklı, özgür ve huzurludur. Bu durumdan uzaklaşma ve toplumun gelişmesi, insanların daha karmaşık ihtiyaçlara ve yaşam biçimlerine yönelmesiyle olmuştur. Sonuçta insanlar arasında giderek artan eşitsizlikler ve yozlaşma doğmuştur. İnsanın doğa halinden bugünkü durumuna geçişi, onun doğadan uzaklaşarak karmaşık bir toplumsal varlığa dönüşmesinin sonucudur. Doğal eşitsizliğin toplumun yarattığı eşitsizliğe göre önemsiz olması, insanın başlangıçtaki sade yaşamının toplum içinde karmaşıklaşarak felaketlere yol açmasının temel nedenidir.

İKİNCİ BÖLÜM

Bir toprak parçasını çitle çevirip Bu bana aittir diyebilen ve buna inanacak kadar saf insanlar bulan ilk insan, uygar toplumun gerçek kurucusudur. Oysa bu ilk mülkiyet iddiasına karşı çıkıp, toprağın kimseye ait olmadığını, meyvelerin herkese ait olduğunu hatırlatan bir kişi, insanlığı nice felaketlerden koruyabilirdi. Bu noktaya gelmek için insanlar önce birçok bilgi ve yeteneği edinmiş, bunları kuşaktan kuşağa aktarmışlardır. İnsanın doğa durumundan uygarlığa geçişi, yavaş ilerleyen ve insan aklında adım adım gelişen mülkiyet fikriyle başlamıştır.

İnsanın ilk duygusu, varlığını hissetmesi, ilk amacı da bu varlığı korumak oldu. İhtiyaçları basitti: toprak, gerekli besini sağlıyordu, üreme arzusu da içgüdüsel bir davranıştan ibaretti. Bu dönemde insanlar kalbi duygulardan yoksundu, anne ile çocuk arasındaki bağ bile, çocuk büyüyünce sona eriyordu. İnsan başlangıçta sadece doğanın sunduğunu kullanan bir varlıktı; ancak doğanın engelleri onu becerilerini geliştirmeye zorladı. Meyve toplamak için ağaçlara tırmanmayı, yırtıcılarla savaşmayı öğrendi. Doğal silahlarla kendini savunmayı, diğer insanlarla mücadele etmeyi kavradı.

İnsan nüfusu arttıkça zorluklar da çoğaldı; iklim şartları, mevsimler, doğanın değişkenliği onu farklı beceriler geliştirmeye itti. Balık tutmayı, yay ve ok yapmayı, derilerden giysi hazırlamayı öğrendi. Ateşin keşfi ile birlikte daha önce çiğ yediği eti pişirmeyi keşfetti. Bu becerilerin gelişimi insan zihnini harekete geçirdi ve kıyaslama yeteneğini uyandırdı. Bu kıyaslamalar, insanın düşünce yetisini geliştirdi ve onu hayvanlardan ayıran ilk gurur duygusunu uyandırdı. İnsan, kendisini diğer türlerden üstün görmeye başladı.

Diğer insanlarla benzerliğini fark eden insan, zamanla ortak çıkarlar için iş birliği yapmanın önemini kavradı. İlk toplumsal gruplar böyle ortaya çıktı; ancak bu iş birlikleri kısa süreli ve anlıktı. İnsanlar yakın geleceği bile göremediklerinden, ortak bir amaç uğruna anlık olarak birleşiyor, tehlike geçince dağılabiliyorlardı. İnsanlar arasında karşılıklı güven ve iş birliği fikri gelişmeye başladıysa da henüz kalıcı değildi. Gündelik çıkarlar, ani fırsatlar hâlâ daha önemliydi.

Dil, bu dönemde basit çığlıklar, işaretler ve az sayıda kelimeyle sınırlı kaldı. Ancak insanlar bir araya gelmeye başlayınca, ihtiyaçları karşılayacak daha gelişmiş diller doğdu. İnsanlar sabit yerleşimlere geçtikçe toplumlar oluştu, yaşam daha karmaşık hale geldi. Aile bağları gelişti, daha yumuşak duygular, sevgi ve bağlılık ortaya çıktı. İlk kez kadın ve erkek arasında görev ayrımları oluştu; kadınlar evde kalırken erkekler avcılık ve koruma için dışarı çıktı. Bu da iki cins arasındaki farklılaşmanın başlangıcı oldu.

Boş zamanın artmasıyla insan, daha önce bilmediği bazı rahatlıklar elde etti. Ancak bu rahatlıklar alışkanlığa dönüştü ve onlardan yoksunluk büyük bir mutsuzluk kaynağı oldu. İnsanlar rahatlığa alıştıkça, eskiden tanımadıkları mutsuzlukları yaşamaya başladılar; artık onlara sahip olmak mutluluk değildi, fakat onları kaybetmek büyük acı veriyordu. Böylece insanlar istemeden kendi felaketlerini hazırlamaya başladılar.

Ailelerin oluşması ve sabit yerleşimle birlikte dil daha fazla gelişti. Topluluklar ve uluslar oluştu; insanlar bir araya geldikçe karşılıklı ilişkiler derinleşti. Birbirleriyle karşılaştırmalar yaptılar, güzellik, değer ve üstünlük duyguları gelişti. En güçlü, en yetenekli, en güzel olanlar saygı gördü. İnsanın kendini başkalarıyla kıyaslaması, eşitsizliğin başlangıcı oldu; bundan gurur, kıskançlık ve utanç doğdu. İnsan türünün saflığı, mutluluğu ve temizliği böylece bozulmaya başladı.

Bu noktada bilim ve sanat da insan yaşamına girdi. İnsanlar önceleri tek başına yapabilecekleri basit uğraşlarla yetinirken, zamanla birbirlerine muhtaç olduklarını fark ettiler. Demircilik ve tarım sanatlarının ortaya çıkması büyük bir devrim yarattı; bunlar insanı doğa durumundan çıkartarak uygarlığa götüren anahtar gelişmeler oldu. Demiri ve tarımı öğrenmekle insan, doğayı kontrol altına aldı ama aynı zamanda kendi özgürlüğünü kaybetti. Bu sanatlar sayesinde toplumda mülkiyet kavramı yerleşti, toprak bölüşüldü, ilk hukuk kuralları doğdu.

Mülkiyet fikri insanların durumunu radikal şekilde değiştirdi. Başlangıçta topraklar herkese aitken, özel mülkiyetin kabul edilmesiyle eşitsizlik kalıcı hale geldi. Zengin ve fakir arasındaki fark açıldı. Özel mülkiyetin doğuşuyla birlikte zenginler daha güçlü hale geldi; fakirler ise yoksullaştı ve sömürülmeye başladı. Bu dönemden itibaren insan türü sürekli bir savaş ve rekabet içinde yaşamak zorunda kaldı.

Toplumda siyasi kurumların ortaya çıkışıyla eşitsizlik arttı ve sürekli hale geldi. İlk yöneticiler, insanları korumak adına onların özgürlüklerini ellerinden alarak üstünlük sağladılar. Zenginler, yoksulları kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde yönetmeye başladı. İnsanlar güvenlikleri için özgürlüklerinden vazgeçtiklerini düşünürken aslında köleliğe doğru ilk adımı attılar. Kanunlar ve devlet, eşitsizliği kalıcı kılan araçlar oldu; zenginlerin mülkiyetini korudu, fakirleri ise bağımlı hâle getirdi.

İnsanlar, devleti oluştururken bunun sonuçlarını göremediler ve kısa vadeli çıkarları için özgürlüklerini feda ettiler. Yöneticilerin güçleri zamanla kalıcı hale geldi, hatta babadan oğula geçti. Böylece hükümdarlar, yurttaşları köle gibi yönetmeye alıştılar. Toplumda eşitsizlik, hukuksal kurumlar ve siyasi güç ile giderek derinleşti. Başlangıçta yalnız mülkiyetle doğan eşitsizlik, zamanla devlet ve kanunlar tarafından meşrulaştırıldı; zengin ile fakir arasındaki ayrımı, güçlü ile zayıfın, efendi ile kölenin ayrımına dönüştürdü.

İnsanlar, başlangıçta özgürlüklerinin değerini bilmeden ondan kolayca vazgeçmişlerdi. Oysa özgürlük, kaybedildiğinde değeri anlaşılan en büyük erdemdir. İnsanların özgürlükten vazgeçmesi hem doğaya hem akla aykırıdır, çünkü özgürlük insanın doğuştan sahip olduğu en önemli yetenektir. Köleliğin gönüllü bir anlaşmayla başladığını söylemek doğru değildir; çünkü özgürlük, devredilemeyecek kadar değerli bir haktır.

Sonuç olarak, toplumun ve siyasi kurumların kurulmasıyla eşitsizlik kalıcı ve kaçınılmaz oldu. Doğa durumunun özgürlüğü ve huzuru, yerini çatışma ve rekabetle dolu bir toplum hayatına bıraktı. İnsanlar başkalarını yönetme arzusuyla kendi özgürlüklerinden vazgeçtiler ve sonuçta köle oldular; bu durum eşitsizliğin son aşaması ve insanoğlunun yozlaşmasının zirvesidir. Bu eşitsizlik ve kölelik, ancak yeni devrimlerle ya tamamen sona erecek ya da yeniden doğa durumuna yaklaşacak bir toplum düzenine yol açacaktır.