Jean Baudrillard’ın Simülakrlar ve Simülasyon kitabı, çağımızın gerçeklik anlayışını sorgulayan, modern düşünce tarihinde büyük bir dönüm noktasını temsil eden temel eserlerden biridir. Baudrillard’a göre günümüz toplumunda gerçeklik artık simüle edilmekte, medya ve teknolojinin oluşturduğu yapay dünyalar gerçekliğin kendisi hâline gelmektedir. 1999 yapımı Matrix filminde Neo’nun gizli diskini sakladığı kitabın bizzat Simülakrlar ve Simülasyon olması, Baudrillard’ın fikirlerinin günümüz toplumunun gerçeklik algısını sorgulamak açısından taşıdığı önemi sembolize etmektedir.
Kitap direk konuya giriyor ama anlaşılırlığı arttırmak için önce bazı tanımları netleştirmek istedim:
Simülakr, gerçek gibi algılanmak isteyen, ama aslında gerçek olmayan görünümlerdir. Simülakr, gerçeğin yerini alır, gerçekliğin kendisi hâline gelir. Artık gerçek, simülakrdan ayrılamaz. Simülakrlar, orijinalinden bağımsız olarak var olur ve ona ihtiyaç duymazlar.
- Örneğin, Instagram profilleri bir simülakrdır. Orada gördüğümüz hayatlar, gerçekte var olmayan mükemmelleştirilmiş, filtrelenmiş görünümlerdir. Bu simülakrlar gerçekmiş gibi algılanır ve zamanla, gerçeğin kendisini bastırır. İnsanlar bu sanal görüntülerle kendilerini kıyaslamaya başlar, gerçek yaşamla bağları kopabilir.
Simüle etmek, aslında gerçek olmayan bir şeyi, gerçekmiş gibi sunmak ve göstermeye çalışmak demektir. Bu, basitçe bir yalan söylemekten farklıdır, çünkü simüle edilen şey, sonunda gerçekliğin kendisini dönüştürür. Simüle etmek gerçeklikle sahte arasındaki çizgiyi ortadan kaldırır.
- Bir örnek olarak, kişinin hasta olmadığı hâlde hasta olduğunu söylemesi (yalandan hasta rolü yapmak) basit bir “mış gibi yapma”dır. Ancak kişi gerçek semptomları psikolojik olarak kendi üzerinde üretirse (psikosomatik hastalıklar gibi), kişi artık gerçekten hasta mı, yoksa hastalığı simüle mi ediyor belli değildir. Bu durum simülasyona dönüşür, gerçek ve simülasyon ayırt edilemez hâle gelir.
Simülasyon, bir gerçekliğin yapay olarak üretilmiş bir kopyasıdır. Bu kopya, aslının işleyiş biçimini anlamak, göstermek ya da analiz etmek için yapılır. Günümüzde simülasyon öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, artık gerçeğin yerini tamamen alır ve kendi başına işleyen yeni bir gerçeklik yaratır. Bu durum “hipergerçeklik” olarak adlandırılır.
- Örneğin, pilotların kullandığı uçuş simülatörleri başlangıçta gerçek uçağı anlamak için oluşturulur. Ancak teknoloji o kadar ilerlemiştir ki, bu simülasyonlar artık gerçek bir uçuş deneyimine eşit sayılır. Böylece gerçek uçuş ile simülasyon arasındaki fark silinir.
GERÇEĞİN YERİNİ ALAN SİMÜLAKRLAR
Simülakrlar, hakikati gizlemezler çünkü artık hakikatin kendisi simülakrdır. Hakikat, hakikat olmadığını söylemektedir. Baudrillard, Borges’in harita alegorisini kullanarak simülasyon kavramını anlatır:
Bir imparatorlukta, haritacılar o kadar mükemmel bir harita yaparlar ki (dünya ile gerçek boyutlarda), harita imparatorlukla birebir fiziksel olarak örtüşür. İmparatorluk çöktükçe harita da parçalanır ve artık insanlar gerçek toprak parçalarını değil, sadece haritanın kalıntılarını bulur. Burada gerçek artık kaybolmuştur ve geriye sadece simülasyon kalmıştır. Baudrillard, günümüzde bunun daha da ileri gittiğini söyler. Artık harita öncesinde veya sonrasında gerçek bir toprak parçası yoktur. İlk önce harita (simülasyon) üretilir ve sonra bu harita gerçekliği şekillendirir. Simülasyonlar, kendi başına var olur ve gerçekliği üretir.
Borges’in imparatorluk haritası masalı da geçerliliğini yitirmiştir. Çünkü artık gerçeklikle modeller arasında fark yoktur. Gerçeğin, kökenden yoksun bir biçimde modellerle üretilmesine “hipergerçeklik” denir.
Günümüzde, artık gerçek bir gönderen (referans) sisteminin olmadığı simülasyon çağına girilmiştir. Gerçeğin yerini alan modeller, gerçeği sonsuzca çoğaltabilirler ve gerçek artık geri dönemez. Bu, ölmenin imkânsızlaştığı bir “ölür ölmez dirilme” sistemidir. Böylece gerçeğin yerini tamamen hipergerçek almıştır.
Biraz daha kitabın dışında çıkıp örnek verirsek:
- Reality şovlar: Adı üstünde, “gerçek hayat” diye sunulur fakat aslında tamamen kurgusal ve yönetmen kontrolünde simüle edilmiş hayatlardır. İzleyici bunu gerçek gibi algılar ve gerçek hayatı da buna göre değerlendirmeye başlar.
- Metaverse ve Sanal Gerçeklik: Metaverse evrenleri, gerçeğin simülasyonla iç içe geçtiği en somut örneklerdendir. Burada gerçeklik tamamen simüle edilir ve zamanla gerçek hayatın yerini almaya başlar.
- Sosyal medyadaki avatarlar ve dijital kimlikler: Instagram, TikTok, ya da Snapchat filtreleriyle yaratılan görünümler birer simülakr örneğidir. Bu dijital varoluşlar gerçek kişiyi değil, kişinin idealize edilmiş veya yapay bir versiyonunu temsil eder.
Kutsal Gönderenden Yoksun İmgeler
Baudrillard’a göre simülasyonun temel özelliği, gerçekle sahte ve gerçekle düşsel arasındaki farkı yok etmeye çalışmasıdır. Bir şeyi simüle etmek, gerçek ile sahte arasındaki ayrımı belirsizleştirir ve bu durumda nesnel bir değerlendirme mümkün olmaz. Hastalık simülasyonu, psikoloji ve tıbbı çaresiz bırakır. Çünkü simüle edilen şeyin maskesi indirilemez; kişinin yalan söylediğini kanıtlamak imkânsızlaşır.
Örneğin, orduda eşcinsellik veya delilik simülasyonu, kişinin çürüğe ayrılmasını sağlar. Çünkü “deliyi bu kadar iyi taklit edebilen biri herhâlde gerçekten delidir” düşüncesi egemendir. Böylece klasik mantık simülasyon karşısında yenilgiye uğrar.
Simülasyonun dinî boyutu ise ikonaların gücü ile ilgilidir. İkonoklastların korkusu, Tanrı’nın aslında hiç var olmadığını, yalnızca simülakrları aracılığıyla var olduğunu ortaya çıkarma ihtimalinden kaynaklanır. İkonaların gücü, Tanrı düşüncesini yok etmek ve yerine kendi büyüleyici gerçekliklerini koymaktır. Böylece imgeler tanrısal gönderenleri ortadan kaldırır; ikonolatrlar (ikonalara tapanlar) ise aslında ikonaların hiçbir şeyi temsil etmediğini, sadece bir oyunun parçası olduğunu bilirler. Bu büyük oyunun öneminin de buradan kaynaklandığını (aynı zamanda imgelerin maskesini düşürmenin tehlikeli bir şey olduğunu çünkü imge ya da maskenin gerisinde hiçbir şeyin bulunmadığını) anlamışlardır.
Batı medeniyeti, Tanrı’yı bile simüle ederek tüm gönderen sistemlerini kaybetmiş, her şeyi devasa bir simülakra dönüştürmüştür. Artık nerede başlayıp nerede bittiği bilinmeyen, hiçbir şeyin durduramadığı bir kapalı devre içinde, gerçeğin değil yalnızca kendi kendinin yerine geçebilen simülakrlar düzeninde yaşıyoruz.
İmgelerin gerçekliğe referansla aşamalarını listelersek:
- Derin gerçekliğin yansıması olarak imge,
- Gerçekliği değiştiren ve gizleyen imge,
- Gerçekliğin yokluğunu gizleyen imge,
- Gerçeklikle ilişkisi olmayan saf simülakr (simülasyon düzeni).
Bu aşamalardan sonuncusu, içinde yaşadığımız hipergerçek çağını simgeler. Artık, gösterilecek bir şey kalmadığını gizleyen göstergeler çağına girilmiştir.
Bilimlerin varlıklarını sürdürmek için nesnelerini öldürmeleri gerekmektedir. Baudrillard’a göre etnoloji, Tasaday yerlilerini bulup onları korumaya alarak aslında kendi nesnesini yok etmiş, böylece paradoksal biçimde nesnesini dondurarak sonsuza dek muhafaza etmiştir. Bu işlemle, yerli halk aslında orijinal vahşiliğini değil, etnolojinin yarattığı yapay bir simülasyonu temsil eder. Aynı şey Lascaux mağarası ve Ramses’in mumyası için de geçerlidir: bilim ve kültür, geçmişi ortaya çıkarıp canlandırdığını iddia ederken aslında onu yok eder. Böylece geçmiş, “müzeleştirilerek” öldürülür ve yeniden simüle edilir.
Disneyland, simülakr düzenlerinin kusursuz modelidir. Disneyland aslında gerçek Amerika’nın simülasyonu değil, gerçek Amerika’nın kendisi bir simülasyondur. Baudrillard’a göre Disneyland’ın amacı, gerçek Amerika’nın Disneyland’a benzediği gerçeğini gizlemektir. İnsanlar Disneyland’da çocuklaşarak gerçek dünyada yetişkin olduklarını düşünürler, oysa gerçek dünyanın kendisi hipergerçek bir Disneyland’tır. Disneyland gerçeğin gerçeğe benzemediğini gizleyebilmek ve gerçeklik ilkesinin devamını sağlayabilmek için vardır.
Watergate skandalı da gerçekliği gizleyen bir simülasyondur. Skandalın kendisi değil, skandalın bir skandal olmadığını gizlemek asıl amaçtır. Baudrillard’a göre kapitalizm, ahlâki ilkelere sahipmiş gibi yaparak ahlâksızlığı sürdürür. Böylece skandallar, ahlâki ve politik vicdanı canlandırarak kapitalizmin devamını sağlar.
Baudrillard, politikanın artık anlamını yitirdiğini, sağ-sol ayrımının bulanıklaştığını ifade eder. Politik söylemler sürekli tersine çevrilebilir hâle gelmiştir. Mobiyüs şeridine benzeyen bu durumda, politik olayların anlamı yok olur. Böylece, gerçek anlamda iktidar da ortadan kalkmıştır. Bu karmaşık durumun içinden nasıl çıkılacaktır? Bu sonsuz sarmal simülasyon, gerçekliğin yerini tamamen almıştır ve anlam kaybını kalıcı hâle getirmiştir.
Can çekişmekte olan bir ülkeye skandal, fantazm ve simüle edilmiş ölümle yeniden hayat vermeye çalışan Watergate türünden bir olay ya da benzeri caydırma yöntemlerini sayıp dökmek zaman alabilir. Bütün bunlar arasındaki ortak payda gerçeğin düşsel, hakikatin skandal, yasanın yasak çiğneme, çalışmanın iş, sistemin bunalım ve kapitalin de kendini devrim aracılığıyla kanıtlama girişimidir. Bu arada: Tiyatronun kendini antitiyatro, Sanatın antisanat, Psikiyatrinin de antipsikiyatri aracılığıyla kanıtlama girişimlerinden söz etmeyi gereksiz buluyoruz.
Saf ve temiz bir görünüme sahip olmak isteyen her şey karşıtına dönüşmektedir. Kendi ölümünü sahneye koyan (oynayan) bir iktidar az da olsa bir yaşama (var olan) ve yasal bir kurum olabilme hakkına sahip olabileceğini düşünmektedir. Eskiden krallar ölmek zorundaydılar (tanrılar da). Zaten onları güçlü kılan şey de buydu. Günümüzün “krallarıysa” aşağılık bir ölme numarasına yatmaktadırlar. Bunu yapmalarının nedeni iktidarın avantajlarını elden kaçırmama isteğidir.
Gerçeğin Stratejisi
Baudrillard’a göre, mutlak bir gerçeklikten söz etmek imkânsız olduğu gibi, bir illüzyon sahnelemekten de söz etmek imkânsızdır. Çünkü artık ortada gerçek diye bir şey yoktur; gerçeğin yerini alan simülasyon, gerçeğin yokluğunu gizleyen değil, bizzat gerçeği ortadan kaldıran bir saldırıdır.
Bir suçu simüle etmek, gerçek suçtan çok daha tehlikeli bir eylemdir. Çünkü gerçek suç sadece toplumsal düzeni tehdit ederken, simülasyon bizzat gerçeklik ilkesini yok etmeyi amaçlar. Bir mağazada hırsızlık yapar gibi simülasyon gerçekleştiren kişi, bunun simüle olduğunu kimseye kanıtlayamaz. Çünkü simüle edilmiş suçla gerçek suç arasında nesnel bir fark yoktur. Polis ve hukuk düzeni yalnızca gerçek olaylarla baş edebildiğinden, simülasyon karşısında çaresiz kalır. İktidar kendisine meydan okuyan bir simülasyona karşılık vermekten acizdir.
Simülasyonun yarattığı belirsizlik ve karışıklık, gerçekliğin içinde çözümlenmesi imkânsız bir durum yaratır. Böylece her suç ya da terör eylemi, kendiliğinden bir simülasyona dönüşür; uçak kaçırmalar, banka soygunları sürekli olarak aynı senaryoları tekrar eden, gerçek anlamlarını yitirmiş hipergerçek olaylara indirgenir. Sonuç olarak Baudrillard, “gerçeğin üretimi ve yeniden üretiminin çağımızın temel hastalığı olduğunu” söyler.
İktidarın bu durum karşısında başvurabileceği tek çözüm, gerçeği tekrar üretmek ve gönderen (referans) sistemlerini yeniden kurmaktır. Böylece iktidar, bunalım ve arzu söylemlerini devreye sokarak toplumu kontrol etmeye çalışır.Bugün Kapitalizm her türlü eşdeğerliği, iyi-kötü, doğru-yanlış ayrımlarını ortadan kaldırarak, sonunda kendi yarattığı hipergerçekliğin içinde kaybolmuştur.
İktidar artık gerçek bir güç değil, sadece kolektif iktidar göstergeleri talebi olarak var olur. İktidar ortadan kaybolmuştur, ancak onun yerini sürekli olarak iktidarın eleştirilmesi saplantısı almıştır. Toplumlar gerçek bir iktidarın kayboluşunun ardından, bu boşluğu doldurmak üzere faşizm gibi aşırı gönderen sistemlerine yönelirler. Modern liderler artık gerçek değil, sadece kendi simülakrlarıdır. Muhalefet, sol ya da eleştirel söylemler artık iktidarın simülasyonunu destekleyen araçlardır. Çünkü iktidar bu simüle edilmiş karşıtlık sayesinde kendi varlığını meşrulaştırır. İktidarı gerçekten yok etmek mümkün değildir; onu öldürebilecek tek şey ölmesinin engellenmesidir. Sistem de zaten bunu istemektedir: kendi ölümünün simülasyonunu.
İktidar gibi çalışma kavramı da benzer bir simülasyona dönüşmüştür. Artık gerçek anlamda bir çalışma ve üretimden söz etmek mümkün değildir; grevler bile çalışma hayatının ritüelleşmiş, gerçek üretimle ilişkisi kopmuş simülasyonlarıdır. Grev yapan işçiler üretime ara vermek yerine, üretimi simüle ederler. Baudrillard’a göre, çalışma da artık bir toplumsal talep nesnesine dönüşmüştür; yaşamın temel belirleyicisi olmaktan çıkmıştır.
Bugün artık ideolojiden değil, sadece simülasyondan söz edilebilir. İdeoloji, gerçekliğin üstüne yıkılmış suçluluk duygusuyken, simülasyon gerçekliği tamamen yok eden yeni bir düzen olarak ortaya çıkar.
Panoptiğin Sonu
Televizyon, özellikle Amerikan televizyonu, artık sadece bir izleme aracı değil, gerçekliğin üreticisi ve yok edicisidir. Loud ailesi deneyinde olduğu gibi televizyon, bir aileyi yedi ay boyunca kesintisiz çekerek, onların gerçekliğini hipergerçeğe dönüştürmüştür. Aile sanki kamera yokmuş gibi davranır, fakat aslında kamera var olduğundan, gerçeklik onların elinden kaçmıştır. Bu durum Baudrillard’a göre “modern bir kurban törenidir.”
Artık insanlar televizyona değil, televizyon insanlara bakmaktadır. Artık model sizsiniz, çoğunluk sizsiniz, haber sizsiniz diyen televizyon, izleyici ve yayıncı ayrımını ortadan kaldırmış, gerçek ile medyumu birbirine karıştırmıştır.
Panoptik sistemin sonu, iktidar ile pasif konum arasındaki ayrımın ortadan kalkması anlamına gelir. Artık ne gözetleyen ne gözetlenen vardır; herkes hem izleyen hem izlenendir. Bu durumda gerçek ile hipergerçek ayrımı da kaybolmuştur. Günümüzde televizyon ve medya, gerçekliği değiştirip dönüştüren, bir mecraya dönüşmüştür. Artık yaşam ile televizyon birbirinden ayrılamaz hâle gelmiştir.
Aktif ve pasif, özne ve nesne, gerçek ve sahte gibi kutup ayrımlarının tümünün ortadan kalkmasıyla simülasyon dönemine girmiş oluyoruz. Bu durumda anlam, gerçek ve iktidar yok olmuş, geriye sadece sonsuza dek devam eden simülasyonlar kalmıştır.
Yörüngesel ve Nükleer
Nükleer tehdit, simülasyonun ulaşabileceği en üst aşamadır. Nükleer savaşın gerçek tehlikesinden çok daha yıkıcı olan şey, nükleer tehdidin kendisi değil, onun yarattığı caydırma sistemidir. Caydırma, yaşamın her alanına nüfuz eden ve en küçük davranışımızı bile anlamsızlaştıran bir kontrol mekanizmasıdır. Böyle bir düzende, nükleer savaş tehdidi sürekli varmış gibi görünse de gerçekte hiç var olmayacak bir tehdide dönüşür. Baudrillard’ın sözleriyle, artık nükleer savaş, gerçekleşmesi ihtimal dışı, hipergerçek bir simülasyondan ibarettir.
Caydırmanın asıl amacı savaşı önlemek değil, anlamı ve gerçeği yok etmektir. Tıpkı Troya savaşının aslında hiç gerçekleşmediği iddiası gibi, günümüzde gerçek bir nükleer savaş da olmayacaktır. Savaş tehdidinin kendisi, tüm olası çatışmaları önceden nötralize eden, her türlü politik amacı yok eden, anlamı ortadan kaldıran bir sisteme dönüşmüştür. Baudrillard bu durumu, terör dengesi aslında bu dengenin kendisinin yarattığı terörden ibarettir diye tanımlar.
Vietnam Savaşı da simülasyon ve caydırma mekanizmasının tipik bir örneğidir. Amerika’nın Vietnam’daki yenilgisi aslında gerçek bir yenilgi değil, küresel “barış içinde yaşama” sisteminin kurulmasını sağlayan bir senaryodur. Savaşın sonunda Çin’in uluslararası düzene entegrasyonu gerçekleşmiş ve gerçek devrimci alternatifler ortadan kalkmıştır. Savaş, gerçek politik amaçları yok eden, önceden belirlenmiş sonuçlara sahip simülasyonlardır. Bu nedenle zafer ya da yenilginin hiçbir gerçek anlamı yoktur. Asıl amaç, toplumsal yapıları, özellikle kabileci, cemaat tipi, kapitalizm öncesi yapıları yok etmektir. Kapitalizm ve komünizm arasında bu konuda derin bir suç ortaklığı vardır.
Günümüzde savaş ve barış artık birbirinden ayırt edilemezdir. Caydırma, savaşın ve barışın ötesinde, onları birbirinin içine eriten bir süreçtir. Vietnam Savaşı veya petrol krizi gibi büyük olaylar bile aslında hiçbir gerçek tarihsel amaca sahip olmayan, tarihsel araştırmayı engelleyen simüle edilmiş krizlerdir. Bu tür krizler sadece resmi haber senaryolarıyla desteklenerek varmış gibi gösterilir, ama gerçekte tamamen anlamsızdır.
Sonuç olarak Baudrillard, günümüzde her şeyin simülasyon tarafından yönetildiğini vurgular. Artık gerçek bir vahşet, gerçek bir şiddet veya gerçek bir devrim imkânı kalmamıştır. Bize kalan tek şey, eskiden var olmuş anlam sistemlerini simülasyon aracılığıyla sürekli yeniden üretmek ve geçmişin sahte nostaljisini yaşamaktır. Nükleer tehdit bile gerçekte bir felakete yol açamaz, çünkü bu tehdit zaten başlı başına en güçlü kontrol mekanizmasıdır.
“RETRO” BİR SENARYO OLARAK TARİH
Günümüz toplumunda tarih, orijinal anlamını yitirerek yalnızca “retro” bir senaryo hâline gelmiştir. Bir zamanlar mitlerin sinemaya sığındığı gibi, şimdi de tarihin kendisi ekranlarda yapay olarak yeniden diriltilmekte ve yaşanmaktadır. Tarih artık bir gerçeklikten ziyade, kaybettiğimiz bir referans sistemidir.
Tarihsel dönemlerde sinema mitlerle doluydu, çünkü mit, şiddetin hüküm sürdüğü gerçeklikten kaçıp hayali bir alana sığınmak zorundaydı. Bugün ise durum tam tersidir. Artık gerçek tarih ortadan kalkmış, şiddet ve politikanın tüm enerjisi, sessiz sedasız yürüyen, monoton, anlamını yitirmiş bir nötralizasyon süreci içinde yok edilmiştir. Bu nedenle toplum, kaybettiği tarihe duyduğu özlemi gidermek için onu yapay olarak sinema ve medya üzerinden yeniden yaratmaya çalışır. Tarih artık gerçek bir mücadele alanı değil, retro bir gösteri ve nostaljik bir objedir.
Bu retro süreçte toplum, tarihsel gerçekleri bir anlamdan yoksun olarak tüketir. Örneğin faşizm ya da savaş dönemleri üzerine yapılan filmler politik tehlikeler barındırmaz; çünkü bu filmler, orijinal olayları değil, onlardan geriye kalan boş görüntüleri ve nostaljik estetikleri yeniden üretir. Bu retro senaryo, Freud’un “fetişizm” kavramıyla açıklanabilir: travmatik bir gerçeklikle (tarihsel gönderen sistemlerinin yok oluşuyla) yüzleşemeyen toplum, hemen bu kayıptan önceki dönemi takıntı hâline getirir. Bu nedenle bugün faşizm ya da savaş sonrası dönem gibi yakın tarihsel konuların tekrar tekrar canlandırılması, geçmişle yüzleşmenin değil, tam tersine ondan kaçmanın bir yoludur.
Sinema bu retro tarihin en güçlü aracıdır. Ancak bu tarih, gerçekliğini yitirdiği ve hipergerçeğe dönüştüğü için, sinema aracılığıyla tekrar canlandırılması da hipergerçekliğe katkıda bulunur. Barry Lyndon, Chinatown ya da Last Picture Show gibi filmler, Baudrillard’ın tabiriyle kusursuz ama anlamdan yoksun simülakrlardır. Bu filmlerin mükemmelliği, aslında gerçek tarihsel içeriği öldürerek, onun yerine parlak bir görüntü ve teknik üstünlük sunar. Gerçek tarihin yerine geçen hipergerçekliktir bu.
HOLOCAUSTE
Holocauste dizisi üzerinden Baudrillard, tarihsel felaketlerin televizyon ve medya aracılığıyla yeniden üretilmesini eleştirir. Holocaust’u unutmak da onu sürekli yapay bir bellekle yeniden üretmek de aslında bir tür katliamdır. Toplumun hafızası ve gerçeklik duygusu, televizyon gibi soğuk iletişim araçları tarafından sistematik biçimde yok edilir.
Holocauste dizisinin televizyonda yayımlanması, bu felaketin gerçekliğini canlandırmak değil, tam tersine onun gerçekliğini yok etmek anlamına gelir. Televizyon, Auschwitz gibi gerçek tarihsel trajedileri, onları kitlesel, estetize edilmiş ve sentetik bir ürün hâline getirerek etkisizleştirir. Televizyonun yarattığı bu yapay bellek, gerçek tarihsel hafızayı öldürür ve böylece gerçek trajediyi de tüketir. Auschwitz’in yerini televizyon adlı bir “kara delik” almıştır.
Gerçek tarihsel travmalar, televizyonda gösterildikçe anlamsızlaşır ve herhangi bir gerçek toplumsal etkiye yol açamaz. Bu tür yapımlar, toplumsal belleği canlandırmak yerine onu soğuk bir estetiğe dönüştürerek ortadan kaldırır.
CHINA SYNDROM
Televizyon, günlük yaşamın akışını modelleyerek aslında gerçeğin önüne geçer ve onu kontrol eder. China Syndrom Filmindeki nükleer kazanın televizyon ekibinin nükleer santrale girmesiyle başlaması tesadüf değildir, çünkü televizyonun varlığı, gerçek felaketleri başlatan bir simülasyon mekanizmasıdır.
Televizyon, aslında nükleer santrallerle benzer bir işleyiş mantığına sahiptir. Nasıl ki nükleer santrallerde zincirleme reaksiyonlar için için kaynayıp dışarı patlamıyorsa, televizyon da gerçekliği sürekli soğuk bir şekilde nötralize eden bir araçtır. Böylece televizyonda gösterilen olaylar, gerçekliği canlandırmaktan ziyade onu yok eden, soğutan bir “caydırma sistemi” hâline gelir. Baudrillard, filmin dramatik zirvesinde aslında nükleer felaketin gerçekleşmediğine ve gerçekleşemeyeceğine dikkat çeker. Çünkü gerçek bir nükleer felaket, caydırıcı simülasyonu yok ederdi.
Tüm bu tarz yayınlar birbirinden ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiş bir “simülasyon kümesi” oluşturur. Bu olaylardan hangisinin gerçek, hangisinin simülasyon olduğuna karar vermek imkânsızdır. China Syndrom filmi Harrisburg kazasını neredeyse öngörmüş gibidir; Baudrillard için bu bir tesadüf değil, simülakrın gerçeğe öncülük etmesinin bir kanıtıdır. Bu noktada gerçeklik, film tarafından yaratılan simülasyona uymaya başlar ve sonuçta filmin kendisi gerçek bir olaydan önce onu şekillendirmiş gibi görünür. (Kitap dışından bir örnek verirsek Simpsons dizisinde yıllar öncesinden Trump’ın öngörülmesi verilebilir).
Filmin asıl gücü, gerçek bir patlama olmamasında yatar. Çünkü gerçek bir patlama, simülasyonun gücünü zayıflatır ve filmin etkisini sıradanlaştırırdı. Gerçek felaket, simülasyon evreninde sürekli ertelenir, sonsuza kadar süren caydırıcı bir tehdide dönüşür. Bu nedenle televizyon ve nükleer tehlike, insan zihnini sürekli kuşatan bir simülasyon ağı oluşturmuştur.
APOCALYPSE NOW (KIYAMET)
Francis Ford Coppola’nın Apocalypse Now filmi, Vietnam Savaşı’nın kendisinin bir filme dönüştüğünü göstermektedir. Coppola, Amerikan ordusunun savaştığı biçimle tamamen aynı mantığı kullanarak filmi üretmiştir. Burada sinema, savaşı taklit etmekten ziyade, savaşı yaratır ve onun gerçekliğini yeniden üretir. Böylece savaş, film çekim teknikleri, özel efektler ve teknolojik denemelerle iç içe geçmiş devasa bir gösteriye dönüşür.
Coppola’nın filmi, savaşın gerçek anlamını yok eden hipergerçek bir simülasyondur. Vietnam Savaşı zaten hiçbir zaman politik bir amaç uğruna yapılmamıştır; bu savaş, gerçekte baştan itibaren film şeritlerinde ve medya görüntülerinde gerçekleşmiştir. Amerikan ordusunun amacı zafer kazanmak değil, savaş teknolojisini ve imaj üretme gücünü test etmekti. Coppola’nın da amacı benzer şekilde, sinemanın ne kadar büyük, güçlü ve yıkıcı olabileceğini test etmekti. Bu anlamda Coppola’nın filmi, Vietnam Savaşı’nın gerçek bir savaştan çok, “psikedelik, teknolojik ve hayâli bir deney” olduğunu kanıtlamıştır.
Filmdeki vahşet sahnelerinin gerçek savaştan daha güçlü bir şekilde gösterilmesi Baudrillard için anlamlıdır. Burada vahşet, seyirciyi şok eden bir ahlaki sorgulama değil, tamamen teknik efektlerin ve gösterinin parçası olarak sunulur. Film hiçbir ideolojik ya da ahlaki mesafeye sahip değildir; izleyiciyi olayın içine tamamen çeker ve onu savaşın bir parçası hâline getirir. Coppola’nın filmi gerçek savaştan bile daha fazla seyirci üzerinde etki bırakmıştır. Sonuç olarak, Vietnam Savaşı kaybedilmiş olsa bile, Coppola sinema aracılığıyla kendi savaşını kazanmıştır.
Beaubourg’un Bıraktığı İzlenim, Caydırma ve İçin İçin Patlama
Beaubourg, Paris’in tam ortasına yerleştirilmiş devasa ve şaşırtıcı bir kültürel simülakrdır. Yapının kendisi adeta bir kültür makinesidir; dış cephesi saydam borular, tüpler, devrelerle donanmış, enerjiyi sürekli olarak emip yeniden dağıtan dev bir sistem gibidir. İçerisindeki kültürel etkinlikler, sergiler ve gösteriler ise bu dev makinenin asıl işlevinin aksine, son derece arkaik ve anlamdan yoksun kalmaktadır. Bu anlamda, Beaubourg aslında hiçbir şeyin üretimini değil, kültürün kendisinin simülasyonunu gerçekleştirir; böylece bir tür caydırıcı kültürel mekanizmaya dönüşür.
Baudrillard, Beaubourg’u nükleer santrallerle karşılaştırır. Nükleer santraller çevrelerindeki her şeyi “maksimal güvenlik” adı altında kontrol altına alarak yaşamı nötralize ederler. Gerçek tehlike patlama riski değildir; asıl tehlike çevreyi tamamen kapsayan denetim ve caydırma sistemidir. Benzer şekilde, Beaubourg da kültürü maksimal bir simülasyon içine hapsederek, çevresindeki mahalleyi sterilize eder, zihinsel açıdan her şeyi cilalar ve görünürdeki canlanmanın ardına kültürel bir ölüm gizler. Bu anlamda Beaubourg, tıpkı Kubrick’in 2001 Uzay Macerası filmindeki gizemli siyah kaya gibi, tüm anlamları emip yok eden dev bir kültürel kara deliktir.
Baudrillard bu durumu Roissy havaalanıyla karşılaştırarak, görünürde fütürist tasarıma sahip olan bu tür mekânların içten içe geleneksel sistemlerin ataletine yenik düştüğünü söyler. Bu mekanların çalışanları da bu simülasyonun parçasıdır. Sürekli hareket hâlinde görünerek modernliğin simülasyonunu gerçekleştirirken aslında kendilerini korumak adına yalnızlık ve hareketsizliğe gömülmüş durumdadırlar. Bu, çalışanları içten içe tüketen etkili bir caydırma yöntemidir.
Baudrillard için Beaubourg, modern toplumun çelişkilerini yansıtan dâhiyane ama ironik bir yapıttır. Anlamın, kültürün, estetiğin tamamen içinin boşaltıldığı bu merkez, kültürün ölümünü ilan eden muazzam bir antikültür anıtıdır. Beaubourg, aslında kültür üretmez, kültürü yeniden canlandırmaya çalışır; ancak bunu yaparken kültürü büsbütün öldürür ve tüm anlamları boşaltarak bir koma hâline sokar.
Böyle merkezler, anlam ve kültür üreteceğini vaat ederken, kitleler bunun yerine her şeyi anlamdan arındıran, yok eden, içten içe patlayan bir güce dönüşürler. Beaubourg’un cazibesi, kültürü yok eden bu sessiz şiddette yatar: Kitlelerin yoğunlaşarak yarattığı içten içe kaynayan, patlama riski taşıyan bir şiddettir bu.
Baudrillard, çağdaş toplumların şiddet anlayışının da değiştiğini vurgular. Geleneksel dışa dönük, özgürleştirici, enerjik bir şiddet yerine, artık toplumlarda içe doğru çöken, yavaşça tıkanan, için için kaynayan bir şiddet hâkimdir. Bu içsel patlama, metropol yaşamının, kültürün ve toplumsal hayatın tam merkezinde gerçekleşir.
Hipermarket
Hipermarketler, modern toplumun yapısında radikal bir dönüşümü ifade eden önemli merkezlerdir. Bu merkezler, banliyöler ve şehir dışı alanların içinde kurulmuş olup, tüketicileri büyük bir simülasyon evreninin içine çekerler. Hipermarket, insanları tüketim için yönlendirmenin ötesinde, tüm toplumsal yaşamı ve etkileşimi kontrol eden dev bir makineye dönüşmüştür. İnsanlar burada nesnelerle dolaysız biçimde karşı karşıya gelir, ancak burada tüketilen şey mallar değil, onların simüle edilmiş anlamlarıdır. Baudrillard’a göre hipermarket, bir pazar yeri veya mağazadan ziyade, göstergelerin sonsuz bir dizisine benzer; tüketiciye sürekli seçim yapması gereken çoktan seçmeli bir test uygular. Buradaki nesneler satın alınmak yerine tüketicilere anlam ve mesaj üretir, onları sürekli bir karar verme döngüsüne hapsederler.
Hipermarketlerde mekân kavramı da kökten değişmiştir. İnsanlar artık alışveriş yapmaz; kendi kendilerini tüketici rolünde izlerler. Hipermarket içindeki güvenlik kameraları dahi gerçek güvenlikten çok, simüle edilmiş bir baskıyı temsil eden göstergelerdir. İnsanlar tüketirken gözetlendiklerini bilir, fakat bu gözetlenmenin bizzat kendisi tüketim gösterisinin bir parçasıdır.
Baudrillard bu gelişmeyi, yalnızca tüketim alanında değil, fabrikalar, üniversiteler gibi diğer kurumsal yapılarda da görür. Bu kurumlar işlevlerinden koparak anlamsızlaşır ve simülasyon kutupları hâline gelir. Artık ne gerçek bir pazar, ne fabrika, ne de üniversite vardır; her biri kendi işlevinin hipergerçekleşmiş simülasyonlarıdır. Nükleer santraller gibi, çevrelerindeki alanları denetim altına alan ve anlamdan arındıran, işlevi yalnızca caydırmak olan yapılara dönüşmüşlerdir. Bu yeni mekânlar, görünüşte işlevsel olsalar da, gerçekte her türlü anlamın ortadan kaldırıldığı, toplumu sessizce kontrol eden merkezlerdir.
İletişim Araçlarında İçin İçin Kaynayan/Patlayan Anlam
Çağdaş toplumlarda iletişim araçlarının bolluğuna ve sürekli artan habere rağmen, anlam giderek azalmaktadır. Baudrillard, üç varsayım ileri sürer:
- Birincisine göre, haber sürekli anlam üretmeye çalışsa bile, genel anlam kaybını engelleyemez.
- İkincisi, Shannon’ın iletişim teorisine dayanarak, haberin zaten anlamdan tamamen bağımsız olduğunu ileri sürer.
- Üçüncü varsayıma göre ise haber, anlamı aktif olarak yok eden bir şeydir ve iletişim araçlarının yoğunluğu, anlamın yok olma hızını daha da artırmaktadır.
Baudrillard bu son varsayımı benimser ve iletişim araçlarının anlamı nasıl yok ettiğini ayrıntılarıyla açıklar. Medya aslında gerçek iletişim veya bilgi sağlamaz; yalnızca iletişimi ve anlamı simüle eder. Baudrillard’a göre medya, izleyici katılımı, telefonla bağlantılar, röportajlar ve söz hakkı gibi yöntemlerle iletişimin varlığını göstermeye çalışırken aslında gerçek anlam üretmez, bunun yerine simülasyonunu yaparak anlamın içini boşaltır.
Medya böylece toplumda gerçek iletişimin yerini alan sonsuz döngülü bir simülasyon yaratır. İzleyiciler, sürekli olarak bir haber bombardımanıyla karşı karşıya kalırlar ve kendilerini bu bombardımanın içinde izlemeye başlarlar. İletişim araçları bu yolla toplumun içten içe kaynayıp erimesine, toplumsal bağların çözülmesine neden olur. Çünkü anlamı ve içeriği buharlaştırıp yok eder ve tüm haberleri birbirine eşit kılar.
Burada Baudrillard, anlamın kayboluşunu veya iletişimin yok oluşunu bir felaket olarak görmez; tam tersine, toplumun ve anlamın mevcut hâli zaten bu içten içe kaynama ve patlama süreçleriyle şekillenmiştir. İletişim araçları ve hipermarketler gibi simülasyon merkezleri, toplumu nötralize ederek anlamdan arındırır ve insanların içine kapandığı devasa, sessiz bir kitle oluşturur. Çağımızda stratejik direniş, anlamı ve iletişimi yeniden diriltmeye çalışmak değil, anlam üretimini ve katılımı reddetmek, sistemin içine sessizce gömülerek bu sessizlikle sisteme meydan okumaktır.
Reklamın Mutlakiyeti ve Reklamın Hiçliği
Reklam, çağımızda her şeyi içine çeken, tüm özgün ifade biçimlerini ve kültürel farklılıkları yok eden, anlamı yüzeyselleştiren ve nihayetinde sıfırlayan bir forma dönüşmüştür. Reklamın egemenliğinde, kültürün tüm diğer söylemleri yok olur ve yerini kısa ömürlü, anlık, unutulmaya mahkûm bir görüntüler akışı alır. Reklamın anlam üretme gücü yoktur, çünkü anlamla ilgilenmez; aksine anlamı tüketir, onu mutlak basitliğe ve sıradanlığa indirger. Artık her türlü toplumsal eylem reklama benzemekte ve reklam tarafından emilerek yok edilmektedir.
İlk başlarda birbirinden ayrı olan propaganda ve reklam zaman içinde birleşerek kitlesel dilin tek hâkim biçimini oluşturmuştur. Böylece politikadan ekonomiye, toplumsaldan bireysel kimliklere dek her şey reklama dönüşmüş durumdadır. Toplumsal yaşam, artık yalnızca reklam aracılığıyla kendini ifade eden yüzeysel bir gösteriye indirgenmiştir.
Ancak reklamın günümüzdeki hâli, kendini de tüketmiş, gücünü yitirmiş ve sıradanlaşmıştır. Reklamın anlamı ve etkisi, bilgisayar ve dijital teknolojilerin ortaya çıkışıyla enformasyona kaptırılmıştır. Reklam, böylece kendini anlamsız bir yineleme döngüsüne hapseden, hiçbir anlam üretmeyen, yalnızca var olmak için var olan absürt bir pratiğe dönüşmüştür.
Modern kentler reklam tarafından ele geçirilerek yüzeyselleşmektedir, derinlik ve gerçekliğini kaybederek “hipergerçek” hâle gelmektedirler. Las Vegas veya Paris’teki “Forum des Halles” gibi yerler, reklamın mutlak biçimde egemen olduğu, derinlik ve anlamın ortadan kalktığı hipergerçek mekânlardır.
HOLOGRAMLAR
Hologram, Narsis’in suya yansıyan görüntüsünden günümüze dek süregelen, insanın kendisini dışarıdan kusursuzca görme ve yansıtma düşüne dayanır. Hologramın çekiciliği, öznenin kendi imgesinin somut, üç boyutlu bir simülasyonu karşısında onu adeta ilahi bir konuma getirmesindedir; Tanrı’nın yarattıkları üzerinde kurduğu egemenlik gibi, özne de hologramı üzerinde sınırsız egemenliğe sahiptir. Ancak bu mutlak benzerlik düşselliği yok ederek büyüyü ortadan kaldırır. Çünkü düşsel, ancak gerçeğin eksikliğiyle var olabilir; hologram gerçeğe kusursuzca benzediği an, tüm büyüsünü yitirir ve ayartıcı olmaktan çıkar.
Holografik görüntüde kişi, tıpkı televizyon stüdyosunda olduğu gibi, uzamda saydam ve geçirgen bir figüre dönüşür. Hologramın evreni, simülasyonun en uç noktasına varmış durumdadır. Bu noktada imge artık imge bile değildir, saf bir soyutlama olan lazer ışığına dönüşmüştür. Lazer, öznenin içindeki hayali (ya da bilinçaltındaki) ikizini söküp dışarı çıkararak soyut bir simülasyona dönüştürür. Böylece hologram, gerçekliği daha iyi yeniden üretmek iddiasıyla aslında onu aşarak “hipergerçek” olur. Bu hipergerçeklik ise gerçekliği yok eder ve anlamsızlaştırır.
Bir şeyin kusursuz kopyası, aslında ondan daha da kusursuzdur ve gerçek, kusursuzluk iddiasıyla kendi sonunu hazırlar. Hologramın yarattığı hipergerçek evrende, gerçekliği üreten boyutlar (üçüncü, dördüncü boyut gibi) çoğaldıkça, gerçekliğin anlamı yok olur. Baudrillard bunu “hipergerçekliğin laneti” olarak görür: Gerçek o kadar fazla ve yoğun simüle edilir ki, sonunda her şey anlamını yitirir.
SİMÜLASYON VE BİLİMKURGU
Baudrillard’a göre simülakrlar üç kategoriye ayrılır:
- Birincisi doğanın kusursuz bir taklidini amaçlayan, Tanrı’nın yarattığı doğanın aynısı olmaya çalışan doğalcı simülakrlar
- ikincisi üretim süreçlerine, makinelerin gücüne ve enerjiye dayalı üretken simülakrlar
- üçüncüsü ise günümüzde yaygınlaşan, bilgiye, modele ve sibernetik kontrole dayalı, hipergerçekliği hedefleyen simülasyon simülakrlarıdır.
İlk grup Ütopyaları üretir, ikinci grup bilimkurguyu yaratır. Üçüncü grupta ise bu ikisinden tamamen farklı bir gerçeklik, daha doğrusu hipergerçeklik hüküm sürer. Çünkü burada gerçek ile kurgu arasındaki mesafe ortadan kalkmıştır. Bu mesafenin kalkması, bilimkurgu ve ütopyanın ölümünü ilan eder.
Günümüzde bilimkurgunun kendisi bile gerçekliğin yeniden üretildiği simülasyonlara dönüşür. Artık gelecek değil, geçmiş hipergerçek bir şekilde yeniden yaratılır. Çünkü yeni bir evren yaratmak için gerekli aşkınlık kalmamıştır. Baudrillard, dünyanın tamamen haritalandığını ve tüketildiğini ifade eder; uzayın keşfi bile insanın kendi gerçekliğini kaybetmesine yol açmış ve hipergerçekliğe geçişi hızlandırmıştır. Geleneksel bilimkurgu, keşiflerle, kolonizasyonla ilişkilendirilebilir. Ancak günümüzde böyle bir keşif alanı kalmadığından bilimkurgu hipergerçeklik içinde yok olur ve gündelik yaşamın sıradanlaşmış bir parçasına dönüşür. Artık dünyayı değiştirmek ya da abartmak mümkün değildir; simülasyon sayesinde gerçek sürekli yeniden üretilir ve hipergerçek olarak sunulur.
HAYVANLAR
Hayvanlarla kurduğumuz ilişki, temelde kendimizle kurduğumuz ilişkinin yansımasıdır. Hayvanlar üzerindeki bilimsel deneyler, onların varlığını tamamen mekanik ve rasyonel süreçlerle açıklamak ve böylece hayvanlığın vahşi ve anlaşılmaz doğasını yok etmek amacını güder.
Endüstriyel hayvancılığın yarattığı sorunlar, bu bağlamda insan toplumlarının kendi yaşam koşullarıyla olan paralelliğini gösterir. Tavuklardaki histeri krizleri, tavşanlardaki huzursuzluk, domuzlardaki saldırganlık gibi psikolojik bozukluklar, aslında bu hayvanların endüstriyel koşullara direnmesidir. Hayvanların davranışları bilimsel mantığın dışına çıkar ve sınai düzene karşı irrasyonel bir direnişe dönüşür. İnsanların fabrika koşullarına uyum sağlaması nasıl mümkün değilse, hayvanların da bu koşullarda var olması mümkün değildir.
Baudrillard’a göre hayvanlar, tıpkı geçmişte dışlanmış olan deliler, çocuklar ve yabancı halklar gibi, modern toplum tarafından aşağılanmakta ve “insani” bir sevgiyle maskelenmiş duygusal şiddete maruz kalmaktadır. Eskiden hayvanlar kutsal ve sembolik bir statüye sahipken, şimdi tüketim nesnesine ve deney malzemesine indirgenmiş durumdadır. Günümüzde hayvanlar, gerçek anlamda kurban edilmezler, bunun yerine onlara karşı bir tür duygusal merhamet geliştirilir; bu merhamet ise aslında daha büyük bir aşağılama biçimidir.
Özetle Baudrillard, hayvanlarla insanlar arasındaki ilişkiyi modern toplumun temel çelişkilerini yansıtan bir metafor olarak görür. Hayvanlar üzerindeki deneyler ve duygusal manipülasyonlar aslında insanların kendi yaşamlarının kontrol altına alınmasını simgeler. Hayvanların sessizliği, insanın anlam ve mantık sistemine karşı güçlü bir meydan okumadır ve belki de insanın kendi simülasyon evrenindeki anlamsızlığını ortaya koyan son gerçek direniş biçimidir.
SARMALLAŞAN CESET
Üniversite artık geleneksel anlamını yitirmiştir; kültürel, bilimsel ve politik işlevleri ortadan kalkmıştır. Üniversitenin ölümü, aslında genel olarak bilgi ve iktidar ilişkilerinin de çöktüğünü gösterir. 1968 Mayıs olaylarıda bilgi, iktidarı sorgulayan bir araç olmaktan çıkmış, bizzat kendi varlığını sorgulamaya başlamıştır.
Bugün Üniversite bir simulakra dönüşmüş durumdadır. Sahip olduğu bilimsel veya kültürel değerler yok olmuş, yalnızca yapay bir yaşamı sürdürmekte, diplomalar anlamsızlaşmıştır. Sistem artık iktidar seçkinlerini başka yerlerden devşirdiğinden, üniversite eğitiminden ya da seçici elitizminden vazgeçmiştir. Üniversite artık yalnızca belli bir yaş grubunun kontrol altında tutulduğu bir mekâna indirgenmiştir.
Üniversite grevleri ve protestoları da bu açıdan anlamını yitirmiştir. Üniversitenin çöküşüne karşı yapılan grevler, aslında çoktan ölmüş olan üniversitenin hayalini yaşatma çabasıdır. Baudrillard bu noktada gerçek devrimci tavrın üniversitenin çürümesini hızlandırmak, simgesel ölümü kabullenmek olduğunu ileri sürer.
Bu simülasyon ortamında geleneksel politik mücadele işe yaramaz. Bunun yerine, simülasyonun sunduğu meydan okumaya daha büyük bir meydan okumayla yanıt vermek gerekir. Baudrillard, sistemin ölüm simülakrından ancak simülakrlara özgü düşsel bir bilim (pataphysique des simulacres) ile kurtulabileceğimizi ileri sürer. Bu, simülasyon evreninde anlamın sonunu kabullenmek ve bizzat bu sonsuz simülasyon oyununa meydan okumaktır.
Burayı biraz açmak lazım (kitap dışı yorum): Baudrillard’a göre, sistemin simülakrları öyle baskındır ki, ona klasik eleştirel yöntemlerle (örneğin, Marksist analizle ya da akılcı bir yaklaşımla) karşı koymak mümkün değildir. Çünkü bu yöntemler hâlâ “gerçeklik” varsayımına dayanır, oysa simülakrlar dünyasında gerçeklik yoktur. Bu yüzden, sistemin içinden onun mantığını abartarak, oynayarak, altüst ederek bir çıkış aranmalıdır. Patafizik, tam da bu noktada devreye girer: Sistemin simülakrlarını daha fazla simülakrla, ama bu kez bilinçli ve yıkıcı bir şekilde çoğaltarak, onun kendi mantığını çökertmeyi önerir.
Değer’in Son Tangosu
Üniversiter değerler (diplomalar, unvanlar vb.) içeriklerini kaybederek adeta boşlukta serbestçe dolaşan hayali para birimleri (euro-dolar) gibi varlıklarını sürdürürler. Böyle bir durumda diplomalar gerçek çalışma veya bilginin değil, sadece işlevselleşmiş bir değerin simülasyonu hâline gelir.
Üniversitede eskiden anlamlı olan öğrenci-öğretmen ilişkileri, bilgi alışverişi üzerine kurulu değil, simüle edilmiş, yüzeysel bir ilişkiye dönüşmüştür. Öğretim elemanları gerçek bilimsel çalışma yerine sahte pedagojik gösteriler sergiler, öğrenciler ise gerçek bir öğrenme yerine sahte bir diploma elde etmenin peşine düşerler. Bu simüle edilmiş ilişki biçimi her iki tarafı da derin bir umutsuzluğa sürükler çünkü gerçek anlam, çalışma ve bilginin ortadan kalktığı bir ortamda, diploma simülakrı da anlamsızlaşır.
Baudrillard’a göre 1968 Mayıs sonrası üniversitede gerçekleştirilen “herkese diploma verme” hareketi yıkıcı veya devrimci değil, tam aksine sistemin amaçlarına uygun bir hamle olmuştur. Diploma, gerçek çalışmanın karşılığı olmayan boş bir gösterge hâline gelir ve sistem bu durumdan memnun olur. Çünkü sistem için değerlerin anlamlarını yitirmesi değil, sadece işlemsel hâle gelmesi önemlidir. Diploma, içeriğini kaybettikçe daha çok çoğalır ve bu, değerlerin hiper-gerçekleşmesine yol açar.
Bu bağlamda Faşist veya otoriter yasaların değerleri yeniden canlanmasının çabalarının ardında, değerlerin içeriğinin boşalması sonucu oluşan panik ve çaresizliğin yattığını iddia eder. Geleneksel olarak şiddet, çatışma ve otorite ilişkileri açık ve net olduğundan, bu eski ilişkilerin eksikliğini çeker ve özleriz. Bugünün simülasyon ortamında anlam yitimi o kadar güçlüdür ki, gerçek bilimsel veya politik bir amaç etrafında birleşmek bile nostaljik bir hayal hâline gelmiştir.
Nihilizm Üzerine
Artık nihilizm, Wagnerci veya Spenglerci anlamdaki metafizik radikallikten uzaklaşmış, hiper-gerçek, şeffaf ve yaygın bir hâle dönüşmüştür. Nietzsche’nin cesurca ilan ettiği “Tanrı’nın ölümü” gibi büyük dramatik nihilist tavırlar bugün mümkün değildir; çünkü artık gerçekliğin yerini simülasyon almıştır. Tanrı ölmemiş, hiper-gerçeklik içinde simüle edilmiştir.
Baudrillard, artık yıkıcı değil, daha tehlikeli biçimde duyarsızlaştırıcı, caydırıcı ve saydam bir nihilizm döneminde yaşadığımızı söyler. Günümüzde nihilizm, romantik dönemden ve tarihsel-politik nihilizmden farklı olarak estetik ya da politik değildir. Artık nihilizm, bir kıyamet sahnesi yaratma gücünü kaybetmiştir; çünkü iletişim araçları gerçek anlamda bir sahne kurmaz, sadece gerçekliği nötralize eder.
Modern dünyada her şey aşırı anlam yüklenmesiyle tıkanmış durumdadır. Artık amaçların ötesine geçmiş, kendi aşırılığı içinde büyüyen, metastaz yapmış bir sistemdeyiz. Baudrillard, bunun çözümünün anlamı daha ileri düzeyde yok etmek, hiper-simülasyon ve anormal gelişimle her türlü amacı, enerjiyi ve anlamı tamamen tüketmek olduğunu söyler. Bu, anlamın intiharıdır.
Tükenmiş sistemlerde melankoli, âni bir duyarsızlaşma ve sessizlik biçimidir. İyiyle kötü, doğruyla yanlış arasındaki dengeyi koruyabilme ya da buna benzer değerleri birbirleriyle karşılaştırma hattâ daha genelinde bir güçler dengesiyle toplumsal meydan okuma ve amaçlardan umut kesildiğinde geriye kalan şeydir. Çünkü sistem her yerde ve her zaman çok güçlüdür, yani üstün ve egemen bir konumdadır.
Bu durum karşısında tek etkili tepki Baudrillard’a göre terörizmdir. Terörizm, anlamı sıfırlama gücüne sahiptir; sistemin egemenliğine karşı koyabilen, sistemin kendi mantığını tersine çeviren tek yöntemdir. Baudrillard, bu nedenle kendisini “kuramsal terörist” olarak tanımlar. Bugün başvurabileceğimiz tek silah hakikat değil, kuramsal bir şiddettir.
Fakat bu da bir ütopyadır. Aynı zamanda sistemin bu radikal nihilizmi bile nötralize ettiğini, onu duyarsızlaştırıcı nihilizmine dönüştürdüğünü belirtir. Böylece terörizm bile sistemle farkında olmadan suç ortaklığı yaparak genel duyarsızlığı artırır.
Olaylara bir gerçeklik gücü kazandırabilmek olanaksızdır. Bütün bunlar bir televizyon ekranı üzerinde yok olup giden görüntülerden başka bir şey değildirler. Sonuç vermeyen olaylar (ve sonuç vermeyen kuramlar) çağında yaşıyoruz.
Sonuçta, anlamın artık kurtarılamayacağı noktaya ulaşılmıştır. Her türlü anlam, enformasyon ve görüntünün hızla tüketildiği, duyarsızlaştırıldığı ve anlamsızlaştırıldığı hiper-gerçeklikte, geriye yalnızca ayartma kalmıştır. Ayartma, anlamın çöktüğü bu dünyada tek etkili güçtür ve Baudrillard’a göre geleceğin tek stratejisi budur.
Ayartma (séduction) kavramı, sistemin simülakrlar hegemonyasına karşı sunduğu en dikkat çekici ve karmaşık çözümlerden biridir. Kitabın sonunda “ayartma tek çözümdür” derken kastettiği şey, simülasyonun ve hiper-gerçekliğin egemen olduğu bir dünyada, akılcı direnişin ya da doğrudan karşı koymanın işe yaramayacağıdır. Bunun yerine, ayartma yoluyla sistemin mantığını tersine çevirmek, onun kendi oyununun kurallarını bozmak gerekir.
Simülakrların dünyasında klasik direniş yöntemleri (örneğin, devrim, eleştiri, akılcı analiz) başarısız olur, çünkü bunlar hâlâ bir “gerçeklik” varsayımına dayanır. Oysa hiper-gerçeklikte gerçeklik yoktur; her şey bir simülasyon döngüsüne hapsolmuştur. Sistem, karşıtlarını bile (örneğin, isyanları, eleştirileri) kendi simülakrlarının bir parçası haline getirerek etkisizleştirir. Bu yüzden, sistemi dışarıdan yıkmak imkânsızdır.
Ayartma ise sistemi içeriden bozar. Sistemin dayattığı anlam ve gerçeklik üretimini reddeder, ama bunu açık bir savaşla değil, onunla oynayarak, onu kendi mantığına karşı çevirerek yapar.