Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi adlı eserini 1762 yılında kaleme almış ve bu metin, Aydınlanma Çağı’nın coşkulu tartışmaları içinde doğmuştur. Rousseau, insanın doğuştan özgür olduğu fikrini siyasal alana taşıyarak, egemenliğin kaynağını halkın genel isteminde bulan bir kuram geliştirmiştir. Bu yaklaşım, dönemin katı hiyerarşilerini ve itaat anlayışını sarsarak düşünce tarihinde çığır açmış, Fransız İhtilali başta olmak üzere pek çok siyasal değişimin de ilham kaynağı olmuştur.
KİTAP 1
Bir toplum düzeni kurma arayışım, insanları oldukları gibi, yasaları da olabilecekleri gibi ele alıp, toplum düzeninde güvenilir ve haklu bir yönetim kuralı bulunup bulunamayacağını araştırmak amacına dayanır. Bu araştırmada, hakkın onayladığını çıkarın gerektirdiğiyle uzlaştırmaya çalışırken, ne kral ne de yasacı olduğum halde, politika üstüne yazmamın nedeni de tam budur. Hükümdar ya da yasacı olsam, ya yapacağımı yapar, ya da susardım; fakat özgür bir devletin yurttaşı olarak, kamu işlerinde oy hakkımın bana böyle bir sorumluluk yüklediğini düşünüyorum. Oy verme hakkı, bu özgürlüğün korunduğu bir toplumu tasarlama yolunda bana düşünme görevi verir.
İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur. Bazıları kendilerini başkalarının efendisi sanırlar, ama böyle sanmaları onları köle olmaktan kurtarmaz. Bu değişmenin nasıl olduğunu bilemiyorum, ama bunun yasallaşma sürecini anlamak istiyorum. Kaba güç temel alınacak olsa, bir ulus boyun eğmeye zorlanırsa bu zorunluluğa uymanın bir hakkı olduğu, boyunduruğu kaldırabilirse bunu yapmanın da başka bir hakkı olduğu söylenebilir. Ancak toplum düzeni bütün öbür hakların temeli olan kutsal bir haktır ve doğadan gelmediği gibi sözleşmelere dayanır.
Bu sözleşmelerin niteliğini araştırmadan önce, gücün tek başına hak yaratmadığını kanıtlamalıyım. Sadece kaba güce dayanan boyun eğmenin bir ödev olarak sunulması saçmadır.
İLK TOPLUMLAR
İlk topluluk, aile topluluğudur. Çocuklar, korunmak gereksinimi devam ettiği sürece babaya bağlı kalır; ihtiyaçları bitince doğal bağ da çözülür. Buna karşın aile, zorunluluk ortadan kalktıktan sonra bir arada kalıyorsa, bu durum doğanın zoruyla değil, kendi istekleriyle gerçekleşiyor demektir. Yani ailenin sürekliliği de aslında bir sözleşmeye dayanır.
İnsanın ilk uyacağı yasa kendini korumak olduğu için, kendi varlığını sürdürmeye yarayan araçların değerini biçmede tek söz sahibi olmak onu sonunda kendisinin efendisi yapar. Aileyi politik toplumların ilk örneği sayarken, özgür doğmuş herkesin kendi özgürlüğünden ancak çıkarları uğrunda vazgeçtiğini belirtmek gerekir. Ailede sevgi, devlette ise bambaşka bir güç devreye girebilir; devlet başkanının halkına beslemediği sevgiyi hükmetmek zevki tamamlar.
EN GÜÇLÜNÜN HAKKI
En güçlü gücünü hak, boyun eğmeyi de ödev biçimine sokmadıkça hep egemen kalacak kadar güçlü değildir. Çünkü güç, ahlaki bir hak yaratamaz; yalnızca bir zorunluluk ve sakınma durumu yaratır. Güç ortadan kalktığında, onunla birlikte hak da yok olur denemez, çünkü zaten ortada gerçek bir hak yoktur. Eğer bizden kesemizi zorla almak isteyen bir haydudun elindeki silahı bir hak olarak görüp buna itaat etmemizi ödev sayacaksak, o zaman tüm mantık zinciri kopar. Oysa, kaba güce boyun eğmek bazen kaçınılmazdır, ama bu, o gücün hak doğurduğu anlamına gelmez.
Bunun içindir ki, güç hak yaratmaz ve insan ancak haklı güce boyun eğmelidir diyerek önceki düşünceme dönüyorum. Güç, devleti ya da toplumu tanımlayan şey değildir. İnsan boyun eğmeye zorlanıyorsa, bu boyun eğiş ödev olmaz; güç ortadan kalkar kalkmaz, boyun eğilen düzenin de haklı dayanağı sarsılır.
KÖLELİK
Hiçbir insanın bir başkasını doğal bir yetkeyle yönetemeyeceğini ve kaba gücün asla hak yaratmayacağını vurguladığım için, insanlar arasındaki haklı otoritenin tek temeli sözleşmelerdir. Grotius, bir insanın kendini köle olarak satabilmesinden yola çıkıp bir ulusun da bunu yapabileceğini öne sürer. Ancak ben, bir insan kendini geçimi için satıyorsa da, bir efendinin buyruğu altına girmenin karşılığında ne kazandığını açıklamak gerekir diye soruyorum.
Üstelik, bir ulusun kendini zorla teslim etmesi, çocukları da efendinin boyunduruğuna doğrudan sokmayı haklı kılmaz. Herkes kendini başkasına bağlayabilirse de, çocuklarını bağlayamaz, çünkü onlar özgür doğarlar. Özgürlükten vazgeçmek, insanın kendini yok sayması demektir. Özgürlüğünden vazgeçmek, insan olma niteliğinden, insanlık haklarından, hatta ödevlerinden vazgeçmektir. Kölelik ve hak çelişmeli sözlerdir; aralarında bir sözleşme yapılmış olsa bile geçersizdir.
HEP BİR İLK SÖZLEŞMEYE DÖNME ZORUNLUĞU
Bir efendinin buyruğuna tek tek giren insanlar, o kişinin yönetimi altında bir ulus değil, yalnızca köleler topluluğu oluşturur. Bu, belki bir topluluktur, ama hiçbir zaman toplum sayılamaz, çünkü ne kamusal bir yarar vardır ne de kalıcı bir bütün. Grotius, bir ulus kendini bir krala verebilir diyordu; bunun için önce o topluluğun gerçekten ulus olması gerekir. Bir topluluğu ulus yapan temel sözleşme, ondan sonra gelen bütün seçim ve atamaları mümkün kılar.
Ulusun bir efendi seçebilmesi, oybirliği ile kabul edilen bir ilk sözleşmeye dayanır. Azınlığın çoğunluğun kararına uyması, sözleşmeyle belirlenmiş temel kuraldır. Bu kural, daha önceden açık ya da örtük biçimde kabul edilmiş olmalıdır. O yüzden, toplumun gerçek temeli, her şeyden önce bu herkesin dahil olduğu ilk sözleşmedir.
TOPLUM SÖZLEŞMESİ
İnsanlar, doğal yaşama halindeyken korunmalarını güçleştiren engellerle karşılaşınca, ellerindeki güçleri tek bir bütün halinde birleştirme gereğini duyarlar. Yeni güçler yaratamadıklarına göre, birleşerek var olan güçleri etkili kılmak tek çaredir. Böylece, herkesin canını, malını bütün ortak güçle savunup koruyan bir toplum biçimi oluşur. Burada herkes, haklarını topluluğa devreder ama başkasına karşı değil, tüm topluluğa karşı devrettiği için herkes eşit konumdadır.
Toplum sözleşmesinin koşulları, üzerinde en küçük bir değişiklik yapılamayacak kadar nettir. Toplum sözleşmesi, kendini baştan başa topluluğa tam olarak bağlama iradesini gerektirir ve bu iradeyi herkes eşit ölçüde paylaştığı için kimsenin zararı olmaz. Birlik ve bütünlük bu sayede güvenceye alınır, herkes hem korunduğu hem de özgürlüğünün başka bir türünü kazandığı bir toplumsal yapıya adım atar.
Kısacası, kendini topluma bağlayan kişi, hiç kimseye bağlanmamış olur; ve kendi üzerinde başkasına tanıdığı hakların aynını elde etmeyen hiçbir üye bulunmadığına göre de, herkes hem yitirdiğinin tam karşılığını, hem de elindekini korumak için daha çok güç kazanmış olur.
Özüne bağlı olmayan şeyler bir yana bırakılırsa, toplum sözleşmesi şöyle özetlenebilir: Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz. Bu birlik sözleşmesi, o anda, sözleşmeyi yapanların kişisel varlığı yerine, toplantıdaki oy sayısı kadar üyesi olan tüzel ve kolektif bir bütün oluşturur; bu bütün ortak benliğini, yaşamını ve istemini bu sözleşmeden alır. Bütün öbür kişilerin birleşmesiyle oluşan bu tüzel kişiye eskiden sife denirdi;’ şimdiyse cumhuriyet ya da politik bütün deniyor. Üyeleri ona, edilgin olduğu zaman devlet (etat), etkin olduğu zaman egemen varlık (souverain), öbür devletler karşısında da egemenlik (puissance) diyorlar. Ortaklara gelince, onlar bir birlik olarak halk, egemen gücün birer üyesi olarak teker teker yurttaş, devletin yasalarına boyun eğen kişiler olarak da uyruk adını alırlar. Ne var ki, bu terimler, çoğu zaman, birbirine karışır ve biri öbürü yerine kullanılır; belirlice kullanırken bunları birbirinden ayırt edebilmesini bilmek elverir.
EGEMEN VARLIK
Birlik sözleşmesi içinde, her kişi iki açıdan düşünülür: Egemen varlığın üyesi olarak diğer kişilere karşı, devletin üyesi olarak da egemen varlığa karşı. Egemen varlık toplum sözleşmesine aykırı hareket edemez; çünkü ilk sözleşmeyi çiğnerse, kendini yok etmeye kalkışmış sayılır.
Evrensel çıkarlar, egemen varlığın varlık nedenidir. Bir topluluğun üyesine yönelen tehlike, bütün topluluğa yönelmiş sayılır. Ödevler ve çıkarlar, sözleşmeyi yapan tarafları karşılıklı yardımlaşmaya yöneltir. Yasa koyma hakkı da, herkesin ortak yararını düşünmeyi gerektirir, çünkü hiçbir özel çıkar, genel istemin üstüne çıkamaz.
TOPLUM HALİ
Doğal yaşama halinden toplum düzenine geçiş, insanda çok önemli bir değişiklik yapar. Daha önce içgüdüyle hareket eden insan, şimdi adalet duygusuna başvurur; isteklerinin yerine, hak ve ödev bilinci geçer. İnsanın aklı ve duyguları bu yolla gelişir. Eğer kötü yönetim, insanı bazen daha da aşağı durumlara düşürmeseydi, bu geçiş anını durmadan kutlamak gerekirdi, çünkü onu akılsız bir hayvandan akıllı bir varlık haline getirir.
Burada, insanın toplum sözleşmesiyle yitirdiği şeyin, sınırsız doğal özgürlük olduğunu, buna karşılık toplumsal özgürlük ve sahiplik güveni kazandığını hatırlatırım. Gücüne dayanan ve herhangi bir sınır tanımayan doğal özgürlük, yerini halkın oyuyla sınırlanmış toplum özgürlüğüne bırakır. Salt isteklerin itisine uymak köleliktir, oysa kendimiz için koyduğumuz yasalara boyun eğmek gerçek özgürlük olur.
MAL MÜLK
Toplum kurulduğunda, herkes varını yoğunu topluluğa vermiş gibi görünse de, bu işlem sonucunda kimsenin mülkü elinden alınmış sayılmaz; tersine, topluluk bireyin bu mülkünü güvenceye alır. Devletin toplumsal sözleşmeye dayanarak elde ettiği, tüm üyelerin mal ve haklarını koruma yetkisidir.
Devlet toplum sözleşmesiyle bütün üyelerinin mallarına sahiptir, ama bunu zorbalık için değil, o mülkleri gerçek bir hakka dönüştürmek için kullanır. Böylece, kamu tarafından savunulan mülk yasal bir koruma kazanır. Halk ve egemen varlık açısından, toprağın, zenginliğin ya da başka mülklerin paylaşımı, topluluğun bütünlüğünü artırmalı, herkesin varlığına saygı gösterilmesi ilkesine dayanmalıdır. Temel sözleşme, doğal eşitliği ortadan kaldırmak şöyle dursun, tam tersine, insanların aralarındaki güç ve zekâ eşitsizliğinin yerine manevi ve haklı bir eşitlik getirir.
Bu bütünlüğü göz önünde bulundurduğumuzda, benim asıl vurgulamak istediğim, toplum sözleşmesinin kutsallığı ve insanların özgürlükle kurdukları bağdır. Herkesin yararlandığı bir düzende, haklar ve ödevler birbiriyle uyumlu hale gelir. Böyle bir düzende zorbalığa, keyfiliğe ve kaba güce dayalı hak iddiaları geçerliliğini yitirir. Toplum düzeni, ortak yarar ve adalet ilkesiyle var olur.
KİTAP 2
EGEMENLİK BAŞKASINA GEÇİRİLEMEZ
Devletin kuruluş amacı olan herkesin iyiliğini sağlamak, ancak yalnız genel istemin (iradenin) devletin güçlerini yönetebilmesi ile mümkündür. Özel çıkarlar arasındaki anlaşmazlıklar toplumları zorunlu kılar, fakat yine özel çıkarların bir noktada kesişmesinin bu birliği olanaklı hale getirir. Bu ortak çıkara göre hareket edilmediği sürece, gerçek egemenlikten söz edilemeyeceği vurgulanır.
Egemenlik, halk oyunun yürütülmesinden başka bir şey olmadığı için asla başkasına geçirilemez; birleşimli (kolektif) bir varlık olan egemen varlığı yalnız kendisi temsil edebilir. İktidar başkasına geçebilir ama, istem geçemez. Suskunluk çoğu zaman onay gibi görülebilir, ancak bu durum bile egemenlik yetkisini başkalarına tanımayı haklı çıkarmaz.
EGEMENLİĞİN BÖLÜNMEZLİĞİ
Egemenliğin başkasına geçmemesi gibi, bölünmesi de aynı nedenle olanaksızdır; çünkü genel istem ya vardır ya da yoktur. Bir kısım insanın isteği genel istem sayılamaz, o sadece özel bir istem olur. Bu nedenle, Rousseau egemenliği yasama, yürütme, vergi, adalet, savaş vb. gibi pek çok güce ayırmaya çalışan düşünürleri eleştirir.
Egemen varlığı çeşitli parçalara ayırmak, bir insanı kollar, bacaklar, gözler olarak ayrı ayrı eklemek kadar gülünçtür. Rousseau savaş açmak, barış yapmak gibi işlerin egemenlik işlemi değil, yasanın uygulanmasından ibaret olduğunu söyler. Politik yazarların yaptığı bu yanlışın, egemen gücü doğru anlayamamalarından kaynaklandığına işaret eder.
GENEL İSTEM YANILIR MI?
Genel istem her zaman doğru ve kamu yararını amaçları, ancak halkın kararları daima doğru olmayabilir. Çünkü halk, kendi iyiliğini ister ama bunun ne olduğunu her zaman bilemez; bilgi eksikliği ve aldanma payı vardır. Özel istemlerin toplamı ile genel istem arasındaki farkın altı önemle çizilir.
Bir toplumda, insanlar aydınlanmış şekilde oy kullanırlarsa ve hiçbir dar grup birleşmesi yoksa, genel istem kendiliğinden oluşur. Ancak, devlet gücü içinde ufak çıkar grupları yoğunlaşır ve ortak yarardan saparsa, ortada artık genel istem değil, ağır basan özel bir istem kalır. Rousseau’nun çözümü, mümkün olduğunca ayrı ayrı birleşmeleri önlemek, insanların kendi özgün görüşlerini dile getirmesini sağlamak şeklindedir.
EGEMEN GÜCÜN SINIRLARI
Egemen gücün, yurttaşların haklarıyla egemen varlığın karşılıklı haklarını ayrı ayrı dikkate alması gerekir. Yani, devlet; üyelerini bir arada tutarken, aynı zamanda onların insan olarak da sahip oldukları doğal özgürlüklerini yok edemez.
Herkes, toplum sözleşmesiyle gücünün, mallarının ve özgürlüğünün toplulukça önemli olan kısmından vazgeçer. Fakat bu önemin ne olduğunu yalnız egemen varlık belirler. Egemen varlık için tek ölçü, toplumun bütününe yararlı olanı istemek ve yurttaşları gereksiz bir işte zorlamamaktır. Yasa karşısında herkesin eşit olması, özel alana haksız bir müdahaleyi teorik olarak olanaksız hale getirir. Bu çerçevede toplum sözleşmesinin insanları hiçbir zaman zararlı bir kayba uğratmamalıdır.
ÖLÜM KALIM HAKKI
Yaşama hakkının devri konusu, çoğu kez yanlış anlaşılır. Toplum sözleşmesinin amacı, üyelerinin korunmasıdır; bu yüzden de, gerektiğinde herkesin yaşamını tehlikeye atması beklenir. Rousseau bu anlamda toplum içinde suç işleyen kişinin, yasanın belirlediği cezalara katlanmasının gereğini açıklar.
Bir suçlunun cezalandırılması özel bir iş gibi görünse de, aslında egemen varlığın koruması altındaki adaletin sürdürülmesi meselesidir. Rousseau, kötülük yapan kimsenin, yasaları çiğnemekle yurduna başkaldırdığı ve toplum sözleşmesini bozduğu için öldürülmeye de hazır olması gerektiğini belirtir. Yine de belirtmek gerekir ki hiçbir kötü insanın mutlaka yok edilmesi gerekmez, aksine işe yarar hale getirilebilir.
YASA
Devleti ayakta tutan ilk toplumsal sözleşmeden sonra, yasa yoluyla hareket ve istem kazandırmak önemlidir. Yasa, yalnız genel istemin genel konuya yönelmesiyle ortaya çıkar. Özel konulara dair bir karar, yasa değil, kararnamedir; belirli bir kişi ya da olay için çıkarılan buyruk, genel istemin ötesinde kalır.
Bir devlet hangi yönetim altında olursa olsun, yasa ile yönetiliyorsa cumhuriyet sayılır, çünkü işin içinde halkın yararı ve katılımı vardır. Yasa, toplum halinde birleşmenin koşullarından başka bir şey değildir; yasalara boyun eğen halk, bu koşulları kendi istemiyle belirlemiş sayılır. Fakat halk, kendi iyiliğinin nerede olduğunu her zaman göremeyebileceğinden, ona doğruyu ve yanlışı öğretecek, genel istemi sahici kılacak bir yol göstericiye gereksinim duyabilir. Bu da yasa koyucunun rolünü öne çıkarır.
YASACI
Uluslara en iyi kuralları bulmak için insan doğasını derinlemesine bilen, ancak onun tutkularına kapılmayan üstün bir zekâ gerekir. Rousseau, insanların bu yasacıya, kendi mutlulukları için çalışmasına izin verecek ölçüde güven duyması gerektiğini söyler. Kral ya da yönetici, yasaları uygulayan işçiye benzetilir; oysa yasacı, makineyi tasarlayan mühendistir.
Büyük bir yasacı, insanlara komuta etme yetkisini istememeli, yasalara komuta edebilmelidir. Tarihte Lykurgos, önce kral olmaktan vazgeçmiş, birçok eski Yunan devleti de yasalarını yabancılara yaptırmıştır. Romanın ünlü decemvirleri bile, önerdikleri yasaların ancak halkın kabul etmesiyle geçerli olacağını söylemiştir. Böylece, halk, genel istemin onayını daima kendi elinde tutmuş, yasa koyucunun işlevi ise yol göstermek, düzeni kurmak olmuştur.
HALK
Yasacının, bir topluma iyi yasalar getirebilmesi için önce bu halkın bu yasalara uygun olup olmadığını anlaması gerekir. Tıpkı bir mimarın toprağı incelemesi gibi, yasacı da halkın töresini, zenginliğini, eşitliğe yatkınlığını dikkate almalıdır. Bir halkın kültürel ve ekonomik yapısı, komşularıyla ilişkileri, hatta savunma yeteneği gibi unsur, iyi yasalara uyum göstermede belirleyicidir.
Ulusların da tıpkı insanlar gibi gençlik ve olgunluk dönemi bulunur, bir dönemi kaçırdıktan sonra yasalarla toplumu düzeltmek zorlaşır. Tarihte Lykurgos öncesi Sparta, Targuinius’lardan sonra Roma ya da modern dönemlerde Hollanda ve İsviçre, zor ama doğru anlarda özgürlük ve düzen kurmayı başarmış toplumlardır. Ama bu tip olayların nadirdir, toplum savaş, kıtlık, karışıklık gibi etkenlerle yıkılmaya çok elverişlidir. Halkın bir araya gelip güçlü bir anayapı oluşturamadığı yerde ise kurulacak hükümetlerin tyranlık eğilimi taşıması muhtemeldir.
ÇEŞİTLİ YASAMA SİSTEMLERİ
Her yasama sistemi, özgürlükle eşitliği temel gaye edinmelidir. Özgürlük olmadan eşitliğin, eşitlik olmadan da özgürlüğün var olamayacağı aşikardır. Eşitlikten kasıt, her yurttaşın aynı güce ve zenginliğe sahip olması değil, kimsenin bir başkasını satın alacak kadar zengin veya kendini satmak zorunda kalacak kadar fakir olmamasıdır.
Yasalar, ortak genel ilkelerden yola çıkarak her halkın koşullarına özel bir uyum sağlamalıdır. Rousseau, doğal yapı ve coğrafi özelliklere göre toplumun hangi alanlara yönelmesi gerektiğini örneklerle açıklar: Tarım, deniz ticareti, zanaat, savaş veya başka konular ulustan ulusa değişebilir. Eski toplumlar buna göre din, ticaret, gemicilik, erdem gibi amaçlar etrafında örgütlenmiş ve yasalarını buna göre yapmıştır. Devletin ana yapısı, doğal ilişkiler ve yasalar arasında uyum sağlandığı ölçüde kalıcı olabilir.
YASALARIN BÖLÜMÜ
Bir devletin iyi işleyebilmesi için farklı ilişki alanlarını gözeten yasalara ihtiyaç vardır. Bunların başında, egemen varlıkla devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen politik/anayasa yasaları gelir. Ardından, yurttaşların birbirleriyle ve devletle ilişkileri üzerine toplum yasaları gelir.
Üçüncü olarak, cezaya yönelik yasalar (ceza yasaları) diğer yasaların korunmasını sağlar. Dördüncü ve en önemli yasa ise insanların kalbine kazınmış, ahlak, töre ve kamuoyu olarak tanımlanabilecek yasadır. Politikacıların göz ardı ettiği bu yasa, yapı taşlarını bir arada tutar ve eskiyen yasaları canlandırır. Dolayısıyla, yönetim biçimini belirleyen anayasa, toplum yasaları, ceza yasaları ve kamuoyundan oluşan çeşitli yasa türleri, devletin bütünlüğünü korumada birbirine destek olur. Rousseau, en sağlam kubbenin, ancak içindeki kemerleri ve destek taşlarıyla ayakta duracağını söyleyerek, kamuoyunun yasal düzeni tamamlayıcı gücünü vurgular.
KİTAP 3
GENEL OLARAK HÜKÜMET
Rousseau, özgürce gerçekleşen her eylemin iki ana etkenden kaynaklandığını söyler: Biri ruhsal etken, yani işi belirleyen istem; diğeri ise maddesel etken, yani o işi fiilen gerçekleştiren güç. Politik bütünde de benzer bir ayrım vardır: Yasama gücü, topluluğun genel istemini yansıtan ruhsal etken; yürütme gücü ise bu istemi somut biçimde uygulayan güçtür. İkisi bir araya gelmeden devlet içinde hiçbir iş yapılamaz. Buradan hareketle, yasama gücünün halkın elinde olduğunu, fakat yürütme işinin doğrudan yasaya dahil olmayan özel eylemlerden oluştuğu için egemen varlıkla özdeşleştirilemeyeceğini vurgular.
Devletle egemen varlık arasında, yasa yapma ve uygulama gibi iki temel alan bulunur. Bu alanlar arasında iletişimi sağlayacak, toplumun genel iradesini uygulayacak bir aracı bütün gereklidir. Rousseau, hükümetin bu ara gücü temsil ettiğini belirtir. Hükümet, egemen varlığın kararlarını halka iletir; aynı zamanda toplumsal özgürlükleri koruyacak adımları atar. Ancak bu, egemen varlığın hükümetle aynı şey olduğu anlamına gelmez: Egemen varlık, yasama gücünün odağıyken; hükümet, yürütme gücünün yasal yoldan kullanılmasıdır. Dolayısıyla yönetenler, egemen varlığın verdiği görevi yerine getirir ve bu görev, egemen varlık dilediğinde geri alınabilir. Devletin sağlıklı bir dengede kalabilmesi, aracı güç olan hükümetle halk arasındaki ilişkinin tam bir eşitlik çerçevesinde kurulmasına bağlıdır. Bu denge bozulduğunda devlet, ya zorbalığa ya da anarşiye sürüklenir.
ÇEŞİTLİ HÜKÜMET BİÇİMLERİNİN ANA İLKESİ
Hükümetin incelenmesinde, yönetici sayısının hükümetin niteliğini belirlediği önemli bir ilkeyle başlayalım. Devletin gücü her zaman sabittir ve hükümet, bu gücü uygularken kendi içinde ne kadar çok yöneticiye bölünürse, halk üzerinde o kadar az baskı oluşturabilir. Yöneticiler çoğaldıkça devletin merkezi gücü görece zayıflar, çünkü devletin toplam enerjisi yöneticiler arasında bölüşülür. Tersine, hükümdar sayısı azaldıkça, hatta teke indiğinde, o tek elde yoğunlaşan baskı gücü artar.
Bununla bağlantılı olarak Rousseau, hükümetteki özel istem ve genel istem arasındaki hiyerarşiyi açıklar. İdeal düzende, genel istem en üst sırada yer almalı, özel istem en zayıf olmalıdır. Ama doğal eğilim bunun tersine olabilir; bu nedenle, bir kişinin yönettiği devlet en etkili ama aynı zamanda özel çıkara en yatkın hükümet biçimidir. Yöneticilerin sayısı artarsa, yönetim kararı vermek zorlaşır; fakat yönetici sayısının az olması da, tek elde yığılmış büyük bir gücü doğurur. Yasacının görevi, bu dengesizliği önleyerek devlete uygun düşen biçimi seçmektir.
HÜKÜMETLERİN BÖLÜMÜ
Rousseau, yönetenlerin sayısına göre oluşan hükümet biçimlerini demokrasi, aristokrasi ve monarşi olarak üç temel başlık altında toplar.
- Demokratik yönetimde egemen varlık, yönetim görevini neredeyse tüm halka ya da halkın büyük bir kesimine verir.
- Aristokrasi, az sayıda kişinin yönetimde olduğu biçimdir.
- Monarşi ise yürütme gücünün tek bir elde toplandığı düzendir.
Bu üç basit biçim kendi içinde farklı genişlik derecelerine sahip olabilir. Demokrasi halkın yarısına kadar bile daralabilirken, aristokrasi de çok geniş bir kesimi kapsayacak şekilde genişleyebilir. Monarşi dahi, bir arada hüküm süren iki kral ya da sekiz imparator gibi örneklerle birden fazla yöneticili bir duruma dönüşebilir. Ayrıca, bu yönetimlerin bir araya getirilmesiyle ortaya çıkan karma hükümet biçimleri de mümkündür. Hangi biçimin en iyi olduğu sorusunun tek bir yanıtı yoktur, devletin büyüklüğü ve toplumun şartlarına göre bu sorunun cevabı değişebilir.
DEMOKRASİ: Gerçekte, Rousseau, kendi yasalarını yapan halkın onları en iyi şekilde uygulayacağını ileri sürebilir gibi görünse de, bu birliğin pratikte pek çok zorluğa yol açtığını belirtir. Halkın sayısı ne kadar artarsa, bütün yurttaşların kamusal işlere katılması, karar alma süreçlerini giderek karmaşıklaştırır. Ayrıca, özel çıkarlara kapılma ve çabucak yozlaşma riski söz konusudur. Bu nedenle, demokrasi gibi görünüşte ideal bir yönetim biçimi, gerçekte en az rastlanan örnektir.
Demokrasinin tam olarak gerçekleşmesi için, devletin çok küçük olması, halkın birbirini yakından tanıması, zenginliğin aşırı farklılıklar yaratmaması ve lüksün yer edinmemesi gerekir. Böylesine katı koşullar yüzünden, gerçekte hiçbir zaman gerçek bir demokrasi örneğinin görülmez. Halkın tümünün yönetmesi doğal düzene aykırı olduğundan, demokratik hükümetler genellikle komisyonlar aracılığıyla yönetim işini böler, ama bu bölünme de ayrı sorunlar doğurur. Bu Rousseau, demokrasiye en çok küçük ve sadelikten kopmamış toplumlarda yaklaşılabileceğini savunur.
ARİSTOKRASİ: Aristokraside yönetim, halkın çoğunluğuna göre daha az sayıdaki bir grubun elindedir. Bu grup, tüm toplumun çıkarını korumaya yetecek bir bilgelik, deneyim ve erdeme sahip olduğu ölçüde meşru sayılır. Rousseau, aristokrasiyi üç alt türe ayırır: Doğal aristokrasi, seçime bağlı aristokrasi ve soydan geçme aristokrasi. Bunlar arasında en iyi olanı, seçime dayalı aristokrasidir; çünkü yönetimde doğuştan ayrıcalıklara değil, erdem, görgü ve bilgeliğe önem verilir.
Aristokrasinin avantajları arasında, işlerin hızlı ve düzenli yürütülmesi, yöneticilerin kalitesinin görece yüksek olması ve devletin saygınlığını koruyacak deneyimli kimselerin dış ilişkilerde aktif rol alması sayılır. Yine de, bu yönetimde tam eşitlik beklentisi gerçekçi değildir; zenginlik, güç, aile gibi etkenler kaçınılmaz biçimde ağırlığını koyabilir. Burada önemli olan, yönetici seçkinlerin bu konumu kişisel çıkarları yerine gerçekten kamu yararını kollamak için kullanmalarıdır. Eğer özel istem ağır basar ve yönetim kademeleri halktan koparsa, aristokrasi de yozlaşarak halk üzerinde baskıya dönüşebilir.
MONARŞİ: Monarşi, yürütme gücünün tek bir insanda toplanmasıdır. Bu durumda bu tek insan, kolektif iradeyi temsil eder. Kararlar tek merkezden alındığı için, karşıt güçler iç çatışmaya girmeden en büyük sonuçlar elde edilebilir. Rousseau, Arkhimedesin kaldıraç örneğini anarak, monarkın ufak bir hareketle koca devleti harekete geçirebildiğini söyler.
Ancak, aynı zamanda özel istemin kendini en kolay dayatabileceği yönetim biçimi de monarşidir. Kral mutlak olmak istediğinde, halkın çıkarına aykırı da olsa kendi yakın menfaatlerini öne çıkarabilir. Böylece, devletin yararı yerine hükümdarın kişisel çıkarları ağır basar. Monarşinin başka bir sorunu da, tahtın el değiştirmesiyle doğan krizlerdir. Kral ölünce ya da değişince düzen büyük sarsıntılara uğrar. Zayıf bir kral ya da çıkarcı danışmanlar elinde devletin aciz kalması çok kolaydır. Öte yandan, yetenekli bir kral başa geçtiğinde ülke hızla canlanır, ancak bu da sürekli bir istikrar sağlamaz. Bir monarşide istikrarı korumak için soylular, ara tabakalar ve sınıflar oluşturmak gerekir, fakat bu da küçük devletler için uygun değildir. Sonuçta, monarşi daha büyük devletlere doğası gereği daha uygun görünüyor olsa da, bu büyüklük aynı zamanda yönetimi zorlaştırır.
KARMA HÜKÜMETLER: Hiçbir yönetim biçimi salt ve katıksız değildir. Demokrasi, aristokrasi ya da monarşi gibi basit biçimler bile, uygulamada bir dizi karma düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Bu karma düzenlemelerde, farklı kurullar, aracı yetkililer ve farklı derecelerde paylaştırılmış güç devreye girer. Kimi zaman, yönetimi zayıflatmamak için parçaların ortak bir merkezde toplanması, kimi zaman da güçlü hükümet karşısında halkın özgürlüğünü korumak için gücün bölünmesi gerekebilir.
Karma yönetim, hükümetin belirli alanlarda basit yönetimi dengelemek amacıyla geliştirdiği bir çözüm olarak tanımlanır. Burada amaç, her şeyi tek bir elde toplamanın getireceği aşırı gücü frenlemek ya da çok bölünmüş yetkileri toplamak şeklinde ortaya çıkar. Yine de, Rousseau, bu karma biçimlerin de tek başlarına kesin bir doğruluk taşıdığını iddia etmez; bütün mesele, yürütme ile yasama arasındaki güç dengesini sağlamak ve halkın genel yararını koruyan bir orta yol bulmaktır. Bu nedenle, devletin karakterine ve halkın ihtiyaçlarına göre, basit veya karma yönetim arasında dengeli bir seçim yapması gerektiğini belirtir.
HER YÖNETİM BİÇİMİ HER MEMLEKETE GİTMEZ
Rousseau, özgürlüğün her toplumda filizlenemeyeceğini, her iklimin ya da coğrafi yapının özgürlük için uygun olmadığını belirtir. Montesquieu’nün bu kuralına atıfta bulunarak, bir ulusun yönetim biçimini belirlerken doğal koşullar, toprağın verimliliği, iktisadi imkânlar ve halkın çalışma kapasitesi gibi etkenlerin hesaba katılması gerektiğini vurgular. Devletin tüketici özelliği, ihtiyaç duyduğu kaynakları daima üyelerinin emeğinden, onların gereksinim fazlasından sağlamak zorundadır. Bu yüzden, ülkenin tarımsal verimi, iklim yapısı ve emek-ürün dengesi, her yönetim biçiminin her yerde uygulanamayacağını gösteren ipuçlarıdır.
Demokrasi gibi daha az masraflı yönetimler, ürün fazlası düşük olan, küçük ve nispeten yoksul toplumlar için uygunken; monarşi gibi maliyetli yönetimler, toprağı verimli, ürün fazlası yüksek ve varlıklı uluslara görece daha elverişli görünür. Rousseau, zorba yönetimlerin halkı özgürleştirmek yerine yoksullaştırdığını, çünkü gücünü uzak mesafelerden etkili kılmaya çalıştığını ve halkı birbirinden kopardığını söyler. Coğrafi genişlik, iklim farklılıkları ve nüfusun dağınıklığı, bir halkın kendi içinde toplanarak güçlü bir direnç göstermesini zorlaştırır. Böylece, son tahlilde her iklimin, her coğrafi şartın, kendine özgü bir yönetim biçimine doğal olarak kapı aralayabileceği ama bunun kesin bir reçete olmadığı ortaya konur.
İYİ YÖNETİMİN BELİRTİLERİ
En iyi yönetim hangisidir?” sorusu mutlak bir yanıta kavuşmaz. Fakat bir devletin iyi ya da kötü yönetilip yönetilmediği meselesi, daha somut göstergelerle değerlendirilip cevaplanabilir. Kişiler yönetim kavramını farklı açılardan ele alırlar: Kimi servet güvenliğini, kimi kişisel özgürlüğü, kimi komşu devletler üzerindeki etkiyi vb. temel ölçüt sayabilir. Bu kadar farklı yaklaşım, tek bir evrensel ölçüt bulmayı güçleştirir.
Buna rağmen Rousseau, nüfus artışını sağlam ve açık bir gösterge olarak belirler. Bir devletin yönetimi altında yaşayan yurttaşların sayısı zaman içinde artıyorsa, bu o toplumun korunabildiğini ve gelişebildiğini kanıtlar. Dış etkenler (göç, sömürge, başka ulusların katılımı vb.) hesaba katılmadığında bile, toplum içi nüfus artışı en güvenilir “iyilik” işareti olarak gösterilir. Dolayısıyla en iyi yönetimi aramanın ötesinde, toplumun canlanıp çoğalmasına bakarak bir hükümetin başarılı olup olmadığını yargılayabiliriz.
HÜKÜMETİN KÖTÜYE KULLANILMASI VE BOZULMAYA YÜZ TUTMASI
Devletin egemen varlığı (genel istem) ile hükümet (yürütme gücü) arasındaki çatışma doğal ve kaçınılmazdır. Hükümet, özel istemiyle genel istemi sürekli etkiler; zaman içinde güç topladıkça, egemen varlığı baskılayıp toplum sözleşmesini ihlal etme eğilimine sürüklenebilir. Bu, sanki devletin doğar doğmaz içine yerleştirilmiş bir bozukluk tohumudur; bir organizmanın yaşlandıkça ölmesi gibi, devlet de bozulmaya ve son bulmaya meyillidir.
Bir hükümetin bozulmasının iki temel yolu vardır.
- Birincisi, hükümetin daralması denen süreçtir: Yürütme gücü, zamanla demokrasiden aristokrasiye, oradan monarşiye doğru giderek daha az sayıda kişinin elinde toplanır. Hükümetteki doğal eğilimin bu yöndedir genelde.
- İkincisi ise, devletin dağılması sürecidir. Bu, hükümetin yasaları hiçe sayıp zorla devlet gücünü ele geçirmesi ya da her bir yöneticinin kendi özel çıkarı doğrultusunda devlet gücünü parçalayarak iç karışıklıklara yol açmasıyla gerçekleşir. Devlet parçalanınca geriye anarşi kalır.
POLİTİK BÜTÜNÜN YOK OLUŞU
En iyi kurulmuş devletler bile doğuştan getirdikleri sonlanma potansiyeli yüzünden bir gün kaçınılmaz olarak yıkıma uğrayacaktır. Bu, bir insan bedeni nasıl doğar doğmaz ölüme yaklaşmaya başlıyorsa, politik bütün de benzer bir sürece sahiptir. İnsanlar bu doğa kuralını değiştiremez ama, devletin ömrünü iyi kurumlarla uzatabilirler..
Devlet, yasama gücü sayesinde yaşar. Eylemsizleştirilmiş, yani yasaları yenilemeyen ya da yasaların canlılığını yitirdiği bir egemen varlık, fiilen ölmeye başlamış demektir. Bir yasa ne kadar eskiyse, halk onu o kadar saygın ve güçlü addeder. Ancak bu durum, zamanla egemen varlığın devreden çıkması ve sadece eski yasaların efsunuyla yaşamaya çalışması demektir. Yani, eğer halk günün koşullarına göre iradesini yenilemezse, devlet kendi özünü kaybeder.
EGEMEN GÜÇ NASIL SÜRÜP GİDER
Halkın genel istemine dayanan egemen varlık, ancak doğrudan kendisinin oluşturduğu toplantılar yoluyla yasa yapabilir. Tarihte, antik Roma ve kimi Yunan sitelerinde halkın sık sık toplanması mümkün olmuştur. Rousseau, o dönemin iklim, nüfus, kent yapısı gibi etkenlerinin buna elverişli olduğunu anlatır. Günümüzde ise halkın toplanarak hüküm vermesi “imkansız” görülür ama, bunun tembelliğimiz ve bozuk alışkanlıklarımız yüzünden böyle algılandığını iddia eder.
Buna rağmen, devletin büyüklüğü arttıkça halkın toplanması zorlaşır. Kurultaylar seyrekleşir, bu da hükümdarın (yürütme gücünün) korkusunu azaltır ve onun gerçek üst otorite gibi davranmasına yol açar. Bu nedenle, periyodik halk toplantıları önemlidir. Halk, hiçbir çağrıya gerek kalmadan yasayla belirlenmiş günlerde toplanıp, “Hükümeti şu biçimde sürdürecek miyiz?” ve “Yönetimi bu kişilere bırakmayı düşünüyor muyuz?” gibi temel sorulara cevap vermelidir.
Halk yasaya uygun biçimde toplanır toplanmaz, yürütme gücünün tüm yetkilerinin durması gerekir. Çünkü, temsil edilenin bizzat bulunduğu yerde, temsil geçerliliğini yitirir. Ancak böylelikle egemen varlık her daim diri kalır ve kendini ortadan kaldırma tehlikesine engel olur.
MİLLETVEKİLLERİ YA DA TEMSİLCİLER
Devletin bozulma nedenleri arasında, halkın kamu görevlerini bizzat üstlenmek yerine bu görevleri parayla başkalarına yaptırması (askerlik, temsilcilik vb.) Rousseau tarafından eleştirilir. Halk toplumsal işlere ilgi göstermeyip, yurt savunması için paralı asker, meclis için de milletvekili seçince, kendi özgürlüğünü tehlikeye atar. Çünkü, bu vekiller ve askerler, parayı verene hizmet ediyor görünseler de, uzun vadede toplumun genel yararını değil, yalnızca aldıkları görevi kendi çıkarlarıyla yoğurma eğiliminde olabilirler.
Egemenlik temsil edilemez diyen Rousseau, parlamenter sistemin özgürlüğü koruma açısından tehlikeli bir yanı olduğunu vurgular. Ona göre, egemenlik, bizzat genel istemin kendisidir ve bu istek başkasına devredilemez. İngiliz halkının sadece seçim günü özgür göründüğünü, ancak sonrasında seçtiği temsilciler ne yaparsa yapsın seyirci konumuna düşerek aslında köleleştiğini iddia eder. Eski Yunan ve Roma’da halk bizzat işin içindeydi, çünkü doğal koşullar onlara buna olanak tanıyordu. Şimdiki toplumlar ise daha büyük, daha meşgul, iklime ve koşullara daha fazla bağımlı, bu yüzden gerçek özgürlükten uzaklar. Yine de temsili sistem tümüyle geçersiz değildir, ama yasama gücü söz konusu olduğunda halkın doğrudan katılımının esas olması gerekir (örnek İsviçre).
HÜKÜMET KURUMU HİÇ DE SÖZLEŞMEYE DAYANMAZ
Yasama gücü kurulduktan sonra, egemen varlık yürütme işini düzenler. Hükümet görevi, tek tek özel uygulamalar ve kararlar bütünüdür; bunun genel ve soyut yasalarla karıştırılmaması gerekir. Rousseau, bu aşamada, halk ile hükümet arasında bir sözleşme yapıldığı iddiasını ele alır. Ona göre, egemen varlığın devredilemezliği ilkesiyle böyle bir sözleşme yan yana gelemez; çünkü baştan beri vurgulandığı gibi, en yüce güç başkasına aktarılamaz.
Devlette tek sözleşme vardır, o da toplum sözleşmesi, yani herkesin egemen varlığa katıldığı anlaşmadır. Hükümetin varlığı, bu ilk sözleşmenin doğal bir uzantısıdır; ayrı bir anlaşma değildir. Yani halk ile yöneticiler arası bir “ben sana şu hakları veriyorum, sen bana şunu yapacaksın” tarzı sözleşme, egemen gücün bölünemez doğasına aykırıdır. Hükümeti kabul etmek, yöneticiler için zaten normal yurttaşlık görevinin bir parçasıdır; koşul ya da pazarlık içermez.
HÜKÜMET DURUMU
Hükümetin iki ayrı aşamada kurulur: Yasa koyma aşaması ve seçilen başları görevlendirme aşaması. İlki, egemen varlık tarafından bir genel yasa şeklindedir ve hangi tür yönetim biçimi benimseniyorsa (monarşi, aristokrasi, demokrasi vb.) bu, yasanın konu edindiği kararla ifade bulur. İkincisi ise özel bir işlemdir; hükümette kimlerin görev alacağını belirlemek gibi pratik bir uygulamadır.
Bu kurguda, halkın bazen yasama niteliğiyle öne çıkıp, bazen de yürütme adına seçilen başları atar gibi görünmesi bir çelişki değildir. Devletin toplumsal bütünlüğü içinde, halk geçici olarak kendi özel işlerinde yönetici konumuna geçer; sonra yine egemen varlığa döner. Demokrasi, bu geçişi en doğal biçimde yapabilen sistemdir; çünkü orada halk, kendi kendini yöneten bir işleyiş kurabilir.
HÜKÜMETİN ZORLA ELE GEÇİRİLMESİNİ ÖNLEYEN YOLLAR
Hükümeti kurma süreci bir sözleşme değil, bir yasa eylemidir. Dolayısıyla, yürütme gücü halkın efendisi değil, kamu görevlisidir. Halk dilediğinde bu görevlileri seçer ya da görevden alır. Yöneticiler, devletin kendilerine sunduğu görevi kabul ederken koşul ileri süremezler. Eğer “babadan oğula geçen” bir hükümet oluşturulduysa bile bu, halkın egemenliğini devretmesi anlamına gelmez; yalnızca yönetimin geçici bir biçimde kurulduğu bir yasal düzenlemedir.
Buna karşın, fiilen hükümdarın kendini güçlendirmesi ve yasalarla belirlenmiş halk toplantılarını zora başvurarak engellemesi sık rastlanan bir durumdur. Hükümdarlar, yasal toplumsal süreçleri iptal ederek, “yasanın esenliğini koruyorum” bahanesi altında halkın direncini felce uğratmaya çalışabilirler. Rousseau, bu tip keyfi yönetimi engellemenin yolunun, periyodik ve zorunlu halk toplantıları yapmak olduğunu yine vurgular. Toplantılar başlamadan önce, her defasında “Halk, bu yönetim biçimini sürdürmek istiyor mu?” ve “Bu yöneticileri göreve devam ettirmeye niyetli mi?” gibi iki temel sorunun oylanması, egemen varlığın daima diri kalmasını sağlar. Toplum sözleşmesi de hukuksal olarak hep saklı durur; istenirse halk, oybirliğiyle sözleşmeyi bile bozmaya yetkilidir.
KİTAP 4
GENEL İSTEM YOK EDİLEMEZ
İlk olarak Rousseau, bir topluluk kendi bütünlüğünün bilincinde olduğu sürece yalnız tek bir isteğinin bulunduğunu, bunun da bütünün gözetilmesi ve herkesin rahatlığı ile ilgili olduğunu vurgular. Bu durumda devletin kuralları yalın ve açıktır; çıkar çatışmaları henüz ortaya çıkmadığından, herkesin ortak yararı basit ve anlaşılır halde belirir. Dürüstlük ve sadelik hakim olduğunda, kurnazca bahanelerin işe yaramayacaktır. Ancak toplum bağı gevşeyip, özel çıkarlar belirginleştiğinde tartışmalar ve karşıtlıklar doğar, genel istem de herkesin ortak sesi olmaktan çıkar.
Devlet çökmeye yüz tuttuğunda, görünüşte varlığını korusa bile insanlar artık yurttaşlık bilinciyle değil, en aşağılık çıkarlarını genel yararın yerine koyarak hareket eder. Bu halde, genel istem yok olmuş değildir; fakat bireyler, tutum ve davranışlarında onu sustururlar. Oylarda, para ya da parti çıkarı öne geçer; yurttaş gerçek düşüncesini değil, kendisine yarar sağlayacak tavrı seçer. Bu durumu devlet çöküşünün alametidir. Hileli kararların yasa diye kabul edilmesi, aslında genel istemi bastırmaktır.
OYLAR
Rousseau, oy verme biçiminin ve halk toplantılarında görülen tutumun, devletin ahlaki ve siyasi sağlığı hakkında önemli ipuçları verdiğini savunur. Örneğin, oyların büyük bir birlikle verilmesi, genel istemin baskın çıktığını; tersine, uzun tartışmalar, ayrılıklar ve gürültü patırtının, özel istemlerin hakimiyetini ve devletin güç kaybettiğini gösterir.
Rousseau, oybirliğinin hiç sağlanamadığı durumlarda, bunun genellikle vatandaşların özgürlüğünü kaybetmelerinden kaynaklandığını anlatır. Korku veya dalkavukluk altında toplanan meclisler, yalnızca alkışlamak ya da lanet etmekle yetinir. Bir yasanın kabulü için gereken oy oranını devletin durumuna ve aciliyetine göre ayarlamayı önerir. Toplum sözleşmesi gibi en temel konularda oybirliği gerekmesi, bir kişinin dahi rızası olmadan kimsenin zorla sözleşmeye dahil edilemeyeceği anlayışından kaynaklanır. Gündelik işlerde ise çoğunluk yeterli görülebilir. Halkın, kendi isteğinin genel isteme uygunluğunu ölçerken aslında özgürlüğünü koruduğu, yasa yapma sürecinin de bu mantığa dayandığı vurgulanır.
SEÇİMLER
Devlet işlerinde, hükümdar ya da görevlilerin belirlenmesinde iki temel yöntem vardır: seçim ve kura. Montesquieu’nün sözünü ettiği gibi, demokrasilerin doğasına kura yoluyla seçim daha uygundur; çünkü gerçek bir demokraside yönetici koltuğu bir üstünlük değil, zahmetli bir görevdir ve tüm vatandaşların hizmet etmesi temeldir.
Aristokraside ise yönetim kendini yenilerken oyla seçime daha çok yer verilir. Monarşilerdeyse seçimden veya kuradan söz etmek anlamsızdır, çünkü monark yönetimin tek odağıdır ve vekil atamayı bizzat yapar. Fakat karma yönetim biçimlerinde seçimle kura usulü karıştırılarak daha özgün yöntemler geliştirilebilir. Özel yetenek isteyen işlerde seçim, herkesin yapabileceği görevlerde kura kullanmak daha yerinde görülür.
ROMA’NIN COMİTİA’LARI
Burada Rousseau, Roma Cumhuriyetinin halk meclislerini (comitia) ayrıntılı biçimde inceler. Roma’nın farklı dönemlerinde, bu meclislerde oy vermek ve karar almak değişik kurallara bağlıydı.
Comitia tributa, cumhuriyetin daha demokratik yüzünü yansıtır. Burada, halkın farklı kollar (tribu) halinde ayarlanması, köylerde ve kentte yaşayanları bir araya getirmesi ve oy sayımının kişi başına yapılması, zenginleri ve patriciaları etkileme konusunda zayıf bırakırdı. Dolayısıyla, bu comitia’lar özellikle pleblerin isteklerinin yasalara geçebilmesi için güçlü bir araçtı. Ne var ki, aristokrat ve varlıklı kesim bazen komşu yönetim biçimlerinin ve mali gücünün de desteğiyle yine nüfuzunu korurdu.
Comitia centuriata ise aristokrasinin etkisini arttıran ve varlıklı kesime ağırlık veren bir sisteme dönüşmüştü. Rousseau, Roma’daki bu çeşitliliğin tam anlamıyla halk yönetimi, aristokrasi ve hatta eski monarşi izlerini aynı devlet içinde barındırmasının bir sonucu olduğunu belirtir. Oyların önce yüksek sesle verildiği, dürüstlük bozulunca da gizli oylamaya geçildiği, her dönemde de seçim hilelerini ve rüşveti önlemek için pek çok önlem alındığını ekler. Buna karşın, bu kural kalabalığı hileli girişimleri tamamen engelleyememiştir.
TRİBÜNLÜK (YARGI)
Devletin farklı bölümlerini bir arada tutup aralarındaki ilişkileri dengeli kılmak bazen öyle zordur ki, bu amaca yönelik özel bir kurum oluşturmak kaçınılmaz hale gelir. İşte, tribünlük denilen bu mekanizma, ne yasama gücüne ne de yürütme gücüne dahil edilmelidir. Çünkü görevi, devlet yapısının içinde bizzat bir parça olmak değil, mevcut parçalar arasındaki iletişimi ve dengeyi sağlamak, gerektiğinde yanlış eğilimleri engellemektir. Tribünler, Roma’da halkı hükümete, Venedik’te Onlar Kurulu hükümeti halka, Sparta’da Ephore’lar ise hem halkı hem hükümeti karşılıklı baskı altına alıp koruyacak birer kontrol ve ara merci olmuşlardır.
Tribünlük, yasaların ve yasama gücünün koruyucusu olduğu için, egemen varlık (yasaları yapan) ve hükümdardan (yürütme gücünü kullanan) bile daha saygın bir konuma yükselebilir. Bu durum, Roma’da patricia’ların gücüne rağmen, tek bir halk tribününün bile önünde eğilmeye mecbur kalmalarıyla gözle görülür hale gelir. Ne var ki, bu kurumun gücünün tanımı çok hassastır: Tribünlük temelde “hiçbir şey yapmama ama her şeye engel olma” gücüne sahiptir. İyi tanımlanıp ölçülü tutulduğunda, sağlam bir devlet yapısını destekleyen güçlü bir dayanak olur; fakat sınırları aşarsa ya bizzat iktidarı gasp eder ya da koruduğu özgürlüklerin kökünü kazır.
Roma ve Sparta örnekleri bu tehlikeyi açıkça sergiler. Ephore’lar, başlangıçta denge sağlama işlevi görürken, ilerleyen dönemde aşırı bir güce ulaşıp kralları bile dize getirdiler; sonunda ahlak bozulduğunda, Ephore’lar tarafından öldürülen Agis’in öcünü halefleri aldı, iç çekişmeler hız kazandı ve Sparta çöküşe gitti. Romalı tribünler de, özgürlüğü korumak için kurallarla kendilerine tanınan ayrıcalıkları adım adım genişlettiklerinde, cumhuriyetin gücünü ve özgürlük ruhunu zayıflatan araçlar haline geldiler.
Bu yüzden önerim, tribünlüğün etki dönemlerini yasa gücüyle sınırlamaktır. Çünkü tribünlük, ne hükümetin asli bir parçasıdır ne de egemen varlığın yasama göreviyle ilgilidir; dolayısıyla, anayasaya zarar vermeden belirli aralıklarla askıya alınabilir. Bu aralıklar uzun olmamalıdır ki, devletin düzenini bozan unsurlar yerleşme fırsatı bulamasın. Yeniden etkinleştiğinde ise, her seferinde yetkisini sıfırdan, yasanın yeni onayıyla almalıdır; böylece, bir kez ele geçirdiği gücü kalıcı biçimde elinde tutma ihtimali azalır. Özetle, tribün, görev süresi boyunca özenle kurulmuş dengeyi yaşatan; fakat süresi bitince devlete arka planda destek veren bir kurum olarak işlediğinde, sağlam bir devlet mekanizmasının en önemli emniyet supaplarından biri haline gelir.
DİKTATÖRLÜK
Yasaların bükülmezliği, olağanüstü dönemlerde devletin çöküşünü hızlandıracak kadar zararlı olabilir; çünkü bunalım anlarında belli formülleri izlemek için yeterli vakit yoktur. Devletin kurucusu yasaları ne kadar öngörülü düşünmüş olursa olsun, hayatta ortaya çıkan sayısız beklenmedik durumu tamamen kapsayamaz. İşte bu noktada, yasa gücüne bir süre ara verecek ve özel durumun gerektirdiği tüm yetkileri elinde tutarak devleti kurtarmaya odaklanacak bir güce başvurmak gerekebilir. Roma tarihinde bu görevi yüklenen kişiye diktatör denilmesi, aslen krallardan kalma bir adetin cumhuriyet dönemi içinde yerini bulmasıdır.
Ancak diktatörlük, devletin sürekliliği adına uygulanması her zaman riskli bir çözümdür. Erken Roma döneminde, iç ve dış tehditler karşısında diktatörlüğe sıkça başvurulmuş; ne var ki, o zamanın sağlam töre ve ahlak anlayışı, diktatörleri yetkilerinin süresi boyunca erdemli kalmaya ve sınırsız gibi görünen gücü ellerinde tutmaya istekli olmamaya itmiştir. Daha sonra, cumhuriyet çalkantılı döneme girdiğinde, diktatörlüğe eskisi kadar sık başvurulmamış, fakat bu sefer de gerektiğinde seçilmemesi devleti başka tehlikelere açık hale getirmiştir. Örneğin Catilina komplosu sırasında doğru zamanda bir diktatör seçilseydi, belki Cicero yasaları zorlamak durumunda kalmayacak, sonradan cezalandırılmaya uğramayacaktı. Dolayısıyla, devletin yıkımına yol açacak tehlike yeterince büyükse, kısa süreli bir diktatör yetkisi devlete hizmet etmekte çok etkili olur; ama asla uzatılmaması gerekir, çünkü diktatörlük bunalım geçer geçmez varlık sebebini yitirir.
CENSORLUK
Censorluk, politik güçlerin değil, kamuoyunun sesi niteliğindedir. Yasa, egemen varlığın genel istemini yansıtırken, censorluk da ulusun ortak ahlak, töre ve değer yargılarını dile getirir. Aslında censor, bir tür yürütücü değil, yorumlayıcıdır; kamuoyuna uygun olmayan uygulamalarda bulunursa, kararları boşa çıkar ve etkisiz kalır. Halk görüşünü yüceltmek, topluma erdem ve namus kazandırmaya çalışmak censorun temel ödevidir.
Buna karşın, censorun ahlakı ya da töreleri yeniden inşa etmesi zordur; zira ahlak zaten çöküşe uğramışsa, yasalar bile gücünü yitirmiş demektir ve o noktada censorun söylediği sözlerin de gücü kalmaz. O daha çok, halihazırda ayakta duran toplumsal değerleri korumaya yarar; ahlak henüz bozulmamışsa bunun uzun süre bozulmamasını sağlar, henüz kesinleşmemiş durumları netleştirir. Buna Sparta ve Roma örnek verilebilir: Kimi zaman tek bir kısa sözle veya bir kararnameyle toplumsal davranışı değiştirmeyi başarmışlardır. Ancak, devletin yapısı iyice çürüdüğünde, censorun kararnameleri de etkisiz kalır. Yani, censorluk ve kamuoyu arasında bir denge sürerken, devlet ayakta kalır; ama bu bağ koptuğunda censor istediği kadar kınama yayımlasın, toplum nezdinde bir karşılık bulamaz.
TOPLUM DİNİ
İlk insan topluluklarında, dini inançlar ile politik düzen çoğu kez aynı kaynaktan doğmuştur; eski dönemlerde kral da papaz da aynı kişiler olabilir, tanrılar ile yasalar neredeyse özdeşleşirdi. Her ulus kendi tanrısını ve koruyucu ruhlarını kurarken, bu tanrıların etkisi ulusun sınırlarıyla sınırlı kalırdı. Birbirine düşman iki halk, aynı varlığı efendi olarak görmeyi düşünmez, bu yüzden sayısız farklı kültte sayısız tanrı görülürdü. Ancak Roma İmparatorluğu gibi bir devlet tek bir çatı altında büyüdükçe, fethettiği ulusların dinlerini de kabul etti ve herkesin birbirinden öğrendiği çoktanrılı bir hoşgörürlük yayıldı.
İsa’nın gelişiyle ortaya çıkan Hristiyanlık, devleti tek başına egemen olmaktan çıkararak manevi bir boyut ekledi ve sürekli iç bölünmelere zemin hazırladı. Öbür dünya krallığı vaadi, kimilerince dünya işlerine karışmaz diye yorumlansa da, aslında krallar ile papalar arasında bitmeyen bir çatışma yarattı. Bu iki başlılık, siyaseti sakat bıraktı; papaya bağlanan din ve dünyevi krallığa bağlı halk aynı devlette zaman zaman çatışma yaşadı. Hobbes, ikili egemenliği sonlandırma cesareti göstererek, her şeyi politik birliğe götürme fikrini öne sürdü; ancak Hristiyanlığın ruhu bu yaklaşımı benimsemeye elverişli değildi. Böylece, Hristiyan devletlerde kilise ve krallık arasındaki çekişme asırlarca sürdü.
Din konusunu politik açıdan ele aldığımda, üç türden bahsedebileceğimi görüyorum:
- Birincisi birey ile Tanrı arasında ruhani bağ kuran, içsel ve ahlaki bir Hristiyanlık türüdür, politik hayata dokunmaz, bu yüzden devlete ne zarar ne de destek sağlar.
- İkincisi ise ulusal bir din, eski Roma ve Sparta’da olduğu gibi tanrıları ulusun koruyucusu sayar, devlete duygusal bir bağlılık kazandırır; ancak hoşgörüsüzlüğe ve kutsal savaşlara da kolayca sürükler.
- Üçüncü tipse papalık dinidir, ulusal egemenliği böler, devlet içinde farklı bir otorite daha yaratır ki, bu da devlette çifte yönetim demektir ve iyi politika ilkelerine uymaz.
Toplum sözleşmesi bakımından devletin dinle ilgisi, vatandaşların ortak ahlaki çerçeveyi korumaya yönelik bazı ilkeleri paylaşmasını garanti etmektir. Egemen varlık, insanları sonsuz kurtuluş bahsinde hükme bağlayamaz; öbür dünyada yetkisi yoktur. Ancak bu dünyada, yasalarla çatışmayan bir inanca sahip olmak herkesin görevidir. Namus, doğruluk, adalet gibi duyguların kutsallığı belki de toplumsal dinin esaslarıdır; kim bunları kabul etmiyor, yine de aksini iddia ediyorsa, kamu düzenine zararlı görülüp kovulmalıdır. Yalnız, kimseye belli bir dogmayı inandıramayız, yine de kamu erdemine ters düşenleri devlet dışında tutmak hakkımızdır.
Burada en tehlikeli davranış hoşgörüsüzlüktür. Kim başkalarını putperest, zındık ya da kâfir ilan ediyorsa, onları cehennemlik diye görüyor, kendi dininden olmayanlara tahammül etmiyor demektir. Bu, toplumsal düzeni parçalayan, iki başlı bir yasa yaratır. Halbuki devletin menfaati, itikat çeşitliliği içinde barışı mümkün kılmak, yurttaşlık görevine aykırı dogmalar çıkaran grupları ise kapının dışında tutmaktır. Burada amacım, dinin toplumla ilişkisini bu çerçevede sınırlamayı, yani bireyin öz inancını devletin genel düzeninden ayırmayı savunmaktır.