Aristoteles – Metafizik – İlk Felsefe – Kitap Özeti

Aristoteles’in Metafizik (İlk Felsefe) adlı eseri, felsefe tarihinde varlığın en temel ilkelerine dair yapılan en derin ve kapsamlı sorgulamalardan biridir. Bu eser, “varlık olarak varlık” (to on hê on) üzerine düşünmeyi amaçlar; yani yalnızca belirli türden varlıkları değil, varlık olmanın kendisini konu edinir. Aristoteles burada ousia (töz) kavramını merkeze alarak, her şeyin altında yatan ilkeleri, nedenleri ve biçimleri açıklamaya çalışır. Bu bakımdan Metafizik, fiziksel dünyanın ötesinde, değişmeyen ve ezeli olan ilkelerin peşine düşer.

Aynı zamanda, Platoncu idealar kuramına, Pythagorasçı sayı metafiziğine ve çeşitli ön-Sokratik görüşlere karşı kapsamlı bir eleştiri içerir. Aristoteles, bu görüşlerin çoğunun “sayı”, “bir”, “karşıtlık”, “belirsiz ikili” gibi kavramları ontolojik ilkeler olarak kullanırken düştükleri çelişkileri ortaya koyar. Metafizik, yalnızca bir varlık teorisi değil, aynı zamanda bilgi, neden, birlik, çokluk, öz, form, madde ve Tanrı gibi felsefenin temel kavramlarını sistematik biçimde ele alan bir düşünsel yapı sunar. Aristoteles’in amacı, evrendeki tüm varlıkların nihai açıklamasını, mantıklı ve çelişkisiz bir ilke dizgesiyle kurmaktır.

1. KİTAP – BÜYÜK ALPHA (A)

Bölüm 1 – Duyum, Deney, Sanat, Bilim, Bilgelik

Bütün insanlar, doğal olarak bilmek isterler. İnsan, aynı şeye ilişkin pek çok anıyı bir araya getirerek deneyim oluşturur ve deneyim bilme ve zanaatin temelidir. Ancak deneyimden zanaate geçişin tümel bir yargı gerektirir. Bu, tek tek vakalardan genel ilkelere geçmeyi ve ilkeleri kavrayabilmeyi açıklar.

Deneyimden yoksun ama kavrama sahip olan çoğu zaman başarısız olur. Pratik başarıya giden yolda tek tek olguları ve somut durumları da yakından tanımanın önemi büyüktür. Buna karşın bilmenin ya da uzmanlığın deneyimden çok zanaate ait olduğu düşüncesi (bilginin arkasındaki nedenleri bilmesi şeklindeki ayrım) daha derin bir bilme arayışının da var olduğunu gösterir.

Kimlerin bilge sayılacağına dair bir anahtar önerim vardır: Genel olarak bilen ve bilmeyeni ayırabilmeye ilişkin ipucu bilenin öğretebilme imkanına sahip olmasıdır. Bu, bilgeliği yalnızca pratikte uzmanlığa değil, kurucu ilkeleri aktarabilme gücüne bağlar. Duyumlar tek tek vakaları bildirse de, ateşin neden sıcak olduğunu veremez; bu nedenle duyumların tek başına yeterli olmadığı sonucu doğar.

Yeni zanaatların doğuşu, insanlar tarafından sadece kullanışlılığından ötürü değil, aynı zamanda hayret uyandırdığı için de kıymetli görülmüş olmalıdır. Bazıları ihtiyaçlara, bazılarıysa yaşama yönelik zanaatlar kurulup ilerledikçe boş zamanın bulunabildi ve matematiksel bilgi gibi daha teorik çalışmalara eğilim başladı. Özellikle Mısır ruhban sınıfından alınan örnek, boş zamanın bilginin doğuşundaki payını iyi yansıtır.

Bölüm 2 – Felsefenin Mahiyeti

Hangi ilkelere ve hangi nedenlere dair bilim bilgeliktir? Bilge saydığımız kişi, mümkün olduğunca her şeyi biliyordur ama tek tek ayrıntılar bakımından değil, daha genel düzeyde bildiğini farz ederiz. Ayrıca zor ve insan için anlaşılması güç olan şeylere nüfuz edebilen kişiyi de bilge sayarız. Bu nitelik, duyumun sıradan insanlara ortak oluşundan farklıdır.

Nedenleri iyi anlatabilen ve öğretebilen kişi aynı zamanda daha bilgedir. Bilimin kendisi için seçilmiş olması ve sadece bilme uğruna icra edilmesi de önemlidir; sonuçları adına icra edilen bilimde bir araçsallık bulunur. Dolayısıyla açık ki, bilgelik birtakım ilke ve nedenlere dair bir bilgidir.

Bölüm 3 – Maddi Neden, Hareket Ettirici Neden ve Ereksel Neden

4 farklı neden vardır:

  • Biri maddenin nedeni (tözü)
  • bir diğeri biçim veya nelik ve ne dolayısıyla sorusu (formel neden)
  • bir diğeri devinimi başlatan
  • sonuncusu da ereksel neden

Antik dönemde benden önce yaşayanlar da benzer nedenleri sezdiler.

Bölüm 4 – Platon-öncesi Felsefelerin İncelenmesi

Merak ve hayret duygusu felsefenin başlangıç noktasıdır.

Empedokles de dostluk ve kinden bahsetmiştir; dostluk iyi ve düzenli olanın, kin ise kötü ve düzensizin ilkesi sayılabilir. Bu yüzden de bir bakıma Empedokles, varolanların temelindeki iyilik ve kötülük fikrini temellendiren ilk kişidir.

Pythagorasçılar denenler, matematiğin nesneleriyle haşır neşir olan ilk filozoflar oldular ve onların ilkelerinin her şeyin ilkeleri olduğuna inandılar. Böylece sayıların doğaya dair açıklayıcı rolünü vurguladılar. Sayılarda adalet, ruh, us gibi varolanların birçok niteliğine karşılık gelen özellikler görüp, her şeyin sayılardan meydana geldiğini savunmuşlardır. Ancak onluğun tamlığı, onuncu gök cismi gibi kavramların eklenmesi, benzer şekilde bazı varsayımların bir araya getirilmesi, onların yaklaşımında tutarsızlıklara yol açar.

Bölüm 6 – Platoncu İdealar Kuram

Değişmez bilgi arayışı Platon’u, duyumsanabilir olanların daima akış halinde oluşu nedeniyle, gerçekte sabit varolanların başka bir tür olduğunu ileri sürmeye götürür. Platon, bu sabit varlıklara idealar demiştir ve idelerin ayrı bir varoluşa sahip olduklarını söylemiştir. Örneğin matematiğin nesnelerini, duyumsanabilir olanlardan farklı bir konuma yerleştirmiştir.

Platon madde ile ilkeyi bir araya getirirken, ideaları başka bir düzleme yerleştirir ve her şeyin nedeni olarak ideaları gösterir. Ancak aradaki bağın nasıl gerçekleştiği, pay alma veya taklit denmesi gibi terimlerle açıklansa da, tam olarak net değildir.

Önceki düşünürlerin nedenler hakkında daha bulanık konuştuğunu, ama ideaları savunanların da yine aynı nedenlere temas etmiş göründüğünü ifade etmek lazım. Ancak kimsenin iyi’yi, doğrudan doğruya ereksel neden olarak tasarlayıp varolanların onun uğruna var edildiğini tatmin edici biçimde açıklamamıştır.

Bölüm 8 – Platon’dan önceki Sistemlerin Eleştirisi

Evreni tek ve madde anlamında cismani görenler ve tek bir öğe seçenler (ateş, hava, su ya da toprak) farklı açılardan çelişkiye düşer. Oluş ve bozuluşu, ya da devinimi açıklayamadıkları gibi, cisimlerin birbirinden nasıl doğduğunu anlamakta da zorluk yaşarlar. Anaksagoras’ın getirdiği us ilkesi gibi veya Empedokles’in dostluk ve kin gibi çift ilke önerenlerin de benzer sıkıntıları vardır.

Evrenin tek ve devinimsiz olduğunu söyleyenlerinse (özellikle Parmenides ve Melissos) farklı bir yönde sıkıntılar yaşarlar, çünkü devinimsiz bir birlik, duyulur dünyadaki değişimi ve çokluğu açıklamaya yetmez.

Pythagorasçılar sınır-sınırsız, tek-çift gibi ayrımlar yapmasına karşın doğayı açıklamada zorluk çekerler. Gökyüzü gibi duyumsanabilir olguları da, bu matematiksel ilkelere göre izah etmeye çalışsalar bile, hareket ve devinim gibi olguların nedenini netleştiremezler. Ayrıca bir şeyi sayılara indirgemek, o şeyin nasıl ısı, soğukluk, ağırlık gibi nitelikler kazandığını yeterince ortaya koymaz. Dolayısıyla bu yaklaşımın da açıklama gücü sınırlı kalır.

Bölüm 10 – Ancak Dört Neden Vardır

Herkes Fizik adlı eserimde değindiğim dört neden arayışı peşinde olmuş, ama bu nedenleri tatminkar biçimde birleştirmede güçlük çekmişlerdir. Bizim aradığımız, hem devinim ilkesini, hem maddeyi, hem ereği, hem de o şeyin özünü kapsayan açıklamalardır.

Nedenler hakkında konuşanlar, nesnelerin doğasını oluşturan ilkelere dair çokça taslak sundular, ancak birbirinden kopuk veya eksik şekilde. Kimi tek bir ilke dedi, kimi çok, kimi devinimsiz, kimi devingen dedi; ama onların peşinden gitmek, benim için, varolanların hakikate en yakın nasıl açıklanabileceğini aramak bakımından yararlıydı. Toplamda, herkesin bakışları, nedenleri ister madde biçiminde, ister hareket ilkesi biçiminde, ister idea biçiminde koysun, aynı temel sorulara dayanır.

Merak, hayret ve bilme isteği, insanı gerek duyumsanabilir dünyanın pratik incelenişine, gerek matematiksel soyutlamalarla uğraşmaya, gerek de tüm varolanların kendilerine dayandığı ilk nedenleri bulmaya iter. Eski filozofların katkıları çok değerlidir, fakat onların cevaplarındaki eksik ve belirsiz noktaları gidermek için, neden kavramını tüm boyutlarıyla tutarlı kılacak bir çabaya ihtiyaç vardır.

2. KİTAP – KÜÇÜK ALPHA (a)

Bölüm 1 – Felsefe Hakkında Genel Düşünceler 

Hakikate giden yol zordur. Herkes gerçeklik hakkında bir şeyler söyler ve bu küçük katkılar bütünü oluşturur. Bu durum, bir bütünü görüp de parçalarını birleştirememekten kaynaklanan zorluğa işaret eder. Bazı gerçekler ortadadır, ama biz onlara bakarken idrakimizin sınırlı olması, o gerçekleri parçalar halinde kavramamıza neden olur.

Hakikat arayışında bize yüzeysel görünen iddiaların dahi bir yararı vardır. Yalnızca kanılarını paylaşabileceklerimize değil, ama iddiaları yüzeysel olanlara da minnettar olmak adil olacaktır; çünkü düşünce tarihinin ardışık birikimi içinde onların da payı vardır.

Felsefenin ereği hakikattir ve yapıp-etmeye dayanan bilimlerden farklı olarak daimi varolanların nedenlerinin de daima en doğru olması zorunludur. Çünkü hakikatin bilgisine ulaşmak, nedenleri kavramakla mümkündür; ve nedenlerin kendisi, ancak ezeli ve sabit olana dair bir düzen içinde tam olarak incelenebilir.

Bölüm 2 – Bir İlk Nedenin Varlığının Zorunluluğu

Varolanların nedenlerini araştırırken sonsuza doğru ilerleyiş imkansızdır (mantıksızdır). Maddi neden anlamında şunun şundan çıkmasının sonsuza dek devam etmesi mümkün değildir. Keza devinimin ilkesinde de aynı kısıt geçerlidir: İnsanın hava, bunun Güneş, Güneşin ise başka bişey tarafından devindirilmesi ve bunun hiçbir sınırı olmaması gibi sıralamalar, mantıksızdır. Aynı mantığı, ereksel neden ve nelik söz konusu olduğunda da uygularsak, daima bir şeyin başka bir şey adına olması şeklindeki dizilimin sonsuza dek uzanamayacağını söyleyebiliriz.

Bu sonsuz gerilemenin imkansız oluşu, bizleri mutlak ilk ilkelere götürür. Bu yüzden kavramsal bir gerek olarak bir başlatıcı, ilksel öğe, ilksel neden bulunduğunu söyleyebiliriz.

Bölüm 3 – Yönteme İlişkin Düşünceler 

Bilgilerimiz alışkanlıklarla şekillenir ve her bireyin sunulan kanıtları kabul etme alışkanlığı farklıdır. Bazıları eğer biri matematiksel ispatlarla konuşmuyorsa söylenenleri kabul etmez, bazıları eğer örnekler vererek konuşulmuyorsa, bazıları ise şahit olarak bir şair getirilirse dinlemeye değer bulur. Bu da felsefi anlatımın evrensel ölçütlere kavuşturulmasını zorlaştırır.

Matematiksel pekinliği her şeyde olmasa da maddeye sahip olmayanlarda talep etmeliyiz (klasik mantığın temeli). Yani, doğal olguların tamamı maddeyle iç içe olduğundan, doğada mutlak bir kesinlik değil, yer yer değişebilen bağlantılar görürüz. Bu nedenle doğanın ne olduğunu önce saptayıp, fiziğin neyle ilgilendiğini ayrıca anlamaya çalışmamız gerekir.

3. KİTAP – BETA (B)

Metafiziğin Ana Problemleri

Araştırılmakta olan bilgi türüne ilişkin kendileri hakkında ilk düşülebilecek açmazların zorunlu olarak öncelikle üzerinden geçilmesi gerekir. Zorlukların tanınması, onların çözümünü kolaylaştırır. Zira zorlukları aşmada sonraki kolaylık, önceki açmazları çözmektir. Aristoteles’in listelediği Metafizik soruların listesi aşağıdadır. Bu soruların çoğuna tam cevap vermez ve daha çok sorgulama yapar. (Ama ben kendimce anladığım kısa cevapları altlarına yazdım).

  1. Acaba nedenleri temaşa etmek tek bir bilime mi ait yoksa birden fazlasına mı?
    • CEVAP: Nedenler 4 çeşittir. Temel nedenler için metafizik bilimi gerekse de bütün nedenleri anlamak için başka bilimler de gerekir.
  2. Acaba bu bilim yalnızca tözün asıl ilkelerine mi özgü yoksa herkesin ispat yaparken kullandığı ilkelerle (aksiyomlarla) de mi ilgili? Sözgelişi bir ve aynı şeyin aynı anda hem savunulup hem de reddedilemeyeceği ilkesi?
    • CEVAP: Tözün ilkeleri ve Aksiyomların ilkeleri farklı bilimlerin konusudur.
  3. Acaba tözler hakkında tek bir bilim mi var yoksa birden çok mu? Ve eğer çoksa, hepsi aynı cinsten mi, yoksa bazılarına bilgelik diğerlerine ise başka bir şey mi demeli?
    • CEVAP: Tözlerin hepsini tek bilim ele alamaz. Ama aynı cinse ait tözleri bir bilim inceler. Aksiyomların bir bilimi vardır ve Cinsin bir bilimi vardır.
  4. Acaba sadece duyumsanabilir tözleri mi var sayacağız, yoksa bunların ötesinde başkalarını da mı? Acaba duyumsanabilir olmayan tözler tek bir cins mi, yoksa birden çok mu?
    • CEVAP: Evet tözleri duyusal olarak varsayacağız. Çünkü duyusal olmayan töz olsaydı, duyusal dünya ile arasında aracı birşeylere gerek duyardı; onlar da duyusal olurdu. Duyusal ve duyusal olmayan ayrımı bu nedenle çelişkiler içerir. Şu insana benzeyen tanrı fikrini ortaya atanların yaklaşımını anımsatırcasına, bir insanın kendisi, atın kendisi ve sağlığın kendisi ezeli olacaksa, bu nasıl makul olabilir? sorusuyla; somut varlıkların ötesinde ezeli bir insandan fikrinden söz etmenin tutarsızlığına da dikkat çekmek gerekir.
  5. Temaşa etkinliği yalnızca tözler hakkında mıdır, yoksa onlara ait olan ilineklerle (tözsel nitelikler) de ilgili midir?
    • CEVAP: Muhtemelen ikisini de açıklaması gerekir (ama bu cevabı açık bırakır).
  6. Ayrıca ilkeler ve öğeler cinsler midir, yoksa her bir şeyin kendisine bölündüğü içkin kısımlar mı?
    • CEVAP: Cinsler varlıkların ilkeleri olamazlar. Ama varlıkların tanımlarının hareket noktalarıdırlar.
  7. Eğer bunlar cinslerse, acaba bunlar bireylerin en yakın cinsleri midir yoksa en uzak mı? Sözgelişi ilke ve tek bireyin daha dışında olan “hayvan” mıdır, yoksa “insan” mı?
    • CEVAP: Eğer ilkelere ulaşmak ise amaç en uzak genel cinslere gitmek gerekir. Buradan bir olan varlığa ulaşabiliriz (herşey de ortak olan). İlkeler varolan şeyle olmadan anlamsız değil midir? Ama düşünmek için ilkelerin ilk cinsler olduğunu var sayacağız.
  8. Maddenin dışında kendinde neden olan bir şey var mıdır? Bu şey kendi başına varolabilir mi?
    • CEVAP: her oluşta olan şeyin ve bu olan şeyin kendisinden olduğu şeyin olması ve bu dizinin en son teriminin meydana gelmemiş bir şey olması zorunludur. Yani somut birleşik varlık dışında bir şey olmak zorundadır. Bu ise, biçim veya formdur. Ama bireysel evlerin dışında, onlardan “ayrı” bir ev olduğunu söyleyemeyiz yani tekillerden bağımsız olamaz bu form ya da biçim.
  9. Acaba formel veya maddi ilkeler sayı veya tür bakımından sınırlanmış mıdır?
    • CEVAP: bizim birey diye adlandırdığımız, sayı bakımından bir olan, tümel diye adlandırdığımız da bürün bireylere yüklenen şeyden başka bir şey değildir. O halde bu ilkeler sayısal olarak limitlidir.
  10. Ve bozuluşa tâbi (yok olabilen) ve bozulmayan (yokolmayan) varlıkların ilkeleri aynı mıdır, yoksa başka mı?
    • CEVAP: Başka ilkeler olmalıdır.
  11. Acaba “Birlik” ile “Varlık”, tıpkı Pythagorasçıların ve Platon’un söylemiş olduğu gibi, başka şeyler olmaktan ziyade varolanların tözü müdürler, yoksa arada taşıyıcı (dayanak) başka bir şey midir (tıpkı Empedokles’in “sevgi”, başkasının “ateş”, bir diğerinin ise “su” veya ‘hava” dediği gibi).
    • CEVAP: Bu iki tez de güçlükler ortaya çıkarmaktadır.
  12. İlkeler tümel midir, yoksa tek tek (bireysel) şeyler gibi midirler?
    • CEVAP: her bilim konu olarak tümeli .ele alır. O halde eğer ilkelerin bİr biliminin mümkün olması isteniyorsa, ilkelerden önce gelen başka ilkelerin, yani bu ilkelere tümel olarak yüklenen başka şeylerin var olmaları gerekir.
  13. İlkeler imkan halinde (bilkuvve) midir, yoksa etkinlik halinde (Bilfiil) midir?
    • CEVAP: Eğer onlar başka bir tarzda var iseler, ilkelerden önce gelen bir varlığın olması gerekir. Çünkü kuvve, bilfiil nedenden önce gelir ve bilkuvve olan her şey, zorunlu olarak bilfiil olmaz. Ancak öte yandan eğer öğeler sadece bilkuvve olarak varsalar, var olan her şeyin var olmaması mümkündür. (Beynim yandı …)
  14. Bunlara ek olarak, sayıların, uzunlukların, şekillerin ve noktaların birer çeşit töz olup olmadıkları, eğer töz iseler, duyumsanabilir olanlardan bağımsız mı yoksa onlarda içkin mi oldukları sorulabilir.
    • CEVAP: Cisimler bir araya gelir gelmez, artık yüzeyler yoktur, onlar varlıktan kesilirler. Cisim bölündüğünde ise önceden var olmadıkları halde yüzeyler var olurlar (çünkü bölünemez nokta, ikiye bölünmüş olamaz).Sonra eğer bu gerçeklikler oluş ve yokoluşa tâbi iseler, bir dayanaktan çıkmak zorundadırlar. Bu varlıkların durumunun zamanın anlarının durumuna benzer olduğu söylenebilir.

Burada amaç bu açmazları görünür kılmaktır. Varolanları gerçekten tanımak istiyorsak, önce bu tür açmazları fark etmemiz gerekir.

4. KİTAP – GAMMA

Bölüm 1 – Metafizik: Varlık Olmak Bakımından Varlığın Bilimi 

Varolan olmak bakımından varolanı inceleyen bir bilim vardır (Metafizik) ve bu bilim, diğer bilimlerin aksine evrensel niteliktedir. Aristoteles’e göre, bu özel bilim, varolanı belirli bir parça olarak değil, tümel olarak ele alır. Matematik gibi bilimler varolanın bir yönünü (ilineğini) incelerken, metafizik bilimi varolanın ilkelerini ve en yüksek nedenlerini araştırır. Bu ilkeler doğaları gereği varolan olmak zorundadır. Dolayısıyla varolanın öğelerini araştırmak, varolanın ilkelerini anlamayı gerektirir. Bu nedenle felsefenin asıl amacı, varolan olmak bakımından varolanın temel nedenlerini kavramaktır.

Bölüm 2 – Metafizik; Tözün, Bir Olan’ın, Çok Olan’ın ve Karşıtların Bilimi 

Varolan kavramı çok anlamlıdır fakat tüm anlamları ortak bir ilkeye ilişkindir. Aristoteles, varolan kavramının farklı kullanımlarını “sağlıklı” ya da “tıbbi” örneğiyle açıklar. Nasıl sağlıklı sözcüğü, sağlığı koruyan, sağlayan, ya da belirten her şeyi ifade ediyorsa, varolan da benzer şekilde temel bir ilkeye (özsel varlığa, ousia) göre farklı şekillerde ifade edilir. Var olmayan bile “var olmayan” olarak varolana göre tanımlanır. Tüm bunları inceleyen tek bir bilim, yani metafizik vardır.

Aristoteles “varolan” ile “bir” kavramlarının aynı temel ilkeye dayanarak birbirini tamamladığını belirtir. “Bir” kavramı, “varolan” kavramının ötesinde değildir; aksine, varolanın varlığı ile aynı şeydir. Böylece “bir”in anlamı da varolanın türlerine göre şekillenir ve tüm karşıtlıklar bu temel ilkeye indirgenir.

Felsefenin farklı bölümleri vardır ve bir asıl felsefe vardır. Matematikte olduğu gibi, felsefenin de temel bir dalı ve bunu takip eden alt dalları vardır. Varolanların karşıtlıkları da (bir-çok, var-olmayan gibi) aynı bilim tarafından incelenir.

Filozofun ayrıcalığının varolan olarak varolana dair tümel kavrayışa sahip olmak olduğunu vurgular. Sofistler ve diyalektikçiler, görünüşte felsefi konuları ele alsalar da felsefeden farklıdırlar; çünkü felsefe gerçek bilgiyi amaçlarken, sofistler sadece bilgeliğin görünümünü yaratırlar ve diyalektikçiler tartışma yeteneklerini geliştirirler.

Bölüm 3 – Aksiyomlar ve Çelişkisizliği İncelenmesi 

Aristoteles, aksiyomların ve temel ilkelerin tüm varolanlara ortak olduğunu söyler. Bu ilkeleri incelemek, evrensel nitelikte olduğundan filozofun işidir. Matematikçiler ve fizikçiler bu ilkeleri kullanırlar ama doğruluklarını araştırmazlar. Fizikçiler bu konular üzerine görüş belirtse de, metafizikçi, doğadan daha temel ve evrensel olan ilkeleri araştırır. Dolayısıyla fizik bilimi bir bilgelik türüdür, ancak temel bilgelik değildir.

En kesin ilkenin çelişmezlik ilkesi olduğunu vurgular: “Aynı şeyin, aynı anda ve aynı açıdan hem olması hem de olmaması imkânsızdır.” Bu ilke diğer tüm aksiyomların temelidir ve doğruluğu tartışılmazdır. Bu ilkeden şüphe edenler mantıksal bir hata içindedir çünkü sonsuz bir kanıt zinciri mümkün değildir.

Bölüm 4 – Çelişkisizlik ilkesinin Dolaylı Kanıtlanması 

Aristoteles, bazı filozofların “aynı şeyin hem var olduğunu hem de olmadığını” iddia ettiklerini, ancak bunun mantıksal olarak imkânsız olduğunu ortaya koyar. Bu türden görüşler, düşüncenin ve dilin anlamını ortadan kaldırır. Eğer her şey hem böyle hem de değil ise, tanımlama ve anlamlandırma imkânsız hale gelir ve bu da gerçek bir iletişimi engeller.

Ayrıca tüm gerçeklerin göreceli olduğunu ve çelişkilerin birlikte var olabileceğini savunan Protagorasçı yaklaşımları reddeder. Ona göre, bir şeyin hem kendisi hem de çelişiği olması, tüm varolanların özünün çökmesine neden olur. Eğer çelişkili önermeler aynı anda doğru kabul edilirse, her şey bir ve aynı olur; bu da açıkça saçmadır.

Aksiyomlar tanıtlanamaz, çünkü onların zaten tüm tanıtlamaların önkoşuludur. Aksi takdirde sonsuza doğru giden bir tanıtlamalar silsilesiyle hiç yol alamayız.

Bölüm 5 – Protagoras’ın Göreciliğinin Eleştirisi

Protagoras’a atfedilen “insan her şeyin ölçüsüdür” görüşü, bütün kanaatlerin ve görünenlerin doğru olduğunu iddia ederek mutlak doğruyu sorgular hâle getirir. Aristoteles, eğer bütün kanaatler doğruysa, aynı anda zıt kanaatlerin de doğru sayılmak zorunda kalacağını, bunun da mantıksal bir çelişki yaratacağını ifade eder. Çünkü pek çok insan birbirine tamamen zıt düşüncelere sahiptir ve karşıt görüşlere sahip olanları hatalı bulur. Dolayısıyla, herkes haklıysa, mantıksal olarak çelişkili sonuçlar kaçınılmaz hâle gelir.

Bazı insanlar bu tip görüşleri samimi bir açmazdan kaynaklanarak benimserken, bazıları ise salt tartışma olsun diye bu fikirleri ileri sürerler. 

Çelişenlerin aynı anda bulunabileceği fikri, duyularımızın gözlemlediği durumlara dayanır. Bu duyusal gözlemler bizi yanıltır. Örneğin Anaksagoras ve Demokritos gibi filozoflar, “her şeyin her şeyle karışmış olduğu” sonucuna varmışlardır. Bu filozoflar, her şeyin bir anda hem dolu hem boş olabileceğini düşünmüşlerdir. Ancak Aristoteles, böyle bir durumda var olanla olmayan arasında net ayrımlar yapmanın mümkün olmayacağını ve bu durumun mantık dışı olduğunu belirtir.

Görünür olanın doğruluğuna ilişkin görüşler, farklı kişilere ve farklı canlılara göre değiştiği için sağlam bir hakikat temeli oluşturmaz. Örneğin aynı nesne bazılarına tatlı bazılarına acı gelebilir. Demokritos, bu yüzden hakikatin tamamen göreli olduğunu ya da en azından bizim için erişilemez olduğunu öne sürmüştür. Empedokles ve Parmenides gibi filozoflar da insanların duyularının ve algılarının doğalarına bağlı olarak farklılaştığını ifade ederler.

Aristoteles bu görüşlerin temel hatasının, var olanların sadece duyusal olanlardan ibaret sayılmasından kaynaklandığını söyler. Ona göre, duyusal alemdeki nesneler sürekli değiştiği için, bu alemden hareketle genel hakikatlere ulaşmak mümkün değildir. Felsefi sorgulama yalnızca duyumsanabilir olanlarla sınırlı kalırsa, Epikharmos’un Ksenophanes için söylediği gibi, sürekli değişen duyusal gözlemlerden hareketle hakikate ulaşılamaz. Oysa gerçek anlamda hakikat, değişimin ve oluşun üstünde duran, değişmeyen bir doğaya dayanmalıdır.

Herakleitosçu görüşlere de değinen Aristoteles, sürekli değişim hâlinde olan bir evrende hiçbir sabit hakikatin bulunamayacağını ifade eder. Kratylos’un Herakleitos’u takip ederek sonunda konuşmanın bile anlamsızlaştığı fikrine varmasını eleştirir. Değişmekte olan şeyin yine de varlığının korunuyor olması gerekir. Yani bir şey değişiyor olsa bile, belli bir varlık hâlinde bulunmalıdır, yoksa değişimden bile bahsedilemezdi.

Sonuçta hakikatin göreceli olmadığını savunur. Ona göre, duyusal yanılsamalar ve değişim gerçekliği, varlığın sabit hakikatlerini inkâr etmek için bir gerekçe oluşturamaz.

Bölüm 6 – Protagoras’ın Çürütülmesine Devam 

Her konuda tam ve kesin bir kanıt talebi, mantıksal olarak sonsuza giden bir ispat zinciri yaratır ve bu da imkansızdır. Zira mantık ve bilgi teorisinde bazı ilkelerin ispatlanamaz olduğu açıkça ortadadır.

Bu açmazlar içinde olanlar, her şeyin bir anlamda göreli olduğunu öne sürerler. Oysa Aristoteles, hakikatin göreli olamayacağını, çünkü görünmenin her zaman “bir şey için ve bir biçimde görünmek” anlamına geldiğini söyler. Her görünen şey her koşulda doğru olamaz; örneğin aynı anda farklı duyu organlarına farklı şekilde görünen nesneler vardır (bir cisim parmak uçlarımızda iki tane gibi hissedilir, ama gözle tek görülür). Ancak aynı şeyin, aynı duyuya, aynı bakımdan ve aynı koşullarda aynı anda hem var hem yok görünmesi mümkün değildir.

Bilginin dayandığı duyuların da kendilerine ait belli sınırlılıkları vardır. Bir duyunun algıladığı konu, yalnızca o duyunun konusu olarak kabul edilmelidir. Örneğin tat alma duyusu renkleri değil tatları algılar, renklerin algılanması görmeye özgüdür. Hiçbir duyu kendi konusunda kendi içinde çelişmez; nesne değiştiğinde veya duyumlayan kişide bir değişim olduğunda farklı izlenimler elde edilir, ancak duyusal nitelik (tatlılık gibi) kendiliğinden değişmez.

Sonuçta hakikat ve zorunluluk kavramları vardır. Hiçbir şeyin zorunlu olmadığı iddiası mantıksal olarak çelişkili sonuçlara yol açar ve bilgi ile bilginin nesnesini ortadan kaldırır.

Bölüm 7 – Üçüncü Hâlin İmkansızlığı

Mantıksal olarak çelişen önermeler arasında bir “orta durum” bulunamaz. Bir önerme ya doğru ya da yanlıştır, arada kalan üçüncü bir ihtimal mümkün değildir. Doğru önerme, var olanı var olarak ifade ederken, yanlış önerme var olmayanı varmış gibi ifade eder. Bu durumda bir orta durumun var olması mantıksal olarak tutarsızdır.

Mantıkta “aradaki durum” yalnızca karşıtlar (örneğin siyah ile beyaz arasında gri gibi) arasında mümkündür; ancak çelişkiler arasında bu söz konusu değildir. Çünkü çelişki, bir şeyin hem var hem yok olması iddiasıyla ilgilidir ve bunlar arasında bir ara durum düşünülemez.

Bölüm 8 – Her Şeyin Doğru Olduğu Veya Her Şeyin Yanlış Olduğu Görüşü

Aristoteles “hiçbir şey doğru değildir” veya “her şey doğrudur” gibi radikal önermelerin felsefi geçersizliğini vurgular. Onun temel savı, tüm gerçeklik hakkında tek yönlü ve mutlak iddiaların kendi içlerinde çelişkiye düştükleri ve bu nedenle imkânsız olduklarıdır. Ona göre, “hiçbir şey doğru değildir” önermesi, doğrudan kendisini çürütür; çünkü eğer hiçbir şey doğru değilse, bu önerme de doğru değildir ve dolayısıyla anlamı yoktur. Benzer şekilde, “her şey doğrudur” iddiası da aynı sorunu yaşar; zira her şey doğru ise, bunun karşıtı olan “her şey yanlıştır” önermesinin de doğru olması gerekir, ki bu mantıksal olarak mümkün değildir.

Bu türden görüşlerin temel hatası doğru ile yanlış arasındaki ayrımı ortadan kaldırmalarıdır. Bu bağlamda Aristoteles, bazı filozofların iddialarının felsefi ve mantıksal açıdan kendilerini yok ettiğini ifade eder.

Gözlemlediğimiz kadarıyla, her şeyin her zaman aynı kaldığını söylemek doğru değildir. Bir zamanlar var olmayan bir şey daha sonra var olabilir ve daha sonra yine yok olabilir. Aynı şekilde, her şeyin sürekli devinim halinde olduğunu iddia etmek de mümkün değildir; zira böyle olsa, herhangi bir şey hakkında sabit, kalıcı ve doğru bir bilgiye ulaşmak imkânsızlaşırdı. Bu nedenle gerçeğin doğası ne mutlak devinim ne de mutlak durağanlık olabilir; gerçeklik bu iki durum arasında bir yerde bulunmalıdır.

Evrende bir devinim vardır ve bu devinimi gerçekleştiren bir şeyin varlığı kaçınılmazdır. Ancak eğer evrendeki bütün devinimler daima başka bir devindiriciye ihtiyaç duyuyorsa, en nihayetinde ilk ve asli bir devindiricinin bulunması zorunlu hale gelir. Bu asli devindirici, mantıken kendisi devinmeyen bir devindirici olmak durumundadır; aksi takdirde sonsuz bir geriye gidiş söz konusu olur ki, bu mantıksal olarak kabul edilemez bir durumdur. Aristoteles’in burada öne sürdüğü “ilk devindirici” kavramı, daha sonra Aristotelesçi felsefede ve Orta Çağ felsefesinde Tanrı’nın varlığını kanıtlamak için sıkça kullanılan temel argümanlardan biri haline gelmiştir.

5. KİTAP – DELTA

Bölüm 1 – İlke

“İlke” genel anlamıyla bir şeyin başlangıcı, hareket noktası veya bir şeyin varoluşunun, bilgisinin ya da deviniminin ilk koşulu veya nedenidir. Bu kavramın en az yedi farklı anlamını tanımlar:

(i) Devinimin mekânsal olarak başladığı ilk nokta; örneğin bir yolun başlangıç noktası.
(ii) Bir şeyin öğrenilmesi ya da anlaşılması açısından en uygun ilk nokta;
(iii) Bir şeyin kendi içinde mevcut olan ilk yapı ya da madde; örneğin evin temeli
(iv) Dışarıdan bir şeyin meydana gelmesine sebep olan şey; örneğin çocuğun anneden doğması
(v) Bilinçli tercihi ile bir şeyi devindiren kişi ya da kurum; örneğin krallar.
(vi) Zanaat veya sanatlar, özellikle mimarlık gibi, yaratıcı bir eylemi başlatan sanatlar.
(vii) Bilginin başlangıç noktası olarak ilk ilkeler, örneğin tasımlardaki öncüller.

Bütün bu farklı anlamları birbirine bağlayan ortak noktabir şeyin varoluşu, oluşumu veya bilinebilmesi açısından zorunlu olan “ilk” veya “başlangıç noktası” olmalarıdır. Bunların bazıları şeylerin içinde bulunurken, bazıları dışındadır. Bu nedenle, doğa, madde, düşünce, tercih ve amaç da farklı bağlamlarda “ilkeler” olarak görülebilir. Aristoteles’e göre “iyi” ve “güzel” de hem bilgiyi hem de eylemi başlatan ilkeler olarak karşımıza çıkar.

Bölüm 2 – Neden

Aristoteles “neden” (aition) kavramının ayrıntılı tanımını yapar ve dört temel neden türü belirler:

(i) Maddi neden: Bir şeyin yapıldığı madde ya da malzeme, örneğin heykel için bronz
(ii) Formel neden: Bir şeyin ne olduğunu ifade eden şekil, örneğin bir oktavın nedeni olarak bir-iki oranı.
(iii) Fail (harekete geçirici) neden: Değişimi başlatan veya yapan kişi veya varlık
(iv) Ereksel neden: Bir şeyin gerçekleşme amacı; örneğin sağlıklı olmak için yürüyüş yapmak.

Aristoteles, bir şeyin birden fazla zorunlu nedene sahip olabileceğini vurgular. Örneğin, bir heykel için hem bronz (maddi neden), hem heykelcilik sanatı (fail neden) gereklidir. Aristoteles, ayrıca bazen aynı şeyin hem varlığıyla hem de yokluğuyla farklı sonuçlara neden olduğunu söyler. Örneğin, geminin güvenli seyahatinin nedeni kaptanın varlığıyken, alabora olmasının nedeni kaptanın yokluğu olabilir.

Nedenlerin türleri ve anlamları çok çeşitli olsa da, genel olarak bu dört ana kategori altında toplanır. Aristoteles’e göre tüm nedenler ya aktif ya da potansiyel olabilir; mimar, evi fiilen inşa ederken aktif, henüz inşa etmediği ama bunu yapabilecek kapasitedeyken potansiyel nedendir.

Bölüm 3 – Öğe

“Öğe”, bir şeyin içinde bulunan, ondan oluştuğu ve tür olarak başka türlere bölünemeyen temel yapı taşıdır. Örneğin, bir kelimenin öğeleri olan harfler gibi. Ancak öğeler bölünebilirse sadece kendi türüne bölünür; örneğin bir su parçası hâlâ sudur. Aynı mantıkla, cisimlerin öğeleri, tür olarak daha küçük türlere bölünemeyen temel parçalarıdır.

Geometrik ispatlarda ya da mantıksal çıkarımlarda da benzer öğeler vardır; bunlar öncüller veya ilk tasımlardır. Bütün bu farklı kullanımlarda ortak olan şey, öğelerin var olanlarda içkin ve temel olan ilk yapılar olmasıdır.

Bölüm 4 – Doğa

“Doğa” (physis) kavramının farklı tanımları:

(i) Büyüme ve gelişme süreci: Canlıların doğal büyümesi gibi.
(ii) Canlıların içindeki büyüme prensibi: Canlıların kendisinde bulunan ve büyümeyi sağlayan ilk şey.
(iii) Kendiliğinden hareket eden ve var olanların deviniminin ilkesi olan şey: Yani, bir varlığın doğası.
(iv) Bir şeyin temel maddesi veya malzemesi: Örneğin bronz heykelin doğası olarak görülür.
(v) Varlıkların formu (ousia) veya özü olarak doğa: Bir şeyin ne olduğunu belirleyen temel form.

Doğa en temelde, şeylerin kendiliğinden hareket ve değişiminin ilkesi olan formdur. Yani doğa, şeylerin kendi varlıklarını sürdürme, büyüme ve oluşumlarını içten yönlendiren temel prensiptir. Madde ise bu oluşumun pasif taşıyıcısıdır.

Bölüm 5 – Zorunlu

“Zorunlu” (anankaion) kavramının tanımları:

(i) Yaşam için kaçınılmaz koşullar: Örneğin, hayvan için nefes almak veya beslenmek gibi.
(ii) Bir amacın gerçekleşmesi için gereken şartlar: Örneğin sağlıklı kalmak için ilaç almak.
(iii) Zorlama veya engellenme sonucu ortaya çıkan zorunluluk: Kaba kuvvetle yapılan işler.
(iv) Başka türlü olamayan şeylerin zorunluluğu: Mantıksal olarak alternatifi olmayan doğrular

Aristoteles için en temel anlamıyla “zorunlu,” alternatifi olmayan, başka türlü olması mümkün olmayan, mantıksal veya ontolojik olarak kaçınılmaz olan şeydir.

Bölüm 6 – Bir

“Bir,” ilineksel ya da kendinde olmak üzere iki temel şekilde anlaşılır:

  • İlineksel anlamda bir: Koriskos ve kültürlü Koriskos’un aynı sayılması gibi.
  • Kendinde bir: Süreklilik (örneğin yapıştırılmış ahşap), tür birliği (örneğin farklı hayvanların hayvan türünde birleşmesi), ifade birliği (aynı tanıma sahip şekiller) gibi durumlarda kullanılır.

Bir şeyin asıl anlamıyla “bir” sayılabilmesi için sürekli, türsel veya ifadeye göre bölünemez olması gerekir. Ayrıca Aristoteles sayıca, türce, cinsçe ve benzetme bakımından farklı “birlik” düzeylerini tanımlar.

Bölüm 7 – Varlık

Aristoteles, “varolan” kavramını iki temel kategori altında inceler: ilineksel ve kendi gereği varolma.

(i) İlineksel varolma, bir varolanın başka bir varolanla tesadüfi (kazara) ilişkisini ifade eder. Örneğin, “mimarın kültürlü olması” gibi; çünkü mimarın kültürlü olması zorunlu değil, ilineksel bir durumdur.

(ii) Kendi gereği varolma, doğrudan kategorilere göre ayrılır (ousia, nitelik, nicelik, bağıntı, zaman, yer vb.). Kategorilerdeki her türlü ifade şekli, varolmanın farklı biçimlerini gösterir.

Ayrıca, varolma kavramı, bir önermenin doğru veya yanlış olmasına da işaret eder: “Sokrates kültürlüdür” ifadesinde varolma, doğruluğa işaret ederken, yanlış önermelerde ise varolmama söz konusudur.

Varolma, imkân ve gerçeklik bakımından da ifade edilir; örneğin, görme yetisine sahip olan biri, fiilen görmese de görür olarak tanımlanır. Yani imkân halinde varolan, potansiyel olarak gerçeklik kazanabilir.

Bölüm 8 – Töz

“Ousia” (töz) kavramının anlamları:

  • Temel cisimler ve varlıklar: Toprak, ateş, su gibi basit cisimler ve onların bileşimleri
  • Bir varlığın temel nedeni: Canlılarda bulunan ruh gibi, başka bir şeyin varoluşunu mümkün kılan öz.
  • Bir varlığı belirleyen ve onsuz varlığın dağılıp yok olacağı temel öğeler: Örneğin, cisim için yüzey
  • Belirli bir varlığı tanımlayan form (biçim): Bu form, o varlığın tanımı ve ne olduğunun ifadesidir.

Yani iki temel anlam: (1) Hiçbir başka şeyin altında bulunmayan, en son taşıyıcı; (2) Bu belirli varlığı tanımlayan biçim veya form.

Bölüm 9 – Aynı, Başka, Farklı, Benzer

  • Aynı (to auto): İlineksel aynılık, kazara aynı varolanda bulunan özellikleri ifade eder. Kendi gereği aynılık ise varoluş bakımından birliği ifade eder; maddeleri veya ousiaları bir olan varolanlar.
  • Başka (heteron): Maddeleri, türleri ya da ousiaları farklı olan varolanlardır. Aynının karşıtı olarak kullanılır.
  • Farklı (diaphoros): Türce, cinsçe veya benzerlik bakımından hem aynı hem de başka olan varolanları ifade eder.
  • Benzer (homoios): Nitelik bakımından pek çok ortak noktası bulunan ancak tamamen aynı olmayan varolanlar için kullanılır.
  • Karşıtlar (enantia): Birbirlerini dışlayan ve aynı anda aynı varolanda bulunamayan kavramlardır; örneğin, sıcak ve soğuk gibi.
  • Türce başka: Aynı cinsten olup karşıt özelliklere veya farklılıklara sahip olan varolanlar.

Ayrıca “önce” ve “sonra” kavramlarının zamansal, mekânsal, imkânsal, dizilişsel ve bilgiye göre farklı türlerini vardır.

Bölüm 12 – İmkan

“İmkân” birkaç farklı anlam taşır:

  • Değişimin veya devinimin kaynağı olan ilke: Bir şeyi değiştirebilme ya da değiştirilme kapasitesi.
  • Bir şeyin belli bir etkinliği gerçekleştirme yeteneği: Örneğin, iyi konuşma ya da yürüme yeteneği.
  • Etkilenmeye karşı dayanıklılık veya etkilenmeme kapasitesi: Örneğin, zor kırılan bir şeyin bu direnci.

“Mümkün” olan ise, bu anlamlarda imkânın bulunmasıyla tanımlanır. İmkânsızlık ise imkândan yoksun olma durumudur.

Bölüm 13 – Nicelik

Nicelik, bir varlığın bölünebilirliğiyle ilgili bir kategoridir. İki temel türü vardır:

  • Çokluk: Sayılabilir parçalar halinde bölünebilen şeyler için kullanılır.
  • Büyüklük: Sürekli bölünebilir şeyler içindir (uzunluk, genişlik, derinlik).

Bazı nicelikler doğrudan özle ilgilidir (doğru, çizgi, düzlem gibi), bazıları ise ilineksel olarak vardır (kültürlü, beyaz gibi).

Bölüm 14 – Nitelik

Nitelik, dört farklı anlama gelir:

  • Ousia’nın farkları (tözün farklılaştırıcı özellikleri): Örneğin, insanın iki ayaklı olması.
  • Matematiksel veya hareketsiz varlıkların nitelikleri: Sayıların şekilsel özellikleri gibi.
  • Değişebilir varlıkların duyusal özellikleri: Sıcaklık, renk gibi.
  • Ahlaki ve etik özellikler: Erdem, kötülük gibi nitelikler.

Bunlardan asıl anlamda önemli olanlar, özün farklılaştırıcı özellikleri ve devinen varlıkların duyusal özellikleridir.

Bölüm 15 – Göreli, Bağıntılı

Bağıntılar, üç farklı şekilde tanımlanır:

  • Sayısal bağıntılar: Çift-yarım, üç kat-üçte bir gibi oransal ilişkiler.
  • Etkin ve edilgin ilişkiler: Isıtan-ısınan, kesen-kesilen gibi eylem ve edilgi ilişkileri.
  • Bilgi ve algıya yönelik ilişkiler: Bilgi-bilinebilir şeyler, algı-algılanabilir şeyler gibi bağıntılar.

Bölüm 16 – Tam, Mükemmel

Aristoteles, “tam” ya da “mükemmel” kavramını üç farklı anlamda tanımlar:

  • Ereği kendinde içkin olan: Bir şeyin ereği (amacı) kendinde gerçekleşmişse mükemmeldir. Bu nedenle “ölüm” dahi ereksel olarak “mükemmel” sayılabilir; çünkü hayatın doğal sonudur.
  • Eksiksiz olan: Kendisinin dışında hiçbir parçası bulunmayan şeydir. Örneğin, zamanın tamamı.
  • Kendi cinsinin erdemlerine tam olarak sahip olan: Bir şey, kendi türüne ait tüm iyi niteliklere sahipse ve daha iyi bir örneği yoksa mükemmeldir. Örneğin, “mükemmel hekim.

Bölüm 17 – Sınır

Sınır kavramı çeşitli anlamlarda ele alınır:

  • Bir şeyin en uç noktası; kendisinden sonra başka parçası bulunmayan nokta.
  • Büyüklüklerin şekli veya biçimidir (örneğin, cismin sınırı yüzeydir).
  • Bir eylemin ya da devinimin ereği olarak (ereksel neden).
  • Bir şeyin ousia’sı (öz varlığı) veya neliği (tanımı) olarak.

Sınır, başlangıç ile ilişkilidir fakat her sınır bir başlangıç olmayabilir.

Bölüm 18 – “Gereği” ve “Özü Gereği”

Aristoteles, “gereği” kavramını farklı şekillerde açıklar:

  • Bir şeyin biçimi ya da ousia’sı: Örneğin, “gereği iyi olan” iyinin kendisidir.
  • Bir şeyin kendisinden doğal olarak ortaya çıktığı ilk taşıyıcı: Örneğin, yüzeyde renk.
  • Bir şeyin konumu veya bulunma yeri.

“Özü gereği” (kath’ hauto) kavramının anlamları da çeşitlidir:

  • Bir şeyin tanımı veya neliği (örneğin, Kallias kendi gereği Kallias’tır).
  • Bir şeyin tanımında bulunan özellikler.
  • Bir şeyin varoluşunu sağlayan ilk ilke veya temel öğe (örneğin, insan için ruh).
  • Kendi dışında başka nedeni olmayan, bağımsız varolan şeydir.

Bölüm 19 – Düzenleme

Düzenleme, parçalara sahip olan bir şeyin parçalarının belli bir yere, imkâna ya da türlere göre tasnif edilmesidir. Bir tür “yerleştirme” (thesis) olarak görülür.

Bölüm 20 – Hal veya Tutum

Hal ya da tutum iki anlamda kullanılır:

  • Sahip olan ile sahip olunan arasındaki etkinlik biçimi: Örneğin, giysi taşıyan biriyle giysinin arasındaki ilişki.
  • İyi veya kötü olması bakımından bir şeyin düzenlenme şekli: Örneğin, sağlık bir tür iyi düzenlemedir.

Bölüm 21 – Etkilenim

Etkilenim birkaç anlamda kullanılır:

  • Başkalık içeren nitelikler: Beyaz-siyah, tatlı-acı gibi duyusal özellikler.
  • Bu niteliklerin etkinlik halleri veya değişim durumları.
  • Zararlı veya acı verici durumlar, büyük felaketler gibi.

Bölüm 22 – Yoksunluk

Yoksunluk şu durumları kapsar:

  • Bir şeyin doğal olarak sahip olması gereken şeye sahip olmaması (örneğin, gözsüz bitki).
  • Belirli zamanda ya da koşulda sahip olunması gereken şeye sahip olunmaması (örneğin, belli bir yaşta körlük).
  • Bir şeyin zorla alınması veya eksikliği.
  • Genel olarak “-siz” ekiyle oluşturulan bütün olumsuzluklar yoksunluk sayılır (örneğin, “eşitsiz”, “ayaksız”).

Bölüm 23 – Sahip Olma

“Sahip olma” çeşitli anlamlara sahiptir:

  • Bir şeyi doğal olarak ya da eğilimi gereği taşımak (örneğin, tiranlar kentlere sahiptir).
  • Bir şeyin içinde alıcı olarak bulunmak (örneğin, bronzun heykele sahip olması).
  • Saran ya da çevreleyen nesnenin sarılan nesneye sahip olması (örneğin, testinin suya sahip olması).
  • Bir şeyi hareketinden alıkoyan veya destekleyen şeyin o şeye sahip olması (örneğin, sütunların çatıya sahip olması).

Bölüm 24 – Bir Şeyden Çıkmak / Meydana Gelmek

Bir şeyden çıkma/meydana gelmek kavramı çeşitli şekillerde kullanılır:

  • Maddeye göre çıkma: Heykelin bronzdan çıkması gibi.
  • İlk devindirici ya da ilkeden çıkma: Savaşın hakaretten çıkması gibi.
  • Madde ve form birleşiminden çıkma: Evin taşlardan oluşması gibi.
  • Türün kısımlarından çıkması: Hecenin harflerden oluşması gibi.
  • Anne-baba veya doğanın belli parçalarından çıkma: Çocuğun anne-babadan doğması gibi.
  • Zamansal olarak sonraki şeylerden çıkma: Gecenin günden çıkması gibi.

Bölüm 25 – Parça

Parça birkaç farklı anlamda kullanılır:

  • Niceliğin bölünebildiği herhangi bir kısım (örneğin, sayılar gibi).
  • Türün bölünebildiği alt gruplar (örneğin, cinslerin türleri).
  • Bütünün meydana geldiği şeyler (madde ya da form olarak).
  • Bir tanımı açıklayan öğeler (örneğin, cins türün bir parçasıdır).

Bölüm 26 – Bütün (Holon)

Bütün, hiçbir parçası eksik olmayan ve parçaları bir birlik oluşturan varlıklardır:

  • Doğal olarak bütün (örneğin, canlılar).
  • Sürekli niceliğe sahip olan ve parçalarının yeniden düzenlenmesi farklılık yaratanlar (örneğin, balmumu gibi).
  • Tümel kavramlar da bir tür bütün olarak görülebilir (“canlı” kavramı gibi).

Bölüm 27 – Hasarlı veya Sakat Edilmiş

Hasarlı kavramı, bütünlüğü bozulmuş nicelikler için geçerlidir:

  • Bir şeyin hasarlı olması için özünün korunması gerekir (örneğin, kırık kulplu bardak hâlâ bardaktır).
  • Eş olmayan parçalara sahip şeyler genelde hasar görmezler; armoni gibi.
  • Sürekli bütünlüğe sahip şeyler hasar görebilir, ancak sadece belli türde parçaların eksikliği bunu sağlar (örneğin, organlarını kaybeden insan sakattır).

Bölüm 28 – Cins veya Irk

Cins (genos) kavramı şu anlamlara gelir:

  • Aynı türün sürekli oluşumu (örneğin, insan ırkı).
  • Türdeşlerin ilk devindiricisi ya da maddesi (Helen ırkı gibi).
  • Düzlem ve katı cisimler gibi farkların taşıyıcıları.
  • Bir şeyin tanımında bulunan ilk kavram (örneğin, canlı).

Bölüm 29 – Sahte veya Yanlış

Yanlış kavramı şunları ifade eder:

  • Gerçekleşmesi imkânsız şeyler.
  • Var olup da başka bir şey gibi görünenler (örneğin, perspektif resimler, düşler).
  • Yanlış ifade, var olmayan bir şeye ilişkindir.

Bölüm 30 – İlinek

İlinek, rastlantısal olan ve zorunlu olmayan durumları ifade eder:

  • Örneğin, çiçek ekerken hazine bulmak.
  • Bir varlığın özünde bulunup tanımında olmayan özellikler (örneğin, üçgenin iç açılarının toplamı gibi).

6. KİTAP – EPSİLON

Bölüm 1 – Teoretik Bilimlerin Bölünmesi ve Teolojinin Üstünlüğü

Varolanın ilkeleri ve nedenlerine dair araştırma, “varolan olarak varolan” üzerine yapılan bir araştırmadır. Sağlık, matematik veya diğer bilimlerin ilkeleri ve nedenleri vardır, ancak bunlar yalnızca belli bir varolan türüne odaklanır; genel varolanın kendisine değil. Bu nedenle bu bilimler, genel varolanın kendisini sorgulamazlar; sadece belli bir varolan türünü inceler ve bu türün varsayımlarını kabul ederler.

Fizik bilimi de özel bir varolan türüne, yani “devinim ve durağanlığın ilkelerine sahip doğal varolanlara” odaklanır. Fizik bilimi, pratik eyleme (etik, politika) ya da üretici bilime (zanaatlar) dayanmaz; ancak Aristoteles’e göre temaşa (teori) etmeye dayalıdır. Fakat fiziksel varlıklar bağımsız (müstakil) değildir; aksine maddede içkindir. Bu nedenle, fizik bilimi maddeden ayrı düşünülemeyen şeylerle ilgilenir. Matematik bilimi ise devinimsiz nesneler üzerine temaşa eder ancak onların bağımsızlığı belirsizdir.

Eğer ezeli, devinimsiz ve bağımsız (müstakil) varolan bir şey varsa, onu inceleyen bilim fizik ve matematikten daha üstündür. Bu en üst düzey bilim, Aristoteles’e göre teoloji ya da “ilk felsefe”dir (prote philosophia). Bu bilim, varolan olarak varolanın nedenlerini ve temel ilkelerini temaşa eder.

Sonuç olarak, Aristoteles üç temel teorik bilim olduğunu belirtir:

  • Fizik (devinen ama bağımsız olmayan varolanlar)
  • Matematik (devinimsiz fakat bağımsız olmayan varolanlar)
  • Teoloji (İlk Felsefe) (hem devinimsiz hem de bağımsız olan varolanlar, örneğin Tanrı)

Bu bilimler arasında en üstün ve temel olan, teolojidir.

Bölüm 2 – Varlığın Anlamları: ilineksel Anlamda Varlık

Varolan kavramı pek çok farklı anlama gelir:

  • İlineksel (symbebekos) varolan (rastlantısal olarak var olan).
  • Doğru ya da yanlış (düşüncelerde var olan).
  • Kategori türleri (varolanın farklı varoluş biçimleri: nesne, nitelik, nicelik vb.).
  • İmkân ve Etkinlik olarak varolan.

İlineksel varolan için konuşursak; örneğin, mimar bir ev inşa ettiğinde, bu evin inşasıyla aynı anda gerçekleşen tüm rastlantısal durumlar mimarlık sanatının konusu değildir. Bu rastlantısal durumlar sonsuzdur ve bilimsel bir incelemenin konusu olmazlar.

Bu bağlamda Aristoteles, sofistlerin, aslında gerçek varolan değil, daha çok ilineksel (rastlantısal) varolan üzerine konuştuklarını söyler. Sofistlerin ilgilendiği konular (örneğin, “kültürlü insan ile Koriskos aynı mı farklı mı?”) gerçeklikten çok rastlantısal ilişkilerdir. Aristoteles’e göre sofistler, bu nedenle gerçeği değil, varolan-olmayana yakın olan ilineksel durumları sorgularlar.

İlineksel durumların nedenlerine değinirsek; bunlar ne zorunlu ne de çoğunlukla gerçekleşen olaylardır ve maddede bulunan belirsizliğin sonucudurlar. Bu nedenle ilineksel olanın bilimi yoktur; çünkü bilim, daima veya çoğunlukla gerçekleşen olaylar üzerine odaklanır.

Bölüm 3 – İlineğin Doğası ve Nedenleri

Aristoteles, ilineksel durumların, yani rastlantısal olayların gerçekleşmesi için de belirli ilkelere ve nedenlere ihtiyaç olduğunu belirtir. Her şey zorunluluk sonucu gerçekleşseydi, rastlantısal olaylara yer olmazdı. Ancak dünyada rastlantısal durumlar gerçekleştiğine göre, zorunluluktan bağımsız bir ilkeye ihtiyaç vardır. Burada ilginç bir nedensel zincir örneği sunar:

  • Eğer biri ölecekse, bunun doğrudan nedeni hastalık ya da şiddet olabilir.
  • Şiddete maruz kalmasının nedeni dışarı çıkmasıdır; dışarı çıkmasının nedeni ise susamış olmasıdır; susamasının nedeni başka bir durumdur ve bu zincir böyle devam eder.
  • Bu zincir, sonunda zorunluluğa değil, rastlantısal bir nedene ulaşır.

Bu nedenle, talihin (tykhe) temel nedeni, zincirin başlangıcındaki rastlantısal durumdur. Talih ve rastlantı, zorunlu olmayan bu tür zincirlerde gerçekleşir. Rastlantısal durumların nedensel açıklaması bir muammadır.

Bölüm 4 – Doğru Anlamında Varlık

Varolanın bir türü de “doğru” ve “yanlış” olandır. Bunlar aslında nesnelerin kendilerinde değil, düşüncenin içindedir. Doğruluk ve yanlışlık, birleştirme ve ayrıştırma eylemlerinde bulunur. Bir ifade, gerçekte bir arada bulunan şeyleri doğru olarak birleştirirse, doğru; bulunmayan şeyleri birleştirirse, yanlış olur.

Ancak burada, doğru ve yanlışın nesnelerin özünde değil, insanın düşünsel faaliyetinde (logos) olduğunu vurgulanır. Bu nedenle, doğruluk ve yanlışlık varolanın temel doğasını açıklamaz; onlar daha çok insan düşüncesinin nesne ile ilişkisini ifade eder.

Sonuçta, gerçek anlamda varolan olarak varolan üzerine yapılacak bir sorgulama, ilineksel, doğru ya da yanlış gibi özel durumları kenara bırakıp, varolanın özünde bulunan temel ilkeleri ve nedenleri araştırmalıdır. Varolan, tüm bu farklı anlamlardan daha temel ve kapsamlıdır.

7. KİTAP – ZETA

Bölüm 1 – Töz: Varlığın İlk Kategorisi

Varolan kavramının farklı şekillerde ifade edilir. Bunlar:

  • Nesne (Ousia) (asıl varolan, töz),
  • Nitelik, nicelik ve diğer kategorilerdir.

Bunlardan en asli ve temel olanın “ousia” (nesne/töz) olduğu açıktır. Çünkü diğer tüm kategoriler (nasıl, ne kadar, nerede) ancak ousiaya dayanarak ifade edilebilir. Örneğin, “iyi” veya “üç dirsek uzunluğunda” demek kendi başına değil, ancak bir taşıyıcıya (ousiaya) atfen anlamlıdır. Dolayısıyla, diğer kategorilerin varlığı ousiaya bağlıdır.

Aristoteles, bu nedenle “varolan nedir?” sorusunun asıl olarak “ousia nedir?” sorusuyla aynı olduğunu belirtir. Böylece metafiziğin ana görevi, ousianın doğasını araştırmak olacaktır.

Bölüm 2 – Töz Hakkındaki Farklı Kuramlar

Ousianın doğası en açık biçimde duyusal cisimlerde ortaya çıkar. Örneğin bitkiler, hayvanlar, toprak, su, ateş ve gök cisimleri gibi doğal varlıkların ousia olduğu yaygın kabul edilir.

Ancak diğer adaylar da tartışılır:

  • Bazıları yüzey, doğru, nokta gibi geometrik sınırları ousia sayar.
  • Platon ise duyusal varlıkların yanında idealar (formlar) ve matematiksel nesneleri ayrı ousia türleri olarak görür.
  • Speusippos gibi filozoflar ise daha fazla ousia türünden bahsederler (birlik, sayı, büyüklük, ruhlar gibi).

Asıl araştırılması gereken, duyusal olanlar dışında başka bir ousia türünün bulunup bulunmadığıdır. Bunu anlamak için önce “ousia nedir?” sorusunun netleştirilmesi gerekir.

Bölüm 3 – Dayanak (Taşıyıcı) Olarak Töz

Ousianın dört temel anlamı:

  1. Neliktir (to ti esti) (öz, mahiyet).
  2. Tümel kavramlar (insanlık, hayvanlık gibi).
  3. Cinsler (canlı varlık, madde gibi genel türler).
  4. Taşıyıcı (hypokeimenon) (diğer özellikleri taşıyan temel varlık).

Bunlar içinde en asli olan taşıyıcıdır, çünkü o kendisi başka bir şey için değil, fakat diğer şeyler onun için söylenir. Taşıyıcı üç şekilde düşünülebilir:

  • Madde (örneğin tunç),
  • Form (biçim, şekil, idealar),
  • Madde ve formun bileşimi (örneğin bronz heykel).

Aristoteles, biçimin (formun) maddeden daha üstün ve ousia olmaya daha yakın olduğunu belirtir. Ancak madde tek başına kalınca da ousia olarak görünür çünkü tüm niteliklerin ve niceliklerin gerisinde kalan temel varlıktır. Bu durum bir çelişki doğurur çünkü madde, tanımı olmayan, belirsiz bir şeydir; ancak ousianın tanımlanabilir ve müstakil olması beklenir. Bu nedenle, madde-form birleşiminden oluşan somut varlıklar (duyusal ousialar) ilk araştırılması gerekenlerdir.

Bölüm 4 – Hangi Şeylerin Mahiyeti ve Tanımı Vardır

Ousia hakkında bilgiye ulaşmak için öncelikle bilinebilir olandan (duyusal varlıklardan) başlayıp daha az bilinebilir olana (genel ve soyut varlıklara) ilerlemek gerekir. Bu süreçte öncelikli kavram “nelik” (mahiyet, to ti esti) olacaktır.

Nelikin iki özelliği vurgulanır:

  • Bir şeyin neliği, onun kendi gereği olan özelliğidir. (Örneğin, insan olmak birinin kendine ait temel niteliğidir, ama kültürlü olmak değildir.)
  • Neliğin ifadesi, tanımdır. Tanımlar ise aslen ousialara ait olmalıdır.

Buna göre, yalnızca ousiaların gerçek tanımları vardır; nicelik, nitelik gibi diğer kategoriler için tanımlar ikincildir veya eşadlıdır (homonimdir). Örneğin, “beyaz adam” kavramı gerçek bir ousia olmadığı için gerçek bir tanıma da sahip değildir, çünkü bu bir bileşik ifadedir.

Bölüm 5 – Bir İkilik İçeren Doğaların Tanımı Hakkında

“Kalkık burun” gibi bileşik kavramların tanımlanması zordur. Çünkü böyle tanımlar ancak bir şeyin kendi içinde bulunan, kendi gereği özellikleriyle ilgili olabilir. Örneğin “erkek hayvan” veya “eşit nicelik” gibi kavramlar kendi içlerinde bulunur ve kendi gereği ifadelerdir; ancak “beyaz adam” ifadesi kendi içinde bulunmaz, bu nedenle gerçek anlamda tanımlanamaz.

Böyle bileşik ifadelerin (örneğin “kalkık burun”) nelikleri varsa bile, bu gerçek anlamda ousianın neliği olmayacaktır. Böyle tanımlar, ya bir eklemeye dayanır (çift söylenme olur), ya da sonsuz bir gerilemeye yol açar. Bu nedenle, asli anlamda yalnızca ousia tanımlanabilir.

Bölüm 6 – Tekil Varlık ve Mahiyet

Tekil bir şey ile onun neliği (mahiyeti) aynı mıdır, yoksa farklı mı?

  • Eğer tekil şeyler (örneğin Sokrates) kendi neliğiyle özdeş değilse, bilgiye ulaşmak mümkün olmaz.
  • Eğer “iyi” kendi mahiyeti olan “iyi olmaklık”tan farklıysa, sonsuz bir regres ortaya çıkar. Bu da mantıksal açıdan kabul edilemezdir.

Sonuç olarak, asıl ve asli anlamda varolan tekil şeylerin kendi mahiyetleriyle aynı olduğunu vurgular. Ancak, ilineksel nitelikler (örneğin beyazlık, kültürlü olmak) söz konusu olduğunda, bunların mahiyetleriyle özdeş olmaması doğaldır, çünkü bunlar kendi başına varolan değil, başka bir şeye atfen var olan niteliklerdir.

Özetle; Tekil ve asli ousialar, kendi neliğiyle aynıdır. İlineksel varlıklar ise neliğiyle aynı değildir.

Bölüm 7 – Oluşun Analizi – Farklı Türleri

Meydana gelişin üç türü:

  1. Doğal oluşlar (bitkilerin büyümesi gibi),
  2. Zanaat sonucu oluşlar (heykel, ev gibi),
  3. Kendiliğinden oluşanlar (tesadüfi olaylar).

Doğal oluşlar, maddesi doğal varlıklar olanlardır. Doğal oluşlarda, örneğin insan insandan, bitki bitkiden türdeş bir biçimde meydana gelir.

Zanaatle oluşanların biçimleri ise insan zihninde bulunur. Örneğin sağlık hekimlik zanaatindeki bilgiden, ev ise mimarın zihnindeki ev fikrinden gelir. Aristoteles burada, oluşların ancak önceden var olan maddeden meydana geldiğini vurgular. Örneğin, tunç daire hem maddeden (tunç) hem biçimden (daire olmak) oluşur. Ancak biçimin maddeden bağımsız meydana gelmesi söz konusu değildir.

Bölüm 8 – Oluşun Analizi – Madde ve Form

Bir soru: Niçin bazı şeyler (örneğin sağlık) kendiliğinden meydana gelebiliyor da ev gibi şeyler gelmiyor? Aristoteles, meydana gelen her şeyin üç öğesi olduğunu tekrarlar:

  • Madde: Tunç, taş, odun gibi önceden var olan malzemedir.
  • Form (biçim): Maddeye uygulanan şekil, düzen ya da ilkedir.
  • Somut bütünlük: Madde ve formun birleşmesiyle oluşan şeydir (örneğin, tunçtan küre).

Biçim (form), Aristoteles’e göre kendi başına meydana gelmez. Meydana gelen daima bir somut bütünlüktür (örneğin, tunçtan küre). Saf biçimin kendisinin maddesiz olarak oluşması mantıksal olarak imkânsızdır. Zira biçim, ancak bir maddede gerçeklik kazanabilir. Aristoteles, burada Platoncu ideaların maddeden bağımsız var olmadığını ileri sürer.

Özetle, maddeden bağımsız bir biçim ya da ousia (töz) yoktur. Biçimler daima bir madde içinde somutlaşır.

Bölüm 9 – Kendiliğinden Meydana Gelme

Aristoteles, neden bazı şeylerin hem zanaat hem de kendiliğinden meydana gelebildiğini, bazılarının ise yalnızca zanaatle oluştuğunu sorgular.

  • Sağlık gibi bazı şeyler, insanın doğal yapısında onu kendiliğinden gerçekleştirebilecek bir madde (örneğin vücudun kendi kendini iyileştirme yeteneği) taşıdığı için hem zanaatle (hekim aracılığıyla) hem de kendiliğinden meydana gelebilir.
  • Ev gibi bazı şeylerin maddesi (taş, tuğla), kendi kendini düzenleyebilen bir doğaya sahip olmadığı için ancak dışarıdan bir zanaatkarın müdahalesiyle ortaya çıkar.

Burada her oluşun kendi eşadlısından (kendisiyle aynı tür ya da isimdeki öncülünden) oluştuğunu ileri sürer. Örneğin, insan insandan (eşadlı varlıktan), ev ise onu yapmayı sağlayan zanaattan (ev fikrinden) ortaya çıkar. Sonuç olarak, meydana gelen her şeyin sebebi, ya kendi türünden (doğal oluşlarda olduğu gibi), ya da kendi türüne ilişkin formdan (zanaat ürünü oluşlarda olduğu gibi) gelir.

Bölüm 10 – Tanımın Kısımları, Sadece Formun Kısımlarıdır

Tanımların kısımlardan oluşur. Burada temel soru şudur: Bir şeyin kısımlarının tanımı, bütünün tanımında bulunmalı mı, bulunmamalı mı?

Örneğin: Hecenin tanımı harfleri içerir, çünkü harfler hecenin biçimini oluşturur. Fakat dairenin tanımı dilimlerini içermez, çünkü dilimler biçimden ziyade madde gibidir.

Buna göre: Biçimsel (formel) kısımlar tanımda bulunur ve bütünden önceliklidir. Maddeyle ilgili kısımlar ise tanımda bulunmaz ve bütünden sonra gelir. Bunlar somut bütünlük bölündüğünde ortaya çıkar (örneğin, tunç heykelin maddesel kısmıdır, tanımda yoktur).

Bu ayrım, tanımlarda ortaya çıkan açmazları çözer. Örneğin insan bedeni et, kemik gibi maddesel parçalara bölünebilir, fakat insanın tanımı (rasyonel hayvan) bu maddesel parçaları içermez.

Sonuç olarak:

  • Formun kısımları tanımda yer alır ve bütünden önceliklidir.
  • Maddeyle ilgili kısımlar ise tanımda bulunmaz, bütünden sonradan ortaya çıkar.

Bölüm 11 – Formun Kısımları ve Bileşik Varlığın Kısımları

Tanımlarla ilgili madde ve biçim arasındaki belirsizlik mevcuttur. Tanımlar yalnızca tümel olana ve biçime dairdir; ancak maddenin hangi koşullarda tanımda yer alacağı net değildir. Örneğin, bir insan daima et ve kemikten meydana gelir, bunlardan ayrı düşünülemez; peki bu maddi kısımlar insanın biçiminin parçası mıdır, yoksa sadece taşıyıcısı olan madde midir? Diyebiliriz ki bunlar sadece madde olup, biçimin kendisi değildir, fakat bunlardan ayrı bir biçim hayal etmek de zordur.

Matematiksel nesnelerde durum daha basittir; çünkü onlar duyumsanabilir maddeden ayrıdır ve bu yüzden yarı-daire gibi maddi kısımlar, genel olarak “daire” tanımında yer almaz. Aristoteles, böylece ruhun aslında asıl ousia (töz)olduğunu, bedenin ise madde olduğunu söyler.

Bölüm 12 – Tanımlanan Nesnenin Birliği

Aristoteles, tanımların neden tek bir bütün olarak “bir” sayıldığını sorgular. Örneğin, insan tanımı “iki ayaklı hayvan”olduğunda, “hayvan” ve “iki-ayaklı” ayrı kavramlar olmalarına rağmen, bir bütün olarak “tek” bir tanım sayılırlar. Bunun sebebi, tanımların her zaman bir cins ve farktan oluşmasıdır. Farklar cinslerin içine yerleşik değildir ama cinse eklenerek bir birlik oluştururlar.

Tanımda asıl önemli olan farktır; çünkü cins zaten kendi başına tanımlayıcı değildir. Örneğin, “iki ayaklı” hayvanı belirleyen asıl farklılıktır ve tek başına cins (“hayvan”) tanım oluşturamaz. Aristoteles’e göre, gerçek tanım sonuncu farka dayanır, çünkü bir şeyin özünü (ousia) belirleyen budur.

Bölüm 13 – Tümeller, Tözler Değildir

Tümel ousia (töz) olamaz. Ousia “bu-belirli-şey” olarak tekil bir taşıyıcıya atfedilir. Tümel ise çok sayıda şeye uygulanabilir, dolayısıyla belirli tek bir taşıyıcıya özgü değildir ve ousia olması imkânsızdır.

Ayrıca tümel, taşıyıcıya bağımlı olarak vardır; kendi başına bağımsız varoluşa sahip değildir. Eğer tümel ousia olsaydı, tekil taşıyıcıların içinde ikinci bir ousia daha bulunurdu ki bu imkânsızdır. Böylece Aristoteles, Platoncu ideaların ousia olamayacağını göstermiş olur. Ousia, ancak tekil varlıklara özgüdür.

Bölüm 14 – İdealar, Tözler Değildir

Platon’un İdea kuramını açıkça eleştirilmektedir. Platonculara göre, örneğin “hayvan” formu hem insanda hem atta bulunur. Aristoteles’e göre bu mümkün değildir çünkü form tek ise, birçok farklı tekil varlıkta aynı formun bulunması mantıksal çelişkiler yaratır.

Dahası, bir şey eğer hem “çok ayaklı” hem de “iki ayaklı” gibi karşıt özelliklerden pay alıyorsa, bu bir çelişkidir. Eğer formun tek olduğunu kabul edersek, o zaman formdan pay alan her şeyin aynı olması gerekir ki bu da mümkün değildir. Sonuç olarak Aristoteles, Platoncuların müstakil idealarının mantıksal tutarsızlıklarını vurgular.

Bölüm 15 & 16 – Birey ve Dolayısıyla İdea, Tanımlanamazlar

Aristoteles, tek tek duyumsanabilir varlıkların (somut bütünlüklerin) gerçek anlamda tanımlanamaz olduğunu ifade eder. Çünkü tek tek şeyler oluşa ve bozuluşa tabidir, zorunluluk içermedikleri için onlar hakkında ancak kanı (doxa) söz konusu olur, kesin bilgi (episteme) değil.

Tanımlar ise zorunlu olan ve değişmez olan için geçerlidir. Bu nedenle tek tek varlıkların tanımı yapılamaz; yalnızca genel anlamda tümel olan tanımlanabilir. Aristoteles, bu noktada İdeaların (Platonik formlar) da aslında tek tek müstakil varlıklar olarak düşünüldüğünde, tanımlanamayacağını gösterir.

Bölüm 17 – Töz, Formdur (Biçimdir)

Aristoteles, Ousia’nın gerçek anlamda bir varlığın nedeni ve ilkesi olduğunu ileri sürer. Bir şeyin varlığının nedeni, onun biçimidir (formu). Biçim, maddeyi belirleyerek onu belli bir varlık hâline getirir; dolayısıyla biçim ousia’dır.

Bir varlığın nedeni sorulduğunda (“neden bu evdir?”), Aristoteles biçimin cevabı olduğunu belirtir; çünkü madde ancak biçimle birlikte anlam kazanır. Böylece madde ve biçim bir bütün olarak birleşir, ancak biçim maddeye anlamını kazandıran asıl ilkedir.

Ayrıca, basit (yalın) varlıkların sorgulanmasının mümkün olmadığını belirtir; çünkü onlar daha temel ve ayrıştırılamayan biçimde var olur. Ancak maddeden oluşan, karmaşık varlıklar sorgulanabilir, çünkü maddeye biçim veren bir neden daima vardır. Böylelikle, ousia’nın neden tek başına maddeden ya da formdan oluşamayacağını, ancak bunların birleşiminden oluşabileceğini vurgular.

8. KİTAP – ETA

Bölüm 1 – Duyusal Tözler, Madde

Metafiziğin esas amacı ousia’nın (tözün) ne olduğunu belirlemek ve onun nedenlerini, ilkelerini ve öğelerini ortaya koymaktır. İnsanlar doğal cisimlerin (ateş, su, toprak, hava gibi basit elementler; bitkiler, hayvanlar ve gökyüzü gibi karmaşık varlıklar) ousia olduğu konusunda hemfikirdir; ancak matematiksel nesneler ve İdealar gibi varlıklar konusunda farklı görüşler bulunur.

Aristoteles, daha önceki akıl yürütmelerinden şu sonucu çıkarır:

  • Nelik (öz) ve taşıyıcı (madde) ousia olabilir, ancak tümel kavramlar (cinsler, İdealar) ousia değildir.
  • Gerçek ousia olan duyumsanabilir varlıkların iki temel yönü vardır:
    • Birincisi, madde, yani imkân hâlindeki taşıyıcı.
    • İkincisi, biçim (form), yani etkinlik hâlindeki yapı.
  • Üçüncü bir ousia türü ise bu ikisinin birleşimidir, yani somut, bireysel varlıktır. Bu varlıklar oluş ve bozuluşa tabidir.

Madde olmaksızın hiçbir oluş ya da bozuluşun gerçekleşemez; madde, değişimin daima taşıyıcısıdır.

Bölüm 2 – Madde, Form ve Bileşik Varlık

Madde, daima imkân hâlindeki taşıyıcıdır, fakat etkinlik hâlindeki ousia biçimdir.

Demokritos’a göre, cisimler yalnızca şekil, eğim ve düzen bakımından ayrılır. Aristoteles ise duyumsanabilir farkların bunlarla sınırlı olmadığını savunur. Farklar çok çeşitlidir: Birleşim (örneğin süt-bal karışımı gibi), bağlama (örneğin bohça), konumlandırma (örneğin eşik), zaman, yer, yoğunluk, sıcaklık gibi farklı özelliklerle belirlenebilirler. Böylece her varlığın ousiasını belirleyen temel ilkeler ve farklar ortaya konmalıdır.

Hiçbir madde tek başına ousia değildir; onu ousia yapan etkinlik hâlindeki biçimdir. Bir evin ousiası, tuğla ve tahtaların belli bir düzende birleştirilmesiyle oluşan formdur; madde (tuğla ve tahta) yalnızca imkân hâlindedir. Benzer şekilde, armoni de maddesi olan seslerin belli bir formda karışımıdır. Duyumsanabilir ousia böylece:

  • Madde,
  • Form (etkinlik),
  • Bu ikisinin birleşimi olan somut bütünlük şeklinde üç anlamda açıklanabilir.

Bölüm 3 – Form ve Bileşik Varlıklar

İsimler bileşik varlıklarda neye işaret eder? “Ev” kelimesi, taş ve tuğlalardan yapılmış maddi yapıya mı, yoksa bunların düzenlenişinden oluşan form (barınak olma durumu) anlamına mı gelir? Benzer şekilde, “hayvan” kelimesi bedendeki ruha mı, yoksa beden ve ruhun birleşimine mi işaret eder?

Ona göre isimler genellikle biçim ve etkinliğe işaret eder, çünkü varlığın tanımı bunlara ilişkindir. Örneğin, “insan” sadece “hayvan” ve “iki-ayaklı”nın basit toplamı değil, bunların maddesi (hayvan) üzerine eklenen fark (iki-ayaklılık)sayesinde oluşan özel bir formdur.

Bu biçim ise ya ezelidir ya da bozulabilir ama maddeden bağımsızdır. Bozuluşa tâbi şeylerde, formun maddeden bağımsız var olup olmadığı sorusu belirsizdir. Ancak somut varlıklarda gerçek ousia bunların formudur, çünkü madde tek başına bir şeyin oluş nedeni değildir.

Bölüm 4 – Farklı Varlıklar ve Olaylarda Nedenler

Bir şeyin maddeden başka bir maddeye dönüşmesi iki şekilde gerçekleşir:

  • Ya doğrudan doğruya (örneğin süt ile peynir ilişkisi),
  • Ya da ortak bir ilk maddeye geri dönülerek (örneğin cesetten canlıya geçiş için toprak gibi temel maddeye geri dönüş gerekir).

Her şeyin açıklanması için daha önce bahsedilen dört neden türüne başvurulmalıdır; doğal varlıkların oluşumunda en yakın maddi nedenleri kullanmak gerekir (örneğin insanın maddesi toprak ya da ateş değil, anne ve babadan gelen özel maddelerdir).

Bölüm 5 – Madde ve Zıtlar

Maddesiz varlıklar oluşa ve bozuluşa tabi değildir. Örneğin beyaz renk doğrudan oluşmaz; ancak beyaz bir nesne oluşabilir. Ayrıca, karşıt özellikler birbirinden doğrudan oluşamaz; ara maddelere ihtiyaç vardır.

Bir varlığın maddesi onun karşıt özelliklerini potansiyel olarak içinde barındırabilir. Ancak bu, maddeye özgü bir doğa gereğidir. Örneğin, beden hem sağlıklı hem de hasta olma imkânını taşır. Fakat bazı durumlarda dönüşüm maddesi, doğrudan karşıt duruma dönüşmez; ara bir madde hâline geçer (örneğin şarap doğrudan sirkeye dönüşmez; önce suya, sonra sirkeye dönüşür).

Bölüm 6 – Tanımın Birliği

Varlıklar neden bir birlik oluşturur? Birçok parçaya sahip olan varlıklar basitçe bir parça yığını değildir; onları bir yapan özel bir nedene ihtiyaç vardır. Fiziksel cisimlerde bu neden temas, yapışma gibi özelliklerdir; tanımlarda ise formdur.

Bir varlığı “bir” yapan şey formdur. Örneğin “insan”, “hayvan” ve “iki-ayaklı” kavramlarının basit toplamı değil, bunların maddesini (hayvan) belirli bir etkinlik (iki-ayaklılık) hâline getiren formdur. Madde imkân hâlindeyken, form etkinlik hâline geçirir. Böylece form, varlıkların neden tek bir bütünlük oluşturduğunu açıklar.

Madde ile formun tekil varlıklarda birlik oluşturmasının nedeni olarak etkin (devindirici) neden dışında başka bir neden bulunmaz. Maddesiz varlıklarda ise bu soru zaten geçerli değildir, çünkü onlar doğrudan doğruya bir bütündür ve birleştirici başka bir neden gerektirmez.

9. KİTAP – THETA

Bölüm 1 – Asıl Anlamında Varlık

Ousia’nın (tözün) araştırılması diğer tüm kategorilere temel oluşturur demiştik. Tüm varolan kategoriler, özellikle nicelik ve nitelik, ousia’nın ifade edilme tarzına göre belirlenir.

Burada imkân (dunamis) kavramının analizini yapar. Ona göre varlık, bir yandan nesne, nitelik ve nicelik, diğer yandan da imkân (potansiyel), tamamlanma (entelecheia) ve etkinlik olarak iki ayrı yönden ele alınabilir. İmkânın en temel anlamı, bir varlığın bir başkası ya da başka bir şey aracılığıyla değişiminin ilkesidir. Bu ilke, ya etkin olarak değiştirme imkânı ya da edilgin olarak değişime uğrama imkânıdır.

İmkan ayrıca karşıtı olan imkânsızlıkla ilişkilidir; imkânsızlık ise belli bir durumun gerçekleşme yetisinin yoksunluğudur. Yoksunluk, doğal olarak sahip olunması gereken bir şeye sahip olmamak anlamına gelir ve farklı durumlarda farklı derecelerde olabilir.rılmalıdır; çünkü imkân, gerçekleşebilir olan ama henüz gerçekleşmemiş olan bir durumu ifade eder.

Bölüm 2 – Akılsal Kuvveler ve Akıl-Dışı Kuvveler (imkanlar)

İmkanlar iki türdür:

  • Akıldan bağımsız imkanlar: Doğada bulunan, cansız ya da canlı maddelerde içkin bulunan yetiler (örneğin, yanabilen yağlı maddeler).
  • Akla bağlı imkanlar: İnsan zihninde ya da ruhun akıl sahibi kısmında bulunan yetiler (örneğin, hekimlik, mimarlık gibi zanaatlar).

Akla bağlı imkanlar karşıtları içerebilir; çünkü bilgi (logos) bir şeyi ve onun yoksunluğunu aynı anda açıklar (örneğin, sağlık bilgisi hastalığı da bilir). Bu yüzden akla bağlı imkânlar karşıt etkileri üretebilir, fakat bunları üretmek için dışarıdan bir tercih veya arzu gereklidir.

Bölüm 3 – İmkânsız Kavramının Gerçekliği

Megaralılar, “bir şeye ancak onu etkin olarak yaparken imkân sahibi olunduğunu” iddia ederler (örneğin, yalnızca inşa ederken mimarlık imkânına sahip olmak gibi). Bu absürttür:

  • Eğer imkân yalnızca etkinlikle eş zamanlı ise, insanlar yalnızca eylem yaparken yetiye sahip olur, eylem kesildiğinde ise yetiyi kaybederlerdi. Bu durumda hiç kimse bir zanaatkar olmazdı; çünkü her eylem durduğunda yeti yok olurdu.
  • Ayrıca bu durumda duyular da geçerli olmazdı; çünkü görmeyen biri (gözleri kapalıyken) görme yetisini sürekli kaybedecek ve kazanacaktı.

Bu mantık yürütme, Protagorasçıların relativizmine varan mantıksal sorunlara yol açar. Bu savlar imkân ile etkinliği aynı şey gibi görme hatasından kaynaklanır. Ona göre imkân ve etkinlik farklıdır ve ayrılmalıdır; çünkü imkân, gerçekleşebilir olan ama henüz gerçekleşmemiş olan bir durumu ifade eder.

Bölüm 4 – Mümkün Kavramının Gerçekliği

Mümkün olanın sınırlarını belirlemeye çalışırsak. “Bir şey mümkündür fakat olmayacaktır” önermesi problematiktir, çünkü bu durumda hiçbir şeyin imkânsız olduğunu söyleyemeyiz. Eğer bir durumun gerçekleşmesi mantıksal olarak mümkünse ve gerçekleşmesini engelleyecek hiçbir neden yoksa, gerçekleşmemesini iddia etmek tutarsızdır.

Mantıksal olarak bir durum başka bir durumla zorunlu olarak bağlantılı ise (eğer A varsa, B zorunlu olarak gerçekleşir); o zaman eğer A mümkündür denirse, B’nin de mümkün olması zorunludur. Böyle bir mantıksal ilişki varsa, bir durumun gerçekleşmesi zorunlu olarak diğer durumu da mümkün kılar.

Ayrıca Aristoteles, imkânların üç kaynağı olduğunu belirtir: Doğuştan (doğal): Duyular gibi. Alışkanlıkla kazanılan: Awlos çalma yetisi gibi. Öğrenme ile kazanılan: Zanaatlar gibi.

Bölüm 5 ve 6 – Kuvve (imkan) ve Fiil (etkinlik)

Etkinlik, imkân hâlinde olmayan, yani tam olarak gerçekleşmiş ve tamamlanmış bir durumdur. Örneğin: Heykelin imkân hâli tahtanın içinde gizli bir şekil olarak bulunur; etkin hâli ise tamamlanmış heykeldir. Bilgili ama şu an düşünmeyen kişi, bilgi açısından imkân hâlindedir; aktif olarak düşünen ise etkinlik hâlindedir.

Bu anlamda etkinliği iki gruba ayırır:

  • Devinimler (kinēsis): Öğrenme, inşa etme, iyileşme gibi tamamlanmamış eylemler (aynı anda hem gerçekleşmekte hem tamamlanmış olamazlar).
  • Tam etkinlikler: Görmek, düşünmek, yaşamak gibi aynı anda hem gerçekleşen hem tamamlanmış olan eylemler.

Devinimler süreçtir, tamamlanmamıştır. Tam etkinlikler ise süreç değil, tamamlanmış durumdur. Örneğin, kişi aynı anda hem görür hem de görmüş durumdadır, fakat aynı anda hem öğreniyor hem de öğrenmiş durumda değildir.

Bölüm 7 – Bir Şey Ne Zaman Diğerinin Kuvvesidir (İmkanıdır)

Bir şeyin imkân hâlinde olup olmadığının nasıl belirleneceğini açıklarsak:

  • Bir madde ancak belirli bir duruma ulaşmışsa o durum için imkân hâlindedir. Örneğin toprak, insan olma imkânını taşımaz; ancak toprakta oluşmuş tohum insan olma imkânını taşır.
  • Benzer şekilde, ev yapmak için tahtanın belirli koşulları taşıması gerekir; dıştan bir engel yoksa ve ek bir değişim gerekmeden ev olacaksa, ancak o zaman tahta ev için imkân hâlindedir.
  • İmkân hâlindeki şey daima kendisinden önce gelen madde ile ilişkili ifade edilir: Sandık ağaç değildir, ama ağaçtan yapılır; ağaç da toprak değildir, ama topraktan yapılır. Böylece en son gelen şey etkinlik hâlindeki biçimdir, önceki madde ise imkân hâlindeki durumdur.

Aristoteles böylece imkânın sınırlarını çizer: İmkân, bir şeyin gerçekleşmesi için dış engeller ortadan kalktığında, kendiliğinden veya dışarıdan bir ilke aracılığıyla gerçekleşecek hâlde bulunmasıdır.

Bölüm 8 ve 9 – Fiilin Kuvveye önceliği

İmkân (dunamis), yalnızca bir şeyin başka bir şeye dönüşme potansiyeli değildir; aynı zamanda tüm devinim ve hareketsizlik ilkelerini kapsar. Doğa (physis) da bu bağlamda bir tür imkân olarak görülür, çünkü kendisinde taşıdığı devinimin ilkesidir.

İlk olarak, etkinlik kavramsal veya ifade açısından imkândan önce gelir. Çünkü bir şeye imkân sahibi denebilmesi, o şeyin gerçekleşebilmesine bağlıdır. Örneğin, bina yapabilene “bina yapma imkânına sahip” deriz. Burada imkân kavramı etkinliğe bağımlıdır ve ondan türetilmiştir. Dolayısıyla etkinlik hakkında bilgi sahibi olmadan imkân hakkında bilgi sahibi olamayız; yani etkinliğin bilgisi, imkânın bilgisinden önce gelir.

Zamansal olarak ise etkinlik imkândan karmaşık biçimde önce gelir. Burada Aristoteles önemli bir ayrım yapar: Biçimsel olarak aynı olan etkinlik imkândan önce gelir; ancak sayısal anlamda aynı olan etkinlik imkândan önce gelmez. Maddeler ve tohumlar, mevcut etkin haldeki insandan veya buğdaydan daha öncedir; ancak bunların kendileri, başka etkin varlıkların sonucudur. Bir varlığın etkin hale gelmesi, başka bir etkin varlık aracılığıyla gerçekleşir. Örneğin, insan insandan, müzisyen de müzisyenden doğar. Bu zincir sonsuza kadar geriye gidemeyeceğine göre, ilk devindirici (proton kinoun) bir etkinlik olarak mevcut olmalıdır.

Ousia (öz, töz) açısından da etkinlik imkândan önceliklidir. Daha sonra ortaya çıkan şeyler biçim ve öz açısından önceden var olanlara göre daha önce gelirler. Yetişkin bir insan, çocuk veya tohumdan daha üstündür çünkü o, biçime sahiptir. Bu nedenle, her meydana gelen şey nihai hedefine (telos) doğru ilerler ve bu hedef de etkinliktir. Örneğin görme yetisi, görebilmek için vardır. Görme yetisini kullanma eylemi, görme yetisinden daha öncelikli ve önemlidir. Benzer şekilde, inşa yeteneği de inşa etme eylemi için vardır. Aristoteles burada önemli bir ayrım daha yapar: Bazı durumlarda eylem kendisinde tamamlanır (görmek gibi), başka durumlarda ise eylem başka bir sonucu beraberinde getirir (örneğin bina yapmak bir evi meydana getirir). Ancak her iki durumda da etkinlik, imkândan daha öncelikli bir konuma sahiptir.

Bu nedenle eğer bir eylemin sonucunda başka bir şey oluşuyorsa, bu eylem o nesnede gerçekleşir (inşa etmek inşa edilende, dokumak dokunan nesnede vb.). Eğer etkinlikten bağımsız bir sonuç oluşmuyorsa, etkinlik varlığın kendisindedir; örneğin, görmek gören insanda, temaşa etmek (theoria) ise temaşa eden insandadır. Bu nedenle yaşam ve buna bağlı olarak mutluluk (eudaimonia) da bir etkinliktir. Bu noktada “Ousia ve biçim etkinliktir.” Etkinlik bu anlamda, sonsuz ilk devindiriciye dek zaman açısından da her zaman önce gelir.

Daha temel bir açıdan, etkinlik mutlak anlamda imkândan önce gelir. Bunun sebebi, mutlak anlamda ezeli (sonsuz) olanların, bozuluşa tâbi olanlardan daha önce gelmeleridir.

Her imkân karşıt durumların da imkânıdır; yani mümkün olan bir şeyin hem var olması hem de var olmaması mümkündür. Var olmama imkânını taşıyan şey ise bozuluşa tâbidir. O halde mutlak anlamda ezeli olan hiçbir şey mutlak anlamda imkân halinde olamaz. Bu varlıklar etkinlik halindedirler. Sonsuz varlıklar (örneğin gök cisimleri) Aristoteles’e göre sürekli etkinlik halinde olup yorulmazlar, çünkü madde ve imkân gibi bozulmaya tabi karşıt durumları barındırmazlar.

Toprak, ateş ve diğer maddeler gibi sürekli değişenler bile, bozuluşa tabi olmayan ezeli varlıkları taklit ederler; bunlar da sürekli etkinlik içindedir çünkü devinimin kendisini taşırlar. Yani Aristoteles’e göre etkinlik her türlü devinimin ve değişimin nihai ilkesidir. Dolayısıyla, etkinliğin mutlak üstünlüğü ve önceliği açıktır.

Ayrıca, etkinliğin ahlaki ve değer açısından da imkândan daha iyi olduğunu savunur. Çünkü aynı imkân, hem iyi hem de kötü karşıt durumları içinde barındırabilir (sağlık ve hastalık, yapma ve yıkma gibi). Oysa etkinlikte bu ikilik bulunmaz; o iyi ya da kötü olarak nettir. Bu yüzden iyi etkinlik, imkândan çok daha değerlidir. Ayrıca kötü etkinlik de kötü imkândan daha kötüdür, çünkü imkanlar karşıtlarını da içerirken etkinlik tek yönde kesinleşmiş durumdur.

Böylelikle etkinlik, hem varlık bakımından hem de değer bakımından imkânı aştığını belirler. Ayrıca insani kavrayış ve akıl da etkinlikle işler: Kavramlar ve tasarımlar, etkinlik halinde düşünüldüklerinde netleşir ve açığa çıkarlar. Düşünmenin kendisi de bir etkinliktir; dolayısıyla imkân, etkinlikten çıkar ve etkinlikten öğrenilir.

Bölüm 10 – Doğru ve Yanlış

Varlık ve yokluk, kategorilere göre, bunların imkan veya etkinlik durumlarına göre veya doğru-yanlış ayrımlarına göre ifade edilir. Bu ifadeler, şeylerin birleşme veya ayrılma durumlarına ilişkindir. Bir ifade, gerçek durumla uyuştuğu zaman doğru olur; uyuşmadığı zaman ise yanlış olur.

Aristoteles, şeylerin durumlarını üç kategoriye ayırır:

  • Daima birleşmiş olanlar (ayrılmaları imkânsız)
  • daima ayrılmış olanlar (birleşmeleri imkânsız)
  • karşıtları içinde taşıyanlar (zaman zaman birleşme ve ayrılma yaşayabilirler). 

Son grupta, aynı ifade hem doğru hem de yanlış olabilir. Diğer iki durumda ise ifadeler daima doğru veya daima yanlış olacaktır.

Birleşik olmayanlarda (örneğin matematiksel nesneler gibi) doğru ve yanlış farklı bir yapıdadır. Onlarda varlık veya doğruluk, doğrudan birleşmiş olmalarıyla alakalı değildir, ancak yine de onlar hakkında doğru veya yanlış önermeler mümkündür. Yanlışlık burada nesnelerde değil, onları kavrayamama veya yanlış düşünmededir. Bu tür nesneler doğrudan etkinlik halinde var oldukları için, imkân halinde olmadıklarından değişim ve yanılgıya tabi değildirler.

Sonuç olarak, doğru veya yanlış, varoluş biçimlerine göre farklılık gösterir bu bağlamda da etkinlik ve imkân kavramlarının mantıksal, ontolojik ve epistemolojik üstünlüğü vardır.

10. KİTAP – IOTA

Bölüm 1 – Bir’in Anlamları

Aristoteles, “bir” (hen) kavramının birçok anlamı olduğunu, ancak bunların dört ana başlık altında toplanabileceğini belirtir. 

  • İlk olarak, bir şey doğal olarak sürekli ve bölünemez ise buna “bir” denir. Bu sürekli varlıklar yapay yollarla değil, içsel nedenlerle birliklerini korurlar. Örneğin, hareketi doğal olarak tek ve bölünmez olan dairesel hareket, doğal olarak bir olan en yüksek örnektir.
  • İkinci olarak, bütünlüğe sahip varlıklar doğal olarak “bir” sayılırlar. Bu bütünlük yapay olarak tutkal veya çiviyle bağlanmış değil, içsel olarak bir biçim ve öze (ousia) sahip olmakla gerçekleşir. Bir insanın ya da hayvanın, parçaları arasında doğal bir birlik bulunur; bedenin bütünlüğü yapay değil, doğaldır.
  • Üçüncü anlam olarak Aristoteles, sayı bakımından bölünemez olan tek tek varlıkları işaret eder. Bunlar, sayıca bölünemez tekil varlıklardır (örneğin, Sokrates veya belirli bir ağaç).
  • Dördüncü olarak ise biçimsel olarak bölünemez varlıklardan bahseder; bunlar anlaşılırlık bakımından bölünmezdir, örneğin kavramlar veya tanımlar gibi tümel anlamlardır.

Bu dört anlamın ortak noktası, bölünemezliktir. Her biri farklı bir açıdan bölünemezdir: bazıları maddesel süreklilik bakımından, bazıları düşünsel olarak, bazıları ise sayı bakımından bölünemez. Ancak Aristoteles özellikle “ölçü” kavramının “bir” kavramıyla yakından ilişkili olduğunu vurgular. Bir, özellikle nicelik açısından, ölçülerin temelidir; çünkü ölçü, en küçük ve bölünemez birim üzerine kurulur.

En temel düzeyde birin anlamı, bölünemez olmak ve ölçü olmaktır. Bu ölçü, bazen niceliksel (örneğin sayı veya uzunluk), bazen de niteliksel (örneğin ton veya renk) olabilir.

Bölüm 2 – Bir’in Doğası

“Bir” kavramının ontolojik statüsünü nedir? Pisagorcular ve Platoncular tarafından düşünüldüğü gibi kendi başına bağımsız bir ousia (öz) mıdır? Bazıları Bir’i sevgi, hava veya apeiron (sonsuz, sınırsız olan) ile özdeşleştirmişlerdir.

Aristoteles, Bir’in bağımsız bir ousia olamayacağını, çünkü Bir’in tüm varlıklara yüklenen en genel kavram olduğunu savunur. Ona göre, “bir” ve “varolan” (on) gibi en genel kavramlar hiçbir zaman kendi başlarına ayrı bir ousia değildir; aksine onlar yalnızca varlıkları tanımlamada yüklem olarak kullanılır. Bu sebeple genel kavramların (tümellerin) kendileri bağımsız birer ousia değildir.

Her farklı varlık kategorisinde (nicelik, nitelik, renk vb.) kendine özgü bir “bir” kavramının bulunur. Örneğin renklerde “bir” beyazlık olabilirken, geometrik şekillerde “bir” üçgen olabilir. Bu durumda, her kategorideki bir’in kendisi, o kategoriye ait özel bir doğadır, fakat Bir’in kendisi bu kategorilerden hiçbirinin doğası değildir. Bir, varolanlarla ilişkisi bakımından “varolan” kavramına benzer: varolan şeylere yüklenen, ama kendi başına var olmayan bir kavramdır.

Bölüm 3 – Birlik ve Çokluk

Bir ve çok kavramları birbirlerinin zıddıdır. “Bir”, bölünemez olanı; “çok” ise bölünebilir olanı ifade eder. “Bir” teriminin açıklanması, “çok”tan yola çıkılarak yapılır, çünkü “çok” bölünebilir olduğu için kavramsal olarak daha kolay anlaşılırdır.

Aynı“, “benzer” ve “eşit” kavramları da “bir” ile ilişkiliyken; “başka“, “benzemez” ve “eşitsiz” kavramları ise “çok” ile ilişkilendirilir. “Aynı” sözcüğü, hem madde hem de biçim açısından tam birliğe işaret ederken, “benzer” sözcüğü, biçim bakımından kısmi bir ortaklığa işaret eder. Örneğin farklı büyüklükteki kareler mutlak anlamda aynı değildirler, fakat biçim bakımından benzerdirler.

Ayrıca “başka” ve “aynı” terimleri zıtlık oluşturur, ancak “fark” terimi “başka” teriminden farklıdır. “Başka” genel bir ayrımı ifade ederken, “fark” daha özel bir anlam taşır; belirli bir cinste, belirli bir biçimde başkalık gösterir. Karşıtlık ise, Aristoteles için en büyük farktır.

Bölüm 4 – Karşıtlar

Karşıtlık (enantion), farkın en üst derecesidir. Karşıtlar, aynı cinste bulunan ve aralarındaki mesafe en büyük olan uç noktaları ifade eder. Bu uç noktalar, tamlığı (telos) temsil eder, çünkü uçların ötesinde başka bir şey bulunamaz ve uçlar, şeylerin kendi ereklerine ulaşmış halleridir.

Her cinste en büyük fark “karşıtlık”tır. Her karşıtlık da bir tür “yoksunluk” ve “hal” çiftinden oluşur; örneğin, sağlıklı ve sağlıksız olmak gibi. Her karşıt çift, zorunlu olarak bir “yoksunluk” durumunu içerir, fakat her yoksunluk karşıtlık oluşturmaz. Karşıtlığın temel özelliği, arasında mutlaka bir orta noktanın (bir aradaki’nin) bulunabilmesidir.

Bölüm 5  – Eşitlik Kavramı

Eşit kavramı büyük ve küçük arasındaki orta noktadır. Eşit olanın zıttı ya “değilleme” ya da “yoksunluk” olarak düşünülebilir. Eşit olan, ne büyük ne de küçük olmayı ifade eder, dolayısıyla her ikisinin de yoksunluğudur. Bu nedenle “eşit” kavramı, iki karşıt ucun tam ortasında yer alır.

Bölüm 6 – Bir ve Çokluk

“çok” kavramı “bir”in tam anlamıyla zıddı değildir. Çünkü “çok” kavramı bazen “fazla” anlamına gelirken, bazen ise sadece bölünebilirliği ifade eder. Sayı açısından “çok”, bölünebilirliği gösterirken, tek ve bir ise bölünemezliği temsil eder. Bu nedenle, bir ve çok kavramları sadece göreli bir karşıtlıktadır.

Bölüm 7,8,9 – Ara Durumlar ve Türsel Başkalık

Zıtlar arasında yer alan o zıtların cinsinden türer. Tür ayrımı ancak karşıtlık içerdiğinde meydana gelir. Ancak her karşıtlık tür ayrımına neden olmaz. Örneğin siyah ve beyaz insanlar ayrı tür değildir; çünkü bu ayrım maddi (ilineksel) düzeydedir. Ancak ifadeye ait karşıtlıklar (örneğin insan ve at arasındaki fark) tür ayrımını oluşturur. Türsel farklılık için gerekli olan şey, ifadenin kendi doğasındaki karşıtlıktır, maddede değil.

“Cins”le “fark” bir araya gelince bir türü oluşturur. Türce başka olmak, tek cins altında zıt farklar gerektirir.

Sonuç olarak, tür ayrımının özünde ifadesel karşıtlıkların vardır, madde ise sadece ikincil bir rol oynar. Bu ousia ve biçim merkezli metafizik anlayışının temel bir sonucudur.

11. KİTAP – KAPPA

Bölüm 1 – Bilgelik ve İlkeler Üzerine Açmazlar

Aristoteles, bu bölümde “bilgeliğin” (sofia) kapsamı ve nesneleri hakkındaki temel açmazları sorgular. Bilgeliğin ilkeler (arkhai) üzerine bir bilim olduğunu belirtir, ancak bu bilimin tek bir bilim mi yoksa birçok bilimden mi oluştuğuna ilişkin bir belirsizlik vardır. Çünkü eğer bilgeliğin konusu olan ilkeler karşıt ise, tek bir bilim bunları kavrayabilir; ancak ilkeler karşıt değilse (ki genelde değillerdir), birden fazla bilim söz konusu olabilir. Bu durumda hangi bilimlerin bu ilkeleri araştıracağı açık değildir.

Benzer şekilde, bilgeliğin, tanıtlamanın (apodeiksis) ilkelerini ele alıp almadığı da bir açmazdır. Eğer bu tek bir bilime aitse, hangi bilime ait olduğu belirsizdir; birden fazla ise, bunların neler olduğu sorgulanmalıdır. Ayrıca bilgeliğin hangi tür varlıklara (ousia) ilişkin olduğu da açıktır değildir. Eğer bütün varlıklara ilişkin tek bir bilim varsa, bir bilimin çok çeşitli nesnelere nasıl uygulanabildiği sorusu ortaya çıkar.

Bilgeliğin ayrıca yalnızca ousialara mı yoksa ilineklere (symbebekota) de ilişkin olduğu belirsizdir. Aristoteles’e göre tanıtlama daha çok ilineklere ilişkindir, fakat asıl var olanlar ousialardır; dolayısıyla bilgeliğin bunların hangisini ele alacağı belirsiz kalır. Ayrıca, bilgeliğin Platon’un belirttiği türden bir “erek nedeni” (telos) üzerine olmayacağını söyler, çünkü ereksel neden yalnızca devinim halinde olanlarda geçerlidir. Oysa bilgelik devinimsiz olanları araştırmalıdır.

Sonuç olarak Aristoteles, bilgelik ve ilkeler üzerine bu türden çeşitli açmazları sıralar ve bunların yanıtlarının daha ileri bir araştırma gerektirdiğini belirtir.

Bölüm 2 – Tekil Varlıklar ve İlkeler Üzerine açmazlar

Aristoteles burada özellikle tek tek varlıkların (tode ti) dışında herhangi bir gerçeklik olup olmadığını sorgular. Eğer tek tek varlıklar dışında başka varlıklar varsa, bunlar sonsuzdur. Oysa felsefenin araştırdığı türden bir bilgi, sonsuz varlıklarla ilgilenemez; çünkü böyle bir bilim olanaksızdır. Öte yandan, bu varlıklar tek tekler değilse, ancak cinsler ve türler olabilir. Fakat daha önce de belirtildiği üzere, gerçek bilgi cinslere ve türlere ilişkin değildir.

Bu noktada, duyusal varlıklar (aisthēta) dışında başka türden, müstakil varlıkların (ousialar) olup olmadığı sorusunu ele alır. Böyle bir varlık varsa, neden insan ve at gibi bazı varlıkların dışında ayrıca bir ousia olmalıdır? Ayrıca duyusal ve bozuluşa tâbi varlıklarla paralel olarak ezeli varlıklar ortaya koymak, mantıksız ve kabul edilemez görünür. Ancak eğer ilkeler maddeden bağımsız değilse, madde de imkân halinde olduğundan, ilkelerin imkân halinde olması gibi saçma bir durum ortaya çıkar.

Eğer bir ilke varsa ve bu hem ezeli hem de bozuluşa tâbi varlıklar için geçerliyse, aynı ilkeden neden hem ezeli hem de geçici varlıkların türediği açıklanamaz. Başka bir ilke düşünülürse, bu da ya sonsuza giden bir zincire ya da ezeli bir ilkeden geçici varlıkların çıktığı anlamsız bir sonuca varır.

Son olarak Aristoteles, sayı ve geometrik nesnelerin (doğru, yüzey, nokta gibi) bağımsız bir ousia olmadığını vurgular; bunlar yalnızca başka varlıkların sınırları veya bölünmeleridir. Böylece, matematiksel ilkeler de gerçek anlamda müstakil varlıklar değildir. Böylece Aristoteles, tek tek varlıklar, türler, cinsler ve matematiksel nesnelerin ontolojik statüsüne dair kapsamlı açmazları ortaya koyar.

Bölüm 3 – İlk Felsefenin Konusunun Belirlenmesi

Aristoteles, filozofun “varolan” (to on) kavramını genel olarak araştırması gerektiğini belirtir. Fakat “varolan” farklı anlamlarda kullanıldığı için, eğer ortak bir anlama sahip değilse, tek bir bilim bu kavramı inceleyemez. Ancak, Aristoteles’e göre, farklı anlamlarda kullanılan “varolan” sözcüğü tıpkı “sağlıklı” veya “tıbbi” gibi, ortak bir kavrama işaret eder. Bu ortak kavram sayesinde tüm varolanlar tek bir bilim altında incelenebilir.

Bu ortak kavram, varolan olarak varolanın tüm karşıtlıklarıyla birlikte ele alınabilmesini sağlar. Aristoteles, varolanın en temel karşıtlıklarının (bir ve çok, benzer ve benzemez gibi) aynı bilim tarafından inceleneceğini vurgular. Bu bilim, varolanların temel ilkelerini, karşıtlıklarını ve farklarını inceler. Bu bilim, fizik gibi varlıkları devinim bakımından ya da matematik gibi varlıkları nicelik bakımından değil, yalnızca varolan olarak inceler. Bu nedenle filozofun konusu “varolan olarak varolan”dır ve tüm diğer bilimlerden farklıdır.

Bölüm 4 Felsefe, Metafiâk ve Fizik

Aristoteles burada matematik ve fizik bilimlerinin ortak ilkeleri farklı açılardan ele aldığını söyler. Matematikçi, ortak ilkeleri sadece nicelik ve süreklilik açısından inceler; örneğin eşit olanlardan eşitler çıkarıldığında kalanların eşit olması gibi ilkeleri kullanır, ancak sadece belirli boyutlarda bunu yapar. Fizikçi ise varolanları devinim ve harekete sahip olmaları bakımından inceler.

Oysa felsefe, varolanların özel ilinekleri veya özel durumları ile ilgilenmez; yalnızca varolan olmaları bakımından ilkeleri inceler. Bu nedenle matematik ve fizik felsefenin alt disiplinleri olarak görülmelidir; çünkü her biri varolanların farklı yönlerini ele alır. Böylelikle Aristoteles, felsefenin tüm varlıklar üzerinde genel bir bilim olduğunu, matematik ve fiziğin ise varlıkların özel yönlerini incelediğini belirtir.

Bölüm 5-6 – Çelişmezlik Üzerine

Aynı şey aynı anda hem var hem yok olamaz. Bu ilkenin doğrudan bir kanıtı yoktur ancak bunu reddedenlerin kendi tezlerini çürütmek kolaydır. Herakleitosçu yaklaşımı ve Protagoras’ın “insan her şeyin ölçüsüdür” ifadesini eleştirir. Çünkü bu görüşlerin sonucunda, her şey göreceli hale gelir ve karşıt önermeler aynı anda doğru olur.

Bu rölativizme karşı Aristoteles, hakikatin ancak sabit ve değişmeyen nesnelerde aranması gerektiğini savunur. Eğer duyumlar veya bireysel kanılar ölçü olarak kabul edilirse, tutarlılık imkansız hale gelir. Bu nedenle gerçekliğin ölçütü bireysel duyumlar değil, ortak ve değişmeyen doğadır.

Bölüm 7 – Teoloji, Matematik ve Fizikten Ayrıdır

Varolanlara ilişkin bilimler üçe ayrılır:

  1. Fizik, devinimin ilkesi kendi içinde olanları inceler.
  2. Matematik, devinimsiz fakat müstakil olmayan varlıkları (nicelikleri) inceler.
  3. Teoloji (İlk Felsefe) ise devinimsiz ve müstakil varlıkları (tanrısal olan, ilk ilkeler) inceler.

Bu üç teorik bilim arasında en yüksek ve değerli olan teolojidir. Çünkü bu bilim, müstakil, devinimsiz ve en yüce varlıkları konu edinir.

Bölüm 8 – İlineksel ve Doğru Anlamında Varlığın Analizi

Varolanlar farklı anlamlarda kullanılır. İlineksel olan, ne daima ne de genellikle gerçekleşendir; sadece zaman zaman gerçekleşen tesadüfi olaylardır. Dolayısıyla geleneksel bilimlerin hiçbiri ilineksel olanla ilgilenmez. Çünkü bilimlerin her biri, kendi özel amaçlarına yönelik sürekli ya da çoğunlukla olan şeylerle ilgilenir. Örneğin, bir mimar evi kullananların evde mutsuz ya da mutlu olmasını dikkate almaz, çünkü bu ilineksel bir durumdur.

İlineksel olanın bir bilimsel bilgiye konu olamayacağı açıktır. Çünkü her bilim, sürekli veya çoğunlukla gerçekleşen şeylere ilişkin zorunlu neden ve ilkelerle uğraşır. İlineksel olayların ise belirlenmiş ve sürekli nedenleri yoktur; aksi takdirde tüm olaylar zorunlu olurdu. Aristoteles, eğer tesadüfi olayların nedeni belirlenebilseydi, evrendeki her olayın zorunlu hâle geleceğini söyler. O halde, ilineksel olanlar, sonsuz, belirsiz ve insan aklı için kapalıdır.

Aristoteles, ilineksel nedenlerin ancak talih ya da rastlantı ile açıklanabileceğini ve bunların da gerçek anlamda bir neden sayılamayacağını söyler. Asıl nedenler daima doğal ve zorunlu nedenlerdir; tesadüfi nedenler onlardan sonra gelir ve asla öncelik taşımazlar.

Bölüm 9 – Hareketin (Devinim) Analizi 

Varolanlar, imkân (potansiyalite) ve etkinlik (aktüalite) olmak üzere iki temel tarzda bulunabilirler. Devinim ise imkân halinde olan bir şeyin etkinliğe doğru geçişidir. Örneğin, “inşa edilebilir olan”ın etkin hale geçişi “inşa etme” faaliyetidir. Bu geçiş süreci devinimdir; yani devinim, potansiyelin aktüaliteye geçmesinin ta kendisidir. Devinim, yalnızca geçiş sürecinde mevcut olur; süreç tamamlandığında devinim biter.

Devinim, etkinlik ile imkân arasında bir durumdur; ne salt imkândır, ne de saf tamamlanmış etkinliktir. Bu yüzden devinimin tanımlanması zordur. O bir tür “eksik” etkinliktir.

Ayrıca, devindiren (etkin olan) ile devindirilen (pasif olan) arasında tek bir ortak etkinlik vardır. Devinim her zaman devindirilen şeyin içindedir.

Bölüm 10 – Sonsuzun Analizi

Aristoteles, sonsuz (apeiron) kavramının, etkinlik halinde (gerçeklikte) var olamayacağını savunur. Sonsuz, “tamamlanamayan”, “geçilmesi imkânsız” veya “sürekli eklenebilir” anlamlarında kullanılır. Aristoteles, sonsuzun bağımsız (müstakil) bir varlık olarak düşünülemeyeceğini gösterir. Çünkü sonsuz, ya bir büyüklük ya da çokluktur; bunlar da sınırlı olmak zorundadır. Eğer sonsuz bir bütün olsaydı, bu her yönde sonsuz olurdu ki bu da imkânsızdır.

Sonsuz, ancak potansiyel anlamda var olabilir; gerçek sonsuz yoktur. Örneğin, sayıların sonsuzca büyütülmesi mümkündür; ancak hiçbir zaman tamamlanmış sonsuz bir sayı kümesi yoktur. Aynı şekilde, fiziksel evrende sonsuz büyüklükte bir cisim olamaz, çünkü cismin tanımı sınırlarla belirlenmiştir. Herhangi bir duyusal cismin sonsuz büyüklükte veya sayıda olması da mantıksal açıdan çelişkilidir.

Bölüm 11 – Değişme ve Hareket (Devinim)

Değişimin üç temel türünü listelersek:

  • Bir taşıyıcıdan başka bir taşıyıcıya geçiş (örneğin soğuktan sıcağa),
  • Bir taşıyıcı olmayandan bir taşıyıcıya geçiş (oluş),
  • Bir taşıyıcıdan taşıyıcı olmayana geçiş (bozuluş).

Bunlardan yalnızca ilki gerçek anlamda devinim (kinesis) olarak adlandırılır. Oluş ve bozuluş ise gerçek devinim sayılmaz, çünkü bu tür değişimlerde taşıyıcı kalıcı değildir. Oluş, var olmayanın varlığa gelmesidir; ancak var olmayan gerçek anlamda “devinmez”, çünkü devinecek bir şey yoktur. Benzer şekilde bozuluş da devinim değildir; çünkü bozulan şey artık var olmaktan çıkar.

Dolayısıyla devinim yalnızca var olan şeylerin karşıt durumları arasında gerçekleşir. Ayrıca devinimin gerçekleştiği yerin ve zamanın belirli olması gerekir. Aristoteles, devinimin taşıyıcısı olan maddenin var olması gerektiğini ve bu maddenin değişimin kalıcı dayanağı olduğunu vurgular.

Bölüm 12 – Devinim ve Kategoriler

Aristoteles’e göre varlıklar kategorilere ayrılır ve her kategori için farklı devinim biçimleri vardır. Temel kategoriler şöyledir: ousia (töz), niteliknicelikyeretki ve edilgigörelilik (bağıntı).

Ancak bunlardan sadece niteliknicelik ve yer kategorilerinde devinim mümkündür. Çünkü yalnızca bu kategorilerin karşıtları bulunur ve devinim, karşıtlar arasında gerçekleşir. Ousia’nın (tözün) karşıtı olmadığı için özsel değişim (tözde devinim) mümkün değildir. Bağıntılarda devinim ancak ilineksel olarak söz konusudur. Etki-edilgi de devinim taşıyıcısı değildir; çünkü devinimin devinimi (örneğin “öğrenmenin öğrenilmesi”) sonsuza dek sürerdi ki bu da mantıksal olarak mümkün değildir.

Yani, devinim türlerini üç temel kategoriyle sınırlar:

  1. Nitelik: Örneğin, beyazlaşma ya da kararma.
  2. Nicelik: Büyüme ve küçülme.
  3. Yer değiştirme: Yukarıya ya da aşağıya devinim.

Ayrıca; “temas”, “sürekli”, “ardışıklık” gibi kavramları açıklayarak devinimin mekânsal koşullarını netleştirir. Sürekli olan, birbirleriyle kaynaşan ve aralarında ayrım olmadan birleşen şeylerdir. Temas ise zorunlu olarak sürekliliği sağlamaz, çünkü birbirine dokunan şeyler birleşmeyebilir. Devinimlerin ancak sürekli ve karşıt uçlar arasında gerçekleştiğini tekrar vurgular.

12. KİTAP – LAMBDA

Bölüm 1 – Farklı Töz Türleri

Varolanların temelini oluşturan ousia (töz)dır; diğer kategoriler (nitelik, nicelik vb.) ancak bu töz sayesinde vardır. Ousia’nın ilke ve nedenleri, bütün evrenin temelini oluşturur. Bu nedenle, ilk filozoflar (örneğin, Thales, Anaksimandros, Demokritos) bu temel öğeleri (örneğin ateş, toprak) aramışlardır. Daha sonraki filozoflar ise (örneğin, Platon ve Akademi), tözü tümel (evrensel) kavramlarda, yani “idealar” veya “cinsler”de aramışlardır.

Üç tür töz vardır:

  1. Duyusal ve değişken tözler (örneğin bitkiler ve hayvanlar),
  2. Değişmeyen ve ezeli tözler (bazıları matematik nesnelerini, bazıları ise Platonik biçimleri bu sınıfa koyar),
  3. Hareket eden ancak oluşmayıp yok olmayan göksel tözler (örneğin yıldızlar).

Duyusal olanların değişime uğraması nedeniyle, bu değişimlerin temelinde bir maddenin bulunması zorunludur

Bölüm 2 – Değişme, Madde İçerir

Her değişimin temelinde madde bulunur. Değişim; maddeye ait karşıtların gerçekleşmesiyle olur. Madde, değişimin dayanağıdır ve potansiyel olarak varolanı ifade eder. Her şey, potansiyelden (imkân halinde) aktüele (etkin hale) geçiş yaparak oluşur. Bu geçiş form kazanmadır.

Bu maddi neden anlayışı, önceki filozofların (Anaksagoras, Empedokles, Demokritos) düşüncelerini içerir ama onları aşar.

Bölüm 3 – Madde ve Form Varlığa Gelmezler

Madde ve form sonsuz olarak var olmalıdır. Çünkü eğer madde ya da form sürekli yeniden yaratılıyor olsaydı, sonsuz bir döngüye girilirdi. Oysa her şey önceden varolan, kendi türünden şeylerden gelir; örneğin insan insandan, at attan doğar. Aristoteles, Platon’un “formlar dünyası” fikrinin gereksiz olduğunu belirtir, çünkü formlar gerçek dünyada zaten vardır ve hep var olmuşlardır. Form ve madde birlikte varolurlar ve birbirlerinden bağımsız değildirler.

Ayrıca formun varlığı, maddeye bağımlıdır ve formlar madde olmadan var olamazlar; ancak bir şeyin gerçekleşmesi anında form maddeyle eşzamanlı olarak ortaya çıkar.

Bölüm 4 ve 5 – Bütün Varlıklarda Nedenlerin özdeşliği

Aristoteles nedenleri dört gruba ayırır:

  1. Maddi neden (örneğin ev için tuğla),
  2. Formal neden (örneğin evin tasarımı),
  3. Etkin neden (örneğin mimar),
  4. Ereksel neden (örneğin barınma amacı).

Varlık kategorilerinin ise ilkeleri ve nedenleri aynı değildir. Örneğin ilişkilerin (bağıntıların) nedenleri, tözün nedenlerinden farklıdır.

Etkin olma (aktüellik) ve potansiyalite (imkan) tüm varlıkların temel ilkeleridir. Aristoteles’e göre bazı şeylerde etkinlik önde gelir, bazı şeylerde ise potansiyalite. Örneğin, bir insan için madde ateş ve toprak, form ise onun insan formudur; baba ise dışsal, etkin bir nedendir. Bu nedenle her varlık için nedenlerin özel olduğunu ve genel nedenler ile özel nedenlerin farklılık gösterdiğini vurgular. İlk neden, her zaman tek tek varlıklar düzeyinde (örneğin bir insan için baba) gerçekleşir.

Bölüm 6 – Ezeli-Ebedi Bir İlk Hareket Ettiricinin Zorunluluğu

Evrende devinimin sonsuz olması için ezeli ve devinmeyen bir ilk hareket ettirici zorunludur. Devinim sürekli olmalıdır, yoksa evren çökerdi. Ancak devindirenin kendisi devinmemeli ve tam etkin olma halinde olmalıdır; eğer potansiyel halde olsa idi, hareketin sürekliliği garanti edilmezdi. Bu ilk devindirici, hiçbir maddeye sahip olmayan, saf etkinliktir ve tanrısal bir varlıktır (Tanrıdır).

Platon’un “kendi kendini hareket ettiren” varlık anlayışını eleştiren Aristoteles, bunun mümkün olmadığını çünkü her hareketin dışsal bir nedene ihtiyaç duyduğunu söyler. Dolayısıyla hareket ettiricinin hareket etmemesi gereklidir.

Bölüm 7 – İlk Hareket Ettiricinin Doğası

Evrenin sürekli hareketini sağlayan bu ilk devindirici bir tür nous(akıl)‘dur. Bu akıl, en iyi ve en mükemmel olandır ve kendi üzerine düşünme faaliyetini sonsuzca sürdürür. O, evreni fiziksel olarak değil, ereksel olarak hareket ettirir; yani bütün evren bu tanrısal töze yönelik arzuyla hareket eder.

Tanrı (nous) saf düşüncedir, saf etkinliktir, en mükemmel yaşamdır. Tanrı, hiçbir şekilde değişime uğramaz, mükemmel ve sonsuzdur. Tanrı’nın hayatı en üstün yaşamdır çünkü onun etkinliği (düşünme) kendi kendisini düşünmektir.

Bölüm 8 – Gök Kürelerinin Akılları

Evrende yıldızlar ve gezegenler gibi birden çok sürekli hareket eden töz vardır. Her bir hareket eden töz, kendisi hareket etmeyen ayrı bir tanrısal devindirici tarafından hareket ettirilir. Gökyüzündeki hareketlerin sayısı, hareket ettirici tanrısal tözlerin sayısına eşittir. Aristoteles, Eudoksos ve Kallippos’un astronomik küre modellerini referans göstererek, gezegenlerin hareketlerine neden olan devindiricilerin sayısını (55 olarak) belirler.

Evrende birden çok devindirici töz bulunsa da, her şeyin üzerinde tek bir ilk ve mükemmel devindirici vardır. Bu nedenle evren birdir ve tek bir devindirici tarafından yönetilir.

Bölüm 9 – Tanrısal Aklın Mahiyeti

Aristoteles, Tanrısal aklın (nous) sürekli olarak kendini düşündüğünü ve bu düşünme etkinliğinin başka bir nesneye yönelik olmadığını vurgular. Tanrısal akıl, değişmeyen, sonsuz ve mükemmeldir. Akıl ve düşünülen şey aynı olduğunda en üst düzey düşünme gerçekleşir. Bu nedenle, tanrısal akıl sonsuzca kendi üzerine düşünür ve en iyi yaşamı gerçekleştirir.

Bölüm 10 – Dünyada İyi’nin Varlığı

Evrenin yapısı, düzenli bir bütündür ve bu bütünlüğün sebebi tek ve üstün bir ilkedir. Her şey bu üstün iyiye yönelik bir düzen içinde var olur. Evren bir tür birlik olarak hareket eder; ancak bu birlik, evrendeki farklı türlerin, düzen içinde tek bir amaca (iyiye) yönelik ortak hareketlerinden oluşur.

Diğer filozofların (Empedokles, Anaksagoras, Platon) görüşlerini eleştiren Aristoteles, iyi ve kötüyü karşıt ilkelere dönüştürmenin hatalı olduğunu, çünkü asıl olanın tek ve iyiden ibaret olduğunu belirtir. Bu ilke, tek ve mükemmel tanrısal akıldır.

13. KİTAP – MY

Bölüm 1 – Giriş

Duyumsanabilir (hissedilir) tözlerin ötesinde devinimsiz ve ezelî bir tözün varlığını tartışmasının iki boyutu vardır:

  • Bazıları, matematik nesnelerini (sayılar, çizgiler, düzlemler gibi) töz olarak kabul eder.
  • Bazıları ise İdea’ların (Formların) töz olduğunu savunur.

Aristoteles, öncelikle matematik nesnelerinin varlık biçimi üzerinde durur. Eğer matematik nesneleri varsa, bunlar ya duyusal dünyada, ya duyusal dünyadan ayrı, ya da başka bir varoluş tarzında bulunmalıdırlar. Aristoteles’e göre esas tartışma, onların var olup olmadıkları değil, nasıl var olduklarıdır.

Bölüm 2 – Matematiksel Varlıklar Üzerine

Matematik nesnelerinin duyumsanabilir dünyada bulunmaları mümkün değildir çünkü: İki farklı şey (örneğin çizgi ve cisim) aynı yerde aynı anda bulunamaz. Eğer duyusal nesneler matematik nesnelerini içerseydi, cisimler bölünemez hale gelirdi (örneğin, nokta bölünemediği için çizgi de bölünemez olurdu). Bu, maddenin doğasına aykırıdır.

Öte yandan, matematik nesnelerinin duyumsanabilir dünyadan tamamen ayrı olmaları da mümkün değildir çünkü:

  • Ayrı matematiksel cisimler varsa, bu cisimleri oluşturan çizgi ve noktaların da ayrı var olması gerekir. Bu da sonsuz sayıda ayrı geometrik varlığın ortaya çıkmasına neden olur ki bu saçmadır.
  • Eğer matematiksel büyüklükler ayrı varlıklarsa, astronomi, optik gibi duyumsal bilgilere dayanan bilimler anlamsız hale gelir; çünkü o zaman duyuların ötesinde ayrı bir gökyüzü ve ayrı duyumsal nitelikler (ses, renk vb.) olması gerekir.

Sonuçta, matematik nesneleri ne duyusal dünyada ne de ayrı bir gerçeklikte bulunabilirler. Ya yokturlar ya da farklı bir şekilde var olurlar.

Bölüm 3 – Matematiksel Şeylerin Özel Varlık Türü

Matematik nesneleri, kendi başlarına töz değildirler; ancak duyusal nesnelerin içinde bir tür kavramsal soyutlamalar olarak vardırlar. Örneğin, uzunluk, genişlik veya sayı, duyusal nesnelerde belli açılardan mevcut olur ama ayrı varoluşları yoktur. Bilimsel araştırmalar, nesneleri belirli açılardan ele alarak kavramsal soyutlamalar yaparlar (örneğin, geometrici insan bedenini insan ya da canlı olarak değil, sadece geometrik şekil olarak inceler).

Bu anlamda matematik, tümel kavramları (örneğin çizgiyi ya da sayıyı) inceler, ancak bunları gerçek varlıklardan ayrı ve bağımsız varoluşa sahip nesneler olarak ele almaz. Matematik bilimler, soyut kavramları inceleyerek hakikate yaklaşırlar ama ayrı tözleri incelemezler.

Ayrıca Aristoteles, matematik bilimlerin güzel ve iyi olanı (simetri, düzen gibi kavramlar) örtülü biçimde incelediklerini, ancak açıkça adlandırmadıklarını belirtir. Matematik bu anlamda bir çeşit soyut güzelliği temsil eder.

Bölüm 4 ve 5 – Platon’un Sisteminin Eleştirisi

Platon’un İdea’lar teorisini eleştirir. İdea’lar düşüncesinin, duyusal dünyanın sürekli değiştiği varsayımından doğduğunu, ancak bunun çeşitli mantıksal sorunlara neden olduğunu belirtir. İdea’lar, evrensel tanımlar oluşturma girişimi olarak ortaya çıkmıştır (örneğin “insanın kendisi”, “güzelin kendisi”), ancak bu kavramları ayrı varlıklar olarak ele almak mantıksal çelişkilere yol açar:

  • Evrensel olan her şeyin İdea’sı varsa, olumsuz kavramların bile İdea’sı olması gerekir, bu mantıksızdır.
  • İdea’ların varlığını kanıtlamak için kullanılan argümanlar, beklenmeyen İdea’ların ortaya çıkmasına neden olur (örneğin “Üçüncü Adam Argümanı”: Her İdea’nın kendisine benzemesi için başka bir İdea’ya ihtiyaç duyulması sorunu).

İdea’ların gerçek varlıklarla nasıl ilişki kurduğu sorusunu çözümsüz bırakırlar. Örneğin, “insanlık İdeası”, tek tek insanların var oluşunun nedeni olamaz. İdea’lar, pratik anlamda hiçbir şeyi açıklayamazlar; bu nedenle boş bir varsayımdır veya şiirsel bir metafordur.

Eğer İdea’lar maddi dünyaya katılmıyorsa hiçbir şeyi etkileyemezler. Eğer katılıyorsa (örneğin beyazlık İdeası, beyaz bir nesnede var ise), bunun da mantıksal çelişkileri olur.

Ayrıca İdea’lar, eğer “örnek” ya da “model” olarak ele alınırsa, her varlığın birden fazla İdea’ya uyması gerekir (örneğin insanın İdeası olarak “hayvan” ve “iki ayaklı” gibi), bu da tutarsızdır.

Sonuçta İdealar ne epistemolojik ne de ontolojik anlamda faydalı değillerdir ve evrendeki varlığı açıklamakta başarısızlardır.

Bölüm 6, 7 ve 8 – Sayılar öğretisi

Sayıların töz olup olmadıkları hakkında üç farklı anlayış vardır:

  1. İdeal sayılar (Platoncu anlamda, her bir sayının ayrı varlık olduğu görüşü),
  2. Matematiksel sayılar (tüm birimlerin eşit ve birbirine eklenebilir olduğu sayılar),
  3. Duyusal dünyada içkin sayılar (nesnelerin içinde var olan ve bağımsız olmayan sayılar).

Bu sayı türlerinin ya duyusal nesnelerden ayrı, ya onlarla birlikte ya da iç içe olması gerekir. Ancak her biri çeşitli mantıksal sorunlara yol açar:

  • İdeal sayıların ayrı olması, sayılar arasında ilişki kurmayı zorlaştırır.
  • Matematiksel sayıların ayrı var olması, gerçek dünyayla ilişkilerini açıklayamaz.
  • Pythagorasçılar, sayıların büyüklüğe sahip olduğunu iddia ederek sayıların maddeye dönüşmesi çelişkisine düşerler.

Aristoteles’e göre sayıların gerçek statüsü soyut ve kavramsaldır; kendi başlarına ayrı tözler değildirler. Matematiksel sayılar, kavramsal soyutlamalar olarak anlamlıdır ama duyusal dünyadan ayrı bir gerçekliği yoktur.

Sayılar teorisinde birimlerin eklenebilir olup olmadıklarını sorgular. Eğer birimler tamamen eklenebilir ise sayı matematiksel sayı olacaktır ve böylece İdea’lar sayı olamaz; çünkü o zaman her sayı türdeş ve belirsiz olur. Diğer taraftan, eğer birimler eklenebilir değil ise, bunlardan mantıksal tutarlılıkla bir sayı oluşturmak mümkün değildir, çünkü sayıların temel özelliği eklenebilme ve çıkarılabilmedir.

Aristoteles, Platoncuların “bir” ve “belirsiz ikili” ile sayıları oluşturma çabasını inceler. Ve ona göre, birimlerin eklenemezliği üzerine kurulu sayı anlayışı mantıksal olarak mümkün değildir; çünkü sayıların özü, eklenebilme ve nicel olarak ölçülebilir olma özelliğine dayanır.

Eğer İdea’lar sayılar ise, birimlerin ne tamamen aynı ne de tamamen farklı olmaları mümkündür. Çünkü:

  • Eğer aynı olsalar, farklı İdea’lar (örneğin “insan İdeası” ve “at İdeası”) oluşamaz; İdea’lar tek tek ve benzersiz olmalıdır.
  • Eğer tamamen farklı olsalar, sayıların kendisi bütünlüğünü kaybeder, tutarlı bir sayı dizisi oluşmaz.

Bölüm 9 – Geometrik Varlıklar

Geometrik varlıkları (çizgi, düzlem, cisim vb.) sayılar gibi ayrı tözler olarak kabul etmek yanlıştır. Bazıları bu nesneleri büyüğün ve küçüğün formlarından türetir, ancak:

  • Uzunluk, düzlem ve hacim gibi büyüklükler, büyük-küçük, uzun-kısa gibi kavramlardan ayrı bir töz olarak oluşamaz.
  • Eğer geometrik varlıklar ayrı maddelerden türetilirse, bunların birbirine indirgenmesi sorunu ortaya çıkar; örneğin düzlem çizgiden oluşmazsa ya çizgi olmadan var olur ya da düzlem kendisi çizgiye dönüşür.

Ayrıca birimin ve çokluğun öğe olarak kabul edilmesi durumunda, bunlar nasıl bir araya gelip sayı oluştururlar? Çünkü sayıların öğeleri (birim ve çokluk), ya ayrı ayrı anlamsızdır ya da sonsuz gerileme yaratır. Sonuç olarak, geometrik varlıklar ve sayılar ayrı ve somut tözler değil, soyut kavramlardır.

Bölüm 10 – Tümellerin Ayrı Varlığının Eleştirisi

Eğer tümeller müstakil ise (örneğin Platondaki “hayvanlık”, “insanlık” gibi), bunların öğeleri ve ilkeleri ne olacaktır? Eğer tekil varlıklarsa, sonsuz sayıda ayrı öğe (her bir cins ve tür için ayrı ayrı) ortaya çıkar ki bu imkansızdır.

Ayrıca, öğeler tekil ve özel olursa bunlar bilinebilir olmaz; çünkü bilgi ancak tümellere ilişkindir. Tanımlar ve kanıtlamalar yalnızca tümel kavramlar üzerinden yapılabilir; tekil öğeler üzerinden yapılamaz. Bu da Platoncu İdea’lar teorisinin bilgi sorununu çözemediğini gösterir.

Aristoteles’e göre tümellerin varlığı zorunludur; ancak bunlar müstakil değil, tekil varlıklarda içkin kavramlardır. Bilgi, hem imkân halinde (tümel) hem etkinlik halinde (tekil, belirli) var olur. Dolayısıyla bilgi, yalnızca soyut tümellere değil, aynı zamanda gerçek tekil varlıklara da ilişkindir.

14. KİTAP – NY

Bölüm 1 – Karşıtlar Olarak ele Alınan Maddi ve Formel İlkelerin Eleştirisi

Aristoteles, bu bölümde varlığın (özellikle de devinimsiz ousia’nın) ilkelerini ele alan filozofların karşıt kavramları nasıl ilke yaptıklarını tartışır. Karşıtların (örneğin büyük-küçük, çok-az gibi) ilkeler olarak konulmasının sorunlu olduğunu ifade eder. Filozoflara göre, varolan her şeyin bir taşıyıcıya dayanması gerektiğinden, bu taşıyıcının kendisi karşıtlardan biri olamaz; çünkü karşıtlar hiçbir zaman kendi başlarına varolup müstakil bir ousia gibi davranmazlar.

Aristoteles’in vurguladığı üzere, karşıtların kendisini değil, onları taşıyan bir maddenin (veya alt tabakanın) varlığı zorunludur. Çünkü madde (hylē), tam da karşıtları alabilme yeteneğiyle tanımlanır, oysa karşıtlar kendileri sabit bir öz veya ilke olamazlar.

Bu tartışma, büyük ve küçük gibi kavramların doğrudan bir ile nasıl ilişkilendirildiğine de uzanır. Bazı filozoflar büyük ve küçük (ya da eşitsiz, çok, az) kavramlarını ‘bir’in zıttı sayarken, Aristoteles bu yaklaşımın temelsizliğini vurgular. Karşıtlar arasında bir maddi ilke ararken, her seferinde söz konusu karşıtların ilişkisel (görelilik) özellikler olduğunu, gerçekte kendileri sabit bir ousia sayılmayacaklarını ifade eder.

Bölüm 2 – Platoncu Kuramların Eleştirisi ve Bağımsız Sayılar 

Eğer bir ezeli varlık belirli öğelerden oluşmuşsa, o öğelerin söz konusu varlıkta madde işlevi göreceğini söyleyebiliriz. Madde ise imkân halinde varolmayı gerektirir. Ancak ezeli ve yok olmayan bir varlıkta, var olmamayı potansiyel olarak içinde taşıyan bir madde düşünülemez. Çünkü ezeli olan bir şey, yok olma ihtimalini de barındırmamalıdır. Dolayısıyla Aristoteles, öğelerden müteşekkil ezeli bir şeyin tutarsızlığını belirtir.

Bunun devamında da, Sayılar konusunda Platoncu bazı düşünürlerin “belirsiz ikili (çoğunlukla büyük ve küçük diye adlandırılan) öğesini, bir başka ilke olan “bir” ile birlikte ezeli varlıkların temeli olarak ileri sürmelerini eleştirir. Eşitsiz, büyük-küçük, çok-azgibi kavramlar görelilik (relasyon) kategorisine girer ve kendileri doğrudan ezeli bir varlık ya da ilke sayılamaz. Yalnızca niceliğin veya niteliklerin etkilenimleridirler.

Bölüm 3 – Bağımsız Sayılar Hakkındaki Görüşlerin Eleştirisi

Sayıların ve geometrik kavramların (örneğin çizgi, düzlem vb.) kendi başlarına müstakil varlıklar olduklarını düşünen filozoflar, var olanların çokluğunu açıklamak için belirsiz ikili veya büyük-küçük gibi kavramlara başvururlar; ancak görelilik kategorisini bir ilke yaparak hiçbir şeyi tam açıklayamadıklarını gösterir. Göreli olan, kendi başına ayakta duran bir ousia gibi kabul edilemez. Oysa karşıtların kendisi, ister “beyaz-siyah” ister “büyük-küçük” olsun, hep bir ilişkiye dayanır.

Matematiksel nesnelerin çoğulluk ya da bölünmezlik gibi nitelikleri, ancak duyumsanabilir varlıklarda bulunarak kazanılır. Örneğin bir çizgi, “büyüklüğe” sahip olmasıyla “uzun” diye nitelenebilir; ama sırf uzun diye, onun bağımsız ve devinimsiz bir töz olduğu söylenemez. Aynı şekilde bir nokta ya da sayı için de durum böyledir.

Aristoteles, bu filozofların imkân  kavramını dikkate almadan, sadece soyutlamalarla “nasıl ‘çok’ var oldu?” sorusuna cevap aramaya çalıştıklarını öne sürer. İmkân halindeki bir maddenin karşıt formları alabilmesi, çeşitliliği doğurur. Tek tek ousiaların nasıl bir ve aynı zamanda çok olduğunu sorgulamak yerine, “varolan”ın (hem nitelik, hem nicelik vb.) nasıl çokluğa büründüğünü araştırmanın yolunun maddeden geçtiğini anlatır.

Bölüm 4 – İyi ve İlişkilerinde İlkeler

Biçimsel sayı ve matematiksel sayı tartışmalarının devamında, Aristoteles her iki sayı anlayışıyla ilgili zorlukları derinleştirir. Bazı filozoflar, matematiksel sayıyla idea sayısını özdeşleştirirken, kimi de bunları ayrı kabul eder. Aristoteles’e göre, eğer matematiksel sayı idea sayıdan farklıysa, hangi ilkenin onları birbirinden ayırdığı açıklanamaz. Eğer aynıysalar, bu kez de matematiksel sayının özgür (müstakil) olduğu inancı sarsılır.

Buna örnekiyi ile ilgili problemdir: Bazıları “iyi”nin, “bir”le özdeş olduğunu savunmuşlardır (ör. Platon ve takipçileri). Aristoteles, “bir”in ilke, ama aynı zamanda “iyi” olması gerektiğini savunan görüşlerin büyük zorluklar yarattığını belirtir. Mesela “bir = iyi” özdeşliği yapılırsa, “karşıtı da çok = kötü” şeklinde bir sonucu çıkar. Bu, “var olan her şeyin şu ya da bu oranda kötülükten pay aldığı” gibi aşırı bir neticeye varır. Aristoteles’e göre bu düşünce, Platoncu sistemin iç tutarlılığını tehlikeye atar.

Sonuçta, “bir”in nasıl ilke (arche) olabileceği, “çok” veya “eşitsiz” gibi karşıtlıkların ne şekilde madde kabul edilebileceği belirsizdir. Bu görüşleri öne süren filozoflar, birbirleriyle çelişen iddialarda bulunurlar ve “sayı”nın neden ve ousia olduğu iddiasını tutarlı açıklayamazlar.

Bölüm 5 – Sayının Oluşu – Sayı Tözlerin Nedeni midir

Aristoteles, Platoncu ifadelerdeki çelişkili durumlara gönderme yapar: Biçimler (idealar) eğer sayılarsa, ve aynı zamanda her biçim iyi ise, duyusal dünyadaki her tek tek varlık da iyi olmak zorunda kalır; bu da açıkça gözlemlenebilir gerçekliğe aykırı düşer. Dolayısıyla bu sistem, her şeyin iyi olduğu gibi aşırı bir iddiayı doğurur. Yine, “kötü” de “belirsiz ikili” ile özdeşleştirilince, “belirsiz ikili”yi içeren her şey (ör. tüm maddi varlıklar) bir çeşit kötülük yüklenmiş olur. Böylece, iyilikle kötülük arasındaki çelişki, varlıkların en temelinde saçma bir genelleştirmeye yol açar.

Aristoteles, bu tür metafizik spekülasyonların gerçek doğa bilgisinden uzaklaştığını belirtir. Ona göre, “bir”in “iyi” olması veya “çok”un “kötü” olması fikri, rakamsal soyutlamalardan yola çıkan mantıksal birer kurgu gibi görünmektedir.

Bölüm 6 – Sayının Formel Neden Olmasının imkânsızlığı

Bölünemez birimlerin bir araya gelmesinden oluşan sayılardaki birimler rastgele ve eklemeyle oluşuyorsa, neden bu sayının evrendeki herhangi bir şeye neden olduğu düşünülsün ki? Örneğin matematiksel oranların dünyadaki belirli karışımları (mesela bir içeceğin tarifi) daha iyi hale getirmesi veya belli sayıların gök cisimlerinin devinimlerine uyuyor olmasının, o sayılardan dolayı varlığın yönetildiğini gösterecek kesin bir dayanağı yoktur.

Aristoteles bu fikirleri rastlantısal benzerlik” olarak görür; yani matematiksel sayılar veya oranlar ile doğadaki düzenin kesişmesi, mutlak bir ontolojik kimlik veya ilke birliğinden ziyade benzetimler şeklinde ortaya çıkar. Filozoflar, müzikal seslerle sayılar arasında bir denkliğe işaret ediyor olabilirler, ama bu denkliğin sebep olduğu anlamına gelmez.

Sayılardüztekçift gibi matematiksel özellikler; iyi veya güzel gibi değer yargılarını doğrudan üretmezler. Bu düşünceyi sürdüren filozoflar, cisimlerde veya doğada gördükleri oran ve düzeni, sayıları evrensel ilke kabul ederek açıklamaya çalışıyorlar. Oysa doğanın maddi ve biçimsel nedenlerini sağlamlaştırmadan, sırf sayılardaki düzenle açıklamaya çalışmak, açıklanamayan pek çok şeyi geride bırakır.

Matematikselleştirilmiş felsefe, sayıları her şeyin ilkesi sayarak niçin ve nasıl varolduklarını gerekçelendiremez. Sayının dünyadaki görünür uyumun nedeni olduğunu göstermek kolay değildir; en fazla rastlantısal benzerliklerden ibaret kalır.