Ali Şeriati’nin Dinler Tarihi adlı eseri, insanlığın manevi arayışını, dini düşüncenin evrimini ve farklı inanç sistemlerinin ortaya çıkışını derinlemesine inceleyen bir yapıt olarak öne çıkar. İlk olarak 1970’li yıllarda yayımlanan bu eser, Şeriati’nin İslam dünyasında derin izler bırakan fikirlerinin önemli bir parçasını oluşturur. Şeriati, İran İslam Devrimi öncesindeki toplumsal ve düşünsel hareketlerin merkezinde yer almış bir düşünür olarak, dinler tarihine yönelik bakış açısını hem akademik hem de eleştirel bir perspektifle sunar. Bu eser, sadece dinlerin tarihsel kökenlerini değil, aynı zamanda bu dinlerin insan ruhuna, toplumsal yapıya ve medeniyetlerin doğuşuna nasıl etki ettiğini titizlikle ele alır.
Sizi rahatsız etmeye geldim!
1. DERS
Dinin ve “dinler tarihini” incelemenin neden hayati olduğuna iki temel sebep:
- Biz, dini bir toplumda yaşıyoruz. Toplumumuzun ruhunun özünü yapan dini tanımak, aydınlar olarak bizim sorumluluğumuzdur.
- Yirminci asır insanının ortak fikri ve ruhi arayışlarında, manevi ve ilim ötesi bir iman ihtiyacı yeniden gündeme gelmiştir. Ortaçağ’dan sonra dinin geri dönüşü bir gerileme değil, aksine bugünün insanının ilim dışında bir maneviyata duyduğu ihtiyaçtan kaynaklanır.
Yani bu efor sadece akademik bir uğraş değil modern insanın sorunlarını anlamak için gereklidir. İnsan için yalnızca maddi refah değil, hayatın anlamı da önemlidir.
Din tarihinde burjuvazinin rolü önemlidir. Feodalitede durgunluk, geçmişe tapma, yeniliğe direnme görülürken, burjuvazide geleceğe yönelme, yenilik arzusu, tüketime ve menfaate tapma vardır. Yeniçağ’da Avrupa’da dinle mücadele edenler bu burjuva sınıfıdır. Çünkü katolik mezhebi feodalliğin, burjuvazi ise modern tüketimin koruyucusu idi. Burjuvazi için din, artık eski düzenin sembolüydü. Ardından ilim ve sermaye birleşerek (teknik aracılığıyla) yeryüzünde burjuva cennetini kurmaya girişti. İlim bu dönemde hakikati aramaktan uzaklaşıp kudret ve menfaate hizmet eden bir araca dönüyor.
Zamanla insan ilimden de bıktı. Çünkü bilim, burjuvazinin emrine girince faşizmi, sömürüyü, açlığı ve savaşları da mümkün kıldı. Bugünkü insan, her şeye rağmen burjuva cennetinde de mutlu değil; tüketimin ve maddi bolluğun zirvesinde bile isyan ediyor. Bu isyan, dine olan ihtiyacın göstergesidir.
2. DERS
Ortaçağ düzeninde toplum iki ana sınıfa ayrılıyordu: Bir tarafta her türlü güç ve nüfuzu elinde tutan asiller (efendiler) sınıfı, öte tarafta toprağa bağımlı yaşayan köylü (avam) sınıfı. Bu iki kesim arasında korkunç bir sınıfsal boşluk mevcuttu. Eski mimaride bile efendiler ile raiyye aynı odada oturmak zorunda kalsa dahi efendiler hep yüksekte, halk ise girişteki büyük odada otururdu. Tam da bu noktada, feodalitede asillerle aynı ortamda bulunmayan yeni bir katman orta sınıf (burjuvazi) ortaya çıktı. Başta köylüydü, basit bir çiftçiydi; ama parayla, ticaretle, el zanaatı ve üretimle zengin oldu, yavaş yavaş güç kazandı.
Burjuvazi geliştikçe, Katolik din anlayışıyla çatışmaya girdi ve yeni fikri akımlar şekillendi. Protestanlık, bu orta sınıfın dünyaya dönük, burjuva ruhuna uygun dini haline geldi. Başka bir cephe ise dini doğrudan reddeden akımlardı. Orta sınıf bu geçmişe dayanan bütün ırksal ve ailevi ayrıcalıkları reddedip, iktisadı ve sermayeyi ön plana çıkaran yeni değerleri getirdi.
Bu durumu kendi dinleriyle benzer sanan Doğulu aydınlar, dinimiz de Batı’daki din gibi geçmişe ve feodaliteye hizmet ediyor diyerek kendi toplumlarına, kendi dinlerine saldırdılar. Fakat bizim dinimiz onların feodal dinine benzemediği halde, Batı’daki aydınların bulduğu formülleri taklit ettik. Bu yüzden Doğu’da halktan kopuk bir aydın grubu oluştu. Halk onların dilini anlamadı; aydın da içinde yaşadığı dini ve toplumu tanımadan dine karşı kavga verir gibi davrandı.
Dini incelerken sosyolojik ve antropolojik yöntem kritiktir. Çünkü din sadece sonraki medeniyetlerin yazılı kaynaklarından değil, aynı zamanda ilkel kabilelerin inanç ve uygulamalarından da izlenebilir. 19. yüzyılın araştırmacıları, Avustralya, Afrika ve Amerika’daki henüz aile, mülkiyet ve gelişmiş siyasal yapı oluşmamış topluluklarda din olgusunun en basit hallerini incelemiştir. Buradan fetişizm, animizm, totemizm, tabuizm gibi ilkel din biçimleri saptanmış ve hepsinin gizli güçlere, kutsal ruhlara, görünenin ötesinde manevi bir etkiye inandığı görülmüştür. Örneklendirirsek:
- Fetisizm: Küçük taşlar, boncuklar gibi kutsal saydıkları eşyaları öpme, okşama ve onlarda gizli bir ‘mânâ’ bulunduğuna inanma.
- Animizm: İnsanın ölümden sonra ruhunun kalıcı olduğuna ve çeşitli tabiat unsurlarına girdiğine inanma.
- Totemizm: Belli bir hayvan veya bitkinin kabilenin atası, büyük ceddi sayılması. Kabile üyeleri totemle özdeşleşerek kendilerini toplum ruhuyla bir hissetme duygusunu yaşar.
Dini doğru tarif etmek için ilkel kabilelerden ileri dinlere uzanan ortak özellikleri saptamak gerekir. Bu anlamda Din, toplumun her aşamasında din daima var olmuş, varlık âlemini anlamlandıran, insanın içindeki gaybi kuvvet arayışına cevap veren bir olgudur. Dinde kutsallık, ikili yapı (kutsal-olağan, ruh-cisim, maddi-gaybi), insanda sorumluluk ve irade düşüncesi, bir nihai gayeye ulaşma inancı gibi unsurlar her yerde aynıdır.
Farklı dinlerde görülen ortak özellikleri kabaca sıralarsak:
- Din, varlık âleminin anlamlı oluşunu ispat eder.
- Dünyada, insana ve tarihte nihai bir sona, nihai bir gayeye inanç vardır.
- Vücudun, insanın ikiliği (saneviyyet) veya dualizm kabul edilir.
- Kâinatta kutsallık fikrine dayanır.
- Bütün eşya, işler ve gerçekler “hissedilenler ve hissedilmeyenler” şeklinde ikiye ayrılır.
- Din, sosyal bir ruh taşır.
- Din, uluslararası bir boyuta sahip olabilir.
- Tabiat ile insan arasında bir birlik bulunduğuna inanılır.
- İnsan, tabiat ve varlık âleminin ruhunun ortaklığına inanılır.
- Endişe, telaş ve birleşmeye yöneliş duygusu görülür.
- Sorumluluk kavramı öne çıkar. Kendini yetiştirmeye inanç ve iradeye vurgu vardır. Daha iyi bir alın yazısı için gayret gereklidir.
- Çelişki esasına, mücadele ve diyalektik ilkesine inanç görülür.
- İlliyet (nedensellik), kâinatın mantıki tahlili olarak kabul edilir.
- Beka (ölümsüzlük veya kalıcılık) esası vardır.
- Dünya görüşünün genişliği, ufku büyütme yaklaşımı bulunur.
- Olan şeyin esaretinden kurtulma, özgürleşme fikri yer alır.
- İnsanın, hayatın ve toplumun korunması düşüncesi bulunur.
- Tanıma ve tecessüs (araştırma, merak) duygusu vardır.
- İstihdam ve seçme (özgür karar) unsuru dikkate alınır.
- Güzellik ve sanat kavramları önemlidir.
- Aşk ve tapma (yüce varlığa yönelme) fikri barınır.
3. DERS
Dini tanımadan ve bilgi olmadan sahip olunan inanç topluma gerçek bir fayda sağlamaz. İslâm, ileri, hareketli, toplumu yapıcı bir dindir; tanımadan körü körüne inanmak ise uyutucu bir din anlayışından farksız kalabilir.
Dinler tarihini: dinlerin değişimi, bütün tarih boyunca nasıl tekâmül ettiği, dinî düşüncenin hangi ortak özellikleri barındırdığını analiz ederek inceleyeceğiz. Bu sayede bugünkü insan ve özellikle İslâm toplumları din gerçeğini sosyolojik yaklaşımla anlayabilir.
Dini tanımlarken klasik eserlerdeki “din korkudan doğmuştur, gaybî varlıklara inançtır, tabiatın sebebini bilmeyince dine başvurmuştur” gibi yaklaşımlar yetersizdir. Gerçek din, insanın fıtratındaki derin boyutla ilgilidir; ona sadece cehalet veya korku etiketi koymak, din gerçeğini açıklamaya yetmez.
Dini vicdan insan kültürünü inşa eden temel melekelerden biridir ve insanlık tarihinde en önemli mayalardan biri olmuştur. Darwin’in evrim izleğinde ilerlersek insan hayvanî düzeyden sıçrayarak farklılaştığı yerde asıl dördüncü boyut olarak dinî-irfanî duygunun belirmiştir.
Dinlerin ortak özelliklerine 2 ekleme daha yapabiliriz:
- ideal ve ütopyacılık
- bekleyiş ve mevcut duruma itiraz örneklerle açıklanır. “Bütün dinler, daha iyi bir gelecek veya kurtuluş bekleyişi barındırır.”
İnsan bu dünyada gurbet duygusuyla, yersiz yurtsuz hisseder; din ve irfan yoluyla buradan çıkış veya yüce âleme yönelişi arar, sanat aracılığıyla ise dünyayı güzelleştirmeye, eksiğini tamamlamaya çalışır. Sanat, yeryüzünde olmayana bir pencere açar.
Allah, insanı çamurdan yarattı. Sonra ona kendi ruhundan üfledi. Bu insanın simasına ızdıraptan bir dalga oturmuştur. Din, insanin kendisiyle varolan dünya endişesinden kendini arındırarak topraktan Allah’a geri dönmesidir. İnsanoğlu, sonsuzluğa hasretle dolu olduğu için, bu sınırlı dünyada hep dertli ve arayış içinde yaşar. Din de bu derin arayışın köklerinden biridir. İnsan, bu gurbetin zindanında o evi (asıl yuvasını) arar ve her defasında din, irfan veya sanatla kapılar ve pencereler arar.
4. DERS
Önceki derslerde ilkel dinler üzerine genel bir çerçeve çizilip, dinlerin ortak özellikleri ve din nedir sorusuna bir cevap arandı. Burada, medeniyet döneminin büyük beşerî dinlerine başlıyoruz. İlkel dinlerden sonra, insanların zihninde gelişen dini kavrayış ve hisler tekâmül ettikçe dünyanın büyük dinleri ortaya çıkar. Burada Çin ve Hint dinlerine özellikle odaklanacağız çünkü:
- Çin, eski ve derin dini düşüncelerin köklü bir kaynağıdır.
- Hint, bütün tarih boyunca beşeri dinlerin müzesi sayılacak kadar zengin ve karmaşık bir dini çeşitliliğe sahiptir.
İslam medeniyeti de özellikle 2. ve 3. (hicri) asırlardan sonra Hint kültürü ile çok etkileşim yaşamıştır, bu yüzden Hint’i tanımak aynı zamanda İslami irfanı ve tasavvufu tanımak için de önemlidir.
DOĞU-BATI KARŞILAŞTIRMASI VE BÜYÜK MEDENİYETLERİN ÖZELLİKLERİ
Medeniyet döneminde bütün beşerî dinler, kültürler ve anlayışlar iki ana kutupta toplanır: “Doğulu” ve “Batılı” ruh/görüş. Bu ayrım, sadece coğrafi değildir:
Batılı Ruhu ve Kültürü: Kaynağı Eski Yunan ve onun mirasçısı Roma olup, Rönesans’tan itibaren modern Avrupa’ya kadar uzanan bir çizgidir. 15. ve 16. asırlarda başlayan Rönesans, Ortaçağ’ı (yani “Doğulu etkiyle yoğrulmuş” Hristiyan anlayışını) aşarak Eski Yunan ve Roma kültürüne dönüş çabasıdır. Günümüz modern Batı medeniyeti, esasen Eski Yunan – Roma – Rönesans hattının devamı şeklinde görülür.
Doğulu Ruhu ve Kültürü: Burada Hint ve Çin esas kaynaklar sayılır.
Coğrafi anlamda Doğu’da bulunan İran, Arap, Sami halklar, İslam medeniyeti vb. tamamen Doğulu değillerdir. Çünkü bu bölgeler, eski Yunan-Roma ile Çin-Hind arasında sürekli etkileşim yaşamış melez bir kültüre sahiptir.
Batılı Ruh ve Kültürün Özelikleri ve Karşılaştırması
- Kuvvet Asaleti: Yunan’da “kudret” arayışı görülür; Roma da “kuvvet” üzerine kurulu bir imparatorluktur. Rönesans’tan sonra modern Avrupa’da, Francis Bacon ile birlikte ilim hakikati aramak için değil, insanın kudretini artırmak için vardır anlayışı yerleşir. İlim kudrettir sloganı Batı ruhunun temel felsefesini yansıtır.
- Tabiatın doğası: Batı düşüncesinin (özellikle Yunan’ın) ilk filozofları (Fizyokratlar vb.) tabiatı maddi bir ilke üzerinden anlamaya çalışırlar. Tabiatın sırrını, asıl maddesini araştıran bu yaklaşım, Doğuda görülen varlığın sırlarına, gaybi hakikate yönelen arayıştan farklıdır.
- Hayat Asaleti: Burjuva kültürüyle birleşen Batı, daha iyi yaşamak, maddi ve dünyevi ihtiyaçları doyurmak peşindedir. Dini veya dindar bile olsa, gündelik hayatın refahını önceleme anlayışı baskındır.
- Düzen (İntizam): Teknik ve sosyal yaşamda hız, sistem, mükemmel organizasyon Batı için önemlidir. Sofra düzeni, ev tertibi, her işin mantıklı ve sistemli yapılması buna örnektir.
- Faydalanma/Tüketim Asaleti: Maddi hayat ve tüketimin sürekli artması esas hedeftir. Bu bakış açısı, yeryüzünde cennet fikrini savunur; burjuvazi kültürü böyle gelişir.
- Akılcı Tahlile Yöneliş: Batı, felsefeden sanat ve dine kadar her konuyu akılcı analize tâbi tutmak ister. Yunan’da Aristo bunun sembolüdür; her şeyi mantık ve sistem içinde inceler. Doğu ise müphemlik, esrar, derin duygu taraftarıdır.
- Toplum Asaleti: Batı, toplum çıkarını (örneğin Roma’da ‘ateş ve bayrak’ sembollerini) kutsallaştırır. Milliyetçilik, faşizm, ırkçılık gibi akımlar da toplumu, ulusu en yüce değer sayma tavrından türer.
- Egosantrizm (Kendini merkeze alma): Batı düşüncesi, Eski Yunan’dan itibaren insanı ya da milleti evrenin merkezi görmek eğilimindedir. Hümanizm de bunun bir uzantısıdır: Allah’ı değil, insanı merkeze alan anlayış. Tanrılarla rekabet eden “Prometheus” miti, insanın gökten ateşi çalıp kendi kaderini eline alması fikrini anlatır. Bu anlayışta insan, mutlak gerçekliğe boyun eğmez; bizzat kendi kendini yüceltir. Doğu dinlerinde yücelik ve mutlaklık Tanrıya verilmişken, Batı Hümanizminde insana verilir.
Öte yandan Doğuda
- Doğu, hakikat, aşk, irfan, manevi boyut gibi konulara yönelir.
- Kâinatı, maddi unsurlarla açıklamak yerine derin bir sır, bir muamma olarak görür.
- Batı, gökyüzünü bile insanın rakibi tanrıların alanı sayarken, Doğu “kulluğunu” ve “mutlak yüceye teslimiyeti” vurgular (İslâm, tevhid vb.).
- Doğuda ruh, varlık âleminin aşkını ararken, Batı güç elde etmenin ve tabiatı kontrol etmenin peşindedir.
Bu sebeplerin bir sonucu olarak Batı tekniği ve medeniyeti ileri giderken Doğu manevi hayat ve derinlik geliştirmiş ama maddi yönden geri kalmıştır.
Doğudaki şehirlerin kuruluşunu bile kutsalla bağlantılıdır. Örneğin, burada falan peygamber gömülüydü veya mucize olmuştu gibi bir inanç sebebiyle bir yer şehirleşmiş olabilir. Oysa Batıda şehir, ihtiyaç ve toplum menfaati için kurulur.
Batı medeniyeti zamanla kendi değer ölçülerini evrensel ölçüt sayarak başkalarını da ona uydurmaya kalkmış, Oksidantalizm (Batıcılık) denilen bakışla dünyayı şekillendirmeye çalışmıştır.
5. DERS
ÇİN DİNLERİ
Çin, Uzak Doğu medeniyetinde kendine özgü, köklü bir dini ve felsefi gelenek barındırır. İlkel Çin dinleri (Totemizm, Fetisizm, Animizm vb.) tüm diğer bedevi dinler gibi incelenebilecek basit örneklerdir. Burada asıl önemli olan, medenileşme döneminde Çin’in iki büyük öğreti geliştirmesidir:
- Taoizm (Lao-Tsu)
- Konfüçyüs Mektebi (Konfüçyüs)
Bu iki öğreti, Çin’in yüce dinleri kabul edilir. Her ikisinin temeli de özel bir “Çinli bakışa” dayanır. Bu kaçış birbiriyle çelişik gibi duran özellikleri birlikte barındıran bir ruh olarak tasvir edilebilir. Bu çelişki:
- Savaşçı, cengâver, sert ve acımasız (Moğol istilaları, Japon saldırıları, tarihteki şiddetli işgaller)
- Aynı zamanda en ince sanat ve zarafeti üretebilen, şiir, minyatür, hassas ve duygu yüklü eserlerin yaratıcısı (örneğin Çin şiiri ve resmindeki narinlik).
1. Yin Yang
Çin düşüncesinin önemli dayanak noktalarından biri, evrende iki zıt gücün (Yin ve Yang) sürekli çatışma ve etkileşim içinde olduğudur. Yang etken ve olumlu bir güç olarak tarif edilir; erkeksi, canlılık veren ve yukarıya doğru hareket eden bir özellik taşır. Yin ise edilgen ve olumsuz olarak anılır; kadınsı, alıcı ve aşağı çekici bir karaktere sahiptir. Mesela Gökten inen yağmurun ve güneş ışıklarının “Yang”, toprağın bu yağmur ve ışığı kabul edişinin “Yin” olduğunu söyler. Bu iki zıt ilke arasındaki çekişme, hem doğadaki yenilenme döngülerini doğurur hem de tabiatın bir bütünlük (bir tür gizli armoni) içinde işlemesini sağlar.
İyilik ve kötülük, erkek ve kadın, gece ve gündüz, aktif ve pasif gibi pek çok karşıtlık, Çin düşüncesine göre bu ikili gücün tezahürleridir. Buradaki önemli nokta, Yin ve Yang’ın birbirini tamamladığıdır – birinin yokluğunda diğeri anlamsız kalır. Bu yüzden gerçeklik, aslında bir “diyalektik” gibi sürekli zıtlıkların çatışmasıyla ilerler ve her varlıkta, her hareket ya da ilişkide hem Yin hem de Yang’ın bir payı vardır. Çin kültürünün derinliğinde bu iki prensibin uyumu yatmakta, toplumsal ve doğal döngüler bu akış sayesinde sürmektedir.
2. Taoizm
Taoizm, Çin’in en esaslı görüsü ve en büyük dinidir. Kurucusu sayılan Lao-Tsu, MÖ 6. yüzyılda yaşamış bir bilgedir. Taoizmin özünde, varlık alemini yöneten gizli ama her yerde mevcut bir yasanın –Tao– bulunduğu inancı vardır. Tao nehrin yatağı gibidir: Nehirdeki sular akıp değişirken, yatak değişmez ve bütün akışı yönlendirir. Aynı şekilde, evrende olup biten her şey (bütün çelişkiler, doğumlar, ölümler, iyilik ve kötülük) aslında bu büyük ve mutlak Yola (Tao’ya) tabidir. Tao her yerde hazır ama aklın tanımlayamayacağı kadar gizemli ve mutlak bir özelliktedir.
Taoist anlayış, insanın dünyayı akıl ve istidlal yoluyla şekillendirme çabasına şüpheyle bakar. Medeniyetin insanı yapay kurallarla, gereksiz hırslarla kirlettiğini, onun doğal varoluşuna (Tao’ya uygun haline) yabancılaştırdığını savunur. Bu yüzden Taoizm, insanın fuzuli aklı bırakıp içe yönelme ve kendini evrenin akışına teslim etme yolunu önerir. Ne var ki bu yaklaşım, bir yandan çok ince ve zengin bir bireysel ruh temizliği vaadetse de toplumsal bakımdan çekilme, dünyadan el etek çekme eğilimine de yol açar. Toplum için bu “uyutucu” bir etki yapar.
3. Konfüçyüs ve Konfüçyüsçülük
Konfüçyüs de MÖ 6. yüzyılda yaşamış olmasına karşın, Lao-Tsu’nun tam karşı kutbunda yer alır. Konfüçyüs, dünyaya dönük ve toplumsal düzeni yüceltici bir bakış açısına sahiptir. Ona göre sorun, medeniyetin kendisi değil, yanlış kurulmuş olmasıdır. Konfüçyüs, “Li” denen bir kural ve adaplar bütününü öne çıkarır. “Li”, aile ilişkilerinden devlet düzenine kadar herkesi bağlayan hiyerarşik ilkeler demetidir. Evlat babaya, genç kardeş ağabeye, kadın kocasına, halk hükümdara itaat etmelidir. Gelenekçi ve muhafazakârdır. Böyle bir toplum, Konfüçyüs’e göre, dengeye ve uyuma kavuşacak, Tao’ya da aykırı düşmeyecektir.
Bu bakımdan Konfüçyüs, Taoist bireyciliğe ve içe kapanmaya tepki olarak toplumcu akılcılığı savunur. Zihin ve maneviyat tek başına kafi değildir; insan, uygarlaşmaya ve kurallara da muhtaçtır. Mesele, medeniyeti toptan terk etmek yerine onu adil ve erdemli kurallarla düzenlemektir. Gelenekleri öne çıkaran bu yaklaşım, toplumu istikrarlı kılmış ama zamanla yenilik ve hareketliliği de zayıflatmıştır.
Konfüçyüs vs. Lao-Tsu
İki öğreti, aslında birleşseler mükemmel bir mektep doğabilirdi. Çünkü:
- Taoizm, bireyi yüceltir, doğaya teslim, hırslardan arınma, manevi yükseliş vurgusu yapar.
- Konfüçyüs, toplumu öne çıkarır, “Li” ile düzene kavuşmuş, aynı zamanda Tao’ya aykırı olmayacak bir medeniyet inşa etmeyi hedefler.
Biri durmaksızın ruhaniyet, bireysel arınma, diğeri toplumsal ahlak, eski gelenek ve liyakat diyerek maddi dünyanın meşru kullanımına izin verir. Bu, 18. asır Fransasında Voltaire ve Rousseau arasındaki çatışmaya benzer. Voltaire Konfüçyüs tipi (medeniyet savunucusu), Rousseau Lao-Tsu tipi (medeniyet karşıtı) sayılır.
Çin – İslam Anlayışı üzerine bir kıyas:
Lao-Tsu ve Konfüçyüs aristokrat zümreden gelmiş, Krala veya soylulara danışmanlık yapmış kişilerdir. Halk içinde devrimci bir hareket doğurmamışlardır. İbrahimi peygamberler ise halkın bağrından çıkıp, toplumu dönüştüren, soylularla çatışan, devrimci liderler olarak ortaya çıkar.
İslam’da insan, iki zıtlığın toplamı olarak tanıtılmıştır. Bu temel mantığa terstir bir şey hem gündüz, nem gece olamaz. Hem iyi, hem kötü olamaz.
İnsan bir açıdan kötü olan şey yani çamurdur, diğer taraftan Allah’ın ruhudur. Bu diyalektik bir alamettir. Bu nedenle bir insan sabit bir tarife sahip degildir. Ruh ve çamurdan yapılmıştır. O halde kendi nedir? Bir seçmedir. Bir mücadeledir. Bir “olma”dır.
İslam şöyle diyor: İnsan iki zıt imkanın toplamıdır; hem ilahi, hem şeytani. Allah’a sığınmak için bir imkanı vardır. Şeytanın oyuncağı olmak için de bir imkanı vardır. Bu iki zıt imkan, insanda bir araya toplanmıştır. Bu diyalektik bir işarettir. Bu iki zıt kutup arasındaki savaş tarihi yaratıyor.
6. DERS
Tebliğ ile öğretim arasında fark vardır.”Teblig, bir mesajı bildirme ve ispat etme esasına dayanır. Ama öğretimin iki aşaması vardır.
- Öğretimin birinci aşaması, bir fikir veya eseri doğru ve görüş belirtmeksizin anlamaktır. Bir ideoloji veya dini kavrama anında, bütün bedenimizle hür anlayışa hazır olma zorunluluğu vardır.
- İkinci aşama ise birinciyi geçtikten sonra, o din veya eseri ayrıntılı anlamış, hüküm verebilecek düzeye gelmiş olmaktır. Bu aşamada her çeşit tartma ve değerlendirme iznine sahibiz.
Avamdan olan, bu iki aşamayı birbirinden ayırıp teşhis edemediğinden hemen başlangıçta Jojman de valure (yargıya) başlıyor. Oysa önce gerçeği, olguyu olduğu gibi tanımak sonra da değerlendirip iyi veya kötü diye hükmetmek gerekir.
HİNT DÜNYASINA GİRİŞ
Dünyanın eski dinleri tarihine, en derin, en hassas, en şiddetli ruhsal yönelişlerin olduğu dünyaya giriş için Hint büyük bir kaynaktır. Hint ruhu, üç bin yıllık bir derinliğe sahiptir ve onu anlamak güçtür. Hint ruhunun dünyasına yol bulmak, akli bakımdan oldukça zor bir iştir. Çünkü Hint’te ruh ve duygu tek boyutlu, fakat aşırı ve çarpıcı bir şekildedir.
Tarihte Arya denilen beyaz derili bir kavim, MÖ 17.–12. asırlarda yaşadıkları kuzey bölgelerinden kademeli şekilde Hint’e ve İran’a inmiş, sonrasında da Avrupa’ya geçerek Yunan ve Roma medeniyetlerini oluşturmuştur. Hint ve İran Aryaileri ayrı devlet değil, birbirine yakın düşünen çeşitli kavimlerdi. Tarih boyunca birçok büyük uygarlık hep göç ve hicretlerle oluşmuştur.
Bazı batılı sosyologlar, bereketli coğrafi şartların Hint insanını atıl kıldığını iddia ederek “Hint tembelliğinden” söz etmişlerdir. Oysa bu açıklama kısmen geçerli olsa da tam yeterli değildir. İnsan ruhu, ekonomik ihtiyaçları temin edilmişse hayaller ve soyut düşüncelerle meşgul olabiliyor. Fakat Hint ruhunun mistik ve içe dönük hale gelmesi de sadece ekonomik bollukla açıklanamaz.
Aryailerin ilk dinleri Totemizm, Fetişizm, Animizm, Büyücülük ve tabiat eşyasına tapma gibi ilkel inançlardır. Hint’te bu ilkel inançlar Veda dininin temelinde de izler bırakmıştır.
VEDA DİNİ
Veda dini, Hind’in en eski köklü dinidir. Brehmen, Cinizm, Buda gibi sonradan ortaya çıkan dinler “Veda” dininin değişmiş şekilleri sayılırlar. Veda dininde, Totemizmin bir kısım etkileri vardır. Mesela inek kutsaldır. Etini yemiyorlar. Zerdüşt metinlerinde de inek, ilk insanla aynı anda yaratılır. O halde Zerdüşt dinine göre ilk insan ile ilk inek aynı anda doğmuştur. Böylece inek, genel olarak Aryailer için önemli bir totemi sembolize eder.
Veda kelimesi “Videya” kökünden gelir; Videya görme, görüş, kutsal aydınlık, basiret demektir. Veda metinlerinin bazı bölümleri insanı hayrette bırakacak kadar derin ve mânâ doludur. Nasıl olur da bunların gayb ile irtibatı olmaz diye hayret edilir. Bu ilimdeki kutsal aydınlık nurdur… Bu Prometheus’un insana bağışladığı maverai bir aydınlıktır.
Hint toplumu tarihsel olarak sınıflar üzerine kurulu en katı örneklerden biridir. Brahmanlar, Kasateryalar (savaşçılar), çiftçiler, sanatkârlar ve köleler, son olarak da necis sayılan yerliler şeklinde beşli bir sınıflandırma hâlâ mevcuttur.
Brahmanlar halkın ruhsal ihtiyaçlarını gideren en güçlü sınıftır. Brahmanların en büyük görevi, tanrılar için kurban kesmektir. Brahmanlar bu özel tekniğe, yani gizli ruhsal güce (surnigâ) sahip olduklarını, bunun da nesilden nesile miras geçtiğini iddia ederler. Zamanla basit merasimler karmaşık hale getirilip sadece Brahmanların tekelinde uygulanabilir hâle dönüştürülür. Böylece dini uygulamaların aslı maneviyattan çok teknik kurallara bağlanır. İslamda ibadet teknik değil, iman işidir. Ameller niyetlere göredir.
İslâm’da ayrıca ruhban sınıfı kavramı yoktur, dini önderlik mirasa veya özel bir gizli güce değil, ilme ve takvaya dayalıdır. Dolayısıyla resmi ruhbanlık yerine alim kavramı vardır. Bu da insanlar ile din alimleri arasında öğrenci-öğretmen ilişkisini ifade eder.
Veda ilahileri içinde yer alan yaratılış temsilleri, sembolik ve derin anlatımlarıyla dikkat çeker. “Ne vücut vardı ne yokluk… Biricik zât tek başına nefes alıyordu. O’ndan başka bir şey yoktu.” denilerek mutlak tevhide vurgu yapılır. Aynı metinlerde vahdet-i vücut anlayışının da temelleri sezilir: Dağlar, kuşlar, denizler ve uzak ırmakların vücudu onun zâtındandır.
Upanişadlar’daki anlatımda Yâmâ ile Yâmi ikilisi, Âdem ve Havva anlatısına benzer şekilde yaratılışın ilk çifti olarak sunulur. Yine yasak, aşk ve ebedilik temaları ortak sembollerle aktarılır.
7. DERS
Hint Dinlerini Tanıma Gereği:
- Bu hayret verici, büyük ve derin kültürde, incelik duygusu ve tefekkür hayalı görüyoruz. Yunan dünyasının (Sokrat, Eflatun, Aristo) klasik dönemleriyle Hint’teki Veda metinlerini ve Upanişadları kıyasladığında, Hint düşüncesinin de felsefi ve ruhani bir zirve sunar.
- Çağdaş dünya makine ve maddi yaşamın tüketimci kültürüyle insanı iktisadi bir hayvana dönüştürüyor. Bundan bunalan Batılı gençlik, Doğuya yönelmektedir: Batılılar Hint dinlerinde aradıklarını tam bilmeden, maneviyat ve huzur peşinde koşmaktadır. Benzer şekilde Doğulular ise Batı maddeciliğine ve tüketim kültürüne kapılmaktadır.
İnsan üç boyuta sahiptir; şuur, hürriyet, yaratıcılık:
- Şuur: “Hem kendinin hem de dünyanın bilincinde olmak.”
- Hürriyet: Yapıyorum, yapmıyorum, seçiyorum, seçmiyorum diyebildiği ölçüde insandır.
- Yaratıcılık: Alet yapmanın ötesinde kendini inşa edebilme ve iç dünyasını dönüştürebilme yeteneği.
İnsan isyancı, sonsuz çelişkileri olan bir irade, olandan kaçan, ideal isteyen, mutlak olanı talep eden, kendini ve dünyayı bilen, seçici, yaratıcı, geleceğe yönelen, tapan bir varlıktır. İnsan bir mevcut değil, henüz yaratılmakta olan bir inşaadır. Tarih boyunca tüm büyük olaylarda insanın bu tanımının izlerini görürüz.
Kur’ân ve Tevrat’taki Adem kıssasında; Yaratılış destanında hikmet ve anlam dünyası vardır, antropolojinin en ileri meseleleri gizenmiştir. Allah’ın ruhuyla kokmuş çamuru birleştirmesi metaforu, insanda hem en aşağı hem de en yüce yönün birlikte olduğunu gösterir. İnsan, formülü (sonsuz eksi) çarpı (sonsuz artı) şeklindedir. Çamurdan Allah’a kadardır.
Adem’e isimlerin öğretilmesi, insanın meleklerden üstün olduğunu ve sorumluluk taşıdığını gösterir. İnsanın bilinci, çıplaklığından ve yetersizliğinden utanmayı da getirir. Yasak meyve bu bilincin sembolüdür.
Tevhid, alemdeki bütün çelişik kutupları atan, zihne bir varlık, bir hedef, bir ruh koyan dünya görüşüdür. La ilahe illallah cümlesi köle pazarlarını sarsacak kadar devrimci bir mesaj içerir o dönemde. Tevhid, felsefi bir çıkarım değil, sosyal ve tarihi bakımdan da sarsıcı bir bakış açısıdır.
Nette, tarih boyunca bazen toplumlar aşırı dünyevileşmiş, bazen de gereğinden fazla dini dünyaya çekilip hurafelere boğulmuştur. İslâm’ı diğer dinlerden ayıran, her iki yöne de dengeli bir çağrı yapmasıdır.
HATEMİYYET (Son oluşluk)
Son olarak hatemiyet kavramına değinir: Tevhid mektebi mevcuttur; bu mektepte tahsil tamamlandıktan sonra doktoraya sahip olan, yeniden hocaya gerek duymadan içtihad derecesine ulaşmıştır. Yani yeni bir peygamber gelmeyecek, çünkü insan artık vahyedilen esaslarla ilerleme ve araştırma gücüne sahiptir. Bu, insanın tekamülü durdu anlamına gelmez. İnsanın varabileceği mükemmellik, son vahiyden sonra da arayışla ve içtihadla sürdürülecektir.
8. DERS
İmamet ve Şia, İslâm’da bir güç ve dinamizm noktasıdır. İmamet adalet ve hürriyetle iç içe geçmiş, toplumu dönüştürücü devrimci bir rejim modelidir. Bir geçiş düzenidir. Toplumu cahiliyeden devrimci bir kültüre taşımayı üstlenen liderliktir. Bu nedenle İmamet, ne salt verasetle ne de salt seçimle olur. İmam, seçimle belirlenen bir makam da değildir, tayinle de değildir. O, tıpkı bir dağın en yüksek oluşu gibi, zati bir hakikattir. Bu hakikat, kimin tarafından gösterildiğini keşfettiğimizde ortaya çıkar.
Şia, yalnızca tarihî bir mezhep ya da usulü kelâma eklenen iki ilke (adalet ve imamet) değildir. Tam tersine, halkın mahrum ve mahküm olduğu sınıflara hitap eden, devrimci bir İslam hareketidir. Bu hareket İslâm’ın bünyesinde bulunan adalet ve imamet esaslarına vefa göstererek, hükümetin ve sınıfların zulmünden ızdırap çeken halkın emel ve ideallerinin kanunudur. Tarih boyunca İran’da ve öteki coğrafyalarda, yöneticilerin zulmünden bunalan halk İslam’ın hakikatini, adalet ve hürriyet temelli niteliğini aramıştır. Şia, tam da bu adalet ve imameti unutmayan İslam anlayışını korur.
Gerçekte Şia, mahrum sınıfın İslamı iken, sonradan tarihte bazı yönetimler, onu yalnızca geçmiş husumetler, tarihi sevgi-nefret ve törenler mezhebine indirgemiştir. Özellikle Alevi Şiası mahkûm sınıfın İslamıydı. Sadece insani adalet ve hak hükümeti istiyordu. Safevî Siası ise uzlaşmacı, merasimsel ve devlete entegre olmuş bir hale dönüştü.”
Adalet ve Kist
Şeriati, adalet kavramını iki ayrı boyutta ele alır: adalet (cevrin karşıtı) ve kist (zulmün karşıtı. Adalet üst yapıya ait, hukukça tanınmış haktır; kist ise toplumda herkesin gerçek payına sahip olmasıdır. Kistin olmadığı yerde adalet sadece görünen bir üstyapı olarak kalır. Bu yaklaşım, toplumsal yapıda köklü bir dönüşüm (kist) olmadan, sırf hukuk ve mahkeme yoluyla sağlanacak adaletin eksik kalacağını anlatır.
İslamdaki yöneticileri değerlendirirken: Diktatörlük ile devrimci liderlik arasındak, farka değinir. Devrimci liderlik, fikirleri serbest bırakıyor. Sonraki dönemde siyasi gelişmeye ve hürriyete dönüştürüyor. Ama diktatörlükler cehaleti daima koruyorlar.
9. DERS
Hint ruh ve şuurunu tanımak sadece insanlık tarihinin derin ve dopdolu maneviyat kaynayan ocaklarından birini tanımak değil, belki insan cinsinin en esaslı ve en derin boyutlarından birini de tanımaktır.
Günümüzde, Rönesanstan itibaren akla ve maddeye dayalı yaşam biçiminin insanda varlığın amacını ve anlamını yitirme duygusuna yol açmıştır. Bugünkü insan hayatının sadece yarısına sahip. Öteki yarısı –yani ruh, aşk, iman, ideal– boş kalmış. Bu eksikliğe tepki olarak Batılı genç neslin Hinduizm gibi ruh ve maneviyata yönelen inanç sistemlerine duyduğu ilgi anlaşılabilir..
Çağımız medeniyeti, bütün ilerlemesini aklın üstünlüğüne borçludur. Akıl, ilerlemeyle birlikte mantık dışı gibi görünen birçok yüksek değeri de kurban etmiştir. İnsan bilgin ama kuru, sanat mahir ama kof, ilim ve teknik her araca sahip ama ne için ve nasıl kullanacağını bilemiyor.
Bugünkü insan nereye gideceğini bilmiyor; bu yüzden salt ruha dönük Hint düşüncesine kendiliğinden koşuyor. Hinduizm, “tamamen aklın zıddı ve maddecilik karşıtı bir yönelim” gibi görünür: Sadece maneviyata hitap eder. Hint ruhani yaklaşımının temeli, Veda adı verilen, hakikati doğrudan algılama yöntemidir. Doğrudan hissedilen ve insanı hakikatin özüne taşıyan bir iç tecrübe sunar.
Hint felsefesinde ‘ben’ dediğimiz şey, diğer insanlarla kurduğumuz ilişkilerin toplamından ibarettir, yani yalancı bendir. Bu sahte benlik yıkıldığında, geride atman adı verilen hakiki ben kalır. Artık insan kendini bütün varlıkla özdeş görür. Atman ise en son Brahman (mutlak hakikat, dünyanın ruhu) ile birleşir. Irmak denize ulaştığında artık ırmak değil su olur, insan Brahman’ın okyanusuna karışınca kendini onunla aynı hisseder. Bu, tasavvuftaki fenafillah ve bekabillah anlayışıyla benzerlik taşır.
- Samsara: Yalancı dünya, geçici oluş ve bozuluş döngüsü.
- Karma (tenasüh döngüsü): İnsanın geçmiş hayatlarında yaptıklarının yeni bedenlerde tezahür etmesi.
- Nirvana: Bu döngüden kurtuluş ve tam sükûnet. Nirvana’ya eren insan, artık dünyada ölüm-doğum acısını yaşamaz, kısır döngünün ötesine geçer.
Karma inancı Hint kast düzenini binlerce yıldır meşrulaştırmıştır. Köleler köle, efendiler efendi olarak yeniden doğarlar. Bu zulmün tahribi değil, dünyanın değişmez kanunu gibi sunulur.
Bu döngüden kurtulmak isteyen kişinin, yoga, riyazet ve kendini tüm bağlardan özgürleştirme çabası gütmesi gerektiğini belirtilir. Veda irfanına göre insan, nefes alış verişinden göz hareketlerine kadar her bir bağı kontrol altına aldığında, ‘yalancı ben’i yok eder.
Batı’da bugün Alabildiğine refah ve özgürlük, insana ‘ne için?’ sorusunun cevabını veremiyor. Bu cevabı Hint düşüncesinin ruhani boyutunda arıyorlar.
10. DERS
Her fikir (filozof, alim, sanatçı vb. kim olursa olsun) kesin ve mutlak olamaz; insanların “ben şu an böyle düşünüyorum; ileride yeni bir gerçeğe ulaşabilirim” diyebilme özgürlüğünü koruması gerekir. Peygamberler ise, mesajı mutlak kaynaktan aldığı için “budur, başka değildir” diye konuşabilirler.
Bu bağlada bilim insanları da “biliyorum” ile “sanıyorum” arasındaki farkı bilmelidir. Bir teori ya da düşünce, zamanla yenilenip değişebilir. Bu canlılık ve sürekli arayış, insan zihninin donukluğa düşmesine mani olur. Dolayısıyla birisinin 20-30 yıl önceki sözleriyle bugünkü görüşü aynı olmak zorunda değildir – zaten gelişen insan aklı ve ilmin ruhu budur. Eski tezleri yeni bilgiler ışığında değiştirmek ilmi ve insani bir olgunluktur. Bu, dini kaynakları (Kur’an, hadis vb.) bile anlama sürecinde gerekli olan ihtimal ve yorum bilincini gerektirir.
Dinler tarihini ele alırken “mülkiyet – medeniyet – din/ideoloji” ilişkisini önemlidir. Durkheim’ın “semboller arasındaki yakınlaşma” kavramındaki gibi sosyolojide bir toplumsal süreçte belirli işaretler hep birlikte ortaya çıkıyorsa, birinin varlığı diğerinin de varlığına işaret eder. Bu bağlamda:
- Kadim büyük dinler (Hint, Çin, İran) ve büyük felsefeler (Yunan) hep aynı döneme (MÖ 6. ve 5. yüzyıllar civarı) yakındır.
- Bu eşzamanlılık tesadüf olamaz. Maddi gelişme (tarım, mülkiyet, sınıflar) öyle bir noktaya gelmiştir ki, aynı anda farklı yerlerde, büyük dinî/ahlakî reformcular doğmuştur (Buda, Lao-Tsu, Konfüçyüs, Zerdüşt, vb.).
- Mülkiyet düzeni ve medeniyet geliştikçe, toplumda zulüm, eşitsizlik, yozlaşma, ahlak bozukluğu da artar. Böylece insanlar yeni bir dinî veya manevi önderlik ihtiyacı duyar – bir kurtarıcı beklenir. Buda, Zerdüşt, Konfüçyüs vb. hepsi bu ortak iktisadi-sosyal krizin ürünüdür.
Bu kanun (yani bir toplum önce sınıfsal/mülkiyet düzenine ulaşır, sonra ıslahatçı din çıkar kuralı) İbrahimi peygamberler için geçerli değildir. İbrahim, Musa, İsa, Muhammed (s.a.v.) gibi peygamberler, diğer doğulu inanç liderlerinin aksine yoksul ve çobanlar sınıfından çıkmış, genele bakarsak medeniyetin o aşamasında beklenmeyecek boyutta evrensel bir mesaj getirmişlerdir.
- Örneğin İbrahim, daha kabilevi yapıdaydı, yerleşik ve ileri medeniyet aşamasında değildi. Yine de evrensel Tevhid Dinini kurmuş oldu.
- Musa, İsrailoğulları’nı Firavun zulmünden kurtarmak için gelmişti ama neticede o da mazlum kölelere hitap etti.
- İslam Peygamberi, Mekke’de kabile düzeninin bile olgunlaşmadığı bir toplumda uluslararası, evrensel bir “Tevhid ve adalet dini” ortaya koydu.
Bu, normal sosyolojik mantığa göre beklenmez. Onları sırf tarihî-ekonomik koşullarla açıklamak zordur.
Buda’nın Önemi
Şeriati’nin esas odaklandığı kişi, Vedâ dini içinde büyük bir reformcu olan Buda’dır. Niçin Buda önemlidir? Çünkü:
- Buda, esasında mülkiyetle gelinen refahtan bıkmış, hayatın ‘boş’ yanını görmüş bir ruh halinin önderidir.
- Buda’nın yaşadığı bu ruh hâli bugünkü Batı gençliğinin maddi zenginlik içinde bunalmasına benzer. Batılı gençler, paranın ve aşırı tüketimin anlamsızlığını hissediyor, bir tür içe dönük isyana kayıyor.
- Buda’yı tanımak, bugünkü lüks ve tüketim kültürünün ürettiği boşluk psikolojisini de anlamamızı sağlar.
Babası zengin ve kudretli bir racadır (kral). Buda doğar doğmaz kâhinler “Bu çocuk büyük bir ruhani lider olacak, dünyayı terk edecek” kehanetinde bulunur. Babası da onu engellemek için her türlü eğlence, konfor ve güzellikle dolu bir saray hayatına kapatır – hiçbir acı, hiçbir çirkinlik görmesin diye. Buda 16-17 yaşına gelince dört olayla yüzleşir: Yaşlılık, hastalık, ölüm ve bir dervişin sükuneti. O zamana dek dünyayı hep mutluluk dolu sanan Buda, arabacısının anlattığı bu gerçekler karşısında dehşete kapılır: Ben de mi yaşlanacağım, hastalanacağım, öleceğim? Sarayda en güzel yemekler, en iyi eğlenceler, en şaşaalı zevkler bile gözünde anlamını yitirir. Hepsinin geçici olduğunu fark eder. Gecenin bir vakti, uyuyan eşi ve bebeğini son kez (onları uyandırmadan) seyreder, onlarla vedalaşır ve sarayı terk eder.
Buda’nın Aydınlanma Yolculuğu
Buda, uzun süre Brahmanların en ağır çile metodlarını (açlık, beden işkencesi, vs.) dener. Fakat bir aşamada bunun da insanı gurura ve nefsin başka hilelerine sürüklediğini anlar. Nihayet bir ağacın altında (Bodhi ağacı) hakikate erer. Nirvanaya ulaşır. Artık “Buda” (uyanmış kişi) olur.
Buda’ya göre insan tamamen ızdıraptan ibarettir; bu ızdırabın ana sebebi arzu, bağlılık ve susamışlıktır. İnsan, bağlandığı her neyse (zevk, sevgi, gençlik, mal vs.) onu kaybettiğinde acı çekmeye mahkumdur. Bu yüzden arzu ve bağların kesilmesiyle ızdırap biter. İnsanlara:
- İnsanın özünün ıstırap olduğunu
- Istırabın nedeninin arzu, tutkular, bağlanmalar olduğunu
- Istıraptan kurtuluşun mümkün olduğunu
- Bu kurtuluşun yolunun Nirvana adlı sükûnete ermek olduğunu anlatmıştır.
Buda dünyayı, evlenmeyi, aileyi, malı, toplumsal görevleri bizi zincirleyen bağlar olarak görür. Azla yetinmek (riyazet), ailesizlik, hiçbir şeye muhtaç olmamak, sonsuz bir dinginliktir. Buda bu inancını, Veda dininin reforme edilmiş bir şekline dayandırır. Buda’nın dünyası varlıklılığa, haz ve tüketime doymuş insanın bıkkınlık ve isyanıyla ilgilidir. Modern Batı gençliği de refah içinde “bu kadar maddi imkana rağmen ruhum doyumsuz” diyerek isyan etmektedir. Rahatlık ve lüks, eninde sonunda bunaltı, bıkkınlık ve dünyayı reddetme haline varır. Bu reddediş bir çeşit maneviyata yönelme olsa da, Şeriati, Buda’nın ve Hint düşüncesinin bu tepkisini ibrahimî dinlerden farklı sayar. Çünkü Buda, maddeyi ve sosyal hayatı bırakmaya çağırır, İbrahimî gelenek ise topluma dönük, dünyayı ıslah etme fikri taşır.
11. DERS
Neden Buda’dan bahsediliyor? İslam, düşünmeye çok değer verir: Bir saatlık tefekkür altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır. İnsan farklı dinleri ve inançları inceledikçe, kendi inancının manasının derinleştiğini, hakaretle veya onu küçümseyerek değil, incelemeyle büyüklüğü görmenin mümkün olduğunu düşünüyorum. Hakir görmek ve basit saymak, ilim açısından sadece nakletmeye ve düşünmeye ihanet değildir, bizim dinimize de ihanettir.
Buda
Buda, Hindistan’da soylu kabul edilen ve “Kasaterya” denen, Yunan’daki “Aristokrat” sınıfına benzer bir topluluktan gelir. Tıpkı diğer büyük ruhani liderler gibi varlıklı bir çevrede yetişir fakat ruhunda bir boşluk ve isyan belirmeye başlar. Zevkin, yorgunluk ve hayattan bıkmaya sebebiyet verdiğini; refahtan doğan bir tür dindışı zahidliğe yönelişin tarihte defalarca görüldüğünü vurgulamak gerekir.
Buda’nın babası, onun “evsiz barksız derviş ve zahid” olma tehlikesini sezer ve önlemek için her türlü zevki ve eğlenceyi sunar. Buna rağmen Buda, isyan edip saraydan kaçar. Buda’nın devrimi, dünyadan bıkış ve onu hakir görmeyle başladı. Buda, lüks dünyayı geride bırakıp Brahmanlara bağlanır ve şiddetli bir riyazet dönemine girer. Riyazet ve bedenin zayıflatılması, ruhu yükseltmek yerine insanda gurur, gösteriş ve tehlikeli duygular doğurur. Anlar ki ruhu terbiye etmek için ruhu geliştirmek gerekir, bedeni yok etmek değil.
İnsan nefsi öyle inceliklidir ki, riyazet yoluyla bile kişiyi kandırabilir. Dünyadaki iktidar, savaş veya gösterişli bir ibadet; her biri nefsin farklı arzularını tatmin edebilir. Kendi gerçek amacımızı unutup, görünürdekutsal olan şeyleri dahi bencillikle yapabiliriz. Büyük çabalarımız bile gurur, itibar ve böbürlenme için yapılıyorsa hakikate ulaşmak mümkün değildir.
Buda, ‘Nirvana’ya ulaştığında bu zor hayattan tamamen kopup kalabilirdi ama halkı kurtarmak için geri döndü. Onun mesajı, halkı korku ve sahte tanrılara kurban olmaktan kurtarmaktır. Geleneksel tanrı anlayışını reddetmesi, aslında sahte putlara ve Brahmanların sömürü sistemine karşı çıkıştır.
Bu, Allah’ı inkar değil; uydurma tanrıları reddetmek, insanın kendi sorumluluğuna ve özgürlüğüne dönmesidir. Materyalist sosyologlar Buda’yı tanrısız bir din olarak görebilir ama gerçekte Buda, Veda dininin put anlayışına başkaldırmaktadır.
Brahman din adamlarıyla halk arasında adeta resmi bir “korku ve ricacılık” ilişkisi vardır. Bir nevi, tanrılar adına insanlardan para ve emek alan aracılar hükmeder. Buda bunun gerçek dışı olduğunu söyler. Ona göre tanrılar, insan ile hakikat arasına giren birer engeldir. Bunu reddetmek, sanki tüm sistemi sarsmıştır. Buda devrimcidir. Buda, tanrıların kökeninde yatan Hint yapay sınıf (kast) düzenini de reddeder.
Herkes, onun talimatlarıyla Nirvana’ya ulaşabilir.
Filozoflar dünya, ruh ve tanrılar hakkında tartışa dursun; Buda bunların sonuçsuz olduğuna dikkat çeker. “Kendini tanı” der. Akıl yoluyla dünyanın ya da ruhun başlangıcı, sonu gibi konuları çözmeye çalışmak, pratik hayatta fayda sağlamaz. Önemli olan, insanın kendisini bilmesi ve ızdırabı yenmesidir.
Bu emir, Buda felsefesinde merkez noktadır. Kendini tanımak; felsefi tanımlar yapmak değil, ahlakta bir temel oluşturmaktır. Akıl ötesi konular veya sahte inançlarla oyalanmak yerine, insan kendi varlığındaki sorunları (susuzluk ve ihtiyaç hissi) keşfetmelidir.
Zevk, ızdırabın anasıdır; çünkü onu elde etmek için çabalayan insan, kaybetme korkusuna da sürüklenir. Buda, bu gerçeği anlamanın en temel şart olduğunu söyler.
Buda inancında ayin ve ameller çok sadedir. Karmaşık ve zor törenlere ihtiyaç yoktur. Sarı elbise giymek, saç-sakal tıraş etmek, sükunet ve iç murakabe gibi pratikler vardır. On büyük esas ise tamamen menfi, yani kaçınma esaslarıdır: öldürmemek, çalmamak, iffetsizlikten uzak durmak, aldatmamak, oburluktan kaçınmak, içki ve sarhoşluktan sakınmak, dans-müzik ve faydasız oyunlardan uzak durmak, ziynet ve görünür süslemeleri terk etmek, yumuşak yataktan vazgeçmek ve altın-gümüşü reddetmek.
Buda’nın dini, hayır diyebilmeyi ve kendi içine bakarak ızdırabın kaynağını anlamayı öne çıkaran bir dindir.
12. DERS
Burada Veda ve Buda ekollerinin inanç esaslarını tanıdıktan sonra, yalnızca akli delillerle bir dini tanımanın zorluğundan bahsetmek gerekir. Diğer ilim dallarında (tıp, zooloji, astronomi gibi), konuyu belli mantık ve yöntemlerle analiz etme yolu net sonuç verebilir. Fakat din, canlı bir bütündür; sadece parçalarına bakarak onu kavramak mümkün değil. Bir dinin usulünü öğrenmekle onu tanıdığımızı sanıyoruz, oysa bu yaklaşım dinin ruhunu gözden kaçırmaya sebep oluyor.
Tıpkı bir şehri sokak sokak dolaşmakla elde edilen bilgi ile, uçağa binip o şehre yukarıdan sürvol bakışıyla bakmanın farklılığı gibi, bir dini de hem derinlemesine hem de uzaktan genel bir çerçevede incelemek gerekir. Sadece ayrıntılara takılıp bütünü ıskalamak da, sadece kuşbakışı genellemeyle yetinip ayrıntılara girmemek de o dini doğru tanımamızı engeller.
HİNT DİNLERİNİN ÖZELLİKLERİ
Hint ruhunun en göze çarpan özelliği, sanat, felsefe, ahlâk ve dinin birbirinden pek ayrılmaması. Dini veya filozof olan, aynı zamanda sanatkâr ya da ahlâk öncüsü de olabiliyor. Hint’te musiki, dans, resim ibadet ve merasim parçasıdır; sanatın dini boyutu korunmuştur. Günümüzde maddi ve yüzeysel sanat anlayışından sıkılan Avrupalı sanatçılar, Hint sanatına yönelerek oradaki derinlik ve dinle harmanlanmış sanata ilgi duyuyorlar.
Hint düşüncesinde algılanan dünyayı değersiz bulan bir bakış hakimdir. Hintli bu tutumuyla, çoğu kez dünyayı parmak ucuyla itip maneviyata yoğunlaşır. Bu, bazen toplumsal çöküşe ve geri kalmışlığa da sebep olabilir; çünkü hayata müdahaleyi zayıflatır. Fakat aynı zamanda insandaki ruhi ve manevi boyutu derinden besleyen bir bakış da sunar. Hint bakışı, bir insanın iç dünyasında hissettiği büyük susamışlığı ve gurbeti, dıştan gelecek bir kurtarıcıyla değil, insanın kendi içindeki manevi hareketle giderebileceğini öğretir.
Hint’te mutluluk, tasavvur etmesi zor, mucizevi bir haldir. Ne kadın, ne evlat, ne de hürriyet ve sevgi bile hakiki kurtuluş sağlamaz; insan, bütün bu bağlarını koparmayı, riyazetle veya içsel farkındalıkla dipteki öze ulaşmayı denemelidir. Bu yüzden Hint felsefesinde mutluluk, zahiren imkansız kadar ağır bir riyazet gerektirebilir. Yunan filozofuysa mutluluğu rahat, şöhret, toplumsal prestij gibi maddi veya sosyal unsurlarla tanımlar. Hint’in mutluluğa dair tanımı daha derindir.
Hint dinlerindeki tanrı anlayışı, İbrahimi dinlerdeki her şeye gücü yeten Rab, yaratıcı ve kurtarıcı şeklinden farklıdır. Avrupalı sosyologlar bu farkı anlayamadıkları için, Buda gibi ekollere “tanrısız din” demişlerdir. Oysa Hint dinlerinin derin bir “yüce varlık” algısı vardır, fakat bu farklı bir perspektife dayalıdır.
Hintli için tanrıya dair asıl mesele, insanın kendi içindeki ilahi ateşi yakmasıdır; bir dış tanrıyı tanıman veya delille ispat etmen, seni ısıtmaya yetmez. Dolayısıyla, Hint’e göre kurtuluş, ancak insanın kendi iç aleminde kanatlanması ile olur. Dışarıdan gelip seni taşıyan bir güvercin veya kartal bekleme; senin kanadın çıkmalı, senin fitratındaki ateş yanmalıdır.
BEN’İN ZİNDANLARI
Modern çağın çeşitli ideolojileri (sosyalizm, tarihselcilik, natüralizm, psikolojizm, epikürizm vb.), insana dair farklı açıklamalar getirirler. Fakat çoğu zaman insanı maddi ve toplumsal gerçeklere hapsetmekten öteye geçemezler. Tümü de insanı, “toplumun ürünü” ya da “tarihin mahkûmu” veya “psikolojinin esiri” görmeye yatkındır; bu da insanın gerçek manada özgür ve sorumlu bir varlık olduğu gerçeğini perdeler.
- Sosyalizm: Sosyalist anlayış, insanı toplumun ürünü, toplumsal ilişkilerin belirlediği bir varlık sayar. Bütün benlik, kültür ve kimliği toplum oluşturur. Buna göre “ben”, içsel değil, toplumsal inşanın sonucudur.
- Tarihselcilik: Diyalektik materyalizm de dahil olmak üzere birçok felsefe, insana “tarih zorunluluğu” açısından yaklaşır. İnsan, yaşadığı toplum ve tarihsel olaylar tarafından şekillenmiş, birikmiş süreçlerin son halkasıdır. Kişilik, tarih dinamiklerinin ürünüdür.
- Natüralizm: Burada insan, tamamen çevresi ve doğa şartları tarafından belirlenir. Çölde yetişen farklı, dağda yetişen farklıdır. Yani insan tabiatın bir meyvesidir, renk ve tadını doğadan alır.
- Psikolojizm: Bu ekol için dış dünya pek önemli değildir; insanın hakikati, ruhsal deneyim ve duyumlardan ibarettir. Tüm eylemlerimiz, içimizdeki psikolojik mekanizmaların yansımasıdır.
- Epikürizm: Bu anlayış, dünyayı anlamsız, ileride yok olacak bir yer sayar ve o halde yegâne makul davranışın zevk almak olduğunu öne sürer. Zaman ganimettir der; iyi-kötü, hak-bâtıl eşit görülür. Ezcümle, insanı sadece hazzın peşinde koşan bir varlık derecesine indirgeyebilir.
Tüm bu modern felsefi veya ideolojik akımlar, insanı çeşitli açılardan kuşatır. Ama Hint ekolü, binlerce yıldır insandaki o en yüce değeri, kendi benini aramak meselesini merkeze koyar. İçinden çıkıp yükselebilen insanın kurtulacağını ve gerçek varlığına ereceğini söyler. Bu yaklaşım, Batı’nın sadece akıl ve dış dünya üzerinde yükselen hâkimiyetine güçlü bir alternatif sunar; ruh, ahlâk ve yücelişi ön plana çıkarır.
Buna karşılık, Hint düşüncesi de dış alemi, bilim ve toplumu ihmal ederek insanı diğer yönde “donuk” bırakmıştır. Yine de ben, insanlığın tam manasıyla yükselmesi için iki kanadın da gerekli olduğunu vurgularım: Biri akıl, bilim ve hâkimiyet bilinci; diğeri ruh, ahlâk ve maneviyattır. İkisi bir araya geldiğinde insan, gerçek kanatlarıyla mutlak zât’a doğru yükselebilir.
13. DERS
İRAN’A GİRİŞ
Hint ruhaniyeti derin, yüce ama gerçeğe biraz yabancı ve karamsar sayılır. Buna karşılık, İran’daki ruh, daha yüzeysel ve sıradan fakat gerçekçi ve iyimserdir. Hint’in geniş, zengin coğrafyasında hayaller ve iç dünya derinleşmişken; İran, çorak toprakları ve çetin şartlarıyla insanların pratik ve hayata dönük bir yol geliştirmesine sebep olmuştur.
İran’da dinle ilk kez Aryailer döneminde karşılaşıyoruz. Hint’te Veda ve Buda, İran’da Mitra, Zerdüşt, Mâni, Mazdek dinleri Aryai kökten doğmuştur. Hint’e giren Aryailer bereketli ve bol sulu topraklarla karşılaşmış, İran’a gelenlerse kurak, zorlayıcı bir iklime mecbur olmuşlardır. Bu durum, Hint’in hayalci ve içe dönük, İran’ınsa dışa dönük ve gerçekçi medeniyetini doğurmuştur.
İran’a yerleşen Aryailer, üç kola ayrılırlar: Doğuda Horasan’da Partlar, kuzeybatıda Medler (Mâdlar), güneyde de Parslar. Tarihte İran’ın ilk hanedanlığı Medler kurmuştur; daha sonra Parslar iktidarı ele geçirerek Hegamensi (Ahameniş) sülalesini çıkarırlar. Bunların hâkimiyeti devrilince, Partlar (Eşkâniler) gelir. Ardından, Zerdüşt ruhban sınıfının (mübedlerin) ve Parsların desteğiyle Sasaniler başa geçer.
Bu siyasi değişimler, Zerdüşt ruhban sınıfının de güç kazanmasına yol açtıysa da bu iktidar dönemi Zerdüşt inancını manevi yönden çürütmüş, dini gücü saray siyasetine alet etmiş ve halk desteğini zayıflatmıştır. Tapınaklar, mabedler, büyük araziler hep merkezi otoriteye hizmet eder hâle gelmiştir.
Ezilen halk kesimleri için Mani ve Mazdek gibi yeni dinî hareketler umut kaynağı olmuştur. Eğer İslam gelmeseydi, İran’ın bu çürümüş Zerdüşt inancını terk edip Hristiyanlığa ya da Mâni ve Mazdek hareketine kitleler halinde yönelmesi muhtemeldi. Bu yüzden İslam’ın gelişi, Zerdüşt dininin zaten çökmek üzere olduğu bir döneme denk gelir; ilk darbede yıkılmaları şaşırtıcı olmamıştır.
Zerdüşt Dininin Doğuşu
Hint ve İran’daki eski dinler, sihir ve büyüye dayanıyordu. Büyücü rahipler, halkın ruhani ihtiyaçlarını tekellerine almıştı. Halk, kurbanla tanrıları memnun etmeye çalışır, fakat bütün merasimi ruhbanlar yürütür, kendileri dışındaki kimselere bu hakkı tanımazlardı. Zerdüşt, bu yapıyı kırmak istedi. Sihir-büyü ve kurban kültünü eleştirdi. Zerdüşt Dininin Doğuş faktörlerini özetlersek:
- Kabilevi dönemin değerleri, İran’da yerleşik tarımsal toplumda işlevsiz kaldı. Yeni sosyal ve iktisadi düzen, dini reform gerektiriyordu.
- Eski din sihir ve putperestlikten ibaret olduğu için, artık halkın yeni ihtiyaçlarına cevap veremiyordu.
Zerdüşt, putları kırarak pek çok eski tanrıyı yok saydı. Bunun yerine “Ahura Mazda”yı yüce tanrı kabul etti. Ancak, eski inançların izleri tümüyle silinmedi; özellikle mübedlerin sonraki müdahaleleriyle, bu din de karmakarışık bir hâl aldı.
Zerdüşt’ün Tanrı İnancı: Monoteist mi, Düalist mi? Burada iki görüş var:
- Klasik yorum, Zerdüştlüğün “Ahura Mazda” ve “Ehrimen” şeklinde iki tanrının savaşı üzerine kurulduğunu söyler. Yani düalist (ikili) bir inançtır.
- Modern yorum, Zerdüşt’ün aslında tevhid dinine yakın olduğu, “Ehrimen”in de Ahura Mazda’nın yarattığı kötü bir varlık (bizdeki şeytan gibi) sayılması gerektiğini savunur.
Kaynakların net olmayışı, Zerdüşt sonrası mübedlerin yazdığı Avesta’nın çok geç derlenmesi gibi sebepler, kesin yargıyı zorlaştırır. Ancak elimizdeki metinlerde, evrenin hayır ve şer güçlerine bölündüğü açık. Bizim İslami anlayışımızda ise şeytan, Allah’a ortak değil, insanın nefsine musallat olan bir varlıktır.
Zerdüşt’ün sistemi, hayır ve şer arasında kozmik bir savaşı öngörür.
Zerdüşt Dininin Temel İnanç ve Uygulamaları:
- Ziraat ve Hayat Dini. İnanç, suyu, yeşilliği, hayvancılığı önemser. Öküz ve inek değerli sayılır; özellikle su yolları kutsal görülür.
- Kıyamet İnancı. Zerdüşt, evreni üç devreye ayırır. Her devrenin sonunda “Susiyant” denilen bir kurtarıcı gelir. En sonda “büyük kıyamet” kopar, iyiler cennete, kötüler cehenneme gider. “Çinevat Köprüsü”nden geçmeyen kimse kalmaz. Bütün bunlar, daha sonraları bizim din anlayışımızda “Sırat Köprüsü” vb. şekillerde yer bulmuştur.
- Gerçekçi ve İyimser. Dünya hayatını reddeden Budizm’in aksine, Zerdüşt dini evlilik, komşuluk, üretim gibi konuları yüceltir. Bunu yaparken ise iç derinlik ve ruhi boyutu fazla öne çıkarmaz; yüzeysel ve sosyal bir yönü vardır.
Sonuç olarak, Zerdüşt dini iyimser, hayatı onaylayan ve toplumsal düzeni önceleyen bir yapıya sahip olsa da, “düalist” karakteri ve ruhban sınıfının siyasete bulaşması yüzünden büyük çelişkiler taşımaktadır. Buna rağmen, eski İran’ı anlamak için Zerdüşt inancının etkilerini bilmek şarttır.
14. DERS
İslam’ın temel ilkelerinin sabit oluşu, “her türlü yenilik ve değişime kapalı olmamız” gerektiği anlamına mı gelir? Tabiat gibi Kur’an ve İslam da hakikattir, sabittir; ama insanın onu anlama ve kendi dönemine uyarlama biçimi zamanla gelişip dönüşmelidir. Gerçek değişim: Tarihi olayları “Bundan sonra farklı yazarız” demek değil, onları analiz ve yorumlamada sürekli derinleşmektir.
100-150 yıl öncesine dek toplumumuzun çoğu kapalı bir dünya görüşü içindeydi. Bu görüşün ufku dardır; dünyanın ortası yalnız kendi coğrafyası, kendi efsaneleri ve çevresidir. Dünyanın geri kalanı karanlıktır. Dış ülkelerle ilgili bilinenler ise masallara, mitlere dayalıdır. Bazı Müslümanlar da tarihi “Adem’den başlayıp kendi döneminde biten” dar bir şema olarak görür. Bu dar ufuk, sadece dini konularda değil, büyük değişim ve tehlikelerin olup bittiği çağdaş dünya meselelerine de duyarsız kalmayı getirir.
Tarihi sadece Sami kavimlerine yönelik peygamberler silsilesi şeklinde yorumlamak, İslam’ın evrensel bakışına aykırıdır. Her kavimde, her coğrafyada hakka çağıran bir uyarıcı, ilahi mesajın farklı tezahürleri, varlığın her yeri kapsayan bir vahiy gerçekliği olmuştur. Dolayısıyla: İslam’ın öğretisi, “Tanrı sadece Sami kavimlerine elçi yolladı” anlayışını reddeder. Bu, Kur’an’da da açıkça vurgulanmıştır.
Şeriati, Avesta’daki bazı pasajların Ahura Mazda’yı “her şeyin yaratıcısı” olarak anlattığını, bazılarının ise “Ehrimen” ve “Ahura Mazda”yı eş güçte tanrılar gibi sunduğunu hatırlatır. Bu çelişki, Zerdüşt’ün ilk mesajının zamanla yönetici sınıf ve ruhbanların eliyle tahrif edilmesiyle açıklanabilir. Bu örneği ardından diğer din kitaplarının da tahriflere uğramasına karşın, Kuran’ın korunduğunu vurgular. Kur’an’ın nazil olduğu dönemde okuryazar kitlenin olması, devlet ve ruhban tekeline girmemesi, binlerce insanın hafızında sürekli tekrarlanması gibi sebepler, onu ekleme-çıkarma müdahalelerine kapalı kılmıştır.
Veda dininde olduğu gibi Zerdüştlük, toplumu belirli sınıflara ayırıp her sınıfın kendine özgü bir tanrısı olduğuna inanır hale gelmiştir. İlk başta Zerdüşt “herkesin tek tanrısı” düşüncesiyle gelmişken daha sonra ruhban sınıfı (mübedler), soylular, askerler, çiftçiler gibi katmanların tanrıları ya da koruyucu sembolleri uyduruldu. Bu doğrultuda diyebiliriz ki; Zerdüşt’ün getirdiği asıl din ile Sasaniler ve resmî mübedlerin şekillendirdiği Zerdüştçülük arasında büyük fark vardır. Birincisi tevhid eğilimini taşırken, ikincisi büyük ölçüde sırlı dualar, farklı tanrı ve melek yığınları ve sihir-büyü uygulamalarına batmış bir kurumsal dindir.
Zerdüştlükte, yüceltilmiş Ahura Mazda’ya doğrudan ulaşmak zordur; insanlar melekler veya ara tanrılarla iletişime geçer. Bu Allah yerine çok sayıda aracı kullanan anlayış İslam’a da kimi gelenek ve hurafelerle sızmıştır. Kimileri en yakın seçeneği bırakıp “murad efendi”, “odacı, kapıcı” nevinden kişilerin mezarına gidip ondan talep etmek yoluna sapar. Oysa Kur’an, “Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz” diyerek aracısız, doğrudan ilahi mesaja işaret eder.