Hal Herzog – Sevdiklerimiz Tiksindiklerimiz Yediklerimiz – Özet

Hal Herzog’un 2010 yılında yayımlanan Sevdiklerimiz, Tiksindiklerimiz, Yediklerimiz başlıklı eseri, hayvan etiği tartışmalarının ivme kazandığı bir dönemde kaleme alınmıştır. Kitap, günümüz toplumlarında evcil hayvanların aile üyesi sayılması ile endüstriyel hayvancılığın görünmez kılınması arasındaki derin çelişkiyi bilimsel bir mercekle açığa çıkarır.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

Hayvanlarla kurduğum ilişkiler ve onlar üzerine yürüttüğüm mantık yürütmeler çoğu zaman derin çelişkiler taşır. Et yemeyi bırakan ancak balıkları hayvan olarak görmediği için tüketmeye devam etmek gibi …

Görmezden gelmeye çalışsak da, hayvanlara karşı takındığımız tutarsız ve çelişkili tavırlar psikolojik açıdan son derece çarpıcıdır. Pek çok insan gibi ben de hayvanlara karşı etik yükümlülüklerimiz konusunda çelişkili duygular besliyorum.

  • Et yiyorum ancak tüketimimi sınırlandırıyorum
  • Kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde denenmesine karşı çıkarken, kansere çare bulunması adına farelerin kurban edilmesini kabul edebiliyorum.
  • İnsanların sahip olduğu simgesel dil, kültür ve ahlaki yargı kapasitesinin bizi diğer hayvanlardan farklı bir ahlaki düzleme yerleştirdiğine inanıyorum.

Diğer hayvanlarla ilişkilerimizi inceleme konusundaki yetersizliğimizin temelinde iki insani nitelik yatar: kibir ve cehalet.

Antrozooloji, disiplinlerarası bir alan olarak başka türlerle olan etkileşimlerimizin tüm boyutlarını kapsar.

Sevimliliğin Önemi

Etik açıdan bir önemi olmaması gerekse de, insanların başka türlere muamelesini belirleyen temel faktörlerden biri sevimliliktir. Bu hayvanlara karşı tutarlı ve mantıklı bir tutum geliştirmemizi zorlaştırır.

Biyofili hipotezi, insan türünün doğayla ve canlılarla içgüdüsel bir yakınlığı olduğunu savunur. Kendi bebeklerimiz tarafından kandırılacak şekilde evrimleştiğimiz için aynı özellikleri taşıyan hayvanlara da benzer tepkiler veririz. Bunun yanında İnsanların yılanlara karşı net bir biyofobisi vardır. Doğayla ilişkimizi yöneten bu kuralları açığa çıkarmak antrozoolojinin alanıdır.

Zoologların ile insanların gündelik hayatta kullandığı sosyozoolojik ölçek tamamen kültüreldir. Mesela Amerikalılar böceklerden tiksinirken, Japonya’da mushi (ötücü cırcır böcekleri vs) çocuklar için sevilip beslenen birer evcil hayvan konumundadır. Ve zamanla değişirler mesela New York’taki güvercinler zamanla sevilenden tiksinti duyulan kategorisine kaymıştır.

AHLAK VE HAYVANLAR

Bir deneyde insanlara “Kendi ölmüş evcil hayvanınızı pişirip yemek kabul edilebilir mi?” diye sorulduğunda, hayvan zaten ölmüş olduğu ve hiçbir canlı zarar görmediği halde herkes şiddetle “Hayır” yanıtı alınır. Ancak bunun neden yanlış olduğunu açıklayamazlar; Haidt buna “ahlaki sersemleme hali” der. Burada temel etken bir ahlak duygusu olarak tanımladığı tiksintidir.

Tramvay problemlerine benzer şekilde, insan ve hayvan menfaatleri karşı karşıya geldiğinde hayvanlardan önce insanlar kurtarılır. Başkalarının ne düşündüğünü ve hissettiğini hayal etme yeteneğim, diğer türleri de kapsayacak şekilde genişlediğinde ahlaki çıkmazlarımın kökenini oluşturur. Bir hayvanın gözünün içine baktığımda onunla empati kurar ve onu öldürmekte zorlanırım. Hayvanları kendimle akraba gördüğümde onları öldürmek cinayet, yemek ise yamyamlık gibi hissettirir.

İçgüdülerimiz sevimli yaratıklara bağlanmamızı sağlar, genler ve deneyimler korkularımızı şekillendirir, kültür hangi hayvanı sevip hangisini yemem gerektiğini dikte eder, akıl ile duygu ise sürekli çatışır.

Evcil Hayvanlar

İnsan-hayvan ilişkileri; sevgi, sömürü, kimlik, yalnızlık, statü ve tüketimle örülü derin bir ahlaki çelişki barındırır. İnsanların evlerini kedi, kuş gibi canlılara açması ve onları aile üyesi olarak görmesi, oldukça karmaşık dinamiklere dayanır. Evcil hayvanlar yabancılarla sosyalleşmeyi kolaylaştırır, başkalarından destek almayı veya flört etmeyi belirgin şekilde artırır.

Evcil hayvanı tanımlamak kolay değildir. Birlikte yaşadığımız ve belirli bir işlev yüklemediğimiz hayvanlar tanımı iyi bir başlangıç olabilir.

Günümüzde bazı hayvan hakları savunucuları “evcil hayvan” ve “sahip” yerine “yoldaş hayvan” veya “koruyucu” kavramlarını öneriyor. Ancak bunlar dilsel yanılsamalardır; çünkü bir koruyucu, insan yavrusunu satamaz veya iradesi dışında ötenazi yaptıramaz. Leslie Irvine’in de belirttiği gibi, hayvanların öz değerini kabul ettiğimizde onları kendi zevkimiz için yanımızda tutmak bir esareti andırır.

Son yıllarda evcil hayvanların insanlaştırılması trendi yaşanıyor. İnsanların %70’i hayvanlarıyla aynı yatakta uyuyor, onlara hediyeler alıyor ve özel kıyafetler giydiriyor. İnsanlar sinema, müzik ve video oyunlarının toplamından daha fazla parayı evcil hayvanlarına harcıyor. Bu aslında yeni bir olgu da değildir; 19. yy Paris’inde de orta sınıf büyüdükçe köpekler aile ferdi sayılmış, onlara çizmeler, sabahlıklar alınmış ve özel hayvan mezarlıkları kurulmuştur.

Evcil hayvanların sağlığa iyi gelebileceğini destekleyen iddialar bulunmaktadır:

  • Bir hayvanı okşamak kan basıncını düşürür.
  • Hayvanlı evlerde büyüyen çocuklarda astım ve hastalık nedeniyle rapor oranları daha düşüktür.
  • İleri yaştaki sahiplerde daha düşük kolesterol ve depresyon, daha yüksek psikolojik esenlik görülür.
  • Geniş çaplı araştırmalar, evcil hayvan sahiplerinin daha az doktor ziyareti yaptığın göstermektedir.

Öte yandan:

  • Kapsamlı araştırmalar evcil hayvan edinmenin yaşam tatminini doğrudan artırmadığını; sağlığı materyal seviyede etkilemediğini göstermektedir.
  • Evcil hayvanlarla bir arada yaşamak çeşitli sağlık risklerini ve yaralanmaları beraberinde getirir. İnsanların kapabileceği patojenlerin yüzde 60’ı hayvanlardan insana geçebilen zoonotik niteliktedir; bağırsak solucanları, Lyme, E. coli, Salmonella ve kedi tırmığı ateşi bunlardan bazılarıdır.

İnsanoğlu, kendi zevki için başka türlere mensup canlılara uzun dönemler boyunca bakan tek hayvandır. Arkeolojik kayıtlarda evcil hayvan bakımının izleri 12.000 ila 14.000 yıl öncesine kadar gitse de, insan-hayvan bağının tam olarak ne zaman başladığını kestirmek güçtür.

Evcil hayvan bakımında temel mekanizma ebeveynlik içgüdülerinin yön değiştirmesidir. İnsanlar iri gözler, büyük kafa ve yumuşak yüz hatları gibi bebek uyaranlarına sahip canlılara içgüdüsel olarak çekim duyar. Ancak evcil hayvan bakımındaki büyük kültürel farklılıklar göz önüne alındığında, hayvanları neden sevdiğimizi anlamak için biyolojik evrimden ziyade kültürel evrime bakmak daha iyi bir bakış açısı sunmaktadır.

İnsan ile Köpek İlişkisi

North Carolina’daki Full Moon Farm kurt köpeği barınağını ziyaretimde hayvanların yarattığı tekinsiz atmosferi tecrübe ettim. İstatistikler, bir kurt köpeğinin insan yaralama veya öldürme ihtimalinin Alman çoban köpeğine göre 60 kat fazla olduğunu gösterir.

Bugün biliyoruz ki Pekin köpeğinden Rottweiler’a kadar tüm köpeklerin tek atası gri kurttur. Günümüzde gri kurt nüfusu birkaç yüz binde kalırken evcil köpek sayısı 400 milyona ulaşmıştır. Biyologların insanlık tarihinin en karmaşık genetik deneyi dediği bu süreç evrim ölçeğinde göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşmiştir.

Köpekler, insandan gelen beden dili işaretlerini ve komutları anlama konusunda doğuştan olağanüstü bir yeteneğe sahiptir. Geniş sözcük dağarcığı öğrenme, sahiplerinin dikkatini analiz etme ve insanı taklit etme yetenekleri, köpekleri bilişsel etoloji açısından günümüzün en önemli denekleri haline getirir.

Köpeklerin zekasını bombadan kanser teşhisine, sürü yönetiminden engelli rehberliğine kadar pek çok alanda kullanıyoruz. Ancak toplumda var olan zor durumdaki sahibine yardım getiren köpek miti deneysel olarak geçerli değildir. Yapılan kurgusal acil durum testlerinde köpeklerin çoğu tehlike altındaki sahiplerine yardım getirmek için harekete geçmemiştir.

Ölümcül saldırıların üçte ikisinden pitbul ve rottweilerların sorumlu olması, bu cinslerin kötülüğünden ziyade fiziki güçlerinin yarattığı hasarın büyüklüğünden kaynaklanır. Bilinçsiz sahiplerin elinde tehlikeli silahlara dönüşebilen bu güçlü köpekler, doğru ortam sağlandığında ise harika birer evcil hayvan olabilirler.

Kurtarma gönüllüleri barınaklardaki köpeklere yuva bulmak için standart davranış tarama testleri uygular. Hırlayan, saldıran, yaşlı, çirkin veya çok büyük olan köpeklerin sahiplendirilmesi zordur. Elemeyi geçemeyen hayvanların neredeyse tamamı ötenaziye mahkum edilir.

Binlerce yıl önce kurtların kaderlerini insanlara emanet etmesiyle başlayan süreç, düzenli gıda ve barınak karşılığında devam etmiştir. Zamanla tasma, itaat okulları ve barınaklar gelmiş; son aşamada ise genetik biçimlendirme rezaleti baş göstermiştir.

Köpek seçiminde işlevsellikten dostluğa, dostluktan ise yüzeysel moda kaygılarına geçilmiştir. Köpeklerimizi çocuklarımız gibi sevip onlara hediyeler alsak, yataklarımızda yatırıp ölümlerine yas tutsak da ilişkilerimiz büyük paradokslar içerir. En nihayetinde onu kendi elimizle ötenaziye götürmek zorunda kalabiliriz.

Cinsiyet ve İnsan-Hayvan İlişkisi

Toplum, kadınların hayvan acılarına karşı doğal bir duyarlılık göstermesini beklerken; erkeklerin avlanma ve öldürme faaliyetlerini bir spor gibi sürdürdüğü kabul görür. Ancak zamanla bu kalıplara uymayan anomaliler gözlemlenmektedir. Cinsiyetlerin kendi içindeki bireysel farklar, iki cinsiyet arasındaki ortalama farklardan çoğunlukla daha büyüktür. Yine de horoz dövüşçülerinin ezici çoğunluğunun erkek, hayvan hakları savunucularının ise ağırlıklı olarak kadın olması gibi geleneksel kalıplarla örtüşen alanlar mevcuttur.

Sevgi oranları benzer olsa da gündelik bakım işlerinde büyük cinsiyet farkları vardır. Evcil hayvanlara giysi giydirme, mama verme, kum kabı temizleme ve veteriner randevularına götürme (%85 oranında) sorumluluğunu çoğunlukla kadınlar üstlenmektedir.

Erkekler ve kadınlar hayvan haklarına dair tutumlarda büyük ölçüde benzerlik gösterse de iş başka türler namına eyleme geçmek noktasına geldiğinde safları dolduranların büyük çoğunluğu kadındır.

Kadınların hayvanlara karşı zaafı erkeklerden daha fazla görünüyor. Kültürel olarak kadınların ve hayvanların erkek egemen sistemde benzer baskılara uğraması veya erkek çocuklarına küçük yaşta acımasızlığın aşılanması bir etkendir. Ancak biyolojik faktörler de yadsınamaz:

  • Testosteron: Erkeklik hormonu olan testosteron ise empatinin aksine etki gösterir.
  • Tarihsel ve Gelişimsel Biyoloji: Maymun yavruları bile insan çocuklarıyla aynı cinsel korelasyon anlamında benzer oyuncak tercihlerini (erkekler kamyonlara, dişiler yumuşak nesnelere) gösterir.

Horoz Dövüşleri

Yasa dışı horoz dövüşü dünyası, hayvanlara muamele etme biçimlerimizdeki büyük çelişkileri ve mantığa bürüme süreçlerini gözler önüne sermektedir.

Nakliye kamyonlarında tıkıştırılmış ticari kümes hayvanının durumu, horoz dövüşü alanları ile karşılaştırıldığında etik bir karmaşa ortaya çıkar. Dövüş meydanlarında öldürülen horozların binlerce katı, sırf insanların hızlı tüketim yemeklerini beslemek için çok daha kötü şartlarda can verir. Ancak toplum ilkini “yasal ve normal”, ikincisini ise “sadizm” olarak etiketler.

Acaba bir tavuk seçme şansı olsa bir tavuk dövüş horozu mu yoksa endüstriyel bir kızartmalık piliç mi olmak isterdi?

Endüstriyel tavukçulukta kullanılan ırklar, tamamen et üretimi odaklı makinelerdir. Milyarlarca dolarlık bu endüstride tavuklar inanılmaz hızda büyütülür; ancak bu hızlı büyüme ağır sağlık sorunlarını beraberinde getirir. Göğüs etinin aşırı büyümesi yüzünden bacakları vücudunu taşıyamaz, şiddetli kemik ve bacak ağrıları, kalp krizleri ve sakatlıklar yaşarlar. Güneş yüzü görmeden, dar ve idrar kokusuyla dolu nemli kümeslerde dışkı içinde yaşarlar. Kesim vakti geldiğinde, tavuklar baş aşağı asılır, elektrikli banyodan geçirilip boğazları kesilir.

İki hayatı kıyasladığımda ortaya çıkan tablo nettir:

  • Bir dövüş horozu, iki yıl boyunca krallar gibi yaşar, en iyi gıdalarla beslenir, açık havada gezer ve doğasını yaşar. Hayatının sonunda ise birkaç dakika veya saat süren acı bir dövüşle ölür. Pazar sabahını görme şansı %50’dir.
  • Endüstriyel bir piliç ise 42 günlük kısa ömründe çimene basamadan, gökyüzünü göremeden, kronik acı ve sefalet içinde yaşar. Ömrünün sonunda da kesimhanede biter. Pazar sabahını görme şansı %0’dır.

Buna rağmen her yıl 9 milyar tavuğu öldürmek yasal kabul edilirken, horoz dövüşüne karışmak ağır hapis cezalarıyla sonuçlanabilmektedir.

Bu durum esasen para ve güç dengeleriyle ilişkilidir. ABD’deki tavukların çoğunu üreten şirketleri temsil eden National Chicken Council, fabrika çiftçiliğiyle üretilen tavukları hayvan hakları yönetmeliklerinden muaf tutmayı başarmıştır.

Kendi adıma horoz dövüşünü savunamam ancak bu durum toplumsal ahlaki ikiyüzlülüğümüzü ve diğer türlerle ilişkilerimizdeki sağduyu eksikliğini gözler önüne sermektedir.

İnsan-Et İlişkisi

Hayvan hakları aktivistleri toplumun kitlesel olarak vejetaryenliğe kaydığını öne sürse de, et yeme arzusunda kayda değer bir değişiklik olmamıştır. Halen pek çok kültürde et, zenginliğin ve refahın simgesidir.

Etle ilgili temel çelişkimiz tam da burada yatar: Et harika bir tada sahiptir ancak içinde doğrudan bir hayvanı öldürme eylemini barındıran bir gıdadır.

Etin tadını bu denli cazip bulmamızın nedeni, yoğun biçimde et yiyen bir soy çizgisinden evrimleşmiş olmamızdır. İncelenen yüzlerce avcı-toplayıcı grupta kalorinin ortalama üçte ikisi hayvansal kaynaklardan gelmektedir ve hayvansal ürünlerin %15’in altında kaldığı tek bir avcı-toplayıcı toplum dahi bulunmamaktadır. Dolayısıyla çoğu insan için et yemek hayatın doğal bir parçasıdır.

Arkeolojik deliller binlerce yıldır köpek yendiğini gösterir. Asya’da yılda yaklaşık 16 milyon köpek tüketilir. Hindistan ve Ortadoğu’da köpekler kirlilikle özdeşleştirilip haşere görüldüğü için yenmezken; Batı’da evcil hayvanlar aile bireyi sayıldığı için tüketimi yamyamlıkla eşdeğer tutulur.

Çoğu insan tükettiği etin arkasındaki öldürme eylemiyle yüzleşmekten kaçınır. Ete karşı sağlık, çevre ve hayvan hakları zemininde yürütülen ahlakileştirme kampanyalarına rağmen vejetaryenlik oranları son derece düşüktür; Amerikalıların %97-99’u zaman zaman et yer.

Toplumsal profile baktığımızda ise tipik bir vejetaryen; geleneksel değerlere bağlılığı düşük, liberal, iyi eğitimli ve orta/üst sınıftan bir kadındır. Kişilik testleri de vejetaryenlerin yeni deneyimlere daha açık ve yaratıcı, ancak aynı zamanda daha kaygılı bireyler olduğunu ortaya koyar.

ABD’deki istatistikler, eski vejetaryenlerin sayısının mevcut vejetaryenlerin üç katı olduğunu gösterir. İnsanların ortalama on yıllık bir etsiz yaşamın ardından yeniden et yemeye başlamalarının en yaygın nedeninin sağlıklarının kötüye gitmesi (anemi, halsizlik, sürekli hastalık hali) olduğu tespit edilmiştir. Diğer önemli etkenler ise vejeteryanlığın sosyal ve maddi lojistik zorluklardan usanmak ve vücudun ete/proteine duyduğu bastırılamaz aşerme duygusudur.

Farelerin Ahlaki Statüsü

Biyomedikal araştırmalarda hayvan kullanımını tamamen yasaklamak, tıbbi ilerlemeyi durduracak veya denek olarak hayvanlar yerine insanların kullanılması gibi kabul edilemez sonuçlar doğuracaktır. Ancak tıbbi bir amaç doğrultusunda bile olsa bir canlının yaşam mücadelesine ve ölümüne tanıklık etmek derin bir ahlaki sorgulama yaratır. Modern araştırmacılar artık hayvanların acıyı hissettiğini kabul ettikleri için, bu ahlaki sorumluluktan kolayca kaçamamaktadırlar.

Hayvan hakları savunucuları türlerin bilişsel yeteneklerine dayanarak hak talep ederler. Ancak bir hayvanın özerk veya yüksek bilişsel yeteneklere sahip olduğunu kanıtlamak için yine hayvanlar üzerinde yapılmış deneylerin verilerine dayanmak zorundadırlar. Bu durum, etiğe aykırı bulunan araştırmaların sonuçlarını kullanarak hayvan haklarını savunma paradoksunu doğurur.

Kellik veya kozmetik için fare feda edilmesine karşı çıkılsa da; milyonlarca çocuğu Deng hummasından kurtaracak bir aşı için bir milyon farenin feda edilmesi gerektiğinde ilkeler esner. İnsan hayatı ile hayvan hayatı arasındaki dengede faydacı yaklaşımlar kaçınılmaz hale gelir.

Hepimiz İkiyüzlü İnsanlar mıyız?

Hayvanlara yönelik tutumlarımız baştan sona tutarsızlıklarla doludur. Üstelik bu tutarsızlıklar hayvan hakları savunucularının kendisinde bile görülür (hayvanların giyimde kullanılmasına karşı çıkan aktivistlerin %70’i deri ürünler giydiğini itiraf etmektedir).

Eylemlerimiz ve sözlerimiz çoğu zaman çatışır. İnsanların çoğu tutumlarındaki çelişkilerden hiç rahatsız olmadan yaşar. Bu durum yüzeysel ve kopuk inanç sistemlerinden kaynaklanır. Çoğu insan hayvan etiği konusunda derin düşünmez, arada bir yerdedir.

İnsanların gerçek hislerini anlamak için harcadıkları paraya bakmak gerekir. Hayvan koruma örgütlerine yılda 2-3 milyar dolar bağışlanırken; et tüketimine 167 milyar, avcılığa 25 milyar ve haşere öldürmeye 9 milyar dolar harcanmaktadır.

HAYVAN AKTİVİSTLERİ

Hayvan hakları aktivistleri pek dindar değildir; çoğunluğu ateist veya agnostiktir. Ancak bu hareket, tıpkı bir din gibi mensuplarının hayatına anlam, amaç ve varoluşsal bir tatmin katar. Aktivistler ve köktendinciler ortak bir noktaya sahiptir: Ahlaki meseleleri siyah ya da beyaz olarak görürler.

Hayvanları ciddiye almak, yaşam tarzını kökten değiştirmeyi gerektirir. Aktivistlerin neredeyse tamamı diyetlerini değiştirir, hayvanlar üzerinde test edilen ürünleri boykot eder ve zulüm içermeyen alternatiflere yönelir. Bu ahlaki adanmışlık bazen radikal boyutlara ulaşır. Evindeki köpeğin pirelerini bile zehirle öldürmeyi reddeder. Ancak evini hamamböcekleri bastığında ahlaki tutarlılığı sürdürmek imkansızlaşır.

Ahlaki bir amaca sahip olmak insanı mutlu edebilse de, pek çok aktivist bunun bedelini ağır öder. Hayvan haklarına adanmışlık dostlukları, aile bağlarını ve evlilikleri bitirebilir. Bu durum uykusuzluğa, maddi kayıplara ve en nihayetinde merhamet tükenmişliğine yol açabilir.

Aktivistler her şeyi siyah-beyaz gören mutlakçı bir anlayışa sahip olduklarında, onlarla ortak bir zeminde rasyonel bir tartışma yürütmek imkansız hale gelebilir.

Sosyal bilimcilerin radikal militanlar üzerinde yaptığı araştırmalar, radikal hayvan hakkı aktivistlerinin de diğer aşırılıkçı gruplarla benzer bir zihniyet yapısına sahip olduğunu gösterir. Barışçıl yolların tükenmesi, hedefe giden her yolun mubah görülmesi, karşı tarafın şeytanlaştırılması ve durumun bir savaş olarak kurgulanması gibi yollar izlerler.

HAYVAN ÖZGÜRLÜĞÜ FELSEFESİ

Türler arası yükümlülüklerimizi ele alan geniş literatürün temelinde iki ana etik yaklaşım yatar: Yararcılık (utilitarizm) ve Deontoloji.

  1. Yararcılık (Peter Singer): Animal Liberation (Hayvan Özgürleşmesi) kitabında canlılara sırf kendi türümüzden olmadıkları için ayrımcılık yapmayı türcülüktür ve bu ırkçılık ya da cinsiyetçilik kadar ahlakdışıdır. Singer’a göre hazzı ve acıyı hissedebilen tüm varlıklar eşit bir ahlaki zemindedir.
  2. Deontoloji / Haklar Savunusu (Tom Regan): Canlılar bir hayatın özneleri olmaları sebebiyle yaradılıştan gelen bir değere ve temel haklara sahiptir. Bir eşyayı çöpe atabilirsiniz ama bir insanı veya kediyi kenara atamazsınız.

Ahlak felsefesi zorunlu olarak sınırlar çizmeyi gerektirir. Singer acı çekme sınırını karides ile istiridye arasına koyarken, Regan çıtayı en az bir yaşındaki memelilere ve kuşlara yükseltir. Hayvan özgürlüğü savunucularının temel çelişkisi tam olarak buradadır: hiçbir ahlaki sınır çizmeden, türler arasında beyin boyutuna bakmaksızın harfi harfine uygularsanız, günün sonunda termitlerin evinizi yeme hakkını savunmak zorunda kaldığınız bir dünyaya ulaşırsınız.

İYİ BİR İNSAN NASIL DAVRANMALIDIR?

Hayvan etiğinin ve tüm insani ahlakın merkezinde “Neyin doğru olduğunu nasıl biliriz?” sorusu yatar. Başvurabileceğimiz iki yer vardır: akıl ve yürek. Sorun şu ki, her ikisi de güvenilmezdir. Bilişsel psikoloji, düşünme biçimimizin öngörülebilir şekilde akıl dışı olduğunu ve zihnimizi tahrif eden düzinelerce sapma içerdiğini gösterir.

9/11 teröristleri ile bilim insanlarına saldıran hayvan aktivistler arasında bir fark var mıdır? Her ikisi de ahlaki üstünlüğün kendisinde olduğuna ikna olmuştur.

Bıçak kemiğe dayandığında herkes ikiyüzlüdür. İstisnalar hariç, insanların büyük çoğunluğu başka türlere yönelik tutum ve davranışlarında aşırı düzeyde tutarsızdır. Soyut felsefi tezler yerine erdemli bireylerin hayatlarını incelemek daha yerindedir.

İçimizdeki Etobur Hödük

Elden az şey gelmesi, hiçbir şey yapmamanın bahanesi olamaz. İnsanlardan türleri istismar etmeden yaşamalarını istemek fazla şey beklemek midir? İçindeki etobur hödükle uzlaşan birçok hayvansever vardır; et tüketimini azaltır, barınak köpeği sahiplenir veya otoyoldaki bir kaplumbağayı kurtarırlar.

Michael Mountain, Best Friends Animal Society’nin kurucularındandır. Ötenazisiz bir barınak hayaliyle başlayan bu oluşum, devasa bir ağa dönüşmüştür. Michael da insan tutumlarının kaçınılmaz olarak çelişkili olduğunu bilir. Kendisi vegandır ancak köpeklerine domuz kulağı alır. Evine giren bir atsineğini kurtarırken dışarıda kendisini sokanı öldürmeyi hak görür. Bu kuralın kendince gerekçesi vardır, ancak mantık içermek zorunda değildir. Onun felsefesi şudur: Dünyadaki tüm hayvanları kurtaramayız, ancak bakımımız altına girenlerden sorumluyuzdur.

Birçok insan hayvanlarla ve doğayla bağ kurma ihtiyacı duyar, fakat bu ihtiyaç herkesin hayatında farklı biçimlerde ve derecelerde karşılık bulur. Çoğu insan felsefi ikilemler üzerine aşırı kafa yormaz; et yemeyi reddederken deri ayakkabı giymekten dolayı büyük suçluluk duymayabilir ya da kendi içindeki ahlaki tutarsızlıklarla yaşamayı öğrenir. Zamanla ahlaki sezgilerimiz değiştikçe kendi içimizdeki çelişkilerle yeni anlaşmalar yaparız: Balık tutmayı bırakabilir, dana eti yemekten vazgeçebilir ya da serbest gezen tavuk yumurtalarına daha fazla ödemeyi seçebiliriz.

Sonuç olarak; hayvanlara (sevdiklerimize, tiksindiklerimize ya da yediklerimize) karşı takındığımız tutumlar ve onlarla kurduğumuz bağlar, siyah-beyaz keskin çizgilerle açıklanamayacak kadar derin ve çok katmanlıdır. Asıl mesele insanın doğayla ve diğer canlılarla kurduğu bu sancılı ama bir o kadar da samimi ilişkiyle rasyonel olarak yüzleşebilmektir.