Thomas Hobbes – Leviathan – Özet

Hobbes’un Leviathan‘ı 1651’de, İngiliz İç Savaşı’nın kaosunun ortasında kaleme alınmış ve güçlü bir egemen otoritenin gerekliliğini savunarak modern siyaset felsefesinin temel taşlarından biri haline gelmiştir. Kitap, insanların doğa durumundaki herkesin herkese karşı savaşından kurtulmak için toplumsal sözleşmeyle haklarını bir egemene devrettiğini öne sürer.

Sitedeki diğer kitap özetleri için Kitap Özetleri ile Düşünce Tarihinde Yolculuk sayfasına göz atmanızı tavsiye ederim.

GİRİŞ

Doğa, Tanrı’nın dünyayı yaratmak ve yönetmek için kullandığı bir sanattır. Bu sanat, tıpkı diğer süreçlerde olduğu gibi, yapay bir canlı yaratma potansiyeline sahiptir. Eğer yaşamı uzuvların hareketinden ibaret görüyorsak, saat gibi mekanik düzeneklerin de yapay bir yaşama sahip olduğunu söyleyebiliriz. Ancak sanatın en mükemmel eseri olan insanı taklit eden doğa, daha ileri giderek DEVLET veya TOPLUM (CIVITAS) denilen, yapay bir insan olan o büyük LEVIATHAN‘ı yaratır. Bu yapay beden, doğal insandan çok daha güçlü ve büyüktür; koruma ve savunma görevini üstlenir. Bu yapay bedende egemenlik, tüm bedene hareket veren bir ruh gibidir; hakimler ve yetkililer yapay eklemleri, ödül ve ceza ise sinirleri temsil eder; halkın serveti güç, danışmanlar belleği, yasalar ise akıl ve iradedir. Bu politik bedeni parçalardan bir araya getiren temel unsur ise antlaşmalar ve mukavelelerdir.

Bu yapay insanın doğasını anlatmak için şu başlıklar ele alınacaktır:

  • İnsan
  • Devlet: Mukavelelerin niteliği, egemenin hakları ve otoritenin mahiyeti.
  • Hristiyan bir devletin yapısı
  • Karanlığın Krallığı’nın niteliği

İnsanları okumak, kitapları okumaktan daha derin bir bilgelik gerektirir; zira gerçek bilgelik, insanların düşünce ve tutkularını kendi iç dünyamızdaki benzerliklerle karşılaştırarak anlamaktır. İnsanların arzuları ve korkuları (tutkuların nesneleri farklı olsa da) temel düzeyde benzerdir. Ancak eğitimin ve kişisel yapının etkisiyle bu nitelikler gizlenebilir; bu nedenle bir insanı ancak onun eylemleri üzerinden, kendi içsel süreçlerimizle kıyaslayarak doğru okuyabiliriz.

1. KISIM: İNSANA DAİR

1- Duyuya Dair

Zihindeki tüm kavramlar duyular aracılığıyla oluşur; duyular dışında zihinde hiçbir kavram yoktur. Duyu, dış dünyadaki bir nesnenin yarattığı baskının sinirler ve beyin aracılığıyla iç kısımlara iletilmesidir. Renkler veya sesler nesnenin kendisinde değil, o nesnenin organlarımızda yarattığı etkide yatar; aksi takdirde nesneyi yankı veya cam arkasındaki görüntülerden ayırt etmek imkansız olurdu. Aristotelesçi görüşün aksine, duyuların sebebi nesnelerin etrafa yaydığı “türler” değil, nesnelerin organlarımız üzerindeki fiziksel baskısıdır.

2- Tahayyüle Dair

Hareket halindeki bir şeyin, onu durduracak bir dış etki olmadıkça sonsuza dek hareket edeceği gerçektir. Bir beden hareket halindeyken, nesne gözümüzden ayrılsa bile imgesi zihnimizde kalmaya devam eder; buna tahayyül (imagination) veya Yunanlıların deyimiyle mehum (fancy) denir.

Tahayyül, duyuların kararmasıyla veya yeni duyusal uyaranların eski imgeleri örtmesiyle zayıflayabilir. Zaman ve mekan mesafesi arttıkça da tahayyül zayıflar.

Rüyalar, uykudaki insanın tahayyülleridir. Uykuda duyu organları uyuşuk olduğundan, rüyalar dış dünyadan değil, vücudun iç kısımlarındaki hareketlerden kaynaklanır. Bu nedenle rüyaları uyanıkken uyanıkken eylemlerimiz dıştan içe doğruyken, rüyalarda içten dışa doğru bir süreç işler.

Tezahürler (Vision): Korku veya aşırı heyecan gibi durumlar, uyanıkken görülen görüntülerle rüyalar arasındaki sınırı bulanıklaştırabilir. Batıl inançların (periler, hayaletler vb.) temelinde bu tür duyusal karmaşalar ve yanlış yorumlamalar yatar.

Kavrayış (Understanding): Sözcüklerin veya işaretlerin zihinde uyandırdığı tahayyüllere kavrayış denir. Bu özellik hayvanlarda da bulunur (bir köpeğin efendisini anlaması gibi), ancak insana özgü olan, kavramları ve düşünceleri dil aracılığıyla sistematik olarak aktarabilme yeteneğidir.

3- Tahayyüllerin Sonucuna Dair

Düşünceler rastgele değildir; bir düşünce diğerini takip eder. Bu sürece zihinsel söylem denir.

Hatırlama (Reminiscence): Zihnin, geçmişteki bir etkinin nedenlerini veya sonuçlarını arama sürecidir. Bir şeyin kaybını ararken geçmişe gitmek veya bir sonucun olasılıklarını düşünerek geleceği tahmin etmek bu kapsama girer.

İhtiyat ve Önsezi: Gelecekteki olayları tahmin etmek, geçmiş deneyimlerin bir sonucudur. Deneyimi en fazla olan kişi, en çok işarete sahip olduğu için en ihtiyatlı kişidir. Gelecek, zihnin bir kurgusudur; sadece mevcut veya geçmiş eylemlerin dizilimlerine dayanarak inşa edilebilir.

Geçmişe Dayalı Tahmin: Devletlerin yükseliş ve çöküş süreçlerini gözlemlemek, başka devletlerin geleceğini tahmin etmeyi sağlar. Bu, tıpkı deneyime dayalı bir varsayım gibidir.

Sonsuzluk: İnsan zihninde sonsuz kavramı, bir şeyin ne olduğunu bilmek değil, o şeyin sınırsızlığı karşısında kendi acizliğini ifade etmektir. Hiçbir insan zihni sonsuzluğu kavrayamaz; çünkü her tahayyül, mutlaka duyular tarafından algılanmış parçalara dayanmak zorundadır.

4- Söze Dair

Söz, geçmiş zamanları korumayı ve uzak bölgelerdeki insanları birleştirmeyi sağlayan yararlı bir icattır. En soylu icat olan söz; düşüncelerin kaydedilmesini, geçmişin hatırlanmasını ve insanlar arasında topluluk, devlet, sözleşme ve bağ kurmayı sağlar; söz olmasaydı insanlar hayvanlardan farksız olurdu. Sözün ilk yaratıcısı Tanrı’dır; Adam’a isim vermeyi öğretmiştir ancak insanlık, deneyim kazandıkça bu kelime dağarcığını genişletmiştir. Babil Kulesi hadisesiyle diller çeşitlenmiş ve dağılmıştır.

Sözün temel faydası, zihinsel süreçleri ifade etmektir. Bu iki amaca hizmet eder: Birincisi, unutulmaya meyilli düşünceleri kelimelerle işaretleyerek belleğe kaydetmek (isimlerin not görevi görmesi); ikincisi ise aynı kelimeleri kullanarak duygu, düşünce ve arzuları başkalarına aktarmaktır.

Bu faydalara karşılık kavramların anlamlarındaki tutarsızlık nedeniyle kişinin kendisini veya başkasını kandırması gibi zararları da vardır.

Sayılar da kelimeler gibi isimlere dayanır; sayılar olmadan hesaplama yapmak imkansızdır. İki ismin birleşimi (örneğin: “İnsan canlıdır”) bir mantıksal sonuç doğurur. Doğruluk veya yanlışlık, sözün kendisine ait niteliklerdir; sözün olmadığı yerde hakikat veya hata da yoktur.

Gerçek hakikati arayan kişi, kullandığı her ismin neye karşılık geldiğini doğru belirlemelidir. Geometride olduğu gibi, tanımları netleştirmeden yapılan hesaplamalar hatalıdır. Yanlış tanımlar, hatalı düşüncelerin temelini oluşturur ve insanları kitapların otoritesine körü körüne bağlayarak cahilliğe sürükler.

Kavrayış: Bir sözün kelimeleri ve bağlantıları zihinde canlandığı an, anlamak gerçekleşmiş demektir. Anlamak, sözün neden olduğu kavrayıştır.

İnsanların duygusal farklılıkları nedeniyle bazı isimler (erdemler, kötülükler) kişiden kişiye değişebilir; birinin bilgelik dediğine diğeri korku diyebilir. Bu tür isimler sağlam bir muhakeme temeli oluşturamazlar.

5- Akıl ve Bilime Dair

Akıl yürütmek, isimlerin sonuçlarını (toplam veya fark) hesaplamaktan ibarettir. Bu işlem sayılara, geometrik şekillere, mantıksal önermelere veya hukuki kurallara uygulanabilir. Özetle akıl; toplama ve çıkarma yapabilen bir süreçtir. Akıl, zihnin hesaplama yeteneğidir.

Aritmetikteki gibi, en deneyimli akıllar bile hata yapabilir. Bir düşüncenin doğruluğu, çok sayıda insanın kabul etmesine değil, doğru bir hesaplamaya dayanmalıdır. Aklın amacı sadece sonuç bulmak değil, bir sonuçtan diğerine ilerlemektir. Eğer dayanak noktaları (temel tanımlar) kesin değilse, ulaşılan sonuç da kesin olamaz.

Bir beklentinin gerçekleşmemesi hatadır. Ancak genel bir iddiada yanlış bir kavram kullanılması saçmalıktır (abes). İnsanı diğer canlılardan ayıran üstünlük, hesap yapabilmesidir; ancak insanı zayıflatan şey de saçmalık yeteneğidir. Filozoflar, tanımlardan başlamadıkları için en çok saçmalığa düşenlerdir.

Bilim, isimleri doğru bir yöntemle birbirine bağlayarak sonuçlara ulaşma çabasıdır. Duyu ve bellek sadece geçmişe dair bilgi verirken; bilim, neden-sonuç ilişkisi kurarak gelecekte benzer etkileri nasıl yaratabileceğimizi öğretir.

Deneyimin artması ihtiyat (prudence), bilimin artması ise bilgeliktir (wisdom). Sadece kitap otoritesine güvenenler, yanlış kurallarla hareket eden eskrim ustaları gibi kendilerini yok ederler.

Bilimin kesinliği doğruluğun başkalarına ispatlanabilmesiyle; belirsizliği ise sadece belirli durumlarda geçerli olmasıyla ölçülür.

6- İstemli Hareketlerin İfade Edilmelerini Sağlayan Sözlere Dair

Hayvanlarda iki tür hareket bulunur:

Birincisi doğumla başlayan ve yaşam boyu süren; kanın akışı, nefes alma ve sindirim gibi hayati hareketlerdir; bunlar için tahayyül gerekmez.

İkincisi ise zihinde tasarlanarak gerçekleşen istemli hareketlerdir (gitmek, konuşmak vb.). Tüm istemli hareketlerin ilk içsel başlangıcı tahayyüldür.

Bu içsel hareketlerin başlangıcına genel olarak gayret denir. Bu gayret bir şeye yöneldiğinde iştah veya arzu (açlık, susuzluk gibi); bir şeyden uzaklaştığında ise istikrah adını alır. Latin ve Yunan dillerindeki kavramlar da bu yakınlaşma ve uzaklaşma hareketlerini ifade eder.

Arzular doğuştan gelebileceği gibi deneyimlerle de oluşabilir. İnsan bedeni sürekli dönüşümde olduğu için iştahlar da değişir; bu nedenle “iyi” veya “kötü” kavramları mutlak değildir. İyi, kişinin arzuladığı; kötü, istikrah duyduğu; alçak ise dikkate değer bulmadığı şeydir. Bu hükümler, bir devletin olmadığı yerde şahsa, olduğu yerde ise hakemlere veya yargıçlara aittir. Zevk ve hoşnutsuzluk ise duyuların nesne eylemleri sonucunda kalpte yarattığı hareketin algılanmasıdır.

Duyusal hazlar, nesnelerin fiziksel etkileriyle oluşur; zihinsel hazlar (sevinç) ise sonuçların öngörülmesinden doğar. Benzer şekilde acı duyumsaldır, keder ise beklentilerle ilgilidir.

Diğer bazı tutkular:

  • Umut: Bir şeye ulaşma kanaatiyle beraber gelen iştah.
  • Korku: Zarar geleceği düşüncesi
  • Güven: Sürekli umuttur.
  • Merak: Bir şeyin neden ve nasıl olduğunu bilme arzusu; insanı diğer hayvanlardan ayıran zihinsel bir şehvettir.

7- Söylemin Amaçlarına veya Çözümlerine Dair

Zihinsel söylemlerin sonunda ulaşılan nihai hükme yargı denir. Doğru veya yanlış olanın aranması sürecindeki alternatif kanaatler zinciri ise şüphedir. Bilim, koşullu bilgilere (eğer… ise…) dayanır; mutlak bilgi ise ancak duyular ve bellek aracılığıyla elde edilen olguların doğru birleştirilmesiyle mümkündür.

Eğer söylem tamamlardan başlamıyorsa, bu bir kanaattir. Kişinin dürüstlüğüne duyulan güven inanmak/itikat etmek iken, söylenen şeyin hakikatine duyulan güven sadece inanmaktır.

İnanç meselesinde, bir öğretiye inanmak, o öğretinin içeriğinden ziyade, o öğretiyi sunan kişinin otoritesine ve ona duyulan güvene dayanır. Tarihsel anlatılarda da durum aynıdır; bir tarihçinin yazdıklarına inanmak, o tarihçinin otoritesine ve dürüstlüğüne olan itikattır.

8- Yaygın İsmiyle Fikirsel Denen Erdemlere Dair

Erdem, genel olarak kıymet gören ve kıyaslamalara dayanan bir kavramdır; zira her şey insanlar arasında eşit olsaydı kıymet kavramı oluşmazdı. Fikirsel erdemler, insanın övülmesi gereken zihinsel becerileridir. Erdemler ikiye ayrılır. Doğal zeka sadece kullanım ve deneyimle elde edilen zekadır. Bu zeka, tahayyül hızı (düşüncelerin birbirini izleme sürati) ve tasdiklenmiş bir amaca yönelim üzerine kuruludur. Tahayyül hızının yavaşlığı aptallık gibi zihinsel kusurları doğurur.

Mefhum (İyi Zeka): Düşünce silsilesi içinde benzerlikleri gözlemleyebilme becerisidir. Ancak bir mefhumun erdem sayılabilmesi için bir amaca yönelmiş olması ve fayda sağlaması gerekir; aksi takdirde bu durum, düşüncelerin dağıldığı bir budalalık türüdür.

İhtiyat bir amaca hizmet eden şeyleri gözlemleyerek, deneyim ve geçmiş sonuçlara dayanarak gelecekteki eylemleri planlama becerisidir.

Edinilmiş zeka yöntem ve öğretimle, özellikle dilin doğru kullanımıyla elde edilen bilimsel akıldır. Zeka farklarının temel sebebi bedensel farklılıklardan ziyade duygulardaki (tutkulardaki) farklardır; bu tutkular da en nihayetinde güç arzusuna indirgenebilir.

Havailik: Hiçbir şeye karşı güçlü bir duygu beslememek, kayıtsız kalmaktordur; bu durum dikkat dağınıklığıdır.

9- Bazı Bilgi Konularına Dair

Bilgi ikiye ayrılır:

  • Olguya ilişkin bilgi: Duyu ve bellek yoluyla elde edilen, kesin ve mutlak olan bilgidir. Bu bilgiler tarih olarak kaydedilir. Doğal tarih, insan iradesinden bağımsız doğa olaylarını; medeni tarih ise insanların istemli eylemlerini kapsar.
  • Bilim (Sonuçlara ilişkin bilgi): Bir önermenin diğerine dayandığı, koşullu ve akıl yürütmeye dayalı bilgidir. Bu bilgiler felsefe kitaplarında yer alır.

10- Güç, Kıymet, Haysiyet ve Liyakata Dair

İnsanın gücü gelecekte belirgin bir fayda elde etmek amacıyla elinde bulundurduğu araçlardır; bu güç doğal veya arafsal olabilir. Doğal güç, bedene veya zihne ait melekelerin yüceliğidir (kuvvet, form, belagat vb.). Arafsal güçler ise zenginlik, saygınlık ve şans gibi talih yoluyla elde edilen vasıtalardır.

İnsani gücün en büyüğü, birçok insanın gücünü tek bir şahısta toplayıp kendi iradesine bağlamaktır (devlet veya parti gücü gibi).

Kıymet ise mutlak değildir; bir insanın değeri, onun gücünü kullanmak için verilecek bedeldir ve bu bedel ihtiyaca, başkalarının yargısına bağlıdır. Bir insanın gerçek değeri, başkalarının onun için biçtiği değer kadardır.

Haysiyet, devletin bir kişiye atfettiği kamusal kıymettir; yöneticilik veya unvanlar gibi makamlarla ifade edilir. Onurlandırmak ve hakir görmek ise değer biçme eylemleridir:

Liyakat: Bir kişinin bir göreve veya beceriye olan uygunluğudur (munasiplik). Liyakat, bir hak iddia etmek değil, bir şeyin hak edilmesini sağlayan yetkinliktir.

11- Görgülerin Farklılığına Dair

Görgü insanların birlikte barış ve birlik içinde yaşamasını ilgilendiren insani vasıflardır. İnsanın nihai bir hedefi yoktur. Saadet, arzunun sürekli bir nesneden diğerine ilerlemesidir.

İnsan eylemlerini yönlendiren temel unsurlar şunlardır:

  • Güç arzusu: İnsanlar mevcut güçlerini güvence altına almak için sürekli daha fazlasını arzularlar.
  • Rekabet ve çatışma: Zenginlik ve onur arzusu, rakipleri alt etme isteğiyle savaşlara yol açar.
  • Sivil itaat: İnsanlar rahatlık ve güvenlik arayışı ile (yaralanma korkusuyla) ortak bir güce itaat ederler.
  • Övülme arzusu: Övülme isteği, insanların takdir edilecek eylemler yapmasını sağlar; hatta ölümden sonra bile bu arzu devam eder.

Bilimsel nedenlerin bilinmemesi, insanların doğa olaylarını tanrısal güçlere bağlamasına ve batıl inançlar geliştirmesine yol açar. İnsanlar, gelecek kaygısıyla sebepleri sorgular; bu merakın en uç noktası, her şeyin bir sebebi olması gerektiği düşüncesiyle “Tanrı” kavramına ulaşır. Sonuç olarak, insanların kendi hayal güçlerinden yola çıkarak tanrılar yaratmalarına ve dinlerin temelini oluşturan inanç tohumlarını ekmelerine neden olur.

12- Dine Dair

Din, yalnızca insanlara özgü bir olgudur; insan dışında hiçbir canlıda dinin izine veya meyvesine rastlanmaz. Bu durum, dinin tohumunun sadece insanda bulunduğunu kanıtlar. İnsanın bu doğasına şu üç temel unsur yol açar:

  • Sebepleri bilme arzusu
  • Şeylerin başlangıcına ilişkin değerlendirmeler: Bir şeyin başlangıcını gören insan, o başlangıcı belirleyen bir sebep olduğu düşüncesine kapılır.
  • Şeylerin birbirini takip edişinin gözlemlenmesi: Hayvanlar geçmişi hatırlayamadıkları için sadece anlık hazlara odaklanırken; insan, olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisini hatırlar.

İnsan, geçmiş ve gelecekteki kötü durumlardan korunmak ve iyi şeyleri temin etmek için sürekli bir endişe içindedir. Sebepleri bilinemeyen olaylar karşısında insan, gizemli güçlere (tanrılara) sığınır. Putperestlerin sayısız tanrısı, aslında insanların bu korkularının bir sonucudur. Tek ve mutlak bir Tanrı inancı ise korkudan ziyade, evrendeki düzenin arkasındaki “ilk gücü” bulma arzusundan doğar. İnsanlar, bu güçlerin nasıl çalıştığını bilmedikleri için geçmişteki benzer olaylardan yola çıkarak batıl inançlar ve büyü ritüelleri geliştirirler.

Bu dini kökenler iki tür insandan beslenir:

  • Kendi amaçları için din yaratan siyasetçiler
  • ilahi emirle hareket ettiğini iddia edenler.

Yasa koyucular, halkı itaatkar kılmak için dini kullanmışlardır. İnsanlara tanrıların öfkesini dindirmenin yolunun belirli törenler ve adaklar olduğunu öğretmiş; böylece felaketleri (hastalık, savaş) kendi hatalarına bağlayarak toplumsal düzeni sağlamışlardır.

Dinlerin yayılması veya sönmesi, dinin temelindeki inançların ve ruhban sınıfının tutumlarının bir sonucudur. Mucizelerin kanıtının olmaması da inancın zayıflamasında önemli bir etkendir; mucizeler unutulduğunda veya ruhban sınıfı yozlaştığında inanç da çöker.

13- Saadeti ve Sefaleti Bakımından İnsanın Doğal Durumuna Dair

İnsan doğa itibarı ile eşittir. Fiziksel veya zihinsel farklar olsa da, bu farklar bir insanın diğerine karşı mutlak bir üstünlük kurmasını sağlayacak kadar büyük değildir. En zayıf insan bile işbirliği yaparak en güçlüyi alt edebilir. Zihinsel yetenekler açısından da insanlar arasında büyük bir eşitlik vardır; çünkü deneyim herkes için eşittir.

İnsanların yetenekleri arasındaki bu eşitlik, aynı amaca ulaşma konusunda da eşit bir umut yaratır. İki insan aynı şeyi arzularsa düşman olurlar. İnsanlar kendilerini güvenceye almak için güç veya hile yoluyla başkalarına hükmetmeye çalışırlar. Bu durum, insanın kendi korunması için başkalarını boyunduruk altına alma eğiliminden kaynaklanır.

İnsanın doğasında iki büyük kavga sebebi vardır:
1. Rekabet: Kazanç elde etmek ve başkalarının üzerinde efendi olmak için.
2. Şüphe: Güvenlik sağlamak ve itibar kazanmak için.

Sivil devletler olmayınca herkes herkese karşı daimi bir savaş durumundadır. Bu koşullarda hayat; yoksul, vahşi, kısa ve sürekli ölüm tehdidi altındadır. Sanat, ticaret, toplum ve bilgi yoktur. Bu savaşı durdurmak için yasalar gereklidir. İnsanların bu durumdan çıkmak için kendi akıllarını kullanarak koydukları kurallara Doğanın Yasaları denir.

14- Birinci ve İkinci Doğal Yasalar ile Sözleşmelere Dair

Doğal hak, bireylerin kendi yaşamlarını korumak amacıyla kendi akıl ve yargılarına dayanarak istedikleri her şeyi yapma özgürlüğüdür. Özgürlük ise dışsal engellerin yokluğudur. Doğa yasası ise, insanın yaşamını korumak adına akıl yoluyla bulunan, hayati önem taşıyan veya yaşamı tehlikeye atan eylemleri yasaklayan genel bir ilkedir. Hak (jus), bir özgürlüğü temsil ederken; yasa (lex) bir yükümlülüğü veya kısıtlamayı temsil eder.

Doğa durumunda, herkesin herkese karşı savaş halinde olduğu bir ortamda, her insanın her şeye (hatta diğer insanların bedenlerine bile) hakkı vardır. Bu hak kimseye mutlak bir güvenlik sağlamaz. Bu nedenle insan, barışa ulaşmak ister. Eğer bir kişi barışı ve kendini savunmayı istiyorsa ve diğerleri de aynı fikirdeyse, kendi haklarından vazgeçmeye ve başkalarının kendisine yapabileceği şeylere benzer bir özgürlükle yetinmeye hazır olmalıdır. Bu: Başkalannın sana ne yapmalarını istiyorsan sen de onlara aynısını yap ilkesinin yansımasıdır.

Bir hak devredilirken, kişinin bunu yapmaktaki amacı kendisine bir fayda sağlamaktır. Hakların karşılıklı olarak devredilmesine sözleşme denir.

İnsanların sözlerini tutmalarını sağlayacak en güçlü araç korkudur. Bu korku, ya görünmez ruhlardan (Tanrı) ya da zarar verebilecek insanların gücünden kaynaklanır. Sivil toplum öncesi dönemlerde tek geçerli bağlayıcı unsur, Tanrı adına edilen yemindir. Önemli olan şudur ki; bir yemin, meşru olan bir yükümlülüğe yeni bir zorunluluk eklemez; asıl bağlayıcı olan yemin değil, sözleşmenin kendisidir.

15- Doğanın Diğer Yasalarına Dair

Doğa yasasının üçüncü yasası adalettir. İnsanın kendi güvenliğini sağlamak adına sahip olduğu hakları başkalarına devretmeye mecbur bırakıldığı sistemde, bu devrin geçerli olabilmesi için akitlerin (sözleşmelerin) yerine getirilmesi zorunludur. Akitlerin bozulması, herkesin her şeye hakkı olduğu doğal savaş durumuna geri dönülmesine neden olur. Adaletsizlik, özünde bir akdin yerine getirilmemesinden ibarettir; dolayısıyla akit bulunmayan bir yerde adaletsizlik de olamaz.

Adalet ve mülkiyet kavramları devletin tesisiyle başlar. Bir şeye “adil” veya “adaletsiz” diyebilmek için, insanların sözlerini tutmaya mecbur bırakılacağı cebri bir güce, yani bir devlete ihtiyaç vardır. Mülkiyetin ve adaletin temeli, sivil iktidarın yarattığı bu zorlayıcı güçtür.

Adalet akla aykırı değildir; aksın aksine, akitlere uymak insanın kendi faydası ve güvenliği için en mantıklı yoldur. Bazı insanlar, kişisel çıkarın her şeyden üstün olduğunu savunarak adaleti veya akitlere uymayı reddedebilirler. Bu tür bir yaklaşım toplumu korumak yerine yıkıma sürükleyeceği için mantıksızdır. Kendi güvenliğini sağlamak isteyen bir kişi, başkalarını aldatarak toplumdan dışlanmayı göze alamaz; çünkü toplumun içinde hayatta kalmak, ortak bir güvenceye dayanır.

Diğer yasalar:

  • Minnettarlık: İnsanlar, kendilerine yapılan iyiliklere karşı minnet duymalıdır. Karşılıklı yardımlaşmanın ve güvenin olmadığı bir yerde savaş durumu devam eder; bu nedenle nankörlük, temel doğa yasasına aykırıdır.
  • Uyum/Müsama: Herkes kendisini diğerleriyle uyumlu kılmaya çalışmalıdır. İnatçı ve sosyal hayata uyum sağlamayan kişiler, toplumun işleyişini bozdukları için savaşın sorumlusu olurlar.
  • Affetme: Geleceği düşünerek, kendisine hata yapan ve pişmanlık duyanları affetmek bir zorunluluktur. Affetmemek, sadece intikam duygusuyla hareket etmektir ve bu da güvenliği tehlikeye atar.
  • İntikamda Gelecek Faydayı Gözetme: İntikam alırken geçmişteki kötülüğün büyüklüğüne değil, gelecekteki faydanın büyüklüğüne bakılmalıdır. Ceza sadece kişinin ıslahı için verilmelidir.
  • Tahkir Karşıtlığı: Hiçbir insan, başkalarına nefret veya aşağılama hissettirecek söz, jest veya hareketlerde bulunmamalıdır. Bu yasanın ihlali tahkir olarak adlandırılır.
  • Kibre Karşıtlık: Doğal olarak tüm insanlar eşittir; kimse diğerinden doğuştan daha üstün değildir. Mevcut eşitsizlikler sadece sivil yasaların sonucudur.
  • Küstahlığa Karşıtlık: Kimse, başkalarına verilmesi gereken hakları şart koşarak kendine bir ayrıcalık talep edemez.
  • Tarafsızlık: Bir hakeme güvenilen durumlarda, tarafların eşit şekilde ele alınması gerekir. Aksi halde ihtilaflar savaşa yol açar. Bu yasanın ihlali tarafgirliktir.
  • Ortak Şeylerin Kullanımı: Paylaşılabilecek şeyler ortaklaşa, paylaşılamayacaklar ise hak sahiplerinin sayısıyla orantılı kullanılmalıdır.
  • Kura: Paylaşılamayan nesnelerin kullanım hakkı kura ile belirlenmelidir; çünkü eşit dağıtım doğanın temelidir.
  • İlk Hak ve İlk El Koyma: Kurada ilk sahiplik veya ilk el koyma prensibi geçerlidir.
  • Aracılara Dair: Aracı olan kişilerin güvenli bir şekilde geçişine izin verilmelidir.
  • Hakem Görüşüne Uyma: İhtilaflarda taraflar, hakemin kararına uymayı kabul etmelidir.
  • Kendi Davasının Yargıcı Olamama: Hiç kimse kendi davasında yargıç olamaz; çünkü insan doğası gereği kendi çıkarını gözetir. Bir davada çıkarı olan veya rüşvet alma ihtimali bulunan kişiler yargıç olamaz.
  • Tanıklıklar: Olayların net olmadığı durumlarda, daha fazla tanığın beyanı esas alınmalıdır.

Tüm bu karmaşık yasaların özeti şudur: Kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma. Doğa yasaları içsel bir zorunluluk taşır. Doğa yasaları ebedidir çünkü adaletsizlik ve nankörlük gibi durumlar hiçbir zaman barışı mümkün kılmaz.

Doğa yasalarının bilimi, gerçek ahlak felsefesidir. Ahlak felsefesi, iyi ve kötü olanın ilmidir. İnsanların kişisel tatminleri ve duyuları farklılık gösterse de, barış için gerekli olan erdemler (adalet, minnettarlık, tevazu vb.) ortaktır. Bu yasalar aslında birer emir değil, insanın kendi korunması için uyması gereken mantıklı teoremlerdir; ancak evrensel bir nitelik taşıdıkları için onlara yasa denilmesi uygundur.

16- Kişiler, Failler ve Kişiselleştirilmiş Şeylere Dair

Kişi; sözleri veya eylemleri kendisine ait olan, başkalarının söz ve eylemlerini temsil eden ya da gerçek veya hayali bir şekilde başkalarına atfedilen şeylerin söz ve eylemlerini temsil eden varlıktır.

Person (kişi) kelimesi Latincedir. Yunancada yüze işaret eden prosopon kelimesi kullanılırken, Latincede persona, sahnede canlandırılan rolü veya yüzü gizleyen maskeyi ifade eder. Bu terim zamanla mahkemelerde temsilcilik yapanlara da aktarılmıştır. Dolayısıyla bir kişi ile bir aktör aynıdır; kişileştirmek, bir insanın kendisini veya başkasını canlandırmasıdır.

Kişilerin söz ve eylemleri temsil ettikleri kişilere ait olduğunda, fiili yapan fail, bu fiilin gerçekleşmesine neden olan ise amildir. Amil, otorite ile hareket eder. Eylemlere sahip olmak “otorite” veya “yetki” olarak adlandırılır.

Bir grup insan, tek bir kişi tarafından temsil edildiklerinde tek bir şahısa dönüşürler. Bu birlik, temsil edilenlerin değil, temsil edenin birliğidir. Eğer temsilci çok sayıda insandan oluşuyorsa, çoğunluğun sesi herkesin sesi sayılır. Çift sayıda temsilci olması durumunda oylar eşit çıkarsa, karar verilememesi bir sonuç doğurur.

2. KISIM: DEVLETE DAİR

17- Devletin Amaçlarına, Ortaya Çıkışına ve Tanımına Dair

Devletin temel amacı tekil güvenliktir. İnsanlar, doğaları gereği kendilerini korumak ve savaş durumundan kurtulmak için kendi özgürlüklerine kısıtlamalar getirirler. Doğa yasaları (adalet, merhamet vb.), onları koruyacak bir güç (ceza korkusu) olmadığında tek başına yeterli değildir. Sadece sözlü akitlerle güvenlik sağlanamaz. Devletin kurulması için bir tek hukuk (tek yargı) ve süreklilik gereklidir. Büyük kitleler, ortak bir irade veya hukuk tarafından yönlendirilmedikçe sadece kendi tikel çıkarları için birbirleriyle savaşırlar.

İnsanları dış istilalardan ve birbirlerine verecekleri zararlardan koruyacak, onların refahını sağlayacak ortak bir güç inşa etmenin tek yolu; herkesin iradesini, yargısını ve yetkisini tek bir kişiye veya bir meclise devretmesidir. Bu kendi yönetim hakkımı belirli şartlar ile bu kişiye/meclise veriyorum şeklinde bir akittir. Bu şekilde tek bir şahsiyet altında birleşmiş topluluğa DEVLET (veya LEVIATHAN) denir. Devletin özü; büyük bir kalabalığın, ortak güvenlik için tüm güçlerini tek bir şahsiyete devrettiği bu yapıdır.

Bu tek şahsiyeti taşıyan kişiye EGEMEN, altındakilere ise TEBAA denir. Egemenliğe iki yolla erişilir: Doğal kuvvet kullanımıyla (fetih) veya insanların kendi aralarında anlaşarak gönüllü olarak tabi oldukları siyasi devlet topluluğu yoluyla.

18- Egemenlerin Kuruluştan Gelen Haklarına Dair

Bir devletin kurulması, kalabalık bir insan topluluğunun herkesin herkesle akit yapıp, kendi haklarını temsil etme yetkisini büyük oranda tek bir kişiye veya bir meclise devretmeyi kabul etmesiyle gerçekleşir. Bu kuruluş sürecinde tüm bireyler, barış içinde yaşamak ve dış tehditlere karşı korunmak amacıyla, seçilen egemenin tüm eylemlerini ve yargılarını kendi eylemleriymiş gibi benimsemeyi taahhüt ederler. Dolayısıyla, egemenin sahip olduğu tüm haklar ve yetkiler, bu kuruluş fiilinden doğrudan ileri gelir.

Tebaa, mevcut akdi bozarak yönetim biçimini değiştiremez. Mevcut egemenin izni olmadan monarşinin dağıtılması veya yetkinin başka birine devredilmesi meşru değildir. Bir bireyin egemeni tahttan indirmeye çalışması, kendi yaptığı akdi bozması anlamına gelir ki bu adaletsizliktir. Ayrıca, egemenin tebaasına karşı yaptığı cezalandırmalar, aslında tebaanın kendi eylemlerinin bir sonucudur; zira egemen, herkesin adına hareket etmektedir.

Egemenlik yetkisi, bireylerin tek bir kişiden değil, toplumun tamamından alındığı için, topluluğun herhangi bir ferdi bu yetkinin kendisinden geri alındığını iddia ederek bağlılığından kurtulamaz. Bir meclis yönetiminde de haklar ayrılmaz bir bütündür ve bu yetkilerin bölünmesi (örneğin İngiltere örneğinde olduğu gibi kral, lordlar ve avamara bölünmesi) iç savaşlara ve toplumsal felaketlere yol açar.

Egemenlik, parçalanamaz haklar bütünüdür:

  • Egemen, barışı ve güvenliği sağlamak adına hangi araçların gerekli olduğuna, neyin engel teşkil ettiğine ve savunmanın nasıl yürütüleceğine karar verme yetkisine sahiptir.
  • Egemen, bireylerin birbirlerinin haklarına saygı duymasını sağlayan “edep” kurallarını koyma yetkisine sahiptir. Bu sivil yasalar, devletin temelini oluşturur.
  • Sivil veya doğal yasalar konusundaki ihtilafları karara bağlama yetkisi egemendedir; aksi takdirde haklar korumasız kalır ve savaş kaçınılmaz olur.
  • Diğer uluslarla savaş veya barış yapma, ordu kurma, asker toplama ve vergi belirleme yetkisi egemenin elindedir.
  • Devlet görevlilerini seçme, insanları onurlandırma veya cezalandırma yetkisi de egemene aittir.

Egemenlik hakları bölünemez. Eğer egemen güç parçalanırsa, devlet kendi içinde bölünür ve bu durum çatışmaya yolunu açar. Onun gücü, tebaanın bireysel gücünden çok daha büyüktür. Onur da egemenlikten kaynaklanır; lordlar, kontlar veya prenslerin sahip olduğu haysiyet, ancak egemenin yarattığı birer yansımadır.

Devletlerin farklılıkları yalnızca egemenin veya egemen çoğunluğu temsil eden grubun niteliğine dayanır. Bu durum, devletleri sadece üç türe ayırır:

  • Monarşi: Egemenliğin tek bir kişide olduğu devlet biçimidir.
  • Demokrasi (Halkın Devleti): Egemenliğin herkesin veya toplumun tamamının meclisinde olduğu devlet biçimidir.
  • Aristokrasi: Egemenliğin sadece belirli bir kesimin/grubun meclisinde olduğu devlet biçimidir.

Tiranlık, oligarşi ve anarşi gibi terimler farklı yönetim biçimleri değil, mevcut biçimlerin (monarşi, aristokrasi ve demokrasi) hoş görülmeyen, baskıcı veya kötü yönetilen halleridir.

Monarşinin diğerlerine göre avantajları şunlardır:

  • Kamu ve Şahsi Çıkar Uyumu: Monarkın şahsi çıkarı, tebaasının refahına bağlıdır; çünkü tebaası zayıf bir kral güçlü olamaz. Bu durum, monarşide kamu yararının en yüksek olduğu yerdir.
  • Kararlılık: Bir hükümdarın kararları insan doğasındaki değişkenliklerden (ihmal veya karşıt görüşler gibi) etkilenmez; meclislerde ise sayıca çokluk, alınan kararların istikrarını bozar.

Monarşinin en büyük riskleri ise, egemenliğin bir çocuğun eline geçmesi (vasilik ihtiyacı) veya dalkavukların etkisi altında kalmasıdır. Ancak bu riskler monarşiye özgü değildir; meclislerde de benzer tehlikeler daha geniş çaplı olarak mevcuttur.

Eğer bir hükümdarın gücü, onu kısıtlayan bir meclise bağlıysa, o yönetim monarşi değil, demokrasi veya aristokrasidir (Örn: Sparta).

Devletlerin bekası için veraset gereklidir; aksi takdirde her hükümdarın ölümüyle devlet çöker ve savaş durumu başlar.

  • Demokraside: Veraset sorunu yoktur çünkü meclis yapısı devam eder.
  • Aristokraside: Yeni üyeleri seçme yetkisi egemen meclise aittir.
  • Monarşide: En büyük belirsizlik buradadır. Ancak monark, devletin bölünmemesi ve savaşın çıkmaması için varisini tayin etme hakkına sahiptir.

21- Tebaanın Hürriyetine Dair

Hürriyet veya özgürlük, gerçek anlamıyla bir karşıtlığın (harekete engel olan dış unsurların) yokluğudur. Bu tanım sadece rasyonel varlıklar için değil, cansız ve irrasyonel varlıklar için de geçerlidir. Ancak engel, nesnenin kendi doğasından (bünyesinden) kaynaklanıyorsa, bu durum bir hürriyet yoksunluğu değil, bir yetersizlik veya duraganlık halidir.

Özgür bir insan, kuvvet ve zekasıyla yapabileceği şeylerde iradesini yönlendirdiği eylemi gerçekleştirmekten men edilmeyen kişidir. Benzer şekilde, “özgür irade” ifadesi, kişinin bir eylemi yaparken hiçbir dış engel ile karşılaşmaması durumuna bağlıdır.

Korku, hürriyeti ortadan kaldırmaz. Bir insanın gemi batacak korkusuyla mallarını denize atması veya borcunu hapse girme korkusuyla ödemesi, onun hala özgür bir birey olarak eylemini gerçekleştirdiğini gösterir. Devletlerde kanun korkusuyla yapılan eylemler de, kişinin bunları ihmal etme hürriyetine sahip olduğu durumlardır.

İnsan iradesinin her eylemi, bir neden-sonuç zincirine dayanır; bu zincirin ilk halkası Tanrı’nın elindedir. Dolayısıyla tüm istemli eylemler aslında bir zorunluluktan ileri gelir. İnsanların tutkuları Tanrı’nın iradesinden kaynaklandığı sürece, insanın hürriyeti Tanrı’nın kudretiyle çelişmez.

Tebaanın gerçek hürriyeti, egemenin düzenleme yapmadığı (sessiz kaldığı) alanlarda yatar; örneğin ticaret yapma, ikametgah seçme, beslenme ve çocukların eğitimi gibi konularda egemenin müdahale etmediği haklar tebaanın özgürlükleridir. Tebaanın hürriyeti, egemenin müdahale etmediği alanların genişliği ile ölçülür.

İnsanlar, hükûmet biçimlerinin (monarşi veya demokrasi) yarattığı hürriyet illüzyonuna kolayca kanabilirler. Cicero gibi yazarların savunduğu “demokraside hürriyet vardır” düşüncesi, aslında kendi yönetim biçimlerini meşrulaştırmak için geliştirilmiş bir doktrindir. Bu tür anlayışlar, egemenlerin eylemlerini kontrol etme çabasıyla toplumlarda büyük kargaşalara yol açmıştır.

Egemene itaatin temel amacı korumadır. Eğer egemen, tebaasını koruma gücünü yitirirse, tebaanın itaat yükümlülüğü de sona erer. İnsanlar kendilerini koruyamayacakları bir yapıda artık o devletin tebaası olma niyetini taşımazlar.

23- Egemen İktidarın Kamusal Vekillerine Dair

Kamusal vekil, egemen tarafından devletin şahsını temsil etmek üzere belirli bir işte görevlendirilen kişidir. Devletin işleyişine yardımcı olan kişilerdir (örneğin hazinedarlar, komutanlar).

Kamusal Vekillerin Görev Alanları

  • Genel İdare: Bir eyaletin veya bölgenin yönetimi bir vali veya naibe bırakılabilir. Bu kişiler egemen adına hareket ederler ancak kendi başlarına egemenlik yetkisine sahip değildirler.
  • Ekonomi ve Hazine: Vergileri, harçları ve kamu gelirlerini toplama yetkisine sahip olanlar kamusal vekildir.
  • Askeri Görevler: Silahlanma, savunma ve savaş idaresinde yetki sahibi olan komutanlar kamusal vekildir; ancak komuta altında olmayan sıradan askerler devletin şahsını temsil etmezler.
  • Eğitim ve Bilgilendirme: Halkın egemene sadakatini artırmak, onlara hak ve hukuk bilgisini vermek amacıyla görevlendirilenler kamusal vekildir.
  • Yargı: Yargıçlar, egemenin yetkisiyle hüküm verdikleri için kamusal vekildir. İhtilafların çözümü sırasında taraflar yargıcı kabul etmelidir; ancak egemenin bizzat karar verdiği durumlarda bu karar nihai ve kesindir.
  • İnfaz ve Dış Temsil: Egemenin hükümlerini infaz eden, yasaları yayımlayan veya düzeni sağlayan kişiler de kamusal hizmete dahildir. Yurt dışındaki elçiler ise yabancı devletler karşısında egemenin şahsını temsil eden en önemli kamusal vekillerdir.

Sadece tavsiye vermekle görevli olan danışmanlar “kamusal vekil” sayılmazlar; çünkü tavsiye kişisel bir hizmettir ve egemenin iradesini doğrudan temsil etmez.

24- Bir Devletin Beslenmesine ve Üretilmesine Dair

Bir devletin beslenmesi, deniz ve kara ürünlerine bağlıdır; bu beslenme, yaşamı destekleyen materyallerin bolluğuna, dağıtımına, özümsenmesine ve kamusal kullanıma sunulmasına dayanır. Maddelerin bir kısmı yerli, bir kısmı yabancıdır. Hiçbir toprak parçası tüm devletin ihtiyaçlarını tek başına karşılayamaz; bu nedenle ülkeler arasında ticaret, mübadele veya adil savaşlar yoluyla mal ithali zorunludur. İnsan emeği de diğer mallar gibi takas edilebilir bir metadır.

Beslenme materyallerinin dağıtımı, yani mülkiyet, devletin tüm türlerinde egemen güce aittir. Devletin olmadığı yerde (doğa durumu) mülkiyet olmaz. Sivil yasaların yokluğu, mülkiyeti güvencesiz bırakır. Adalet ise, herkese kendisine ait olanı dağıtmaktır.

Özel toprak mülklerinin kökeni, egemenin keyfi dağıtımından gelir; egemen, toprağı kendi hakkaniyetine ve kamu faydasına uygun gördüğü şekilde paylaştırır. Tarihsel örnekler (İsrail halkı, Fatih William) gösterir ki, toprak paylaşımı bazen fetih yoluyla, bazen de egemenin takdiriyle gerçekleşir.

Para, bir devletin kanıdır. Paranın tanımı; taşınabilir, eş değerde bir şeye indirgenebilen ve malların değerini gösteren bir araçtır (altın ve gümüş gibi). Paranın değerini belirleyen mühür, egemenin gücüne bağlıdır ancak parayı kamu kullanımına taşıyan yollar (tahsilat ve ödeme kanalları), vücuttaki damar ve arter sistemine benzer.

26- Sivil Hukuka Dair

Sivil hukuk, insanların sadece belirli bir devletin ferdi oldukları için uymak zorunda oldukları yasalardır. Yasa emredicidir; bu emir, yetkili makam (devlet) tarafından kişilere yöneltilmiş bir komuttır. Bu yasalar herkese, belirli eyaletlere veya mesleklere hitap edebilir.

  • Tüm devletlerde tek yasa koyucu egemendir (ister tek kişi ister meclis olsun). Bir yasayı ancak egemen başka bir yasa ile kaldırabilir.
  • Egemen, yasa yapma ve feshetme gücüne sahip olduğu için kendi koyduğu sivil yasalara tabi değildir; dilediği zaman kendisine sorun çıkaran yasaları iptal edebilir.
  • Bir yasanın uzun süre uygulanması ona kendi başına otorite kazandırmaz; ona otoriteyi veren şey egemenin sessiz kalarak gösterdiği onaydır (irade).

İlahi pozitif yasaların varlığı tartışmalıdır; çünkü bir insanın Tanrı adına vahiy aldığına dair nesnel bir kanıt sunulması, doğaüstü bir müdahale (vahiy) olmadan mümkün değildir. Mucizeler, azizlerin hayatlarındaki olağanüstülükler veya eylemlerindeki bilgelik gibi unsurlar, insanların Tanrı’nın varlığına inanmasını sağlayabilse de, bunlar özel bir vahyin kesin kanıtı değildir. Bu durum tamamen bir inanç meselesidir.

Bir devlette kendisine özel bir vahiy indirildiğinden emin olmayan her tebaa, devletin ilahi olarak ilan ettiği yasalara itaat etmek zorundadır. Eğer insanlar bu emirleri kendi hayallerine göre yorumlayabilselerdi, ortak bir mutabakat sağlanamaz ve devletin buyrukları hakir görülürdü.

Yasa (lex civilis) ve sivil hak (jus civile) kavramları sıklıkla birbirinin yerine kullanılsa da, aralarında keskin bir fark vardır. Sivil hukuk, bireylere bırakılan özgürlükleri (hakları) temsil ederken; sivil yasa, bir yükümlülüğü ifade eder ve doğa yasalarının bize tanıdığı bazı özgürlükleri kısıtlar. Örneğin, doğa yasası her insana kendini korumak için bir başkasını istila etme hakkı verirken, sivil yasalar güvenliğin sağlandığı yerlerde bu hakkı elimizden alır. Dolayısıyla yasa yükümlülük, hak ise özgürlüktür.

27- Suçlara, Aflara ve Hafifletmelere Dair

Günah, bir yasanın ihlal edilmesi değil, yasa koyucunun herhangi bir şekilde hakir görülmesidir. Bu durum, yasaların çiğnenmesi niyetini veya amacını da kapsar.

Suç, yasaklanan bir şeyin fiilen veya sözle yapılması ya da buyurulan bir şeyin ihmal edilmesidir. Her suç bir günahtır ancak her günah suç değildir; çünkü niyetler sadece Tanrı tarafından görülebilirken, suçun bir yargıç önünde kanıtlanabilir olması gerekir.

Sivil hukuk ortadan kalktığında suç da ortadan kalkar; çünkü egemen güç yoksa yasalara uymayanı cezalandıracak bir otorite de kalmaz. Kişi, hayatta kalmak için bedensel güvenliğini koruma hakkını kullanırken (egemen güce itaat etmeyerek) suç işlemiş sayılmaz.

Eğer bir ceza önceden biliniyorsa ve bu ceza caydırıcı değilse, bu durum yasayı ihlal etmeye bir davet niteliğindedir.

İnsanlar, adaletsizliğin faydasını, cezasının zararından daha üstün gördüklerinde suç işlerler.

Suçun ana nedenleri: Duygular, zenginlik ve dostluktur.

  • Duygular: Gurur, nefret, şehvet, hırs ve haset suçun en yaygın sebepleridir. Özellikle nefret ve kıskançlık gibi duygular insan doğasıyla iç içedir ve bunlara karşı koymak güçtür. Korku ise yasaları çiğnemeye en az iten duygudur; ancak maddi bir tehdit durumunda yasalara aykırı davranmak (kendini korumak adına) suç sayılmaz.
  • Zenginlik ve Dostluk: Servet veya güçlü akrabaların sağladığı güç sayesinde ceza almayacağını düşünenler, adaleti yozlaştırarak suç işlerler.

Suçların bazı dereceleri vardır: sebebin kötülüğü, yaygınlığı, sonucun zararı ve zaman/mekan gibi kriterlere göre farklılık gösterir.

  • Ağırlaştıran nedenler: Suçun önceden tasarlanması (planlanması), suçun çok sayıda insana zarar vermesi, kamu malına zarar verilmesi (zimmete geçirme) ve devletin otoritesini sarsan fiiller (Laesa Majestas). Toplumun değer verdiği unsurlara (aile, iffet, mülkiyet) yönelik saldırılar daha ağır suçlardır. Örneğin; birini öldürmek yaralamaktan, evli bir kadına tecavüz etmek bekar bir kadına yapmaktan daha büyük bir suçtur.
  • Hafifletici nedenler: Suçun ani bir tutkuyla işlenmesi, hatalı bir öğretmenin otoritesine dayanılması veya egemenin örtük onayı.

28- Cezalara ve Ödüllere Dair

Ceza, kamusal otoritenin, yasaların ihlal edilmesi durumunda, insanların iradesini gelecekte itaate daha yatkın hale getirmek amacıyla uyguladığı bir kötülüktür..

Bu yetki, tebaanın egemene verdiği bir imtiyaz veya armağan değildir. Devlet kurulmadan önce herkesin her şeye hakkı vardır ve kişi kendisini korumak için başkalarını öldürme veya incitme gücüne sahiptir. Devlet kurulurken tebaa, kendi haklarını egemene devretmemiş; sadece bu hakları, herkesi korumak amacıyla egemenin kullanımına bırakmıştır. Dolayısıyla egemenin cezalandırma yetkisi, tebaanın bir lütfu değil, doğa durumundaki bireysel hakların egemenin elinde toplanmış halidir.

Ceza çeşitleri:

  • Bedensel cezalar: Doğrudan bedene uygulanan (kırbaçlama, yaralama) veya yasal bedensel keyiflerden mahrum bırakma (idam) şeklindedir. İdam, kişinin basitçe veya işkenceyle öldürülmesidir.
  • Parasal ceza: Kişinin mal ve mülkünden yoksun bırakılmasıdır. Eğer bu para toplama amacı taşıyorsa bir “bedel” veya “muafiyet ücreti”dir; ancak dini veya doğal yasaların ihlali durumunda gerçek bir cezadır.
  • Küçük düşürme: Kişinin onurunun kırılmasıdır. Doğal olan (cesaret, bilgelik) geri alınamaz ancak devlet tarafından verilen unvan, nişan ve makamların geri alınması bir cezadır.
  • Hapis: Amaç kişiye acı vermek amacıyla özgürlüğünden mahrum bırakmaktır.
  • Sürgün: Kişinin belirli bir süre veya sonsuza dek ayrılmasıdır.

29- Bir Devleti Zayıflatan Şeylere Dair

Devletlerin dağılması, kendi kusurlu teşkilatlarından ileri gelir. Devletin kusurları, doğal bir bedenin hastalıkları gibi görülebilir. Bu nedenlerden bazıları

  • Mutlak iktidardan yoksun olma. Bir hükümdarın, devletin güvenliği için gerekli olandan daha zayıf bir iktidarla yetinmesi, kamu güvenliğini tehlikeye atar ve isyanlara yol açar.
  • Her şahsın iyi ve kötü eylemlere kendi karar vermesi: Sivil hukuk olmayan durumlarda bu olur. Bireylerin kendi yargılarını üstün tutması, devletin dikkatini dağıtır ve itaati imkansızlaştırır.
  • Egemen gücü sivil hukuka tabi kılmak. Egemenler doğa yasalarına tabidir ancak devlet tarafından yapılan yasalara tabi değildirler. Eğer egemen, kendi koyduğu yasalara tabi tutulursa, bu durum yeni bir egemen yaratır.
  • Egemen gücün bölünmesi. Egemenliğin parçalara ayrılması, devleti dağıtmaktan başka bir şey değildir. Bölünmüş güçler birbirini yok eder. Yasama, yürütme ve vergi toplama yetkilerinin farklı mercilere dağıtılması tek bir egemen yerine çok sayıda egemenin varlığı anlamına gelir ki bu da devleti parçalar.
  • Para kıtlığı. Devletin savaş gibi zor zamanlarda ihtiyaç duyduğu kaynağı toplayamaması, vücuttaki bir tıkanıklığa benzer. Egemen, kaynak bulmak için halkla mücadele etmek zorunda kaldığında devlet zayıflar ve çöküş süreci başlar.
  • Popüler kişiler. Halktan sevgi gören ancak yasalara bağlılığı olmayan kişilerin (örneğin Julius Caesar örneğindeki gibi) yükselmesi, monarşiler için en büyük tehlikelerden biridir. Bu tür figürler, halkı yasalardan uzaklaştırarak isyanın önünü açarlar.

30- Egemen Temsilcinin Görevine Dair

Egemen gücün temel varlık sebebi, kendisine yetki verilme nedeni olan halkın güvenliğini tedarik etmektir. Bu görev, doğa yasası gereği zorunludur ve bunun hesabını yalnızca bu yasanın yaratıcısı olan Tanrı’ya vermekle yükümlüdür. Güvenlik kavramı sadece fiziksel koruma değil, aynı zamanda herkesin yasalara uygun olarak kendi yaşamsal memnuniyetlerini tehlikeye girmeden elde edebilmelerini de kapsar.

Egemen, adaletsizlikleri önlemek için yalnızca bireysel şikayetlerle ilgilenmemeli; genel öğretiler ve emsaller aracılığıyla halkı eğiterek ve herkesin başvurabileceği iyi yasalar hazırlayarak genel bir tedbir almalıdır.

Halka, kendi yönetim biçimlerini başka ulusların yönetimleriyle değiştirmemeleri gerektiği öğretilmelidir. Çünkü bir halkın refahı tebaanın itaati ve uyumuna bağlıdır. Yönetimi değiştirmek, devleti yok etme riskini taşır. Ayrıca halka, egemenin dışında başka kişilere veya meclislere hayranlık duymamaları ve onlara aşırı saygı göstermemeleri de öğretilmelidir; zira bu durum sadakati sarsar.

Egemen, adaletin öğretilmesini sağlamalıdır. İnsanlara; başkasının mülkiyetine, şahsına veya ailesine zarar vermemeleri (hırsızlık, şiddet, aldatma vb.) öğretilmelidir.

Halkın güvenliği, adaletin herkese (zengin veya fakir ayrımı yapılmaksızın) eşit uygulanmasını şart koşar. Zenginlerin veya güçlülerin hukuktan muaf tutulması, devletin yıkımına yol açan bir taraflılıktır.

Vergi, kamu hizmetlerinin (güvenlik ve hukuk) maliyetidir; dolayısıyla herkes tükettiği şey üzerinden orantılı bir şekilde katkıda bulunmalıdır.

/Arada 31-34 arası bölümlerde özetlemeye değer bir argüman göremedim.)

3. KISIM: HIRİSTİYAN BİR DEVLETE DAİR

35 Kutsal, Mukaddes ve Dini Yeminin Anlamı

Tanrı’nın krallığı ilahiyatçılar tarafından genellikle cennetteki ebedi saadet gibi mecazi anlamlarda yorumlansa da, Kutsal Metinlerde bu ifade gerçek bir anlam taşır. Tanrı’nın krallığı, O’nun tebaası üzerinde kurduğu gerçek bir hükümdarlıktır. Bu krallık, İsrail halkının Tanrı ile yaptığı ahit sonucunda özel olarak oluşturulmuş bir yapıdır; yani Tanrı’nın belirli bir halk üzerindeki egemenliğidir.

Tanrı, yaratılıştan itibaren insanlara hükmetmiştir; Adem’e iyi ile kötünün bilgisini içeren ağaçtan uzak durmasını emretmiş, itaatsizlik sonucunda ise onu ebedi hayattan mahrum bırakmıştır. Bu süreçte Tanrı’nın krallığı, ahitler yoluyla belirli topluluklar üzerinde sivil bir egemenlik olarak gelişmiştir. İbrahim ile yapılan ahit, Tanrı’nın İbrahim ve soyuna Kenan diyarı vaadiyle onları kendi yasalarına tabi kılmasıdır. Bu ahdin işareti sünnet ayinidir. Daha sonra Musa aracılığıyla Sina Dağı’nda yenilenen bu ahit, İsrail halkını “özel bir kavim” ve “rahiplere has bir krallık” haline getirmiştir. Burada özel kavramı, Tanrı’nın tüm yeryüzüne olan genel hakimiyetinden farklı olarak, bir sözleşme (ahit) neticesinde kazanılmış ayrılmış bir statüyü ifade eder.

Kutsallık hiyerarşik bir yapıya sahiptir. Tanrı’nın hizmetine ayrılmış şeyler arasında dereceler bulunur: Tüm İsrail halkı kutsal bir kavimdir ancak Levi kabilesi daha kutsaldır; rahipler ise bu hiyerarşinin en üstünde yer alır. Aynı şekilde, Kutsal Topraklar kutsaldır ancak Kudüs ve Tapınak çok daha yüksek bir kutsallık derecesine sahiptir.

36- Tanrı’nın ve Peygamberlerin Kelamı Üzerine

Peygamberlik bir zanaat veya sabit bir uğraş değildir; Tanrı’nın iyi veya kötü insanlara verdiği geçici ve olağanüstü bir görevdir. Peygamberlik, sadece gelecek olayları tahmin etmek değil, Tanrı’nın mesajını iletmektir. Bu nedenle, geleceği bildiği iddiasıyla hareket eden sahtekarlar da peygamberlik adı altında bulunabilir.

Tanrı, peygamberleriyle çeşitli yollarla konuşur:

  • Vizyonlar ve Rüyalar: Eski Ahit’teki pek çok pegamber (İbrahim, Yakup, İshak vb.) Tanrı ile rüya veya vizyon aracılığıyla iletişim kurmuştur.
  • Doğrudan Konuşma: Musa, diğer peygamberlerden farklı olarak, Tanrı ile “yüz yüze” veya bir insanın arkadaşıyla konuştuğu gibi doğrudan konuşmuştur. Ancak bu bile bir tür vizyon niteliği taşıyabilir.
  • Ruh Aracılığıyla: Tanrı’nın ruhunun (veya lütfunun) bir kişiye verilmesi, o kişinin Tanrı’nın iradesine yönelmesini sağlar. Bu, doğaüstü bir vahiyden ziyade, kişinin Tanrı’nın hizmetine meyletmesi anlamındadır.

Bir toplumda peygamberlerin veya ruhların öğretileri, topluluğun mevcut egemeninin (sivil egemen) otoritesiyle uyumlu olmalıdır. Eğer bir tebaa, kendi egemenini Tanrı’nın peygamberi olarak kabul etmezse, bu durum yasal düzenin yok olmasına, şiddete ve savaş kaosuna yol açar. Bu nedenle, her birey rasyonel aklını kullanarak doğruyu yanlıştan ayırmakla yükümlüdür.

38 – Cehennem, Kurtuluş, Ahiretteki Din ve Kefaretin Anlamına Dair

Sivil toplumun bekası adalete, adalet ise devlete egemen olan gücün ceza verme yetkisine bağlıdır. Ebedi azabın mevcut yaşamdaki cezadan çok daha büyük olduğu bir gerçeklikte, Kutsal Metinlerde geçen ebedi yaşam ve ebedi ıstırap kavramlarının mahiyeti incelenmelidir.

Adem, Tanrı’nın buyruklarını çiğnememiş olsaydı cennet bahçesinde ebedi bir hayat sürecekti; ancak yasak meyveyi yemesiyle ölüm ve ölümlülük insan soyuna girmiştir. Buradaki ölüm, Adem’in ebedi yaşamdan mahrum kalması ve ölümlülük hükmünün kesinleşmesidir. İsa Mesih, günahları ödeyerek Adem ile kaybedilen bu ebedi yaşamı inananlara geri vermiştir.

Metinlerde geçen “cennet” veya “gökyüzü” ifadelerinin, fiziksel olarak dünyadan kopuk, yıldızların ötesinde bir yer anlamına geldiğine dair kesin bir kanıt yoktur. Aksine, Kutsal Metinler ebedi yaşamın yeryüzünde sürdürüleceğine işaret eder. Adem’in günahıyla kaybedilen ebedi yaşamın yeryüzünde olması gibi, Mesih’in zaferiyle kazanılan ebedi yaşam da yeryüzündeki yeni bir düzenle (Yeni Kudüs) ilişkilidir.

Cehennem, Tanrı’nın düşmanlarına vereceği cezaların yeryüzündeki tezahürleridir.

Kurtuluş; günahın getirdiği her türlü felaket, hastalık ve ölümden emniyete kavuşmaktır. Tanrı’nın lütfuyla gelen bu kurtuluş, günahın bedelinin ödenmesini gerektirir. Ancak kefaret, günahı bir ticarete dönüştüren maddi bir tazminat değil; Tanrı’nın adaletiyle uyumlu, tövbe ile bağdaşan bir bedel veya adaktır.

39- Kutsal Metin’de Kilise Sözcüğünün Anlamına Dair

Kilise (Ecclesia), Kutsal Metinlerde farklı anlamlara gelir. Nadiren de olsa Tanrı’nın evi olarak anlaşılır; ancak asıl kullanım, Hristiyanların kutsal görevlerini yerine getirmek üzere toplandıkları bir tapınak veya cemaattir. Bir anlamda Hristiyan bir devlet topluluğu ile bir kilise aynı şeydir. Yeryüzündeki tüm Hristiyanların itaat etmesi gereken evrensel bir kilise yoktur; çünkü her Hristiyan kendi devletine tabidir ve başka bir şahsın emirlerine boyun eğemez. Bu nedenle, hüküm verme ve yargılma yetkisine sahip olan bir kilise, aslında sivil bir devlet topluluğudur. Kaosu önlemek için tek bir baş nezaretçi (sivil egemen) bulunmalıdır; aksi takdirde hizipler ve iç savaşlar kaçınılmazdır.

42- Dini İktidara Dair

Dini gücün doğasını anlamak için tarihsel süreci ikiye ayırmak gerekir: Kralların din değiştirmesinden ve sivil egemenliğin kurulmasından önceki ve sonraki dönem.

İlk dönemde dini güç, havarilerden başlayarak kutsal ruhun aktarımıyla takipçilere iletilmiştir.

İsa Mesih, sivil hükümdarlara meşru bir otorite bırakmıştır. Aziz Pavlus ve Aziz Petrus’un öğretilerinde görüldüğü üzere, Hristiyanlar kafir olan yöneticilere dahi itaat etmekle yükümlüdür. Dini yetkililerin, sivil otoritenin kendilerine vermediği bir emir verme yetkisini (cezalandırma gibi) kullanmaları mümkün değildir.

Aforoz, gerçek bir Hristiyan üzerinde sarsıcı bir etkisi olan tek cezadır; çünkü bu inananlar için günahların affedilmemesi ve ebedi yaşamın kaybı riskini taşır.

Yeni Ahit kitapları, sivil iktidar tarafından yasa olarak kabul edilmediği sürece, sadece kurtuluşu arayanlara sunulan güvenli tavsiyelerden ibarettir. Kilise içindeki kurullar ve piskoposlar, birer egemen otorite gibi hareket ederek yeni yasalar koyamazlar; ancak mevcut inanç esaslarını koruyup öğretebilirler.

Papa, inanç ve edep meselelerinde en yüce yargıç olduğunu; hükümlerinin yanılmaz, doğrudan yasa çıkarma yetkisine sahip ve dini yargı yetkisinin Roma papasına ait olduğunu iddia etmektedir. Ancak Kutsal Metinler bu iddiaları çürütmektedir (Mesela Luka 22:31-32).

Özetle Papalık makamı, kendi toprakları dışında doğrudan bir dünyevi yargı yetkisine sahip değildir. Dolaylı olarak en yüksek güç iddiası, ruhani otoritenin sivil hükümdarları değiştirme veya devirme hakkına sahip olduğu sonucunu doğurur ki bu, sivil egemenliğin özüne aykırıdır. İnsanlar iki efendiye birden hizmet edemezler.

43- İnsan’ın Cennet Krallığına Kabulü İçin Gerekli Olan Şeylere Dair

Hristiyan devlet topluluklarında iç savaşlara ve fitneye yol açan en büyük sorun, Tanrı’ya ve sivil egemene aynı anda itaat etme zorunluluğunun yarattığı güçlüktür. Bir insan, bir emir Tanrı’dan, diğeri ise meşru egemeninden veya babasından geldiğinde, Tanrı’nın emrine uyması açık bir gerekliliktir. Buradaki asıl zorluk, verilen emirlerin gerçekten Tanrı’nın emirleri mi yoksa Tanrı’nın adını kendi çıkarları için kullanan sahte peygamberlerin ve öğretmenlerin emirleri mi olduğunu ayırt edebilmektir.

Kurtuluş iki temel erdemde saklıdır: İsa’ya inanç ve yasalara itaat. Kurtuluş, günahkarlar için kapalı değildir; tövbe eden ve Hristiyanlık inancının esaslarına inanan herkes cennet krallığına kabul edilebilir.

Kurtuluş için gereken tek inanç maddesi İsa’nın Mesih olduğudur. Bu O’nun Eski Ahit peygamberleri aracılığıyla vaat edilen, Davut’un soyundan gelen, bakireden doğan ve ebedi krallığı getiren kral olduğu inancını kapsar. Bu inanç o kadar temeldir ki, diğer tüm inanç esasları (Tanrı’nın gücü, diriliş, son gün vb.) bu tek maddeden türetilebilir. İsa’nın Mesih olduğuna inanan birinin, O’nun krallığını gerçekleştirebilmesi için Tanrı’nın her şeye kadir ve yaratıcı olduğunu kabul etmemesi imkansızdır.

Bir sivil egemen, Hristiyan inancının temel maddelerine (İsa Mesih’tir) aykırı olmayan yasalara uymayı emrettiği sürece, tebaanın bu yasalara uyması dini bir görevdir. Sivil egemenin hatalı kararları olsa bile, meşru otorite olduğu sürece tebaa ona itaat etmekle yükümlüdür.

4. KISIM: Karanlığın Krallığına Dair

44- Kutsal Metin’in Yanlış Yorumlanmasından Gelen Ruhsal Karanlığa Dair

En temel hata, Tanrı’nın krallığının mevcut kilise veya yaşayan/ölmüş Hristiyan topluluğu olduğunu iddia etmektir. Oysa Tanrı’nın krallığı ilk olarak Musa aracılığıyla sadece Yahudiler üzerinde kurulmuştu ve Saul’un seçimiyle bu dönem sona ermişti. Tanrı, gelecekte tövbe edenleri yeniden yönetmek üzere bir vaatte bulunmuştur; ancak bu ikinci geliş henüz gerçekleşmemiştir. Şu an dünyada sivil egemenlerin yönetimi altındayızdır. Tanrı’nın krallığı İsa’nın yeniden gelişiyle (kıyamet günü) başlayacaktır. O gün inananlar ruhsal bedenlerle dirilecek ve ebedi bir krallığın tebaası olacaklardır. Mevcut kilise iddialarının aksine, bu krallık henüz dünyada tam olarak tesis edilmemiştir.

46- Boş Felsefeden Gelen Karanlığa Dair

Akıl yürütme yeteneği dil kadar kadimdir; bu nedenle insanlık tarihinin en başında bile bazı temel gerçekler ve basit aritmetik kuralları mevcuttu. Ancak felsefe, ancak boş zaman ve güvenlik ortamında gelişebilir. Bu nedenle felsefe, büyük devletlerin ve şehirlerin kurulmasıyla ortaya çıkmıştır. Tarihteki en kadim filozoflar olarak Hindistan’daki Gimnosofistler, Perslerdeki Mecusiler ve Mısır ruhbanları gösterilebilir. Yunanistan’da ise savaşların küçük şehirleri birleştirmesiyle felsefe gelişmiştir.

Platon’un Akademisi, Aristotles’in Lisesi ve Stoacılar gibi gruplar, aslında sadece boş zamanlarını geçirmek için bir araya geldikleri yerlerdir. Grek okulları, bilimsel bir fayda sağlamaktan ziyade anlamsız dil oyunlarına odaklanmıştır. Doğal felsefe (fizik) yerine ahlak felsefesi adı altında sadece tutkuların tarif edildiği, mantık ise kelime oyunlarından ibaret kaldığı için bu okullar işlevsizdir. Mesela metafizikte kullanılan “öz”, “madde”, “hareket” gibi terimlerin tanımları, akıl yürütmeyi netleştirmek yerine karmaşıklaştırmaktadır.

47- Bu Karanlıktan Kimlerin Nasiplendiğine Dair

Bir eylemin failini belirlemede en güçlü gösterge, o eylemden sağlanan faydadır. Hristiyanlık içindeki karanlık öğretilerin temel amacı, belirli grupların güç ve zenginlik elde etmesini sağlamaktır.

Roma Kilisesi, Tanrı’nın krallığının yeryüzünde olduğu şeklindeki hatalı bir öğretiyi yayarak sivil egemenlerin yetkilerini kısıtlamış ve kendisini evrensel bir monarşi olarak konumlandırmıştır. Burayı detaylı incelersek çeşitli faydalar sağladıklarını görebiliriz:

  • Papaların, Hristiyan hükümdarların tebaası üzerinde otorite kurması
  • Din adamlarının sivil hukuktan ve vergilerden muaf tutularak, devletin yükümlülüklerinden kaçınmaları.
  • Ruhban sınıfına, evliliklerin meşruiyetine hükmederek veraset haklarını (kimin mirasçı olacağını) belirleme gücü verilmesi.
  • Günah çıkarma ve İtiraflar yoluyla sivil yöneticiler hakkında bilgi toplanması.
  • Kilise düşmanlarını “sapkın” ilan ederek, halkı sivil otoriteye isyan etmeye teşvik etmek.
  • Şeytan çıkarma gibi korkularla halkın üzerinde baskı kurulması.

Bu karanlığın asıl amilleri; Roma ve Presbiteryen ruhban sınıfıdır. Bu sınıf, halkı sivil egemenlere karşı kışkırtarak kendi güçlerini korumaktadır. Tarihteki bazı hükümdarların (VIII. Henry veya Elizabeth gibi) bu yapıyı temizleme çabaları haklıdır; ancak bu karanlık ruhun, yeni biçimlerle geri dönme riski her zaman mevcuttur.

SONUÇ

İnsan doğasındaki zihinsel melekeler ve tutkular birbiriyle çatışma halindedir. Tutkular arasındaki çatışmalar toplumsal düzeni tehdit eder: Cesaret, kişisel intikamlara veya kamusal barışı bozmaya yol açabilir; erkeklik ise kamu savunmasını terk etme eğilimi yaratabilir. Ancak eğitim ve disiplin yoluyla bu tutkuların uzlaştırılması mümkündür. Akıl ve belagat, bir insanın içinde farklı zamanlarda veya farklı hedeflere göre bir arada bulunabilir; zira hata yapma alanı geniş olan yerde, doğruyu güzelleştirme alanı da daha geniştir. Dolayısıyla insan doğası ile sivil görevler arasında temel bir bağdaşmazlık yoktur.

Bu eserde sunulan öğretiler; egemenlerin sivil haklarını, tebaanın görevlerini ve özgürlüklerini, doğa yasaları ve kutsal metinler ışığında temellendirmektedir. Geçmişe körü körüne bağlılık yerine, mevcut zamanın gerçeklerine odaklanmak esastır. Bu çalışmanın üniversitelerde okutulması; halkı siyasi zehirlerden ve aldatıcı ruhlardan korumak, sivil ve dini yönetimin huzurunu sağlamak adına faydalı olacaktır. Sonuç olarak, insan doğası ile yasaların (doğa ve pozitif hukuk) uyumu korunmalıdır.