Paul Feyerabend – Yönteme Hayır – Kitap Özeti

Paul Feyerabend’in Yönteme Hayır (Against Method) adlı eseri, bilim felsefesine radikal bir eleştiri getirerek bilimsel yöntemin tek geçerli bilgi üretme aracı olduğu fikrine karşı çıkar. Feyerabend, bilimin tarihsel süreçte ideolojik bir yapı haline geldiğini, çoğu zaman otoriter ve dogmatik bir karakter taşıdığını savunur. Ona göre, bilim belirli kurallar ve yöntemler doğrultusunda ilerlemek zorunda değildir; aksine, bilim tarihinde büyük keşifler genellikle yöntem dışı yaklaşımlar ve bilim dışı unsurlar sayesinde gerçekleşmiştir. Feyerabend, “Ne olsa gider” (anything goes) anlayışını savunarak, bilimin sanat, mitoloji ve diğer bilgi türleriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğini öne sürer. Yönteme Hayır, modern bilim anlayışına meydan okuyan ve bilim ile toplum arasındaki ilişkiyi sorgulayan çığır açıcı bir eserdir.

GİRİŞ

Bilim aslında anarşisi bir çabadır. Kuramsal anarşizm yasa ve düzen öngören diğer seçeneklerin yanında daha bir insana yakın, daha çok ilerlemeyi yüreklendiricidir. Bu deneme, belki en çekici siyasal felsefe olmasa bile, kesinlikle bilgi kuramı ve bilim felsefesi için harika bir ilaç olduğu inancıyla yazıldı.

Genellikle tarih, özellikle düşünce tarihi, en iyi tarihçi ve yöntembilimcinin bile tasarlayabileceğinden her zaman içerik olarak daha zengin, daha değişken, daha çokyanlı ve daha incedir. Tarih kazalarla, tahminlerle ve tuhaf olay zincirleriyle doludur; bu bize insan değişiminin karmaşıklığını, insan eylem ya da kararlarının en uç sonuçlarının nasıl önceden kestirilemez bir özelliği olduğunu gösterir.

Gerçekten de, düşünülebilen, bilgi sahibi gözlemcilerin varabileceği bir sonuç bu. Lenin şöyle yazıyordu: Buradan (tarihsel sürecin niteliğinden) iki sonuç çıkar:

  • Görevini yapmak için devrimci sınıf (yani bilim gibi bir topluluğun bir parçasını ya da bütününü değiştirmek isteyenler) istisnasız toplumsal etkinliğin tüm biçimlerinde ya da cephelerinde ustalaşmalıdır. Yalnızca belli bir yöntemi değil, tasarlayabileceği herhangi bir yöntemi anlayabilmeli ve uygulayabilmelidir.
  • Birinden diğerine en hızlı ve en beklenmedik biçimde geçmeye hazır olmalıdır.

Einstein ise şöyle der: Deney olgularının belirlediği dış koşullar bir bilgi kuramsal sisteme bağlı kalarak kavram dünyasını kurmaya çalışan bilim adamını gereğinden çok sınırlandırmamalıdır. Şaşırtıcı, önceden görülmeyen gelişmelere gebe çapraşık ortam, o denli karmaşık işlemler gerektirir ki, tarihin durmaksızın değişen koşullarına aldırmayıp önceden belirlenmiş kurallara dayanan çözümlemeleri güçsüz kılar.

Bilim tarihi, her şeyden önce, olgulardan devşirilmiş sonuçlarla, olgulardan oluşmaz yalnızca. Düşünceleri, olgu yorumlarını, çatışan yorumlardan çıkan sonuçları, yanlışları da içinde barındırır.

Bilimsel eğitim, bilime katkıda bulunanları basitleştirerek bilimi basitleştiriyor. Önce araştırma alanı tanımlanıyor. Alan geride kalan tarihinden soyutlanıyor (örneğin, fizik metafizik ve ilahiyattan), ona kendine özgü bir mantık yükleniyor. Böyle bir mantığı sıkı bir biçimde öğrenirseniz, bu alanda geçerli olan koşulları da öğrenmiş olursunuz; bu koşullardan ortaya çıkan eylemler daha tekdüze, tek biçimli kılınıyor, tarihsel sürecin büyük parçası donduruluyor. Durağan olgular ortaya çıkıyor, tarihin çalkantılarına karşın korunuyor. Eğitimin önemli bir bölümü, alanlar arasındaki sınırların belirsizliğine götürecek sezgilere ket vurma çabalarını içeriyor. Örneğin, kişinin dini ya da metafiziği ya da mizah duygusu bilimsel etkinliğinde hiç yer almıyor. Düşgücü sınırlandırılıyor, giderek dili bile onun dili olmuyor.

Kesin kurallarla iş gören bir gelenek yaratmak olanaklı, üstelik bu gelenek, belli bir ölçüye dek başarılı da olabiliyor. Ama, böyle bir geleneği, diğer her şeyi aşağılamak pahasına desteklemeye değer mi? Şimdi, bilgiyi inceleme hakkımızı bu geleneğin ellerine teslim edip de, başka yöntemlerle elde edilen sonuçları saf dışı, yasa dışı mı bırakacağız? Denememde sormaya kalkıştığım sorum bu. Bu soruya yanıtım kesin ve yaygara koparan bir HAYIR olacak.

Bu yanıtın uygunluğuyla ilgili iki sebep var.

  • İlki, araştırmak istediğimiz dünyanın çoğunlukla bilinmeyen bir nesne oluşudur. Bundan dolayı, önceden kendimizi sınırlandırmamalı, değişik görüşlere açık olmalıyız.
  • İkinci sebep, yukarıda sözü geçen okullarımızdaki bilim eğitiminin, insana yakışır bir tutumla bağdaşır olmadığı gerçeğidir.

1

Bu sav, hem tarihsel olaylar zincirinin incelenmesinden hem de düşünce ve eylem ilişkisinin soyut çözümlenmesinden kalkılarak gösterildi: İlerlemeyi engellemeyen tek ilke şudur: Ne olsa gider (Ya da ne olsa olur, her yol mübahtır) (Eng: Anything Goes or Works).

Sağlam, değişmeyen, mutlak olarak bağlayıcı yöntem düşüncesi, tarihsel araştırmanın sonuçlarıyla karşılaştırıldığında oldukça önemli güçlüklerle yüz yüze geliyor. Görüyoruz ki, ne denli inandırıcı, ne denli sağlam biçimde bilgi kuramında temellendirilmiş olursa olsun, bozulmamış bir tek kural yoktur. Bu bozulmalar, kazara olagelmiş olaylar değildir; bilgi yetersizliğinin, önüne geçilebilecek bir dikkatsizliğin sonuçları da değildir. Aksine, ilerleme için bunların zorunlu olduğunu anlıyoruz. Gerçekten, bilim tarihi ve felsefesinde yapılan tartışmaların göz önüne serdiği çekici özelliklerden biri de, Atomculuğun eski Yunan’da keşfi, Kopernik Devrimi, Modern Atomculuğun doğuşu (Kinetik Kuramı, Dağılım Kuramı, Kuantum Kuramı), ışığın dalga kuramının ortaya çıkışı gibi olay ve gelişmelerin ortaya çıkışında, bazı düşünürlerin ya çok açık yöntemsel kurallara bağlanmama kararı almalarından ya da istemeden bu kuralları çiğnemelerindendir.

Bu serbest yapıp etmeler, yalnızca bilim tarihinin bir olgusu değildir. Bilginin büyümesi için hem mutlak olarak zorunlu hem de akla uygun şeylerdir. Özellikle şu gösterilebilir: Bilim için ne denli gerekli ya da temel olursa olsun, herhangi bir kural verildiğinde öyle durumlar vardır ki, orada kuralı göz önüne almamak bir yana, zıttını bile uygulamak uygun olabilir. Hatta, öyle durumlar vardır ki—bunlarla sık sık karşılaşırız—oralarda mantıksal tartışma ileriye götürücü özelliğini yitirir, ilerleme için ayak bağı olabilir.

Mantıksal tartışmanın yanında, savaşlar, ahlak sistemlerinin çökmesi, siyasal devrimler gibi değişikliklerin de erişkinin tepkilerini biçimlendireceğini göz önüne almalıyız. Böyle bir biçimlendirme doğal bir süreçtir: mantıksal tartışmanın tek işlevi onu önceleyen ruhsal gerilimi arttırıp, davranış patlamasına neden olması gerçeğinde yatar. Eğer eski mantıksal tartışma biçimleri çok zayıf nedenler haline gelmişse, bu durumda, savunucuların daha güçlülerine ya da daha ussal olmayan araçlara başvurması gerekmez mi? Mantıksal dayanaklarının bir bölümü geçerliğini yitirdiği için değil, onları etkili kılan psikolojik koşullar ortadan kalktığı için, en saf ussalcı bile propaganda ve güç yoluyla etkileşmeye başvuracaktır. En saf ussalcı bile, akıl yürütmelerini durdurup, propaganda ve güç yoluyla etkileşmeye başvuracaktır.

Çıkarların, güçlerin, propagandayla beyin yıkama tekniklerinin bilgimizin ve bilimin büyümesinde sanıldığından daha çok rol oynadıkları görülebilir. Yeni düşüncelerin açık ve seçik biçimde anlaşılmasının, dile getirilmelerinin ardından geldiğini varsayıyoruz, ancak bu, çocukların gelişme biçimine uymuyor. Çocuklar sözcüklerle oynar, anlamları yakalayana dek onlarla oynamayı sürdürürler. Erişkinler için de aynı durum geçerlidir. Süreç iyi tanımlanmış bir programca yönlendirilemez; çünkü bütün olanaklı programların gerçekleştirilebilme koşulları zaten sürekli değişmektedir. Genelde Çağın aklına ve deneylerine aykırı düşen güçlü bir inançla başlıyoruz. Galileo’dan 20. yüzyıla dek, Kopernikçi görüşün değişimi buna bir örnektir. Bu inanç yaygın kabul görene dek ideolojiler, deneysel ipuçlarıyla yeni ilişkilere sokulur. Bugün Galileo’nun doğru yolda olduğu düşünülür, çünkü başta çağına tamamen ters düşen fikirleri, zaman içinde savunmak için gerekli malzemeyi yaratmıştır.

Kuramlar, uyuşum içinde bulunmayan bölümleri uzun süre kullanıldıktan sonra, açık ve akla uygun hale gelirler. Ve bu bir aykırı örnek değil, normal durumdur.

Son olarak, ilerleme kelimesini kullanmamdan, okuyucunun kafasına özel bir bilgi soktuğum anlamı çıkarılmamalıdır. Herkes bu terimleri kendi ait olduğu gelenek içinde yorumlayabilir. Seçilen anlamlardan herhangi biriyle, anarşizmin ilerlemeye ön ayak olduğunu savunuyorum ben. Hatta yasa ve düzen gözeten bilim bile anarşist bir yaklaşımla ilerleyebilir. Tarihin zengin malzemesini, açıklık, kesinlik, nesnellik gibi kavramlarla yoksullaştırmamalıyız. Bu zenginliğe yakından bakabilenlere açıktır ki, gerçek ilerleme ancak anarşist ilke sayesinde sağlanabilir: Ne olsa gider.

2

Bu ilkenin somut ayrıntılarını incelemek demek, bilimsel çabanın alıştığımız bazı kurallarına karşı çıkan karşı-kuralların sonuçlarını izlemek demektir. Bilimin ilerlemesi için bazen, yerleşik kurallara uymamak bir yana, onların tam zıddını uygulamak uygun olabilir. Buna zıttına endüksiyon denir. Bilimin işleyişini zıttına endüksiyonla ileri götürebiliriz.

İlkenin somut ayrıntılarını incelemek demek, bilimsel çabanın alıştığımız bazı kurallarına karşı çıkan karşı-kuralların sonuçlarını izlemek demektir. Kuramın başarılarını ölçen yaşantı, olgu veya deneysel sonuçlar; kuramla verilerin uyuşumu kuramın yararını belirlerken, uyuşmama tehlikeye sokar, hatta onu ortadan kaldırmaya zorlar. Bu kural, pekiştirme ve sağlamlaştırma kuramlarının önemli bir parçası olup, bize iyice yerleşmiş kuramlarla ya da olgularla bağdaşmayan hipotezleri ortaya atıp, üzerinde ayrıntılı çalışmamızı salık verir.

Bu durumda, bir kuramı çürütebilecek gözlemsel tutamak ancak o kuramla uyuşmayan başka bir kuram yardımıyla ortaya çıkarılabilir; aynı konuda değişik kuramlar kullanmak, geçerli kuramın çürütülmesi başarılamayınca gerçekleştirilebilecek bir yöntemdir. Üstelik, bir kuramın en önemli formal özellikleri çözümlemeye değil, zıtlıkları ortaya koymaya dayanır. Bilim adamı, görüşlerinin empirik içeriğini doruğuna ulaştırmak ve açık biçimde anlatmak için başka görüşlerle tanışmalı, çoğulcu bir yöntembilim uygulamalı; düşünceler arası yarışmada başarısız olanları geliştirmelidir. Böylece, Kutsal Kitapta geçen Yaratılışla Pimander’deki insan ve evren kuramları korunur ve evrimin başarısı ölçülebilir.

Gözlem raporları, deney sonuçları ve olgusal önermeleri kuramsal varsayımlar taşır. Masayı normal koşullarda, duyu organlarımız kusursuz çalışırken gördüğümüzde kahverengi olarak algıladığımız, ancak aydınlanma koşulları yetersiz olduğunda kahverengi göründüğü alışkanlığımız, duyularımızın bize dünyayı nasıl sunduğuna dair inancımızın bir anlatımıdır. Bazı duyusal izlenimlerimizin gerçeği yansıttığı, diğerlerininse yansıtmadığı, nesne ile aramızdaki maddesel ortamın etkisini sorgulamadan kabul ettiğimiz aşikardır.

Alışkanlık sonucu farkına varamadığımız önyargılar, zıtlıkları ortaya koymakla bulunur, çözümleme ile değil. Bilim adamının elindeki malzeme, en incelmiş kuramları ve en aşırı teknikleri de içine alarak kesinlikle aynı biçimde işlenir; bilinmeyen, bilinse bile sınanması son derece zor ilkeler içerir. Kuram, doğru olmadığı için değil, onu sınayacak gözlemsel tutamakların saf olmadığı için çatışır.

Son olarak, her zaman alışık geldiğimiz gözlemleri ve terimleri, altında yatan ön dayanakları ortaya çıkarmak için inceleyebilmek amacıyla dış eleştiri ölçütlerine ve farklı, yapıcı varsayımlara ihtiyaç vardır. Tanışık kavramlarla işgörme biçimimizin eleştirisinde ilk adım bu döngüyü kırmaktır. En dikkatlice ortaya konmuş, gözlemsel sonuçlarla çatışan ya da askıya alan kuramsal ilkeleri sarsan yeni kavramsal sistemler icat edilmelidir.

Amacım, alışılmış gözlem- kuram ikilisinin yerine masallar, metafizik görüşler ve kuram çoğulculuğunu öngören yeni bir yöntembilim önerdiğim izlenimine kapılmak değil; tüm yöntembilimlerin sınırları olduğunu inandırmaktır.

3

Yeni hipotezlerin kabul edilmiş kuramlarla uyuşmasını şart koşan tutarlılık koşulu, daha iyi kuramı değil de, eski kuramı koruduğundan akla uygun değildir. Sıkı sıkıya pekiştirilmiş hipotezlerle çelişen kuramlar, bize başka türlü elde edilemeyecek apaçık ipuçları verirler. Bilimde tek bir kuramın egemen olması, eleştirel gücü azaltır; kuramların çoğalması ise bilime yararlıdır. Tek kurama dayalı düzen, bireyin özgür gelişimini tehlikeye sokar.

Tutarlılık koşulunu biraz daha ayrıntılı ele almak gerekirse, dalga optiğinin geometrik optikle, istatistiksel termodinamiğin termodinamiğin ikinci yasasıyla, Newton’un kuramının Galileo’nun serbest düşme yasasıyla tutarsız olduğu iyi bilinir. Galileo, serbest düşme ivmesinin değişmez olduğunu söylerken, Newton kuramı, ivmenin yeryüzünden uzaklaştıkça azaldığını gösterir. Burada söz edilen, mantıksal tutarsızlıktır, yoksa deneyle doğrudan fark edilebilen farklılıklar değil.

Tutarlılık koşulunu daha soyut incelersek, şöyle denebilir: İki farklı kuramın aynı gözlem verileriyle eşit ölçüde desteklenmesi mümkündür. Böyle bir durumda, tutarlılık koşulu yeni ve eski kuramlar arasında, yalnızca zaman ve alışkanlık nedeniyle, eski kurama öncelik tanır. Yani, daha eski bir kuram, daha yeni ve ona eşit güçte olan kuramlara göre sadece eskiliği nedeniyle öncelik kazanır. Tutarlılık koşulu, kuramları iyi oldukları için değil, yalnızca eski ve yabancısı olmadığımız için korumaya yarıyor.

Bu görüşler, bizi tutarlılık koşulunun eleştirisine, zıttına endüksiyonun desteklenmesine götürse bile, henüz sorunun can alıcı noktasına ulaşmış değiliz. Tutarlılık koşulunun savunucuları, kuramların sadece deneyle sınanması gerektiğini söyleyebilirler. Yeni kuramları yaratmak yerine, eldeki kuramları daha iyi sınamak gerektiğini ileri sürebilirler. Çünkü yeni hipotezler icat etmek, bilim adamlarının zamanını ve gücünü tüketir. Fakat bu savunma, olguların görece özerkliğini varsayan basit bir kabule dayanır: Buna “olguların özerkliği ilkesi” diyorum. Oysa olgularla kuramlar arasında, bu varsayılandan çok daha sıkı bir bağ vardır. Tek tek her olgunun betimlenmesi, kaçınılmaz olarak belli kuramlara bağlıdır; hatta bazı olgular, alternatif kuramlar olmadan hiç ortaya çıkmaz ve bu alternatifler ortadan kalktığında kaybolurlar. Kuramlar ve olgular arasında varsayıldığından çok daha derin bir ilişki vardır.

Örneğin, Brown hareketinin termodinamiğin ikinci yasasıyla çelişmesi doğrudan gözlemlenemezdi. Bu ilişkiyi fark etmek için, kinetik kuramına ihtiyaç vardı. Brown hareketi ancak ikinci yasayla doğrudan değil, alternatif bir kuramın varlığıyla tutarsız olarak keşfedildi. Bu durum, şu önemli sonucu ortaya çıkarır: Karar verdirici olgular, ancak sınanacak görüşle uyuşmayan alternatif kuramların yardımıyla bulunabilir. Böylece seçenek kuramlar üretmek, empirik yöntemin temel bir parçasıdır. Aksi halde, tek kurama bağlılık dogmalara dönüşebilir ve bu dogmatik durum, gerçek anlamda bir eleştiriyi önleyerek ilerlemeyi durdurabilir.

Kuantum kuramının bugünkü durumunu örnek alalım. Tutarlılık koşulunu katı bir şekilde uygulamak, yeni alternatiflerin tartışılmasını engeller ve sonuçta kuramın çürütülmesini imkânsızlaştırabilir. Tutarlılık koşulunun bu uygulaması, belli görüşlerin katılaşarak dogmaya dönüşmesini sağlar. Bu durumda artık kuramın doğru olduğuna değil, yalnızca ideolojiye bağlı kalmış oluruz. Bu tür bir “empirik” kuramın durumu, ikinci derecede bir efsaneden farklı değildir. Çünkü kuram, gerçek anlamda doğayla değil, yalnızca kendi oluşturduğu düşünce yapısıyla uyumludur.

Bu durumdan kurtulmak için, her türlü yöntembilimsel tek biçimliliğe karşı düşünce çeşitliliğini desteklemek gereklidir. Düşünce farklılığı, nesnel bilgi için kaçınılmazdır. Birörnekliği destekleyen tüm yöntemler, sonuçta yalnızca aydınlatılmamış bir aldanma yöntemidir. Düşünce birörnekliği yalnızca zayıf ve baskı altındaki toplumlara uygundur; nesnel bilgi ise ancak düşünce çeşitliliğiyle sağlanabilir. Bu nedenle tutarlılık koşulunu aşmanın yolu, alternatif kuramların icadı ve desteklenmesidir.

4

Ne denli saçma ya da eski olursa olsun, bilgimizi geliştirmeyecek bir düşünce yoktur. Bütün düşünce tarihi, bilimin içine işleyerek onu geliştirir. Bilimin bugün güçlü görünmesi, geçmişte terk edilen görüşlerin yeniden yorumlanmasıyla gerçekleşmiştir. Tutarlılık koşuluna karşı yapılan bu eleştiri, zıttına endüksiyon tartışmasının temelini oluşturur. Bilim adamı kuramlarını deneylerle ya da olgularla değil, öncelikle diğer kuramlarla karşılaştırmalıdır. Eski öğretiler, ilkel efsaneler ve terkedilmiş görüşler, bilimi ileri götürecek yeni perspektifler sunabilirler.

Örneğin, herkes büyücülüğü geriliğin ve kafa karışıklığının bir örneği sayar. Ancak büyücülüğün yeterince anlaşılmamış sağlam bir maddi temeli vardır ve belki de bilime önemli katkılar sağlayabilir. Benzer biçimde, Çin’deki geleneksel tıbbın diriltilmesi, modern batı tıbbının dolduramadığı önemli bir boşluğu göstermiştir. Burada, alternatif kuramları dışlamanın, bilimi zayıflattığını, onları kullanmanın ise keşfe giden yolu açtığını anlarız. Bilim dışı sayılan güçler, bazen bilimde önemli yenilikleri zorlayarak sağlarlar.

Örneğin, Batı tıbbında bir hastalığı anlamak için bitki karışımının tek tek bileşenlerinin etkisi incelenir; ancak belki de etkin olan şey bileşenlerin kendisi değil, bileşenlerin bir arada oluşturduğu bütünlüktür. Bunu fark etmek, ancak alternatif kuramlarla mümkündür. Yani, bilgiyi zenginleştirmek için görüşlerin çeşitliliğine ihtiyaç duyarız. Bu çeşitlilik de çoğunlukla bilim dışı güçler tarafından zorla sağlanır.

Bir görüşün uzun süre egemen kalması, genellikle empirik destekten değil, ideolojik olarak dayatılmasından kaynaklanır. Bir kuram yaygın kabul görünce, onun alternatiflerini düşünmek giderek zorlaşır. Sonuçta, bir kuramın üstünlüğü doğrudan doğruluğundan değil, ona yönelik empirik kanıtları yaratma sürecinin kendisinden kaynaklanabilir. Kuram böylece katı bir dogmaya dönüşebilir ve kendi dışındaki olguları bile açıklayabilecek hale gelir.

En gelişmiş, görünüşte en güvenilir kuramların bile sarsılabilir olduğunu, bilgisizlik yanılmasının tarihin çöp kutusuna attığı görüşlerin yardımıyla bu kuramlara çeki düzen verilebileceği ya da tümüyle saf dışı edilebileceğini, Kopernik, Atomcu Kuram, Büyücülük, Çin Tıbbı örnekleriyle gördük. İşte bugünün bilgisi yarının masalına dönüşebilirken, en gülünesi efsane bile sonunda bilimin en sağlam parçası oluveriyor.

5

Hiçbir kuram, alanındaki tüm olgularla uyuşmaz. Kuramların olgularla çelişmesi, bilimsel ilerlemenin bir kanıtı olabilir. Bu nedenle, yalnız diğer kuramlarla değil, aynı zamanda mevcut olgularla ve deneylerle çelişen kuramları ortaya atıp incelemek, bilimi geliştirmek için vazgeçilmezdir.

Kuramlar ve olgular arasındaki uyuşmazlıklar genellikle ad hoc hipotezlerle örtülür ve bu durum bilimin gerçek durumunu gizler. Kuramlar ile olgular arasındaki bu sürekli ve derin uyuşmazlık durumu, yöntembilimin temel kurallarını da sorgulamaya iter. Bilim adamları sık sık, olgularla uyuşmayan kuramları kullanmaya devam ederler, çünkü gerçek bilimsel süreç, basit doğrulama ya da yanlışlamayla sınırlanamaz. Gerçekte, kuramlar ve gözlemler, yöntembilimlerin varsaydığından çok daha sıkı ve karmaşık biçimde iç içedir.

Örneğin, Merkür’ün yörüngesini hesaplamak için Görelilik Kuramı’nın yanında klasik fizik formülleri de kullanılır. Bu durumda klasik fiziğin hesaba katılması, yöntembilimsel açıdan tutarsızdır ama pratikte zorunludur. Bilim adamları, çözemedikleri karmaşık problemleri ad hoc yaklaşımlarla kapatırlar ve böylece bilimin kesin ve açık olduğu yanılsamasını yaratırlar. Modern bilim, çoğu zaman atalarından daha bulanık ve aldatıcıdır.

Bilimin kullandığı gözlem terimleri ve yardımcı önermeler de tarihsel ve fizyolojik nedenlerle birçok belirsizlik taşır. Bu nedenle kuramların yanlış olduğunu düşünmek yerine, onları değerlendirdiğimiz gözlemler ve ölçüm tekniklerinin de sorgulanması gerekir. Örneğin, Kopernik hipotezi, gözlem terimleri, atmosfer fiziği, optik, dinamik yasalar ve hatta insan algısına dair varsayımları sorgulamak zorunda kalmıştır.

Yani alışılmış kavramları ve yöntemleri eleştirebilmek için, mevcut sistemin dışına çıkmak gerekir. Bu da ancak, mevcut gözlem ve ilkelere açıkça ters düşen yeni ve alternatif kavramsal sistemler yaratmak veya bunları bilim dışından almakla mümkündür. Bilimsel gelişmenin temelinde zıtına endüksiyon vardır ve bilim, ancak mevcut olgular ve kuramlarla çatışan düşünceleri kabul ederek ilerleyebilir.

6

Böyle bir çabaya örnek olarak Aristotalescilerin dünyanın hareketini yadsımak için kullandıkları kule tartışmasını incelenebilir. Burada düşünceler gözlemlerle öyle iç içedir ki, varlıklarını yakalayabilmek, içeriklerini belirleyebilmek özel bir çaba gerektirir. Galileo’ya karşı dünyanın dönüşüne karşı sunulan en önemli kanıtlardan biri, kulenin tepesinden bırakılan taşın dünyanın dönmesi halinde yüzlerce yarda doğuya savrulacağı inancıdır. Yüksekten bırakılan ağır cisimlerin düz ve dik olarak dünyanın yüzeyine düşmesi, dünyanın hareketsiz olduğuna kanıt gibi gösterilir. Galileo, önce bu gözlemin içeriğini kabul eder, sonra aklın yardımıyla yeniden düzenlemeye yönelir.

Duyuların ilk izlenimleri aldatıcı olabilir, ama sorun duyulardan çok, onları dilimize ve düşüncemize aktaran önyargılarla ilgilidir. Bu yorumlar, gözlemlerimizi ve kavramlarımızı biçimlendiren, sıfırdan başlamak isteyeni bile en baştan kuşatan öğelerdir. Kuramlar, olgularla sınanır, çürütülür, olgular ise ideolojik bileşenler içerir. Dolayısıyla, yeni ve çelişkili görünen bir kuramı ilk uyuşmazlıkta terketmek yerine, çelişkinin kaynağını oluşturan doğal yorumları keşfetmeye çalışmak gerekir. Zıttına endüksiyon, bu keşfin temel bir öğesidir. Kopernikçi görüş, kuleden düşen taşla ilgili alışılagelmiş betimlemelerle çeliştiğinde, aslında yerleşik gözlem dilini ve dile sinmiş doğal yorumları dönüştürmek gerekir. Bu dönüşüm gerçekleşmedikçe, görünüşteki uyuşmazlık güçlü bir kanıt gibi durmaya devam eder.

Galileo’nun yaptığı tam da budur: Dünya dönüyorsa, taşın hareketi dik değil, karışık bir yörünge izliyor olabilir, ama bu karmaşıklık duyusal izlenimi bir yanılgı gibi göstermez; duyulara eşlik eden akıl, doğal yorumlara yeni bir boyut kazandırır. Dünyanın hareketini kabul eder, taşın görünüşteki dik düşüşünü başka bir yorumla ele alır, gözlemin kökenindeki varsayımları inceler, gerekli yerlerde değişiklikler yapar. Böylece, çelişkiyi ortadan kaldırmayan, tersine onu yeni bir gözlem diliyle canlı tutan ve zenginleştiren bir araştırma sürecini başlatmış oluruz. Bu süreçte var olan olguların dokusu açılır, doğal yorumlar görünür hale gelir ve bilimsel ilerleme için verimli bir zemin oluşur.

7

Galileo şunu ortaya koyar: Paylaşılan hareketin kaya, kule ve benimle ortak olan bölümü, sanki yokmuş gibi duyumsanmadan kalacaktır. Yalnızca kulenin ve benim katılmadığım hareketi fark edebilirim. Dünyanın dönmesi bu yüzden gözle yakalanmaz, çünkü paylaştığımız hareketi etkin olarak algılamayız. Sağduyuda aynı anda birinci örnekteki (mutlak hareket) ve ikinci örnekteki (görecelik) yorumlar vardır. Devenin çöldeki yürüyüşünde veya taşın kuleden düşüşünde hareketi mutlak sayıp, gökte veya arabada birlikte akan nesneleri etkin olmayan hareketle açıklar, bu iki kavramsal sistemi ayrı ayrı kullanırız.

Paylaşılan hareketi (beraber hareket eden objelerdeki – burada dünya kule, yer ve kaya) etkin olmayan nitelikte kabul etmek, zihinlerde güçlü bir dirençle karşılaşır, çünkü sağduyuda pekişen mutlak hareket anlayışı onu unutmaya iter. Ne var ki, gerçekte büyük bir kuramsal değişiklik yaparak görecelik ilkesi, düşen taşın kuleyle ve dünyayla paylaştığı hareketi açıklamamda elzemdir. Bu ilkeye deneyle değil de, herkesin bilmesi gerektiğine inandığım, bağımsız bir dayanak sunmadan varılır. Görecelik ilkesini (hareketlerin ortak bölümünün hissedilemezliği) dairesel süredurum yasasıyla birleştirerek, kuleden düşen taşın neden kulenin gerisinde kalmadığını açıklar. Mutlak hareket düşüncesi yerine, görece hareket düşüncesini yerleştirip, düşünce tarihinde köklü bir kırılma yaratılır.

8

Yeni kuramların başlangıçta ad hoc hipotezlere dayanması, onlara soluk aldıracak alanlar açar ve gelecekteki araştırmaların yönünü belirler. Lakatos: ‘Yeni düşünceler hemen hemen tümüyle ad hocdur, başka türlüsü de olamaz.‘ der. Popper’ın ‘Yeni kuramların ad hoc uyarlamalarla bozulmaması gereken fazla içerikleri olmalıdır’ görüşünü tersine çevirerek, fazla içeriğin yavaş yavaş geliştirilip yaygınlaştırılacağını söyler. Tarihsel malzeme şaşmaz bir biçimde Lakatos’un konumunu destekliyor. Galileo mekaniğinin tarihi tamtamına aynı öyküyü anlatıyor.

Dünyanın hareketini kabul etmek istiyorsak, iki temel ilkenin gözden geçirilmesi gerekir: Dönen nesnelerin sonsuza dek (ya da çok uzun süre) dış ya da iç iticiye gerek kalmadan hareket edebilmeleri ve hareketin görece bir olay olmasına izin veren bir koordinat seçimi. Kopernik, konuyu kısaca ele alıp, büyük oranda bu ilkelere yaslanır. Galileo, dünyayı hareketli görmek için eski dinamik bilimi terk eder, ‘nötr’ hareketi kalıcı ve ‘doğal’ bir biçimde yeniden kurgular. Bu dönüşümün önemli bir bölümüyle ad hoc olduğunu söylemek abartı olmaz, çünkü ilk hedefi, dünyanın dönüşüyle bağdaşır olmak ve kule tartışması gibi zorlukları aşmaktır.

Demek ki, Galileo ad hoc hipotezleri kullanmıştır. İyi ki kullanmıştır. Boş bir hipotez yerine, ilginç bir hipotezi korumayı yeğlemek yöntembilimsel bir sezgi keskinliği sayılmalıdır.

9

Özetlersek: Galileo tarafından Kopernik’i çürütücü, gözleme dayanan bir tartışma önerilir. Bu tartışmayı ters yüz eder, saldırgan doğal yorumları diğerleriyle değiştirir, eski alışkanlıkları yumuşatır ve yerine yenilerini koymak için propaganda yöntemine başvurulur. Böylece tümüyle yeni ‘deney’ doğar, ama bağımsız kanıt eksiktir. Bu uzun sürecek bir iş olduğundan, özür kabul edilir. Katı nesneler kuramı, aerodinamik gibi bilimlerin gelecekte gelişeceğini öngörür. Yeni dinamik bilimi, Aristotales’in yer değiştirme, niteliksel değişim, varolma ve yokolma gibi konuları bir arada açıklayan eski dinamiğinin içeriğini epeyce azaltır. Yalnızca maddenin yer değiştirmesi üzerine yoğunlaşır, diğer hareket türlerini bir köşeye atar. Tıpkı empirik yaşantının düşünce öğeleri içeren başka bir yaşantı ile yer değiştirmesi gibi, burada da zıttına endüksiyonun hem kuramlarda hem de olgularda önemli rol oynadığını görüyoruz.

10

O dönemde Teleskopla yapılan ilk gökyüzü gözlemleri bulanık, belirsiz, çelişkili, herkesin çıplak gözle gördüğüyle çatışan özellikler taşır. Teleskop, bazısı çıplak gözle şöyle bir bakılıverdiğinde çürütülebilecek, yapmacık ve çelişkili olaylar doğurmaktadır.

Başta teleskobun verdiği görüntü sorunu vardır; yer ve gök cisimleri için farklıdır. O dönemde yer ve gök nesnelerinin ayrı maddelerden oluştuğu, dolayısıyla farklı yasalara uyduğu düşüncesi hâkimdir. Galileo’nun Bologna’da profesörlere teleskobunu gösterdiği buluşmada da ‘yerde harika çalışıyor, gökte aldatıyor insanı’ denerek, birçok kişi gezegenleri seçik göremediklerini dile getirir.

Bu zorlukları gidermek ancak ‘yeni bir teleskop görüşü kuramı’ ile mümkündür. Kepler’in 1604 ve 1611’de geliştirdiği kuram, ışığın gözle buluşmasına dek izlediği yol üzerine kuruludur. Bu kural, bütün geçmiş düşünceyi aşan, dikkat çekici bir ilerlemeydi.

11

Teleskopla gözlemlenen bazı olaylar doğrudan Kopernikçi bir perspektifi destekler. Galileo, bu olayları Kopernik’ten bağımsız, yeni keşifler gibi sunar. Ancak çelişkili bir durum söz konusudur: Kopernikçiliğin çürütüldüğüne inanılırken, teleskopun sunduğu gökyüzü gözlemleri, Kopernik kuramına şaşırtıcı bir uyum gösterir. Galileo’nun kurnaz anlatım tarzı, İtalyanca yazması ve eski akademik düşünce biçimlerine karşı duruşu, bu yeni görüşleri etkili kılar.

Mars ve Venüs’ün parlaklık değişimleri, teleskopla gözlendiğinde Kopernik’in ön-deyileriyle örtüşür. Mars’ın görünümü, teleskopla tam da Kopernik’in öngördüğü gibi değişir. Bu şaşırtıcıdır çünkü teleskopun genel olarak oluşturduğu görüntülerin doğruluğu şüpheli bulunmuştur. Galileo için Kopernik’in haklı çıkması, teleskopun başarısıyla paraleldir. Ludovico Geymonat’a göre, Galileo, Kopernikçiliğe yıllarca inanmasına rağmen sağlam dayanaklar bulamamış, ancak teleskopun sunduğu bu uyumla birlikte, Kopernik modelini yeniden yorumlama şansı yakalamıştır.

Bu noktada Galileo, bağımsız kanıt eksikliğini akıllıca yönetir ve iki kuramı birbirine bağlı kılarak, her ikisini de güçlendiren bir yapı oluşturur. Aynı strateji, yeni dinamik biliminde de uygulanır. Galileo, gözlemlerle çelişen olayları ad hoc hipotezlerle açıklar. Sürtünme ve diğer fiziksel etkiler, bağımsız bir kanıt olmadan kullanılır ve ancak 18. yüzyılda gerçek bilimsel açıklamalarla desteklenir. Galileo’nun en büyük başarısı, dünyanın hareketiyle yeni dinamik bilimini akla uygun bir uyum içinde göstermesidir.

Son olarak, Galileo’nun yöntemi, modern bilim felsefesinde tartışılan bazı kavramlarla çelişir. Özellikle yanlışlanan hipotezlerin terk edilmesini savunan yöntembilimlere karşı, Galileo’nun hipotezlerini koruma stratejisi, bilimin ilerlemesi açısından farklı bir model sunar.

12

Baştaki yer merkezli evren modeli, Aristoteles’in bilgi kuramı ve algı anlayışıyla tam bir uyum içindeydi. Algı, hareketin özel bir biçimi olarak tanımlanıyor ve gözlem ile nesne arasında doğrudan bir uyuşmazlığa izin verilmiyordu. Bu nedenle, teleskobun ortaya koyduğu çarpık görüntüler ve yanılsamalar, Aristotelesçi sisteme göre gerçeğin bozulmuş halleri olarak değerlendirildi.

Dünyanın dönüşünü destekleyenler, insan algısı ile Aristotelesçi evren anlayışı arasındaki uyumu yanıltıcı buldular. Kopernikçiler, deneylerimizde hiçbir iz bırakmayan, büyük boyutlu süreçlerin varlığını öne sürerek Aristotelesçi fiziği sorguladılar. Ancak var olan gözlemler, artık önerilen yeni temel yasaların denetlenmesinde yardımcı olamıyordu.

Yeni kuramın haklı bir olanağa sahip olması için, eski düşüncelerin ve duyumların farkına varılmamış işbirliği ile tehlikeye sokulmasını engellemek gerekir. Ancak insanları inandırmak için yalnızca mantıksal tartışmalar yetmez, ussal olmayan yollar denenmeli, propaganda, duygusal etkiler ve önyargılar kullanılmalıdır. Bu bağlamda, bilim adamlarının kullandığı akademik Latince, kilise ile olan bağları ve skolastik düşüncenin durgunluğu, Aristotelesçi görüşe karşı duyulan hoşnutsuzluğu artırdı. Kopernik, ilericiliğin temsilcisi haline geldi ve Aristotelesçi evren anlayışına karşı yürütülen eleştirilerin odağı oldu. Galileo da propaganda ve ikna teknikleri ile bu durumu sonuna kadar sömürdü.

Bilim tarihi bize gösteriyor ki, bilimsel yöntem kuralları bazen bilimsel düşüncenin ilerlemesini engelleyebilir. Yeni bilim geri atmak ile sağlanabilir. Kopernikçilik ve diğer ussal görüşler bugün hala varsa, geçmişte aklın askıya alınması sayesinde var olmuşlardır. 16. ve 17. yüzyıl evrenbilimcileri, Kopernikçiliğin bilimsel yöntem açısından kabul edilebilir bir sistem doğuracağını bilmiyordu. Bu yüzden, akla karşı hangi koşullarda olursa olsun eğilimleri izlemek, bilim için yararlıdır.

Sonuç olarak, Galileo’nun yöntemi propagandaya benzer bir strateji izleyerek yeni bilimin kabul edilmesini sağladı. Bilimin gelişimi, yalnızca rasyonel ve mantıklı süreçlerle değil, duygusal, ideolojik ve hatta metafizik desteklerle de mümkün olmuştur.

13

Galileo’nun yöntemi, yalnızca astronomide değil, materyalizme karşı tartışmaların ortadan kaldırılması ve zihin/beden sorununa çözüm getirilmesi için de kullanılabilir. Galileo, yeni kavramlar ve doğal yorumlar geliştirerek, alışılmış düşünce kalıplarını değiştirdi. Süredurum yasası ve evrensel görecelik ilkesi gibi yeni ilkelerle, gözlemlerin duyusal temelini dönüştürdü. Kopernikçi görüş, açık görünen bazı olgularla çelişiyordu, ancak Galileo, bu olguların değişmez gerçekler olmadığını savunarak yeni olgular, yeni gramer kuralları ve yeni bir yaşama biçimi yaratılması gerektiğini ileri sürdü.

Aynı durum zihin/beden sorunu için de geçerlidir. Gözlemler, kavramlar ve ilkeler belirli bir yaşama biçimi içinde şekillenir ve ikiciliği destekler gibi görünse de, maddeciliğin yeni yorumlarla desteklenmesi mümkündür. Bu süreç geçmişte de yaşanmıştır; düşgücü yüksek araştırmacılar, Einstein ve Bohm gibi bilim insanları da benzer yöntemleri izlemiştir.

14

Şimdiye kadar elde edilen sonuçlar, buluş ve yargılama bağlamları ile gözlem terimleri ve kuramsal terimler arasındaki ayrımları geçersiz kılmaktadır. Bilimsel uygulamada bu ayrımlar hiçbir rol oynamaz ve bunları savunmaya yönelik girişimler, bilimsel ilerlemeyi engelleyebilir.

Buluş bağlamı ve yargılama bağlamı arasındaki ayrım, çağdaş empirisizmin temel bir sorunudur. Buluş sürecinin ussal kurallara bağlı olmadığı, ancak yargılamanın düzenli bir yöntem izlediği öne sürülür. Bilim tarihinde bilim insanları sık sık kuramsal sınama kurallarını ihlal etmiş, ancak bu sayede bilim ilerlemiştir. Kuramsal çerçeveye uymayan gözlemler, bilim insanları tarafından göz ardı edilebilmiş veya yeni kuramların desteklenmesi için yeniden yorumlanmıştır. Bu, bilimsel yargılama süreçlerinin sadece mantıksal kurallara değil, sosyo-ekonomik ve psikolojik faktörlere de dayandığını gösterir.

Bilimin nasıl olması gerektiğini belirleyen kurallar, ancak tarihsel malzemenin sunduğu koşullarla değerlendirildiğinde anlamlıdır. Bilimsel ilerleme, yalnızca belirli bir yöntemin izlenmesiyle değil, mevcut bilgiyle mümkün olan en iyi yolların keşfedilmesiyle sağlanır.

Gözlem terimleri ile kuramsal terimler arasındaki ayrım da geçerliliğini yitirmiştir. Gözlemler ve kuramlar birbirinden bağımsız değildir; Deneyler, yalnızca belirli kuramsal çerçeveler içinde anlam kazanır ve deneysiz kuram, kuramsız deney kadar anlamsızdır.

Bilimde doğmacılığın son izleri de ortadan kaldırılmalıdır. Bilimsel ilerleme için gözlem ve kuramın ayrılmaz bir bütün olduğu kabul edilmeli, bilimin yalnızca kurallar çerçevesinde değil, tarihsel, toplumsal ve felsefi bağlamlar içinde de değerlendirildiği anlaşılmalıdır.

15

Bu örnekler Poppercı ussalcılığın ve Milici çoğulculuğun bilim pratiğiyle uyumsuz olduğunu ve bilimin doğasını bozduğunu göstermiştir. Bilimde akıl evrensel değildir ve akıldışı tamamen dışlanamaz; bu nedenle bilim, anarşist bir bilgi kuramına dayanmalıdır. Bilim ile efsane arasındaki mücadelede her iki taraf da kazanmış, ancak bu süreç anarşizmin konumunu güçlendirmiştir.

Günümüzde en özgürlükçü pozitivist yöntemler, “hakikat”, “mesleki bütünlük” ve “düşünce namusu” gibi kavramları kullanarak eleştirel ussalcılığı savunur. Ancak, bu kavramlar genellikle muhalifleri sindirmek için kullanılır. Poppercı okulun belirlediği kurallar, eleştiriyi esas alır, kanıt ve kesinlik arayışını değil. Düşünceler eleştirilmek için ortaya konmalı, zayıf noktalar belirgin hale getirilip ortadan kaldırılmalı ve “sağlam temellendirme” arayışı, ussallıktan sapma olarak görülmelidir.

Poppercı yönteme göre, araştırma sorunla başlar ve sorun, beklentilerle gözlemler arasındaki uyuşmazlıktan doğar. Kuramların başarısı, yanlışlanabilirliği ve yeni öndeyilerde bulunma kapasitesiyle ölçülür. Başarılı eleştiri, çürütülmüş bir kuramın yerine, önceki başarılarını koruyan ancak yanlışlarını içermeyen yeni bir kuramın geçmesini sağlar.

Ancak şu sorular ortaya çıkar:

1) Eleştirel ussalığın kurallarıyla yaşamak istenir bir şey midir?
2) Bildiklerimiz ışığında, bu kuralların bilimle uyumlu olması mümkün müdür?

İlk soru daha önemlidir. Poppercı eleştirel ussalık, Hume’un sorununu çözme ve Einstein devrimini anlamlandırma amacıyla ortaya çıkmıştır, ancak siyasal bilimlere ve bireysel yaşama da uygulanmaya çalışılmıştır. Felsefi olarak bu bakış açısı kabul edilebilir, ancak insanın kurtuluşunu (açlık, umutsuzluk ve dogmatik düşünce sistemlerinden özgürleşmeyi) hedefliyorsak, en kötü yolu seçmiş oluruz.

Bugünkü bilim anlayışı insanı düşmanca duygulara sahip, bencil ve mizah duygusundan yoksun varlıklara dönüştürmüyor mu? Kierkegaard’ın ifadesiyle, doğanın nesnel bir gözlemcisi olarak insan olma gücümüzü azaltmıyor muyuz? Bu soruların yanıtı muhtemelen “evet”tir ve bilimi daha anarşist ve öznel kılacak reformlara acilen ihtiyaç vardır.

Peki Bildiğimiz bilim ile eleştirel ussalık bir arada olabilir mi? Yanıt kesin bir “hayır”dır. Bilim, başlangıçta oyun gibi ilgisiz bir etkinlikten doğmuş, sonradan düşünülmemiş sorunların yanıtı olarak yorumlanmıştır. Ancak Poppercı yöntem, bu tür gelişmeleri sistemin dışında bırakmayı önerir ve bu da öğrenme sürecini ciddi şekilde kısıtlar. Halbuki yeni bilimsel ideolojiler ancak kendi ontolojisini ve olgular alanını belirleyerek ilerler. Eski bilimsel kuramlar, yeni sistemler içinde yeniden tanımlanarak dönüşüme uğrar. Bu, bilim tarihinde sıkça görülmüştür; örneğin, Galileo’nun teleskobik gözlemleri, Aristotelesçi fizik anlayışını yıkarken, yeni bir epistemolojik çerçeve oluşturmuştur.

Bilimde ilerleme, önyargılar, aldatmacalar, tutkular ve hatta hatalar sayesinde gerçekleşmiştir. Bilimde akıl her zaman kuşatıcı olmamalıdır; bazen akıl saf dışı bırakılmalı ve farklı etmenlere de yer açılmalıdır. Bilim, değişmez bir kutsallığa sahip değildir ve bilim dışı dünya görüşleriyle etkileşimi, bilimin gelişmesi açısından gereklidir. Bu yüzden, bilim ve kültür için anarşizm yalnızca bir seçenek değil, zorunluluktur.

16

Lakatos’un (O dönemde yazıştığı başka bir filozof) yöntem kurma çabaları, bilgi arttırıcı etkinliklere sınır koyduğu ve düzen yaratmaya çalıştığı için, bilgi kuramsal anarşizmi savunan görüşlerle uyuşmaz. Çünkü bilimde yasa ve düzen arama tutkusu, bilimsel gelişmeleri engelleme potansiyeline sahiptir. Ayrıca, Lakatos’un kuramları, bilim ile efsane arasındaki tartışmalarda tarafsız bir hakem rolü üstlenememektedir.

Bilgi kuramsal anarşizm, bilimdeki ilerlemeyi engelleyen katı kuralları reddeder. Bilim insanları karmaşadan korkarak basit kurallar ve dogmalara sığınırlar; ancak bu yaklaşım, bilimdeki yenilikleri engelleyebilir. Lakatos’un amacı, akıl ve düzeni koruyarak, bilimdeki evrimsel değişimleri savunmaktır, ancak bu da zorlu bir çaba olmuştur.

Bilim tarihine bakıldığında, araştırma programlarının ne zaman ilerleyici, ne zaman durgun olduğunu tespit etmek mümkündür. Eğer kuramlar yeni olgular keşfederse ve empirik büyüme sağlarsa, o zaman o program ilerleyicidir; aksi takdirde, sadece eski başarıları tekrarlayan bir durgunluk söz konusu olur. Lakatos’un bilimsel araştırmalar için önerdiği yöntem, bir araştırma programının durumunu yargılamanın, karşıt programlarla karşılaştırarak yapılması gerektiğini savunur. Kuramlar dizisi olarak değerlendirilen bu yöntem, tek bir kuram yerine bir araştırma programının evrimini incelemeyi önerir. Fakat Lakatos’un yöntemsel ölçütleri, bilim insanının eylemleri üzerine doğrudan kılavuzluk etmez. Ölçütler, yalnızca bu eylemlerin sonuçlarını açıklamak için kullanılır. Yöntembilimsel kararlar, bilim insanlarının kararlarıyla belirlenir ve bu kararlar, toplumsal ya da psikolojik baskılarla şekillenir.

Bilimsel değişimin önemli bir yönü, yeni gözlemler ve teorilerle içeriğin artmasıdır. Ancak, bu artış genellikle geçmiş gözlemlerle uyumsuz olabilir. Gözlemlerle yeni gözlemler arasındaki fark, zamanla bilime dahil olan yeni kuramlara ve teorilere yol açabilir. Bu süreç, gelişen bir bilimin karmaşıklığını ve gelişen düşünceyi yansıtır. Bu noktada açıktır ki; bilim ve bilgi kuramı arasında güçlü bir bağ vardır, ancak bu bağ, sadece yöntemsel kurallar ve ölçütlerle sınırlı değildir. Bilimsel ilerleme, sadece dışsal baskılar ve ölçütlerle değil, aynı zamanda felsefi ve tarihsel etkenlerle de şekillenir. Lakatos’un kuramları, bu etkileşimi görmemekte ve bunun sonucunda bilimsel değişimi doğru şekilde açıklayamamaktadır. Bilimsel gelişme, yeni ve farklı düşüncelerin bir araya gelmesiyle mümkün olur.

17

Temelde içerik sınıflarının mantıksal karşılaştırılmasının her zaman mümkün değildir. Bilimsel teoriler ile mitoloji arasında ve hatta bilimsel teorilerin en soyut ve kapsamlı olan bölümleri arasında karşılaştırma yapmak, alışılmış mantıksal bağıntılar açısından zorluklar yaratmaktadır. Whorf’un dili yalnızca olayları betimleyen bir araç olarak değil, aynı zamanda olayları biçimlendiren bir unsur olarak görmesi bu bağlamda önemli bir yaklaşımdır.

Whorf’a göre dilin içerdiği örtük sınıflandırmalar, insanın algı ve düşünce dünyasını belirler. Örneğin, cinsiyet ayrımı içeren dillerde, dilin iç yapısı bireyin farkında olmadan belirli kategorilere göre düşünmesine sebep olabilir. Bu tür sınıflandırmalar, insanın gerçekliği algılayış biçimini etkileyerek, düşüncenin ve bilginin oluşumuna yön verir. Örtük sınıflandırmalar, mantıksal olarak tutarlı olsalar bile, alternatif düşünme biçimlerine karşı direnç gösterebilir. Eğer bu direnç, bir fikrin doğruluğuna değil, bir fikrin sunulmuş olması varsayımına karşı ortaya çıkıyorsa, ortak ölçülemezlikten bahsedilebilir.

Bilim tarihi açısından bakıldığında, Aristoteles’in hareket teorisi ile Galileo’nun mekaniği, kuantum teorisi ile klasik fizik veya modern evrenbilim ile geleneksel kozmoloji gibi bilimsel teorilerin gelişimi ortak ölçülemezlik kavramı bağlamında ele alınabilir. Galileo’nun mekanik anlayışı, Aristoteles’in uzay teorisini dönüştürmüş; Einstein’ın görelilik teorisi ise Newton fiziğinin bazı varsayımlarını değiştirmiştir. Bu tür dönüşümler, yalnızca bilimsel teorilerin içeriğinde değil, aynı zamanda bilim insanlarının dünyayı algılama biçimlerinde de köklü değişikliklere neden olmuştur. Yani Ortak ölçülemezlik, yalnızca teorilerin farklı kavramsal çerçevelere sahip olması anlamına gelmez, aynı zamanda algısal ve düşünsel değişimlerle de ilişkilidir.

Algılama alanında da ortak ölçülemezlik örnekleri bulunmaktadır. Farklı sınıflama sistemlerine göre algılar farklı biçimlerde düzenlenebilir ve bazı durumlarda, bireyin geçmişte kullandığı algısal çerçeveyi yeni çerçeve ile doğrudan karşılaştırması mümkün olmayabilir. Örneğin, perspektifin devreye girdiği bir resimde, birey hem kağıttaki çizgileri hem de üç boyutlu illüzyonu aynı anda algılayamaz. Algının bu esnekliği, insanın zihinsel çerçevelerinin nasıl değiştiğini ve belirli algısal kategorilerin nasıl şekillendiğini gösterir.

Bu durum, bireylerin gelişiminde de görülmektedir. Piaget’nin çalışmalarına göre, çocuklar algısal gelişimlerinde çeşitli aşamalardan geçer ve her aşama kendine özgü bir dünya görüşü içerir. Örneğin, çocuk belli bir yaşa kadar nesneleri yalnızca doğrudan gördüklerinde algılar ve nesneler ortadan kalktığında onların varlığını sürdürebileceğini kavrayamaz. Daha sonra, maddi nesnelerin bağımsız varlıklarını sürdürebileceği anlayışı gelişir ve çocuk çevresindeki dünyayı bu yeni çerçevede görmeye başlar.

Yetişkinler için de benzer bir süreç mümkündür. Farklı kültürel ve tarihsel bağlamlarda yetişmiş bireyler, dünyayı birbirlerinden oldukça farklı biçimlerde algılayabilirler. Dil ve anlatım biçimleri, bu algı farklılıklarını yansıtır. Örneğin, antik Yunan sanatında görülen “arkaik biçim”, dünyanın belirli bir şekilde algılanmasına ve temsil edilmesine dayanır. Antik sanatçılar, nesneleri birebir kopyalamaktan çok, onların zihinsel temsillerini oluşturmayı tercih etmişlerdir. Bu, yalnızca bir sanat tercihi değil, aynı zamanda bir dünya görüşünün yansımasıdır.

Bu bağlamda, sanat, bilim ve dil, bireylerin ve toplumların gerçekliği algılayış biçimlerini şekillendiren temel unsurlardır. Farklı anlatım biçimleri, farklı dünya görüşlerini mümkün kılar. Ortak ölçülemezlik, yalnızca bilimde değil, sanatta, dilde ve günlük algıda da kendini gösterir. Bir düşünce sisteminden diğerine geçiş, genellikle yalnızca yeni bilgilerin eklenmesiyle değil, aynı zamanda temel kavramsal çerçevenin değişmesiyle gerçekleşir. Bu nedenle, farklı düşünce sistemleri arasındaki karşılaştırmalar her zaman doğrudan yapılabilir değildir ve bir çerçevenin içinde anlamlı olan bir kavram, diğer çerçevede anlamsız hale gelebilir.

18

Bilimin efsaneye bilim felsefesinden daha yakındır. Bilim, insan düşüncesinin birçok biçiminden yalnızca biridir ve en üstün düşünme biçimi olmak zorunda değildir. Gürültücü, saldırgan ve dogmatik bir yapıya sahip olabilir. Ancak toplumda bilim, çoğu zaman bir ideoloji olarak kabul edilir ve eleştirilmeden benimsenir. Bu nedenle, devletle kilise ayrımı gibi, devletle bilim arasındaki ayrım da yapılmalıdır. Çünkü bilim, bazen din kadar otoriter ve baskıcı olabilir. Bu ayrım tam anlamıyla gerçekleştirilebilirse, insanlık açısından önemli bir ilerleme kaydedilebilir.

Bilimin değişmez, genel geçer kurallarla işlediği düşüncesi hem gerçekçi değildir hem de zararlıdır. Gerçekçi değildir çünkü bilim, insan yeteneklerini ve gelişim koşullarını basitleştirerek ele alır. Zararlıdır çünkü kuralları güçlendirme çabası, insanlığın bilim uğruna feda edilmesine yol açabilir. Ayrıca, bilimsel değişimin karmaşık tarihsel ve fiziksel süreçlerden etkilendiği göz ardı edilmemelidir. Bilim, çoğu zaman kendini dogmatik hale getirir ve yöntemsel kurallarını sorgulamadan kabul eder ve bilimin esnekliğini kaybetmesine neden olur. Bu nedenle, belirli aralıklarla yöntemlerin sınanması, bilim dışı yöntemlerin de bilimsel süreçlere dahil edilmesi gerekmektedir.

Modern tarihte bilim, çoğu zaman ikna yoluyla değil, güç kullanarak etkili olmuştur. Özellikle sömürge bölgelerinde bilim, Batı’nın dini gibi empoze edilmiş, tartışılmadan kabul ettirilmiştir. Bilim ile efsane arasındaki ilişkiyi değerlendiren araştırmalar aralarındaki farkların sanıldığı kadar büyük olmadığını ortaya koymaktadır. Bilim ve efsane, çoğu zaman aynı kavramsal çerçeve içinde, ancak farklı amaçlara yönelerek gelişmiştir. Robin Horton’un geleneksel Afrika düşüncesi üzerine yaptığı çalışmalara göre hem bilim hem de efsane, görünen karmaşanın ardındaki düzeni keşfetmeye çalışır. İkisi de olayları daha geniş bir bağlama yerleştiren kuramlar üretir. Ancak efsaneler, kutsal kabul edilen temel düşüncelere sahiptir ve bunlar tabu ile korunur. Bilim ise yüzeyde kuşkuculuğa dayanır, fakat pratikte bilim insanları, kendi temel inançlarını korumak için efsanelerdeki gibi ad hoc hipotezler üretir. Bu nedenle, bilimdeki kuşkuculuk sanıldığı kadar güçlü değildir ve bilimsel düşüncenin çoğulculuğa dayalı olduğu iddiası gerçekte tam anlamıyla uygulanmamaktadır.

Bilim, modern toplumlarda özel bir statüye sahip olsa da, bu statü bilimsel başarılarından ziyade toplum tarafından ona yüklenen ideolojik anlamlardan kaynaklanmaktadır. Modern devlet, din ve efsanelerden uzak durmaya çalışırken bilime ayrıcalıklı bir statü tanımaktadır. Eğitim sistemlerinde bilim, bir ideoloji gibi öğretilmekte ve alternatif düşünceler dışlanmaktadır. Bilimin tarihsel gelişimi, farklı bakış açılarıyla ele alınmak yerine, kesin doğrular olarak sunulmaktadır.

Oysa bilimin karar alma süreçleri de demokratik değildir. Toplumda önemli siyasi kararlar tartışma ve oylama yoluyla alınırken, bilimsel yasalar ve kuramlar aynı şekilde değerlendirilemez. Bilim adamları, kendi doğrularını oylamaya sunmaz ve bilimsel gerçekleri kesin kabul ederek topluma dayatırlar. Tarih boyunca en radikal düşünürler bile bilimin otoritesini sorgulamaktan kaçınmışlardır. Kropotkin, tüm toplumsal kurumları yıkmak istemesine rağmen bilime dokunmamış, İbsen insanlığın maskesini düşürmeye çalışırken bilimi hakikatin ölçüsü olarak kabul etmiştir.

Bilimin özel statüsünün temelinde, onun nesnel olduğu ve ideolojiden bağımsız olduğu inancı yatmaktadır. Ancak bilimsel başarıları sağlayan tek unsurun bilimsel yöntem olduğu varsayımı doğru değildir. Bilim, çoğu zaman farklı düşünce sistemlerinden ve bilim dışı unsurlardan beslenmiştir. Örneğin, modern astronomi, mistik Pisagorcu düşüncelerden etkilenmiş, modern tıp ise büyücülük ve halk hekimliğinden yararlanmıştır. Bugün bile bilim, geleneksel ve alternatif yöntemlerden faydalanarak kendini geliştirmektedir. Örneğin, Çin’de geleneksel tıbbın yeniden canlandırılması, Batılı tıp uzmanlarının beklediğinden çok daha başarılı sonuçlar doğurmuştur.

Bilimin kendi sınırlarını aşması ve bilim dışı yöntemlerle etkileşime girmesi, onun ilerlemesi için gereklidir. Bilimin dışında bilgi yoktur anlayışı bir masaldan ibarettir. İlkel toplumlar, modern botanikten daha ayrıntılı bitki sınıflamalarına sahiptir, geleneksel tıp, modern tıbbın görmezden geldiği iyileştirme yöntemlerine sahiptir. Eski astronomi, modern astronomiden daha işlevsel olabilir ve doğayla daha doğrudan ilişki kuran sistemler geliştirebilir.

Modem bilim, bilimsel propagandanın bizi inandırmaya çalıştığı gibi ne zor ne de yetkindir. Tıp ya da fizik ya da biyoloji gibi konular, bize zor görünüyorsa, bu onların kötü öğretildiği, alışılmış eğitim malzemesinin bir yığın gereksiz yükle yüklü olduğu, yaşama çok geç katıldıkları içindir. Savaş sırasında, Amerikan ordusuna kısa bir süre için doktor gerekince, tıp eğitimi yarım yıla kadar indirilebildi.

Sonuçta bilimin üstünlüğünü sorgulamak, onun yerine alternatif sistemleri koymak anlamına gelmez. Ancak bilimin mutlak otorite olarak kabul edilmesi, toplumu dogmatik bir düşünce yapısına sürükleyebilir. Bilim adamlarının kapalı topluluklar içinde oluşturdukları sistemler, demokratik süreçlerden geçmelidir. Bilimin karar alma süreçlerinde daha fazla tartışmaya, oylamaya ve eleştiriye yer verilmelidir. Eğer toplum özgür bir yapı oluşturacaksa, bilimin de ideolojik bir aygıt haline gelmesini engellemek ve farklı bilgi sistemleriyle birlikte değerlendirilmesini sağlamak gerekmektedir.